706
Afyon Mahkemesine İddianâmeye Karşı Verilen İ'tirâznâme Tetimmesinin Bir Zeylidir
Evvelâ: Mahkemeye beyân ediyorum ki; iddianâme Denizli ve Eskişehir Mahkemelerimizdeki o eski iddianâmelere ve aleyhimizde sathî ehl‑i vukûfların sathî tahkîkatlarına bina edildiğinden mahkememizde da'vâ ettim ki: Bu iddianâmenin yüz yanlışını isbât etmezsem, yüz sene cezaya râzıyım. İşte o da'vâmı isbât ettim, yüzden ziyâde yanlışların cetvelini isterseniz takdim edeceğim.
Sâniyen: Ben Denizli Mahkemesinde, kitab ve evraklarımız Ankara’ya gittiği sırada, aleyhimizde hüküm verilecek diye telâş ve me'yûsiyetle beraber, arkadaşlarıma yazdım. Ve bazı müdafaâtımın âhirinde bulunan o yazdığım parça şudur:
“Eğer Risale‑i Nuru tenkid fikriyle tedkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni i'dâm ile mahkûm etseler; şâhid olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale‑i Nurun vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet‑i îmâniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmağa mükellefiz.”
İşte ey hey'et‑i hâkime; bu hakikate binâen Risale‑i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş, aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki; eşedd‑i zulüm ile bir eşedd‑i istibdâd tarzında şahsımı hiç ömrümde görmediğim ihanetlerle çürütmekle damarıma dokundurulduğu hâlde tahammül ettim. Hattâ bedduâ da etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnâd edilen suçlara karşı elinizdeki Risale‑i Nurun mecmuaları, benim mukàbele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez i'tirâznâmemdirler.
707
Medâr‑ı hayrettir ki: Mısır, Şam, Haleb, Medine‑i Münevvere, Mekke‑i Mükerreme allâmeleri ve Diyânet Riyâsetinin müdakkik hocaları o Nur Mecmualarını tedkik edip hiç tenkid etmeyerek takdir ve tahsin ettikleri hâlde, iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli (!) zât: Kur'ânı, yüzkırk sûredir diye, acîb ve pek zâhir bir yanlışı ile ne derece sathî baktığı ve Risale‑i Nur bu ağır şerâit içinde ve benim gurbet ve kimsesizliğim ve perîşaniyetimde ve aleyhimde dehşetli hücumlarla beraber yüzbinler ehl‑i hakikate kendini tasdik ettirdiği hâlde, daha Kur'ânın kaç sûresi var olduğunu bilmeyen o iddiacı zât: “Risale‑i Nur Kur'ânın tefsirine ve hadîslerin te'viline çalışmasıyla beraber bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından ilmî bir mâhiyet ve kıymet taşımadığı görülmektedir.” diye tenkidi ne derece kanundan, hakikatten, adâletten ve haktan uzak olduğu anlaşılıyor.
Hem size şekvâ ediyorum ki; kırk sahifeli ve yüzer yanlışı bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi tamamıyla bize iki saat dinlettirdiğiniz hâlde, ayn‑ı hakikat bir buçuk sahifeyi ona karşı – ısrarımla beraber – iki dakika okumaya müsâade etmediğiniz için, ona mukâbil i'tirâznâmemi tamamıyla okumamı, adâlet nâmına sizden istiyorum.
Sâlisen: Herbir hükûmette muhâlifler var. Âsâyişe ilişmemek şartıyla, kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar; elbette bin üçyüzelli senede, ecdâdımızın mesleğinde ve Kur'ânımızın dâire‑i terbiyesinde ve her zamanda üçyüzelli milyon mü'minlerin takdis ettiği düsturlarının müsâade ettiği tarzda hayat‑ı bâkiyesine çalışmayı terkedip gizli düşmanlarımızın icbarıyla ve desîseleriyle fânî ve kısacık hayat‑ı dünyeviyesi için, sefîhâne bir medeniyetin ahlâksızcasına belki bir nev'i bolşevizmde olduğu gibi vahşiyâne kanunlara, düsturlara tarafdâr olup onları meslek kabûl etmekliğimiz hiç mümkün müdür! Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre mikdar insafı bulunan hiçbir insan bunları onlara kabûl ettirmeğe cebretmez. Yalnız o muhâliflere deriz: Bize ilişmeyiniz, biz de ilişmemişiz.
708
İşte bu hakikate binâendir ki; Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhat’i kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz. Ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esâretimde eşedd‑i zulüm şahsıma edildiği hâlde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüzbinler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiçbir vukûâtımız kaydedilmedi.
Ben şahsım itibariyle hiç hayatımda görmediğim bu âhir ömrümde ve gurbetimde şiddetli ihanetler ve damarıma dokunduracak haksız muâmeleler sebebiyle, yaşamaktan usandım. Tahakküm altındaki serbestiyetten dahi, nefret ettim. Size bir istid'a yazdım ki; herkese muhâlif olarak ben berâetimi değil, belki tecziyemi taleb ediyorum ve hafif cezayı değil, sizden en ağır cezayı istiyorum. Çünkü, bu emsâlsiz, acîb muâmeleden kurtulmak için, ya kabre veya hapse girmekten başka çarem yok. Kabir ise, intihar câiz olmadığından ve ecel gizli olmasından şimdilik elime geçmediğinden, beş‑altı ay tecrid‑i mutlakında bulunduğum hapse râzı oldum. Fakat, bu istid'ayı masûm arkadaşlarımın hatırları için şimdilik vermedim.
Râbian: Benim bu otuz sene hayatımda ve Yeni Said tâbir ettiğim zamanımda bütün Risale‑i Nurda yazdıklarım ve şahsıma temâs eden hakikatlerinin tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl‑i insaf zâtların ve arkadaşların şehâdetleriyle iddia ediyorum ki:
Ben nefs‑i emmâremi elimden geldiği kadar hodfürûşluktan, şöhret‑perestlikten, tefâhurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyâde hüsn‑ü zan eden Nur talebelerinin belki yüz defa hatırlarını kırıp cerhetmişim. “Ben mal sâhibi değilim, Kur'ânın mücevherât dükkânının bir bîçâre dellâlıyım” dediğimi; hem yakın kardeşlerimin tasdikleriyle ve emârelerini görmeleriyle, ben, değil dünyevî makàmâtı ve şân ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki manevî büyük makàmât farazâ bana verilse de, fakat hizmetteki ihlâsıma nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binâen korkarak o makàmâtı da hizmetime fedâ etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim hâlde, mahkeme‑i àlînizden güyâ en büyük bir siyâsî mes'ele gibi, bana karşı bazı kardeşlerimin Nurdan istifadelerine manevî bir şükrân olarak ben kabûl etmediğim hâlde pederinden çok fazla hürmet etmesini medâr‑ı suâl ve cevab yaptınız. Bir kısmını inkâra sevk ettiniz. Ve bize hayret ile dinlettirdiniz. Acaba kendi râzı olmadığı ve kendini lâyık bulmadığı hâlde başkaların onu medhetmeleriyle o bîçâreye bir suç tevehhüm edilebilir mi?
709
Hâmisen: Kat'iyyen size beyân ediyorum ki; hiçbir cem'iyetçilik ve cem'iyetlerle ve siyâsî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini, cem'iyetçilik ve siyasetçilik ile itham etmek; doğrudan doğruya kırk seneden beri İslâmiyet ve îmân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nev'i bolşevizm nâmına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücâdeledir ki, üç mahkeme cem'iyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risalelerinin berâetlerine karar vermişler.
Yalnız Eskişehir Mahkemesi, Tesettür‑ü Nisâ hakkında bir küçük risalenin bir tek mes'elesini belki bu gelen cümleyi: “Mesmuâtıma göre: Merkez‑i hükûmette, bir kundura boyacısı çarşı içinde bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip o acîb edebsizliği yapması tesettür aleyhinde olanın hayâsız yüzüne şamar vuruyor.” diye eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüzyirmi adamdan, onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini ittiham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihanet etmek demektir.
Sâdisen: Risale‑i Nur ile mübâreze edilmez. Onu gören bütün ulemâ‑i İslâm, Kur'ânın gayet hakikatli bir tefsiri, yani, hakikatlerinin kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi ve şimâlden gelen tehlikelere karşı bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğundan, mahkemeniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk‑u âmme noktasında terğîb etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, âsâyişe muzır dinsizlerin ve bazı siyâsî zındıkların kitaplarına ve mecmualarına hürriyet‑i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği hâlde, masûm ve muhtaç bir gencin îmânını kurtarmak ve sû‑i ahlâktan kurtulmak için Nura talebe olması; elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maârif dâiresi teşvik ve takdir edecek bir hâlettir.
710
Son sözüm: Cenâb‑ı Hak, hâkimleri adâlet‑i hakîkiyeye muvaffak etsin. Âmîn deyip ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ ’dir.
711
Son Sözüm
Hey'et‑i hâkimeye beyân ediyorum ki:
Hem iddianâmeden, hem uzun tecridlerimden anladım ki, bu mes'elede en ziyâde şahsım nazara alınıyor‥ ve şahsımı çürütmek maslahat görülmüş. Güyâ şahsiyetimin idareye, âsâyişe, vatana zararı var. Ve ben de din perdesi altında dünyevî maksadlar güdüyormuşum‥ bir nev'i siyaset peşinde koşuyormuşum.
Buna karşı, size bunu kat'iyyetle beyân ediyorum:
Bu evhâm yüzünden benim şahsiyetimi çürütmek sûretinde, Risale‑i Nura ve bu vatana ve bu millete fedâkâr ve kıymetdâr olan şâkirdlerini incitmeyiniz. Yoksa, bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar belki bir tehlikeye vesile olur. Bunu da size kat'iyyen beyân ediyorum: Şahsıma tahkîr ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartıyla, şimdiki mesleğim itibariyle kabûle karar vermişim. Bunda da âhiretim için bir sevâb var. Ve nefs‑i emmârenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye, bir cihette ağlarken memnun oluyorum.
Eğer, bu bîçâre masûmlar benimle beraber bu mes'elede hapse girmeseydiler, mahkemenizde pek şiddetli konuşacaktım. Siz de gördünüz ki; iddianâmeyi yazan, bin dereden su toplamak gibi, yirmi‑otuz senelik hayatımda mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün kitab ve mektûblarımdan cerbezesiyle ve kısmen yanlış mânâ vermesiyle, güyâ umum onlar bu sene yazılmış, hiç mahkemeleri görmemiş, af kanunlarına ve mürûr‑u zamana uğramamış gibi, onun ile benim şahsımı çürütmek istiyor. Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz defa söylediğim ve aleyhimde olanlar her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri hâlde, ehl‑i siyaseti evhâmlandıracak derecede teveccüh‑ü âmmeye karşı fâide vermediğinin sebebi: Îmânın kuvvetlenmesi için, bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir ihtiyac‑ı kat'î ile bazı şahıslar lâzımdır ki, hakikati hiçbir şeye âlet etmesin, nefsine hiçbir hisse vermesin; tâ ki îmâna dair dersinden istifade edilsin; kanâat‑ı kat'iyye gelsin.
712
Evet; hiçbir zaman, bu zeminde, bu zaman kadar böyle bir ihtiyac‑ı şedîd olmamış gibidir. Çünkü, tehlike hariçten şiddetle gelmiş. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip ilân ettiğim hâlde, yine şahsımın meziyetinden değil, belki şiddet‑i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden, şahsımı o ihtiyaca bir çare zannediyorlar. Hâlbuki ben de çoktan beri buna taaccüb ve hayretle bakıyordum. Ve hiçbir cihetle lâyık olmadığım hâlde, dehşetli kusurlarımla beraber, teveccüh‑ü âmmenin hikmetini şimdi bildim. Hikmeti de şudur:
Risale‑i Nurun hakikati ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi, bu zaman ve zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendine çevirmiş; benim şahsımın hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu hâlde, o hàrika hakikatin ve o hàlis muhlis şahsiyetin bir mümessili zannedip, o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem ağır geliyor, hem de hakkım olmadığı hâlde hakikat‑i Nuriyenin ve şahsiyet‑i maneviyesinin hesabına sükût edip, o manevî zararlara râzı olurdum; hattâ İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi bazı evliyânın ilhâm‑ı İlâhî ile bu zamanımızda Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cize‑i maneviyesinin bir âyinesi olan Risale‑i Nurun hakikatine ve hàlis talebelerinin şahs‑ı manevîsine işâret‑i gaybiye ile haber verdikleri, içinde benim ehemmiyetsiz şahsımı o hakikate hizmetim cihetiyle nazara almışlar.
Ben hatâ etmişim ki, onların şahsıma ait bir parçacık iltifatlarını, bazı yerde te'vil edip Risale‑i Nura çevirmemişim. Bu hatâmın sebebi de, za'fiyetim ve yardımcılarımı ürkütecek esbâbın çoğaltılmaması ve sözlerime i'timâdı kazanmak için, zâhiren, şahsıma bir kısmını kabûl etmiştim.
713
Size ihtar ediyorum: Fânî, kabir kapısındaki çürük şahsımı çürütmeye ihtiyaç yok ve bu kadar ehemmiyet vermeye de lüzum yok. Fakat, Risale‑i Nur ile mübâreze edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlûb edemezsiniz. Mübârezede, millet ve vatana büyük zarar edersiniz; fakat şâkirdlerini dağıtamazsınız. Çünkü, hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası yolunda kırk‑elli milyon şehîd veren bu vatandaki geçmiş ecdâdlarımızın ahfâdlarına, bu zamanda hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası ve Âlem‑i İslâmın nazarında, eskisi gibi, dindarâne kahramanlıkları terkettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de, o hàlis şâkirdler, rûh u canıyla o hakikate bağlıdırlar ve o hakikatin bir âyinesi olan Risale‑i Nuru terkedip, o terkle vatan ve millet ve âsâyişe zarar vermeyeceklerdir. Son sözüm ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
714
Bütün Vekâletlere, Diyânet Dâiresine, Temyiz Riyâsetine Gönderilen Bir İstid'adır
Haşirdeki Mahkeme‑i Kübrâ’ya bir arzuhâldir ve Dergâh‑ı İlâhî’ye bir şekvâdır. Ve bu zamanda mahkeme‑i temyiz ve istikbâldeki nesl‑i âtî ve dâru'l‑fünûnların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler!
İşte, bu yirmiüç senede yüzer işkenceli musîbetlerden on tanesini, Âdil Hâkim‑i Zülcelâl’in dergâh‑ı adâletine müştekiyâne takdim ediyorum.
Birincisi: Ben, kusurlarımla beraber, bu milletin saâdetine ve îmânının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve, “milyonlarla kahraman başların fedâ oldukları bir hakikate – yani Kur'ân hakikatine – benim başım dahi fedâ olsun” diye bütün kuvvetimle Risale‑i Nurla çalıştım. Bütün zâlimâne tâziblere karşı tevfik‑i İlâhî ile dayandım, geri çekilmedim.
Ezcümle: Bu Afyon hapsimde ve mahkememde, başıma gelen çok gaddârâne muâmelelerden birisi, üç defa ve her defasında iki saate yakın aleyhimizde garazkârâne ve müfteriyâne ittihamnâmeleri bana ve adâletten tesellî bekleyen masûm Nur Talebelerine cebren dinlettirdikleri hâlde, çok ricâ ettim: “Beş‑on dakika bana müsâade ediniz ki hukukumuzu müdafaa edeyim.” Bir‑iki dakikadan fazla izin vermediler…
Ben, yirmi ay tecrid‑i mutlakta durdurulduğum hâlde, yalnız üç‑dört saat bir‑iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaâtımın yazısında az bir parça yardımları oldu. Sonra, onlar da men'edildi; pek gaddârâne muâmeleler içinde cezalandırdılar. Müddeînin – bin dereden su toplamak nev'inden – yanlış mânâ vermekle ve iftiralar ve yalan isnâdlarla, garazkârâne ve onbeş sahifesinde seksenbir hatâsını isbât ettiğim aleyhimizdeki ithamnâmelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler, beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı, diyecektim:
715
“Hem dininizi inkâr, hem ecdâdınızı dalâletle tahkîr eden ve Peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'ânınızın kanunlarını reddedip kabûl etmeyen; yahudî ve nasrânî ve mecûsîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münâfıklara, (Hâşiye) hürriyet‑i vicdân, hürriyet‑i fikir bahânesiyle ilişmediğiniz hâlde; ve İngiliz gibi Hıristiyanlıkta müteassıb, cebbâr bir hükûmetin dâire‑i mülkünde ve hâkimiyetinde milyonlarla Müslümanlar her vakit Kur'ân dersiyle İngiliz’in bütün bâtıl akîdelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri hâlde, onlara mahkemeleriyle ilişmediği ve her hükûmette bulunan muhâlifler, alenen fikirlerinin neşrinde, o hükûmetlerin mahkemeleri ilişmediği hâlde, benim kırk senelik hayatımı ve yüzotuz kitabımı ve en mahrem risale ve mektûblarımı, hem Isparta hükûmeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ceza Mahkemesi, hem Diyânet Riyâseti, hem iki defa belki üç defa mahkeme‑i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki‑üç sene Risale‑i Nurun mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icâb edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece za'fiyetim ve mazlumiyetim ve mağlûbiyetim ve ağır şerâit ile beraber, ikiyüz bin hakîki ve fedâkâr şâkirdlere, vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatli bir rehber olarak kendini gösteren Risale‑i Nurun elinizdeki mecmuaları ve dörtyüz sahife müdafaâtımız masûmiyetimizi isbât ettikleri hâlde, hangi kanun ile, hangi vicdân ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşirde sizden sorulacak!‥”
716
İkincisi: Beni cezalandırmak için gösterdikleri bir sebeb: Benim tesettür, irsiyet, zikrullâh, taaddüd‑ü zevcât hakkında Kur'ânın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin i'tirâzlarına karşı onları susturacak tefsirimdir.
Onbeş sene evvel, Eskişehir Mahkemesine ve Ankara’ya mahkeme‑i temyize ve tashihe yazdığım ve aleyhimdeki kararnâmemde yazdıkları bu gelen fıkrayı, hem Haşirde Mahkeme‑i Kübrâ’ya bir şekvâ, hem istikbâlde münevver ehl‑i maârif hey'etine bir îkaz, hem iki defa berâetimizde insaf ve adâletle feryâdımızı dinleyen mahkeme‑i temyize “El‑Hüccetü'z-Zehrâ” ile beraber bir nev'i lâyiha‑i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbât ettiğimiz garazkârâne ithamnâme ile beni, iki sene ağır ceza ve tecrid‑i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezâreti hapsiyle mahkûm eden hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum.
İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: “Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde kudsî ve hakîki bir düstur‑u İlâhî’yi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.” diye bağırıyorum! Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin.
Acaba, bu zamanın bazı ilcaâtının iktizasıyla muvakkaten kabûl edilen bir kısım ecnebî kanunlarını fikren ve ilmen kabûl etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat‑ı ictimâiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakla İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdâdımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
717
Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb: Emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ve yüzde, belki binde bir imkân ile, hattâ uzak imkânâtı vukûât yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektûblardan, Risale‑i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk‑elli kelimesine yanlış mânâ vererek, bir sened gösterip bizi itham ve cezalandırdılar.
Ben de, bu otuz‑kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim:
İstanbul’u işgal eden İngilizlerin Başkumandanı İslâm içinde ihtilâf atıp, hattâ Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek “İ'tilâfçı‑İttihâdcı” fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât‑ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvât‑ı Sitte” eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab' ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i'dâm tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları hâlde Ankara’ya kaçmayan ve esârette, Rus’un Başkumandanının i'dâm kararına ehemmiyet vermeyen ve Otuzbir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların: “Sen de mürtecisin, şerîat istemişsin!” diye suâllerine karşı, i'dâma beş para kıymet vermeyip cevaben: “Eğer meşrûtiyet, bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki ben mürteciyim! Ve şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip, i'dâmını beklerken berâetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmeyerek: “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da, dîvân‑ı riyâsette, Mustafa Kemâl hiddetle ona dedi: “Biz, seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikirler beyân edesin; sen geldin, namaza dair şeyler yazdın, içimize ihtilâf verdin.” Ona karşı: “Îmândan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan hâindir! Hâinin hükmü merduttur.” diye kırk‑elli meb'ûsun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldıran ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükûmetçe, âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen ve yüz binlerle Nur Şâkirdlerinin hiçbir vukûâtı görünmeyen; yalnız, bir küçük talebenin haklı bir müdafaada, küçük bir vukûâtından başka hiçbir şâkirdinden bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise o mahpusları ıslah eden ve yüz binler Risale‑i Nurdan, memlekette intişar etmekle beraber, menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç senelik hayatının ve üç hükûmet ve mahkemelerin berâetler vermelerinin ve nurun kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehâdetiyle isbât eden ve münzevî, mücerred, garîb, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanâatiyle fânî şeyleri bırakıp, eski kusurâtına bir keffâret ve hayat‑ı bâkiyesine bir medâr arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet‑i şefkatinden masûmlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere bedduâ etmeyen bir adam hakkında; “Bu ihtiyar münzevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır. Ve muhâbereleri dünya içindir. Öyle ise suçludur!” diyenler ve onu pek ağır şerâit altında mahkûm edenler, elbette yerden göğe kadar suçludur. Mahkeme‑i Kübrâ’da hesabını verecekler!‥
718
Acaba, bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve kırk sene evvel, bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdâr yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde: “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse zındıkaya ve dalâlete teslîm‑i silâh edip, vatan ve millet ve İslâmiyete hıyânet etmem. Hakikat‑i Kur'ân’a fedâ olan bu başımı zâlimlere eğmem!” diyen ve Emirdağı’nda, beş‑on âhiret kardeşi ve üç‑dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında ittihamnâmede: “Bu Said, Emirdağı’nda gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş! Yirmi adam da etrafında onu medhedip, hususî mektûblar yazdıkları gösteriyor ki, o adam inkılâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.” diyerek, emsâlsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid‑i mutlak ile ve mahkemede konuşturmamakla tâzib edenler, ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdânlarına havâle ediyorum.
719
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyâde teveccüh‑ü âmmeye mazhar ve bir nutuk ile binler adamı itâate getiren ve bir makale ile, binlerle insanları İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Câmii’nde ellibin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam, üç sene Emirdağı’nda çalışsın, yalnız beş‑on adamı kandırsın! Ve âhiret işini bırakıp siyaset entrikalarıyla uğraşsın. Yakın olduğu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun‥ Hiç kàbil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabûl ettiremez.
Dördüncüsü: Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebeb göstermeleridir. Beni konuşturmadılar, yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki; üç ay Kastamonu’da, polisler ve komiser karakolunda misâfir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler şapkayı başına koy. Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım hâlde bana ilişmedikleri ve yirmiüç sene bazı dinsiz zâlimlerin o bahâne ile bana gayr‑ı resmî, çok sıkıntılı ve ağır, bir nev'i ceza çektirdikleri ve çocuklar ve kadınlar ve ekserî köylüler ve dâirede memurlar ve bere giyenler şapka giymeye mecbur olmadıkları ve hiçbir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı hâlde, benim gibi bir münzevî, bütün müçtehidlerin ve umum Şeyhülislâmların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahânesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle yirmi sene cezasını çektiğim ve libâsa ait mânâsız bir âdetle tekrar beni cezalandırmaya çalışan ve çarşıda, Ramazanda, gündüzde rakı içip namaz kılmayanları “Hürriyet‑i şahsiye var” diye kendine kıyâs edip ilişmediği hâlde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni kıyafetim için suçlandırmağa çalışan, elbette ölümün i'dâm‑ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps‑i münferidini gördükten sonra, Mahkeme‑i Kübrâ’da ondan bu hatâsı sorulacak!‥
720
Beşincisi: Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin tahsinkârâne işâretine mazhariyeti ve İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu) gibi evliyânın takdirlerini ve yüzbin ehl‑i îmânın tasdiklerini ve yirmi senede; millete, vatana zararsız pek çok menfaatli bir mertebeyi kazandıran Risale‑i Nuru, sinek kanadı gibi bahânelerle, bazı risalelerinin müsâderesine, hattâ dörtyüz sahife ve yüzbin adamın îmânlarını kurtaran ve kuvvetlendiren “Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye Mecmuası”nı, eskiden yazılmış ve mürûr‑u zaman ve af kanunları görmüş, iki âyetin tam haklı tefsirine dair iki sahifeyi bahâne ederek, o pek çok menfaatli ve kıymetdâr mecmuanın müsâderesine sebeb oldukları gibi; şimdi de, Nurun kıymetdâr risalelerini herbirisinden bin kelime içinde bir‑iki kelimeye yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsâderesine çalışıldığını bu üçüncü iddianâmeyi işiten ve neşrettiğimiz kararnâmeyi gören tasdik eder. Biz dahi لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Altıncısı: Nurun Şâkirdlerinden bazılarının, Nurlardan fevkalâde îmân hüccetlerini ve sarsılmaz, aynelyakìn ulûm‑u îmâniyeyi görüp istifade ettiklerinden, bu bîçâre tercümânına, bir nev'i teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyâde hüsn‑ü zan ile, müfritâne medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim:
Ben âciz, zaîf, gurbette, menfî, yarım ümmî, aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek hâleti içinde Kur'ânın ilâçlarından ve îmânî ve kudsî hakikatlerinden derdlerime tam derman olarak kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanâat getirdiğim için, o kıymetdâr hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inâyet‑i İlâhiye, bana sâdık, hàs, metîn yardımcıları verdi.
721
Elbette ben, onların hüsn‑ü zanlarını ve samîmâne medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak, o hazine‑i Kur'âniye’den alınan nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer. Ve o elmas kalemli ve kahraman kalbli muâvinleri kaçıracak diye, onların âdi, müflis şahsıma karşı medh ü senâlarını, asıl mal sâhibi ve bir manevî mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nura ve hàs şâkirdlerinin şahsiyet‑i maneviyesine çeviriyordum. Benim haddimden yüz derece ziyâde hisse veriyorsunuz, diye bir cihette hatırlarını kırıyordum.
Acaba hiçbir kanun, müstenkif ve râzı olmayan bir adamı, başkaların onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki kanun nâmına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor?
Hem neşrettiğimiz – aleyhimizde yazılan – kararnâmenin ellidördüncü sahifesinde; “Âhirzamanın o büyük şahsı, neslen Âl‑i Beyt’ten olacak; biz Nur Şâkirdleri ancak manevî Âl‑i Beyt’ten sayılabiliriz.” Hem, “Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek, şân ü şeref kazanmak olmaz. Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim.” denmektedir diye, kararnâmede yazdıkları...
Ve yine kararnâmede yirmiikinci ve üçüncü sahifesinde, “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek ki, o şahsiyetle kendimi herkesten ziyâde bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum. O hâlde, bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim; sâhib‑i kemâlim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için, üçüncü hakîki şahsiyetimin gizli, çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim. Cenâb‑ı Hak inâyetiyle, en ednâ bir nefer gibi, bu şahsımı, esrâr‑ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a'lâ!” Fıkrasını kararnâme yazdığı hâlde, beni başka bir zâtların medhiyle ve Risale‑i Nur mânâsıyla, büyük bir hidayet edici vasfını vermekle beni suçlu yapanlar, elbette bu hatânın cezasını dehşetli çekmeye müstehak olurlar.
722
Yedincisi: Biz ve umum Nur Risaleleri, Denizli ve Ankara Ağır Cezalarının ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla berâet ettiğimiz ve umum risale ve mektûblarımızı bize iâde ettikleri ve temyizin bozma kararında – Denizli berâetinde – “Farazâ, bir hatâ dahi olsa, o berâet ve hüküm kat'iyyet kesbetmiş. Daha tekrar muhâkeme edilmez.” dedikleri hâlde, ben, Emirdağı’nda üç sene münzevî ve iki‑üç terzi çırağı nöbetle bana hizmet ve pek nâdir olarak, beş‑on dakika bazı dindar zâtlardan başka zarûret olmadan konuşmayan; ve tek bir yere – Nurlara teşvik için – haftada bir tek mektûbdan başka göndermeyen ve kendi müftü kardeşine, üç senede üç mektûbdan başka yazmayan ve yirmi‑otuz seneden beri devam eden te'lifini bırakan; yalnız, bütün ehl‑i Kur'ân ve îmâna menfaatli yirmi sahifelik iki nükte, biri, Kur'ân’daki tekrarların hikmetini diğeri, melekler hakkında bazı mes'elelerden başka hiçbir risale daha te'lif etmeyen, yalnız mahkemelerin iâde ettikleri risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harf ile tab'edilen “Âyetü'l‑Kübrâ”nın beşyüz nüshası mahkeme tarafından bize teslîm edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından, Âlem‑i İslâmın istifadesi fikriyle, kardeşlerime, neşr için teksirine izin vererek onların tashihleriyle meşgul olan ve kat'iyyen hiçbir siyasetle alâkadar olmayan ve memleketine gitmek için resmen izin verildiği hâlde, bütün menfîlere muhâlif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için, sıkıntılı bir gurbeti kabûl edip memleketine gitmeyen bir adam hakkında; bu üçüncü ittihamnâmedeki asılsız isnâdlar ve yalan bahisler ve yanlış mânâlar ile o adamı suçlu yapmağa çalışanda – şimdilik söylemeyeceğim – dehşetli iki mânâ hükmettiğini, bu yirmi ayda bana karşı muâmelesi isbât ediyor.
Ben de derim: Kabir ve sakar yeter! Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle ediyorum.
723
Sekizincisi: “Beşinci Şuâ”, iki sene Denizli ve Ankara Mahkemelerinin ellerinde kalıp, sonra bize iâde ettiklerinden, Denizli Mahkemesinde berâetimizi netice veren müdafaâtımla beraber, “Sirâcü'n‑Nur”un âhirinde yazılmış. Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk; fakat, mâdem mahkemeler onu teşhîr edip berâetle bize iâde ettiler; demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim. Ve o Beşinci Şuâ’nın aslı, otuz‑kırk sene evvel yazılmış müteşâbih hadîslerdir. Fakat ümmette, eskiden beri intişar eden bir kısmına, gerçi bazı ehl‑i Hadîs, bir zaafiyet isnâd etmişler. Fakat zâhirî mânâları medâr‑ı i'tirâz olmasından sırf ehl‑i îmânı şübhelerden kurtarmak için yazıldığı hâlde, bir zaman sonra onun hàrika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için, biz onu mahrem tuttuk; tâ yanlış mânâ verilmesin. Sonra, müteaddid mahkemeler onu tedkik edip teşhîrine sebeb olmakla beraber, bize iâde ettikleri hâlde; şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adâletten, haktan, insaftan uzak olduğunu, bizi, kanâat‑ı vicdâniye ile mahkûm edenlerin vicdânlarına ve onları dahi Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle ederek, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Dokuzuncusu: Çok mühimdir. Fakat, bizi mahkûm edenlerin Risale‑i Nuru mütâlaalarının hatırı için, onları kızdırmamak fikriyle yazmadım.
Onuncusu: Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat, yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım. (Hâşiye)
724
Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Hapishânesinde Tecrid‑i Mutlakta İken Talebelerine Yazdığı Mektûblardan Bazı Kısımlar
Sizi Tâziye Değil, Belki Tebrik Ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Mâdem kader‑i İlâhî bizi bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’ye bir hikmet için sevketti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı ve mâdem şimdiye kadar kat'î tecrübelerle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrına inâyet‑i İlâhiye bizi mazhar etmiş ve mâdem Medrese‑i Yûsufiye’deki yeni kardeşlerimiz herkesten ziyâde Nurlardaki tesellîye muhtaçtırlar ve adliyeciler, memurlardan ziyâde Nur kaidelerine ve sâir kudsî kanunlarına ihtiyaçları var ve mâdem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütûhâtları tevakkuf etmiyor ve mâdem burada herbir fânî saat, bâkî ibâdet saatleri hükmüne geçer, elbette biz bu hâdiseden – mezkûr noktalar için – kemâl‑i sabır ve metânet içinde mesrûrâne şükür etmemiz lâzımdır. Denizli hapsinde tesellî için yazdığımız bütün o küçük mektûbları size de aynen tekrar ederim. İnşâallâh o hakikatli fıkralar sizi de mütesellî ederler.
Said Nursî
725
Benim Şahsıma Edilen Eziyet ve İhanetlerden Müteessir Olmayınız
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Benim şahsıma edilen eziyet ve ihanetlerden müteessir olmayınız. Çünkü, Risale‑i Nurda bir kusur bulamıyorlar, onun bedeline benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımla uğraşıyorlar. Ben bundan memnunum. Risale‑i Nurun selâmetine ve şerefine binler şahsî elemler, belâlar, tahkîrler görsem; yine müftehirâne şükretmek, Nurdan aldığım dersin muktezâsıdır ve onun için bana bu cihette acımayınız.
Sâniyen: Pek geniş ve şiddetli ve merhametsiz bu taarruz ve hücum, şimdilik yirmiden bire indi. Binler hàslar yerinde birkaç zât ve yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdûd birkaç yeni kardeşleri topladılar. Demek inâyet‑i İlâhiye ile pek hafif bir sûrete çevrilmiş.
Sâlisen: İnâyet‑i Rabbâniye ile iki sene aleyhimizde plân çeviren sâbık vâli def'oldu ve aleyhimizde pek ziyâde evhâmlandırılan Dâhiliye Vekili’nin, hemşehriliği ve nesilce cedleri ziyâde dindarlık cihetiyle bu dehşetli hücumu pek çok hafifleştirdiğine kuvvetli bir ihtimal var. Onun için me'yûs olmayınız ve telâş etmeyiniz.
Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanâat verecek bir tarzda, Risale‑i Nurun ağlamasıyla ya zemin titriyor veya hava ağlıyor. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemede dahi isbât ettiğimiz gibi; tahminimce bu kış emsâlsiz bir tarzda yaz gibi – bidâyette – gülmesi, Risale‑i Nurun perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevâfuku ve her tarafta taharrî ve müsâdere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış dehşetli hiddeti ve ağlamasıyla tetâbuku, kuvvetli bir emâredir ki, hakikat‑i Kur'âniyenin bu asırda parlak bir mu'cize‑i kübrâsıdır, zemin ve kâinât onun ile alâkadar…
Said Nursî
726
Garîb ve Latîf Bir Hâlimi Beyân Etmek Lâzım Geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Garîb ve latîf bir hâlimi beyân etmek lâzım geldi.
…………………
Bir zaman meşhûr bir allâmeyi, harbin müteaddid cebhesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler… O da demiş: “Bana sevâb kazandırmak ve derslerimden ehl‑i îmâna istifade ettirmek için benim şeklimde bazı evliyâlar benim yerimde işler görmüşler.”
Aynen bunun gibi, Denizli’de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiş ve müdür ve gardiyana aksetmiş. Bazıları telâş ederek, “Kim ona hapishâne kapısını açıyor?” demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Hâlbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetime pek cüz'î bir hàrika isnâdına bedel, Risale‑i Nurun hàrikalarını isbât edip gösteren Sikke‑i Gaybî Mecmuası yüz derece, belki bin derece ziyâde Nurlara i'timâd kazandırır ve makbûliyetine imza basar. Hususan Nurun kahraman talebeleri, hakikaten hàrika hâlleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.
Said Nursî
727
Nurlar İle, ya Okumak veya Okutmak veya Yazmak Sûretindeki Meşguliyet
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nur, benim bedelime sizlerle görüşür; derse müştâk yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlar ile, ya okumak veya okutmak veya yazmak sûretindeki meşguliyet; – tecrübelerle – kalbe ferâh, rûha rahat, rızka bereket, vücûda sıhhat veriyor. Şimdi, Husrev gibi Nur Kahramanı size ihsân edildi. İnşâallâh bu Medrese‑i Yûsufiye dahi, Medresetü'z‑Zehrâ’nın bir mübârek dershânesi olacak. Ben şimdiye kadar Husrev’i ehl‑i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, onu ehl‑i siyasete tamamıyla gösterdi, gizli bir şey kalmadı. Onun için ben onun iki‑üç hizmetini hàs kardeşlerime izhâr ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil, lüzum ise aynı hakikat beyân edilecek.
Fakat, şimdilik karşımızda hakikati dinleyecekler içinde, dehşetli ve tezâhür etmiş iki muannid; hem zındıka, hem komünist hesabına, biri Emirdağı’nda ma'lûm olmuş; biri de burada gayet dessâsâne, aleyhimizde iftiralarla memurları ürkütmeye çalışıyorlar. Onun için biz şimdilik çok ihtiyat edip telâş etmemek ve inâyet‑i İlâhiye’nin imdâdımıza gelmesini tevekkül ile beklemek lâzımdır.
Said Nursî
728
Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını Kabr‑i Peygamberî (A.S.M.) Üzerinde Görmüş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben hem Risale‑i Nuru, hem sizleri, hem kendimi, Husrev ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid’in kıymetdâr müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşîr ediyorum. Evet bu sene Hacca gidenler, Mekke‑i Mükerreme’de Nurun kuvvetli mecmualarını büyük âlimlerin hem Arapça, hem Hintçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi; Medine‑i Münevvere’de dahi o derece makbûl olmuş ki, Ravza‑i Mutahhara’nın Makber‑i Saâdet’i üstünde konulmuş. Hacı Seyyid, kendi gözüyle Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını Kabr‑i Peygamberî (A.S.M.) üzerinde görmüş. Demek makbûl‑ü Nebevî olmuş ve rızâ‑yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dâiresine girmiş. Hem niyet ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o mübârek makamları ziyaret etmişler.
Hadsiz şükür olsun, Nurun kahramanları bu mecmuaları tashihli olarak neşretmeleriyle, pek çok fâidelerinden birisi de; beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi, kalemle yazılan sâir nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn o mecmuaların herbir harfine mukâbil onların defter‑i hasenâtlarına bin hasene yazdırsın. Âmîn.
Said Nursî
729
Nur Talebelerine, Bütün Zahmetleri ve Sıkıntıları Hiçe İndirecek İki Fâide ve Netice
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hapis Arkadaşlarım!
Evvelâ: Sûreten görüşmediğimizden merak etmeyiniz. Bizler ma'nen her zaman görüşüyoruz. Benim ehemmiyetsiz şahsıma bedel, Nurdan elinize geçen hangi risaleyi okusanız veya dinleseniz benim âdi şahsım yerine Kur'ânın bir hàdimi haysiyetiyle benimle o risale içinde sohbet edersiniz. Zâten ben de sizinle bütün duâlarımda ve yazılarınızda, alâkanızda hayâlimde görüşüyorum ve bir dâirede beraber bulunmamızdan her vakit görüşüyoruz gibidir.
Sâniyen: Bu yeni Medrese‑i Yûsufiye’deki Risale‑i Nurun yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle hattâ ehl‑i vukûfu da teslîme mecbur eden İşârât‑ı Kur'âniye ile “Nurun sâdık şâkirdleri îmân ile kabre girecekler. Hem şirket‑i maneviye-i Nuriyenin feyziyle herbir şâkird derecesine göre umum kardeşlerinin manevî kazançlarına ve duâlarına hissedar olur. Güyâ âdeta binler dil ile istiğfar eder, ibâdet eder.”
Bu iki fâide ve netice, bu acîb zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir; pek çok ucuz olarak o iki kıymetdâr kârları sâdık müşterilerine verir.
Said Nursî
Afyon Müdafaanâmesinin Hem Bize, Hem Bu Nurlara, Hem Bu Memlekete, Hem Âlem‑i İslâma Alâkadar Ehemmiyetli Hakikatleri Var
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Afyon müdafaanâmesinin hem bize, hem bu Nurlara, hem bu memlekete, hem Âlem‑i İslâma alâkadar ehemmiyetli hakikatleri var.
Her hâlde bunu yeni hurûfla beş‑on nüsha çıkarmak lâzımdır, tâ Ankara makàmâtına gönderilsin. Bizi tahliye ve tecziye etseler de hiç ehemmiyeti yok. Şimdi vazifemiz; o müdafaâttaki hakikatleri hem hükûmete, hem adliyelere, hem millete bildirmektir. Belki de kader‑i İlâhî’nin bizi bu dershâneye sevketmesinin bir hikmeti de budur. Mümkün olduğu kadar çabuk makine ile çıksın. Bizi bugün tahliye etseler, biz yine onu bu makàmâta vermeğe mecburuz. Sizi aldatıp te'hir edilmesin, artık yeter! Aynı mes'ele için onbeş senede üç defa bu eşedd‑i zulüm ve bahâneler ve emsâlsiz işkencelere karşı son müdafaamız olsun.
730
Mâdem kanunen kendimizi müdafaa etmek için sâbık mahkemelerde makineyi bize vermişler, burada o hakkımızı bizden hiçbir kanunla men'edemezler. Eğer resmen çare bulmadınız ise, hariçten bizim avukat herşeyden evvel bunun – makine ile – beş nüshasını çıkarsın, hem sıhhatine çok dikkat edilsin.
Said Nursî
731
Şimdi Vaziyetimiz Şaka Kaldırmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün benim pencerelerimi mıhlamalarının sebebi, mahpuslarla muârefe ve selâmlaşmamaktır. Zâhirde başka bahâne gösterdiler. Hiç merak etmeyiniz. Bil'akis benim ehemmiyetsiz şahsım ile meşgul olup Nurlara ve talebelerine çok sıkıntı vermediklerinden, benim cidden ve kalben onların şahsımı ihanetler ve işkencelerle tâzib etmeleri, Nurların ve sizlerin bedeline olduğu ve bir derece Nurlara ilişmemeleri cihetinde memnunum ve sabır içinde şükrederim, merak etmiyorum. Siz dahi hiç müteessir olmayınız. Gizli düşmanlarımız memurların nazar‑ı dikkatini şahsıma çevirmesinden, Nurların ve talebelerinin selâmet ve maslahatları noktasında bir inâyet ve bir hayır var diye kanâatim var. Bazı kardeşlerimiz hiddet edip dokunaklı konuşmasınlar, hem ihtiyatla hareket etsinler ve telâş etmesinler, hem herkese bu mes'elede bahis açmasınlar. Çünkü, sâfdil kardeşlerimiz ve ihtiyata daha alışmayan yeni kardeşlerimizin sözlerinden mânâ çıkaran câsuslar bulunur. Habbeyi kubbe yapar, ihbar edebilir. Şimdi vaziyetimiz şaka kaldırmıyor. Bununla beraber hiç endişe etmeyiniz. Biz inâyet‑i İlâhiye altındayız ve bütün meşakkatlere karşı kemâl‑i sabırla belki şükür ile mukàbele etmeğe azmetmişiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevâbı netice verdiğinden şükretmeğe mükellefiz.
Said Nursî
732
Bütün Vazife‑i Müdafaâtı Nur Erkânlarına Bırakmağa Kalben Mecbur Oldum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İki ehemmiyetli sebeb ve bir kuvvetli ihtara binâen ben bütün vazife‑i müdafaâtı buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarına bırakmağa kalben mecbur oldum. Hususan (خ , ر , ط , ف , ص) (❋)
Birinci Sebeb: Ben hem sorgu dâiresinde, hem çok emârelerden kat'î bildim ki, bana karşı ellerinden geldiği kadar müşkülât yapmağa ve fikren onlara galebe etmemden kaçmağa çalışıyorlar ve resmen de onlara iş'âr var. Güyâ ben, konuşsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve diplomatları susturacak bir iktidar‑ı ilmî ve siyâsî göstereceğim diye benim konuşmama bahânelerle mâni oluyorlar. Hattâ sorguda bir suâle karşı dedim: “Tahattur edemiyorum.” O hâkim taaccüb ve hayretle dedi: “Senin gibi fevkalâde acîb zekâvet ve ilim sâhibi nasıl unutur?” Onlar Risale‑i Nurun hàrika yüksekliklerini ve ilmî tahkîkatını benim fikrimden zannedip dehşet almışlar. Beni konuşturmak istemiyorlar. Hem güyâ benim ile kim görüşse birden Nurun fedâkâr bir talebesi olur. Onun için beni görüştürmüyorlar. Hattâ Diyânet Reisi dahi demiş: “Kim Onunla görüşse, Ona kapılır‥ câzibesi kuvvetlidir.”
Demek şimdi işimi de sizlere bırakmağa maslahatımız iktiza ediyor. Ve yanınızdaki yeni ve eski müdafaâtlarım benim bedelime sizin meşveretinize iştirâk eder, o kâfîdir.
733
Sizin Hesabınıza Bir Telâş, Bir Hüzün Bana Geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün manevî bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telâş, bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen ve derd‑i maîşet için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzûn ettiği aynı dakikada bir mübârek hâtıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki:
Beş günden sonra çok mübârek ve çok sevâblı ibâdet ayları olan şühûr‑u selâse gelecek. Herbir hasenenin sevâbı başka vakitte on ise, Receb‑i Şerîfte yüzden geçer, Şâbân‑ı Muazzamda üçyüzden ziyâde ve Ramazan‑ı Mübârekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle‑i Kadir’de otuzbine çıkar. Bu pek çok uhrevî fâideleri kazandıran ticâret‑i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl‑i hakikat ve ibâdet için mümtâz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl‑i îmâna te'min eden şühûr‑u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese‑i Yûsufiye’de geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn‑ı rahmettir. İbâdet cihetinde böyle olduğu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten – kemiyet değilse de keyfiyet itibariyle – bire beştir. Çünkü, bu misâfirhâneye mütemâdiyen giren ve çıkanlar, Nurun derslerinin intişarına bir vâsıtadır. Bazen bir adamın ihlâsı, yirmi adam kadar fâide verir. Hem Nurun, sırr‑ı ihlâsı; siyasetkârâne kahramanlık damarını taşıyan, Nurun tesellîlerine pek çok muhtaç bulunan mahpus bîçâreler içinde intişarı için bir parça zahmet ve sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok.
Ve derd‑i maîşet ciheti ise: Zâten bu üç ay âhiret pazarı olmasından herbiriniz çok şâkirdlerin bedeline, hattâ bazınız bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize yardımları olur diye tamamıyla ferâhlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir ni'mettir bildim.
Said Nursî
734
Îmân Hakikatlerini Şahsiyetime Bir Makam‑ı Şân ü Şeref Kazandırmağa Âlet Etmedim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bazı emârelerle bildim ki, gizli düşmanlarımız Nurların kıymetini düşürmek fikriyle siyaset mânâsını hatırlatan mehdilik da'vâsını tevehhüm ile güyâ Nurlar buna bir âlettir diye çok asılsız bahâneleri araştırıyorlar. Belki benim şahsıma karşı bu işkenceler, bu evhâmlarından ileri geliyor. Ben o gizli zâlim düşmanlara ve onları aleyhimizde dinleyenlere derim:
Hâşâ! Sümme hâşâ!‥ Hiçbir vakit böyle haddimden tecâvüz edip îmân hakikatlerini şahsiyetime bir makam‑ı şân ü şeref kazandırmağa âlet etmediğime bu yetmişbeş, hususan otuz senelik hayatım ve yüzotuz Nur Risaleleri ve benim ile tam arkadaşlık eden binler zâtlar şehâdet ederler.
Evet, Nur şâkirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermişim ki; şahsıma değil bir makam, şân ü şeref ve şöhret vermek ve uhrevî ve manevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanâat ve kuvvetimle ehl‑i îmâna bir hizmet‑i îmâniye yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fânî makàmâtını, belki – lüzum olsa – âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî bâkî mertebelerini fedâ etmeği; hattâ Cehennem’den bazı bîçâreleri kurtarmağa vesile olmak için – lüzum olsa – Cennet’i bırakıp Cehennem’e girmeği kabûl ettiğimi hakîki kardeşlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbât ettiğim hâlde, beni bu ittihamla Nur ve îmân hizmetime bir ihlâssızlık isnâd etmekle ve Nurların kıymetlerini tenzîl etmekle milleti onun büyük hakikatlerinden mahrum etmektir.
Acaba, bu bedbahtlar dünyayı ebedî ve herkesi kendileri gibi dini ve îmânı dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle dünyadaki ehl‑i dalâlete meydân okuyan ve hizmet‑i îmâniye yolunda hem dünyevî hem – lüzum olsa – uhrevî hayatlarını fedâ eden ve mahkemelerde da'vâ ettiği gibi, bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen ve siyasetten ve siyaseti işmâm eden maddî ve manevî mertebelerden ihlâs sırrı ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsâlsiz işkencelere tahammül eden ve siyasete – meslek itibariyle – tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan dâima himmet ve duâ bekleyen ve kendi nefsini çok bîçâre ve ehemmiyetsiz i'tikàd eden bir adam hakkında bazı hàlis kardeşleri, Risale‑i Nurdan aldıkları fevkalâde kuvve‑i îmâniyeyi onun tercümânı olan o bîçâreye – tercümânlık münâsebetiyle – Nurların bazı faziletlerini ona isnâd etmek ve hiçbir siyaset hâtırına gelmeyerek yüksek makamlar vermek ve haddinden bin derece ziyâde hüsn‑ü zan etmek eskiden beri üstad ve talebeler mâbeyninde cârî ve i'tirâz edilmeyen bir makbûl âdet ile teşekkür mânâsında pek fazla medh ü senâ etmek hiçbir kanunla suç olabilir mi?
735
Gerçi mübâlağa itibariyle hakikate bir cihette muhâliftir; fakat kimsesiz, garîb ve düşmanları pek çok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbâb varken, insafsız çok mu'terizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübâlağalı medhedenlerin şevklerini kırmamak için onların medihlerini Nura çevirip bütün bütün reddetmediği hâlde onun bu kabir kapısındaki hizmet‑i îmâniyesini dünya cihetine çevirmeğe çalışan bazı resmî memurların ne derece kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır.
Said Nursî
Hiç Telâş ve Merak Etmeyiniz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hiç telâş ve merak etmeyiniz. Hakkımızdaki her hâdisede; hem perde altında, hem neticeler itibariyle, hem rahmet ve inâyetin iltifatları ve tebessümleri, hem kader ve kısmetin ve adâlet ve şefkatin terbiyeleri var olduğu kat'î ve mükerrer tecrübelerle tahakkuk ettiğinden; biz, en acı vaziyet ve sıkıntılara karşı, kemâl‑i sabır içinde şükür etmekle mükellefiz ve cildleri ve derileri soyulan “Cercis Aleyhisselâm” gibi, binler, milyonlar hakikat mücâhidlerinin hakàik‑ı îmâniyenin kudsî hizmetinin bir nümûnesine mazhar olan Nur Şâkirdlerinin çektikleri zahmetler, o eski zâtların zahmetlerine nisbeten binde bir olmaz. Ve ücret ve kazanç cihetinde, inşâallâh birdirler ve beraberdirler.
736
Sâniyen: Onbir defa bana sû‑i kasd eden ve dört defa mahkemeleri aleyhimize sevkedip üç defa hapse sokan gizli düşmanlarımızın nurlar hakkında plânları akîm kaldığından, bütün desîseleriyle, ehemmiyetsiz şahsıma karşı sıkıntı, tecrid‑i mutlak ve kimse ile temâs etmemek ve damarıma dokundurmakla işkenceler verdirmeye çalışıyorlar. Ben de, o işkencelerin altında inâyetin iltifatını görüp tahammül ederek şükrederim. Zannederim, herbirinizden vücûdca on derece zaîf ve on derece ziyâde sıkıntılarıma karşı tahammülüm, sizin gibi kuvvetli ve âlîcenâb zâtların, küçücük ve geçici ve cüz'î sıkıntılarınızı nazarınızda hiçe indirir diye, daha size tesellî vermeye lüzum görmüyorum.
Sâlisen: Şimdi, şahsımı çürütmeğe çalıştıklarından ve sıktıklarından ve ihanet ettiklerinden dolayı sıkılmayınız. Çünkü, Nurlara ve talebelerine ilişilmediğine bir alâmettir ve tam aldandıklarına bir emâredir. Yani; kıymeti, hüneri şahsımda zannedip beni sıkıyorlar, çürütmek istiyorlar. Bu aldanmalarında pek büyük bir maslahat ve Nurlara çok fâidesi var. Benim tam yapamadığım vazife‑i şahsiyemi ve Hizmet‑i Nuriyemi bu sûretle menfî bir tarzda bana yaptırıyorlar. İnşâallâh, o nisbette sevâb kazandırarak kusurâtlarıma keffâret olur.
Râbian: Gizli münâfıklar, her nasılsa bazı resmî memurları aldatıp, “Said ile görüşen, dost ve Nurcu olur. Kimse temâs etmesin.” diye onları evhâmlandırmışlar. Hattâ, hey'et‑i idare ve gardiyanlar dahi benden kaçıyorlar. Ben de memnun oluyorum ve bu hâle şükrediyorum. Sizlerle, sûreten görüşmediğimden zararı yok. Çünkü bir hânede maddeten ve ma'nen ve rûhen ve kalben ve vazifeten ve fikren ve muâveneten dâima beraberiz. Manevî görüşüyoruz, yeter.
Said Nursî
737
Şimdi İki Noktayı Beyân Etmek Kalbe Geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye ve Îmâniyede Fedâkâr ve Metîn Arkadaşlarım!
Birkaç gündür sizin ile kalemle konuşmadığımdan sıkılmayınız. Şimdi iki noktayı beyân etmek kalbe geldi.
Birincisi: اَلْخَيْرُ ف۪ي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ sırrıyla, teslîm ve tevekkülden sonra tesellî hissettim. Şöyle ki:
Bizi, hususan Çalışkanları tahliye etmeyip ve tefrik etmeyerek te'hir etmelerinde, inşâallâh maddî bir zarara mukâbil manevî yüz menfaat ve kazanç olacak. Meselâ: Ankara’nın altı makàmâtına gönderilen ilmî ve îmânî ve pek kuvvetli müdafaât, şimdi yirmi gündür onların nazarlarındadır. Hem onun kıymetdâr hakikatleri, hem alâkadarların merakla nazar‑ı dikkatlerini celbeden mes'elemizin safahâtı, o makàmâtı elbette lâkayd bırakmazlar. Herhalde, eğer o hakikatlere mağlûb olmasa idiler şimdiye kadar bize tecâvüz ve şiddetli iş'âr ve emirler olacaktı. Eğer olsaydı, hakkımızda habbeyi kubbe yapanlardan tereşşuhâtı hissedilecekti. Demek hakikat galebe etmiş, olsa olsa tedâfüî bir vaziyetle bize hafif bir ilişmek olur. Ben kendi hesabıma, o netice için, şimdiye kadar maddî zarar ve sıkıntılarımın yüz derece fevkınde manevî kazancım var. Sizden herbir kardeşimizi, benden ziyâde hissedar biliyorum.
Demek, tahliyemizin te'hiri hayırlıdır. Hem, Çalışkanlardan üç kardeş, pek çok Nur Şâkirdlerini buraya gelmekten kurtardıkları gibi, haklarında edilen iftiralar vâsıtasıyla dahi, Risale‑i Nurun bir cihette, şimdiki mahkemenin nazarından kurtulmasına bir vesile oldular.
Bu iki kıymetdâr kazanç onların hususî tahliyeleriyle bozulacaktı. Hem, onların Nurlara pek ciddi alâkaları halkın nazarında sönecekti.
738
İkinci Nokta: Mes'elemiz, Âlem‑i İslâmı alâkadar eden pek büyük bir vazife‑i Kur'âniye ve îmâniyedir. Ondan dehşet alan gizli münâfıklar, ellerinden geldiği kadar küçültmek isterler. Ve çok ehemmiyet verdiklerinden, zâhiren ehemmiyetsiz göstermeye çalışıyorlar; hükûmeti ve adliyeyi aldatıyorlar.
Meselâ: Nurlara mensûb ferîklerden ve miralaylardan sarf‑ı nazar edip Ankara’da Nur Talebesi bir nefer askerin elinde, zararsız birkaç risale bulunmasıyla, buradaki mahkeme, mes'eleyi uzattırmaya vesile ediyorlar. Ve benim şahsımın ehemmiyetsizliğini, ihanetler ve tazyîklerle, tecrübelerle gösterip, binler derece şahsımdan ehemmiyetli olan Nurların kuvvetli derslerini ve şâkirdlerinin sarsılmaz ve susmaz şahs‑ı manevîlerini nazara almayıp, güyâ ehemmiyet vermiyorlar. Hâlbuki, onun ehemmiyetinden titriyorlar ki, o kubbeleri habbe göstermek istiyorlar.
Hem tam aldanmışlar. İçimizde yalnız dört‑beş kardeşimiz, ailevî ticâret cihetinde bu te'hirden bir zararları olsa da inşâallâh pek çok manevî kazançları o maddî zararı hiçe indirecek bir inâyet altındayız. Hiç merak ve telâş etmeyiniz. Vazifemiz, sabır içinde şükretmek ve mümkün oldukça Nurlarla meşgul olmaktır ve bizden çok ziyâde sıkıntıda bulunan mahpuslara tesellî vermektir.
Said Nursî
739
Fedakâr Kardeşlerimi Benden Soğutmaya Çalışan Bir Makamın Planı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mücmel bir manevî ihtar ile bir mes'eleyi kalbe geldiği gibi beyân edeceğim. Altı makàmâta giden ve galebe eden müdafaâtın cevabı gelmiş ve bize tecâvüze çare bulamamışlar. Yalnız bir makamın, gizli bir iş'âr ile, benim fedâkâr kardeşlerimi benden soğutmak ve şiddetli alâkalarını gevşetmek plânı var. Zâten çoktan beri beni ihanetlerle ve iftiralarla ve tecridlerle bu kudsî ve uhrevî ve îmânî alâkayı bozmağa çalıştılar, muvaffak olamadılar. Şimdi Nurcuları ürkütmek, zaîf bir damar bulup nazarlarını başka tarafa çevirmeğe bazı bahâneleri buluyorlar. İnşâallâh, demir gibi metîn Nurcuların kahramanâne sebatları ve tahammülleri ve mücâhid‑i ekber olan Nurun hakikatleri; onun elinde birer elmas kılınç bulunan şâkirdlerin şahs‑ı manevîsinin pek hàrika fedâkârlığı, onların bu plânını da akîm bırakacak. Evet, Cennet ucuz olmadığı gibi, Cehennem dahi lüzumsuz değil.
Sizlere tekrar ile beyân edilmiş; eski zamanın kahraman mücâhidlerine nisbeten en az zahmet, ağır şerâit ve bu zamanın şiddet‑i ihtiyaç cihetiyle çok sevâb kazanan inşâallâh hàlis Nurculardır. Ve boş boşuna, bâd‑i hevâ, belki günahlı, zararlı giden birkaç sene ömrünü, böyle kudsî bir hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyeye sarfeden ve onun ile ebedî bir ömrü kazanan Nur Talebeleridir. Ben, kendi hisseme düşen bütün bu hücumlarına karşı pek çok za'fiyetimle beraber tahammüle karar verdim. İnşâallâh, kuvvetli, fedâkâr, genç, kahraman kardeşlerim benden geri kalmaz ve kaçmazlar ve kaçanları da geri çevirmeye, şimdiye kadar çalıştıkları gibi çalışacaklar.
Said Nursî
740
Bütün Hücumları, Şahsımı Çürütmek ve Nurun Fütûhâtına Bulantı Vermektir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Receb‑i şerîfinizi ve yarınki Leyle‑i Regâibinizi rûh u canımızla tebrik ederiz.
Sâniyen: Me'yûs olmayınız, hem merak ve telâş etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye inşâallâh imdâdımıza yetişir. Bu üç aydan beri aleyhimize ihzar edilen bomba patladı. Benim sobam ve Feyzilerin su bardağı ve Husrev’in su bardakları‥ verdikleri haber doğru çıktı. Fakat dehşetli değil, hafif oldu. İnşâallâh o ateş tamamen sönecek. Bütün hücumları, şahsımı çürütmek ve Nurun fütûhâtına bulantı vermektir.
Emirdağı’ndaki ma'lûm münâfıktan daha muzır – ve gizli zındıkların elinde bir âlet – bir adam bid'atkâr bir yarım hoca ile beraber, bütün kuvvetleriyle bize vurmaya çalıştıkları darbe, yirmiden bire inmiş. İnşâallâh o bir dahi, bizi mecrûh ve yaralı etmeyecek ve düşündükleri ve kasdettikleri bizi birbirinden ve Nurlardan kaçırmak plânları dahi akîm kalacak.
Bu mübârek ayların hürmetine ve pek çok sevâb kazandırmalarına i'timâden sabır ve tahammül içinde şükür, tevekkül etmek ve مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturuna teslîm olmak elzemdir, vazifemizdir.
Said Nursî
741
Meşgale‑i Kur'âniye ve Nuriye İle Sıkıntılı Vaktiniz Sarfedilse, Çok Fâideleri Var
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Bu Dünyada Medâr‑ı Tesellîlerim ve Hakikatin Hizmetinde Yorulmaz Arkadaşlarım!
Bu mübârek aylarda ve sevâbı ziyâde bu çilehânede mümkün olduğu kadar bir meşgale‑i Kur'âniye ve Nuriye ile sıkıntılı vaktiniz sarfedilse, çok fâideleri var. Sıkıntı hafifleştiği gibi, kıymetdâr kalb ve rûhun ferâhlarına medâr, sevâbı yüksek bir ibâdet, o Nurlarla îmân cihetinde iştigâl, hem tefekkürî bir ibâdet, hem “İhlâs Risalesi”nin âhirinde yazıldığı gibi beş vecihle bir nev'i ibâdet sayılabilir.
Ben, bugünlerde, kısmen müdafaâtla zihnen meşguliyetimden teessüf ederken kalbe geldi ki: “O iştigâl dahi ilmîdir; hakàik‑ı îmâniyenin neşrine ve serbestiyetine bir hizmettir ve bu cihette bir nev'i ibâdettir.”