690
Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Mahkemesi
Afyon Mahkemesini tertib ve iftiralarla açtıran gizli dinsizler, Bediüzzaman’ı i'dâm etmek plânını çevirmişlerdir. Bu fevkalâde ehemmiyeti hâiz büyük müdafaât, böyle imhacı zâlim dinsizlere karşı onun, ölümü hiçe sayarak haykırdığı hakikatlerdir. Neticede, Temyiz Mahkemesi mahkûmiyet kararını nakzetti. Ve aynı mahkeme iki defa Bediüzzaman’a berâet verdi. Nihâyet bütün Risale‑i Nur Külliyatı ve beşyüze yakın mektûblar bilâ‑kayd u şart Bediüzzaman’a iâde edildi.
Büyük Müdafaâtından Parçalar
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Onsekiz sene sükûttan sonra – mecburiyet tahtında – bu istid'a mahkemeye ve sûreti Ankara’ya makàmâta verilmişken, tekrar vermeye mecbur olduğum iddianâmeye karşı i'tirâznâmemdir.
Ma'lûm olsun ki: Kastamonu’da, üç defa menzilimi taharrî etmek için gelen iki Müddeiumumî ve iki taharrî komiserine, ve üçüncüde polis müdürüne ve altı‑yedi komiser ve polislere; ve Isparta’da Müddeiumumî’nin suâllerine ve Denizli ve Afyon Mahkemelerine karşı dediğim ayn‑ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:
Onlara dedim: Ben, onsekiz‑yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında ve sâir yerlerde dahi yirmi senedir dâima tarassud ve nezâret altında kaç defa menzilimi taharrî ettikleri hâlde; dünya ile siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emârem görülmedi. Eğer bir karışık hâlim olsaydı ve oranın adliye ve zâbıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise; elbette benden ziyâde onlar mes'ûldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevîlere ilişilmediği hâlde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?
691
Biz Risale‑i Nur Şâkirdleri, Risale‑i Nuru, değil dünya cereyanlarına belki kâinâta da âlet edemeyiz. Hem, Kur'ân bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet, Risale‑i Nurun vazifesi ise, hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr‑ü mutlaka karşı îmânî olan hakikatlerle, gayet kat'î en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmâna getiren kuvvetli bürhânlarla Kur'ân’a hizmet etmektir. Onun için, Risale‑i Nuru hiçbir şeye âlet edemeyiz.
Evvelâ: Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini, ehl‑i gaflet nazarında bir propaganda‑i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdâr hakikatlere ihanet etmemektir.
Sâniyen: Risale‑i Nurun esâs mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdân, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men'etmiş. Çünkü; tokada ve belâya müstehak ve küfr‑ü mutlaka düşmüş bir‑iki dinsize müteallik, yedi‑sekiz çoluk‑çocuk, hasta, ihtiyar, masûmlar bulunur. Musîbet ve belâ gelse, o bîçâreler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu hâlde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat‑ı ictimâiyeye karışmaktan şiddetle men'edilmişiz.
Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat‑ı ictimâiyesi bu acîb zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esâs lâzım ve zarûrîdir: “Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itâat etmektir.” Risale‑i Nur hayat‑ı ictimâiyeye baktığı zaman, bu beş esâsı kuvvetli ve kudsî bir sûrette tesbit ve tahkîm ederek, âsâyişin temel taşını muhâfaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale‑i Nurun, yüzbin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv‑u nâfi' hâline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna şâhiddir.
692
Demek Risale‑i Nurun ekseriyet‑i mutlaka eczâlarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ederler. Risale‑i Nurun, yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük fâidesini ve hasenesini vehham ehl‑i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki‑üç risalenin mevhûm zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten gayet derecede insafsız bir zâlimdir.
………………
Eğer, dinsizliği bir nev'i siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz: “Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun.”
Ben de derim: “Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur ve bilhassa küfr‑ü mutlak olsa Cehennem’den daha ziyâde elîm bir azâbı dünyada dahi verdiğini, Risale‑i Nurdan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir sûrette isbât etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab'edildi. Bir Müslüman – El‑iyâzü Billâh – eğer irtidat etse, küfr‑ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr‑ü meşkûkte kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet‑i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcûdâtın ölümleri ve ebedî müfârakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemâdiyen, hadsiz firâkları ve elemleri yağdırıyor. Eğer, îmân gelse kalbe girse birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisân‑ı hâlleriyle diyerek, o cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir.
Mâdem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur'ân’a dayanan Risale‑i Nur ile mübâreze etmeyiniz. O mağlûb olmaz, bu memlekete yazık olur. (Hâşiye) O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse, hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya ve küfr‑ü mutlaka eğmem ve bu hizmet‑i îmâniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.
693
Elhâsıl: Hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr‑ü mutlakı otuz seneden beri köküyle kesen ve tabîiyyûnun dehşetli bir fikr‑i küfrîlerini öldürmeğe muvaffak olan ve bu milletin iki hayatının saâdet düsturlarını hàrika hüccetleriyle parlak bir sûrette isbât eden ve Kur'ânın hakikat‑i arşiyesine dayanan Risale‑i Nur, böyle küçük bir risalenin bir‑iki maddesiyle değil, belki bin kusuru dahi olsa onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye da'vâ ediyoruz ve isbâtına da hazırız…
Mâdem, cumhûriyet prensipleri hürriyet‑i vicdân kanunu ile dinsizlere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl‑i dünya ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatanına dahi nâfi' bir tarzda çalışan dindarlara ilişmemek gerektir ve elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıdâ ve ilâç gibi bir hâcet‑i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati bu mazhar‑ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl‑i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Yirmi seneden beri münzevî yaşayan ve yirmi sene evvelki Said’in kafasıyla sorduğu bu suâllerde bu zamanın tarz‑ı telâkkisine uygun gelmeyen kusurlarına bakmamak insaniyetin muktezâsıdır.
Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife‑i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risale‑i Nura az bir münâsebetle taht‑ı tevkîfe alınmak, gücendirmek yüzünden vatana ve âsâyişe dindarâne menfaati bulunan pek çok zâtları idare aleyhine çevirebilir, anarşiliğe meydân verir. Evet, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr vaziyete girenler yüzbinden çok ziyâdedir. Hükûmet‑i cumhûriyenin belki her büyük dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli ve müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek elzemdir.
694
Şekvâmızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahânelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydân açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hâtırımıza geliyor.
Hem maslahat‑ı hükûmet nâmına derim: Mâdem, Beşinci Şuâ’ı, hem Denizli, hem Ankara Mahkemeleri tedkik edip, ilişmemişler, bize verdiler. Elbette onu, yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydân açmamak, idarece zarûrîdir. Biz o risaleyi, mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhîrlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve Mahkemesi dahi onu medâr‑ı suâl ve cevab etmemeli. Çünkü; kuvvetlidir, reddedilmez! Kable'l‑vukû' haber vermiş, doğru çıkmış. Hem hedefi dünya değil, olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa, müteaddid mânâlarından bir mânâsı muvâfık geliyor. Onun dostluğu taassubuyla o gaybî ihbarı ve mânâyı, resmiyete koymamayı ve bizi onunla muâheze etmekle daha ziyâde teşhîrine yol açmamayı, vatan ve millet ve âsâyiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdânım beni mecbur eyledi.
Bu mes'elede şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış ve Kur'ân da Arş‑ı A'zama bağlıdır. Kimin haddi var ki elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem, memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtıyla ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmet‑i gaybiyesi ile ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telâfi edilmeyecek derecede zararı olacak.
Risale‑i Nura karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallâh bozulacaklar, onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez, dağıttırılmazlar, vazgeçirilmezler, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân bizi men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet‑i kat'iyye derecesinde onlara zulmedilse elbette gizli zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar!…
695
Elhâsıl: Mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve îmânî hizmetimize bu derece ilişmesinler. ….
Evet, biz bir cemâatiz. Hedefimiz ve programımız; evvelâ kendimizi, sonra milletimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps‑i münferitten kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhâfaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale‑i Nurun çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhâfazadır…
Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü; ben, kabir kapısında, yetmişbeş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki; ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer zâhirî i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat, siz ey gizli düşmanlar ve zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki; siz i'dâm‑ı ebedî ile ebedî mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz.
Hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatinin elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrîsi ve kat'îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar…
696
Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle dünyanın muvakkat şân ü şerefinin ve enâniyetli hodfürûşluğunun, şöhret‑perestliğinin ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu hadsiz şükür olsun ki Kur'ânın feyziyle anlamış bir adamın o zamandan beri, bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyet etmek, benliğini bırakmak, tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için, elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet eden veya arkadaşlık edenler, kat'î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medh ü senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem hàs şâkirdlerinin onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàlis kardeşlerinin hatırını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onun hakkındaki medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kabûl etmemesi ve kendini faziletten mahrum gösterip bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbât ediyor ki:
Şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden onun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip medhetmeleri, bir makam vermeleriyle acaba hangi kanun ile medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre hasta ve çok ihtiyar ve garîbin münzevî odasına büyük bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne bulamamak; acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi!…
Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr‑ı mes'ûliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîki bir nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâdeye ve o dostluğu takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı tenkid niyetiyle Dâhiliye vekilinin emriyle üç ay tedkikten sonra, tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymetdâr eser…” diye Diyânet Kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi ve – Kabr‑i Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) üzerinde alâmet‑i makbûliyet olarak Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını hacılar gördükleri hâlde – Nur eczâlarını evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermek; acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf buna müsâade eder mi!
697
Afyon Hükûmet ve Zâbıtasına ve Mahkemesine Birkaç Nokta Ma'ruzâtım Var
Birincisi: Ekser Enbiyânın şarkta ve Asya’da zuhûrları ve ağleb‑i hükemânın garbda ve Avrupa’da gelmeleri, kader‑i ezeliyenin bir işâretidir ki; Asya’da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Bu remz‑i kadere binâen, Asya’da hüküm süren dindar olmazsa da din lehine çalışanlara ilişmemeli, belki teşvik etmelidir.
İkincisi: Kur'ân‑ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve‑i müfekkiresidir. El‑iyâzü Billâh, eğer Kur'ân küre‑i arzın başından çıksa, arz dîvâne olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyâreye çarpması, bir kıyâmet kopmasına sebeb olması akıldan uzak değildir. Evet, Kur'ân arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullâhtır. Câzibe‑i umumiyeden ziyâde, zemini muhâfaza ediyor.
İşte bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hakîki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi seneden beri te'sirini göstermiş büyük bir ni'met‑i İlâhiye ve sönmez bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek değil, belki onu himâye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.
Üçüncüsü: Ehl‑i îmândan bütün gelenler, mâziye gidenlere mağfiret duâlarıyla ve hasenâtlarını onların rûhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binâen Denizli Mahkemesinde demiştim:
Mahkeme‑i kübrâ’da, milyarlar ehl‑i îmân olan da'vâcılar tarafından Kur'ân hakikatlerine hizmet eden Nur Talebelerini, mahkûm ve perîşan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki: “Serbestiyet kanunuyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cem'iyetlerine müsâmahakârâne bakıp ilişmediğiniz hâlde, vatanı ve milleti anarşistlikten ve dinsizlik ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarmağa çalışan Risale‑i Nur talebelerini, hapisler ve tazyîklerle perîşan etmek istediniz!” diye sizlerden sorulsa ne cevab vereceksiniz? Biz de, sizlerden soruyoruz! Onlara demiştim. O zaman o insaflı, adâletli zâtlar bizi berâet ettirdiler, adliyenin adâletini gösterdiler.
698
Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki: Ya Ankara ya Afyon beni sorguda – pek büyük mes'eleler için, Nurların o mes'elelere hizmeti cihetinde – bir meşveret dâiresine alıp bir suâl‑cevab beklerdim. Evet, üçyüz elli milyon Müslümanların eski kardeşliğini ve muhabbetini ve hüsn‑ü zannını ve manevî yardımlarını bu memleketteki millete kazandıracak çareleri bulmak ki, en kuvvetli çare ve vesile Risale‑i Nur olduğuna delil şudur:
Bu sene Mekke‑i Mükerreme’de gayet büyük bir âlim, hem Hind lisânına, hem Arab lisânına Nurun büyük mecmualarını tercüme edip Hindistan’a ve Arabistan’a göndererek “En kuvvetli nokta‑i istinâdımız olan vahdet ve uhuvvet‑i İslâmiye’yi te'mine çalıştığı gibi, Türk milletinin dâima dinde ve îmânda ileri olduğunu Nur Risaleleri gösteriyor.” demişler.
Hem beklerdim ki; “vatanımızda anarşiliğe inkılâb eden komünist tehlikesine karşı Nurların te'sirleri ne derecededir ve bu mübârek vatan bu dehşetli seyelândan nasıl muhâfaza edilecek?” gibi dağ misillû mes'elelerin sorulmasının lüzumu varken, sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan ve hiçbir medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î ve şahsî ve garazkârların iftiralarıyla habbe, kubbeler yapılmış mes'eleler için bu ağır şerâit altında hiç ömrümde çekmediğim bir perîşaniyetime sebebiyet verildi. Bize üç mahkemenin sorduğu ve berâet verdiği aynı mes'elelerden ve âdi ve şahsî bir‑iki mes'ele için mânâsız suâller edildi.
Beşincisi: Risale‑i Nurla mübâreze edilmez, o mağlûb olmaz. Yirmi seneden beri en muannid feylesofları susturuyor. Îmân hakikatlerini güneş gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek gerektir.
Altıncısı: Benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurlarıyla beni çürütmek ve ihanetlerle nazar‑ı âmmeden düşürmek; Risale‑i Nura zarar vermez, belki bir cihette kuvvet verir. Çünkü; benim bir fânî dilime bedel Risale‑i Nurun yüzbin nüshalarının bâkî dilleri susmaz, konuşur. Ve hàlis talebeleri, binler kuvvetli lisânlar ile o kudsî ve küllî vazife‑i Nuriyeyi şimdiye kadar olduğu gibi, kıyâmete kadar devam ettirecekler.
699
Yedincisi: Sâbık mahkemelerde da'vâ ettiğim ve hüccetlerini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhâmlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr‑ı resmî muârızlarımız, ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddâr bir ihtilâlcidir veya İslâmiyet ve hakikat‑i Kur'ân’a karşı mürtedâne mücâdele eden bir dessâs zındıktır ki; bize hücum etmek için istibdâd‑ı mutlaka cumhûriyet nâmını vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlakaya medeniyet nâmını takmakla, cebr‑i keyfî-i küfrîye kanun nâmını vermekle; hem bizi perîşan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler. Onları Kahhâr‑ı Zülcelâl’in kahrına havâle edip, kendimizi onların şerrinden muhâfaza için ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ kalesine ilticâ ederiz.
Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca gönderip, onlar ile propaganda yapıp “Ruslar başka milletlerden ziyâde Kur'ân’a hürmetkâr” diye, Âlem‑i İslâmı din noktasında bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeğe çalıştığı aynı zamanda Risale‑i Nurun büyük mecmuaları hem Mekke‑i Mükerreme’de, hem Medine‑i Münevvere’de, hem Şam‑ı Şerîf’te, hem Mısır’da, hem Haleb’de âlimlerin takdirleri altında kısmen intişarıyla, o komünist propagandasını kırdığı gibi, Âlem‑i İslâma gösterdi ki; Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur'ânına sâhibdir ve sâir Ehl‑i İslâm’ın dindar büyük bir kardeşi ve Kur'ân hizmetinde kahraman kumandanıdır diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmuaları bu hakikati gösterdiler. Acaba Nurun bu kıymetdâr hizmet‑i milliyesi bu tarz işkencelerle mukàbele görse, zemini hiddete getirmez mi?
700
Dokuzuncusu: Denizli müdafaâtında izâhı ve isbâtı bulunan bir mes'elenin kısaca bir hülâsasıdır: Bir dehşetli kumandan dehâ ve zekâvetiyle ordunun müsbet hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfî seyyielerini o orduya vererek, o efrâd adedince haseneleri, gâzilikleri bire indirdiği ve seyyiesini o ordu efrâdına isnâd ederek onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden dehşetli bir zulüm ve hilâf‑ı hakikat olmasından, ben kırk sene evvel beyân ettiğim bir hadîsin o şahsa vurduğu tokada binâen, sâbık mahkemelerimizde bana hücum eden bir müddeiumumîye dedim:
“Gerçi onu hadîslerin ihbarıyla kırıyorum, fakat ordunun şerefini muhâfaza ve büyük hatâlardan vikàye ederim. Sen ise bir tek dostun için Kur'ânın bayraktarı ve Âlem‑i İslâmın kahraman bir kumandanı olan ordunun şerefini kırıyorsun ve hasenelerini hiçe indiriyorsun” dedim. İnşâallâh, o müddeî insafa geldi, hatâdan kurtuldu.
Onuncusu: Adliyede; adâlet hakikati ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ‑tefrik muhâfazaya, sırf hak nâmına çalışmak vazifesi hükmettiğine binâendir ki: İmâm‑ı Ali (R.A.) hilâfeti zamanında bir Yahudî ile beraber mahkemede oturup, muhâkeme olmuşlar. Hem bir adliye reisi bir memuru, kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit o memurun o zâlim hırsıza hiddet ettiğini gördü. O dakikada o memuru azletti. Hem çok teessüf ederek dedi: “Şimdiye kadar adâlet nâmına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler.” Evet, “Hükm‑ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez, etse zâlim olur. Hattâ, kısâs cezası da olsa hiddetle katl etse, bir nev'i kàtil olur.” diye o hâkim‑i âdil demiş.
701
İşte mâdem mahkemede böyle hàlis ve garazsız bir hakikat hükmediyor. Üç mahkeme bizlere berâet verdiği ve bu milletin yüzde – bilseler – doksanı, Nur talebelerinin zararsız olarak millete ve vatana menfaatli olduklarına pek çok emârelerle şehâdet ettikleri hâlde, burada o masûm ve tesellîye ve adâletin iltifatına çok muhtaç Nur Talebelerine karşı ihanetler ve gayet soğuk hiddetli muâmeleler yapılıyor. Biz her musîbete ve ihanetlere karşı sabra ve tahammüle karar verdiğimizden sükût edip Allah’a havâle ederek: “Belki bunda da bir hayır vardır” dedik. Fakat evhâm yüzünden ve garazkârların jurnalleriyle bu bîçâre masûmlara böyle muâmeleler, belâların gelmesine bir vesile olacağından korktum, bunu yazmağa mecbur oldum. Zâten bu mes'elede bir kusur varsa benimdir. Bu bîçâreler, sırf îmânları ve âhiretleri için bana rızâ‑yı İlâhî dâiresinde yardım etmişler. Pek çok takdire müstehak iken böyle muâmeleler, hattâ kışı dahi hiddete getirdi.
Hem medâr‑ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cem'iyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Hâlbuki üç mahkeme bu ciheti tedkik edip berâet vermekle beraber mâbeynimizde böyle medâr‑ı ittiham olacak hiçbir cem'iyet, hiçbir emâre mahkemeler, zâbıtalar, ehl‑i vukûflar bulmamışlar… Yalnız bir muallimin talebeleri ve dâru'l‑fünûn şâkirdleri ve Kur'ân dersini veren hâfızın hıfza çalışanları gibi, Risale‑i Nur talebelerinde de bir uhrevî kardeşlik var. Bunlara cem'iyet nâmını veren ve onunla ittiham eden, bütün esnâf ve mekteblilere ve vâizlere, siyâsî cem'iyet nazarıyla bakmak gerektir. Bunun için ben böyle asılsız ve mânâsız ittihamlarla buraya hapse gelenleri müdafaa etmeğe lüzum görmüyorum.
Yalnız, hem bu memleketi, hem Âlem‑i İslâmı çok alâkadar eden ve maddî ve manevî bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risale‑i Nuru üç defa müdafaa ettiğimiz gibi tekrar aynı hakikat ile müdafaamı men'edecek hiçbir sebeb yok ve hiçbir kanun ve hiçbir siyaset yasak etmez ve edemez.
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; herbir asırda üçyüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına – duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla – koşuyorlar.
702
İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız. Ve hususî vazifemiz de; Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. Ve dört mahkeme inceden inceye tedkikten sonra, o cihette bize berâet vermiş.
703
Hizmet‑i Îmâniye Yapmak İçin Makam, Şân ü Şeref ve Şöhret Sahibi Olmak Değil; Lüzum Olsa Âhiretini Fedâ Etmek
Evet, Nur şâkirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermişim ki; şahsıma değil bir makam, şân ü şeref ve şöhret vermek ve uhrevî ve manevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanâat ve kuvvetimle ehl‑i îmâna bir hizmet‑i îmâniye yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fânî makàmâtımı, belki – lüzum olsa – âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî bâkî mertebeleri fedâ etmeği; hattâ Cehennem’den bazı bîçâre ehl‑i îmânları kurtarmağa vesile olmak için – lüzum olsa – Cennet’i bırakıp Cehennem’e girmeği kabûl ettiğimi hakîki kardeşlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbât ettiğim hâlde, beni bu ittihamla Nur ve îmân hizmetime bir ihlâssızlık isnâd etmekle ve Nurların kıymetlerini tenzîl etmekle milleti onun büyük hakikatlerinden mahrum etmektir.
Acaba, bu bedbahtlar dünyayı ebedî ve herkesi kendileri gibi dini ve îmânı dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle dünyadaki ehl‑i dalâlete meydân okuyan ve hizmet‑i îmâniye yolunda hem dünyevî hem – lüzum olsa – uhrevî hayatlarını fedâ eden ve mahkemelerde da'vâ ettiği gibi, bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen ve siyasetten ve siyâsî mânâsını işmâm eden maddî ve manevî mertebelerden ihlâs sırrı ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsâlsiz işkencelere tahammül edip siyasete – îmânî meslek itibariyle – tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan dâima himmet ve duâ bekleyen ve kendi nefsini çok bîçâre ve ehemmiyetsiz i'tikàd eden bir adam hakkında bazı hàlis kardeşleri, Risale‑i Nurdan aldıkları fevkalâde kuvvet‑i îmâniyeye mukâbil onun tercümânı olan o bîçâreye – tercümânlık münâsebetiyle – Nurların bazı faziletlerini hususî mektûblarında ona isnâd etmeleri ve hiçbir siyaset hâtırlarına gelmeyerek âdete binâen, insanlar sevdiği âdi bir adama da: “Sultanımsın, velîni'metimsin.” demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler mâbeyninde cârî ve i'tirâz edilmeyen makbûl bir âdet ile teşekkür mânâsında pek fazla medh ü senâ etmeleri ve eskiden beri makbûl kitapların âhirlerinde mübâlağa ile medhiyeler ve takrizler yazılmasına binâen, hiçbir cihetle suç sayılabilir mi?
704
Kimsesiz, garîb ve düşmanları pek çok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbâb varken, insafsız çok mu'terizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübâlağalı medhedenlerin şevklerini kırmamak için onların bir kısım medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediği hâlde onun bu yaşta ve kabir kapısındaki hizmet‑i îmâniyesini dünya cihetine çevirmeğe çalışan bazı resmî memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır. Son sözüm: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ’dur.
Nur Şâkirdlerinin, Nurlara ve Tercümânına Karşı Alâkaları Dünyevî ve Siyâsî Değil, Hàlis ve Sırf Uhrevîdir
Afyon Mahkemesine ve Ağır Ceza Reisine beyân ediyorum ki:
Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş; yaşayamayacağım. Hapsin haricinde yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeye iktidarım yok. Bu tarz‑ı hayattan bıktım! Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi taleb ediyorum! Şimdi kabir elime geçmiyor, hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam‑ı iddianın asılsız isnâd ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki yok, beni cezalandırmaz. Fakat beni ma'nen cezalandıracak vazife‑i hakîkiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münâsib ise sorunuz, cevab vereyim.
Evet, büyük kusurlarımdan bir tek suçum, vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanâatim geldi.
Nur Şâkirdlerinin hàlis ve sırf uhrevî, Nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına, dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeye çalışanlar ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı üç mahkemenin o cihetten bize berâet vermesiyle beraber deriz ki:
705
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin, hususan Millet‑i İslâmiyetin üssü'l‑esâsı: Akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyetiyle mü'min kardeşlerine karşı manevî fedâkârâne bir alâka ve hayat‑ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi, hayat‑ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimâldeki dehşetli anarşilik tohumunu saçan ve nesil ve milleti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet‑i beşeriyeyi ve hayat‑ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle, ancak Nur Şâkirdlerine cem'iyet nâmını verebilir. Onun için hakîki Nur Şâkirdleri çekinmeyerek, Kur'ân hakikatlerine karşı kudsî alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen her cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerinden, mahkemenizde hakikat‑i hâli olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile, dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar‥
706
Afyon Mahkemesine İddianâmeye Karşı Verilen İ'tirâznâme Tetimmesinin Bir Zeylidir
Evvelâ: Mahkemeye beyân ediyorum ki; iddianâme Denizli ve Eskişehir Mahkemelerimizdeki o eski iddianâmelere ve aleyhimizde sathî ehl‑i vukûfların sathî tahkîkatlarına bina edildiğinden mahkememizde da'vâ ettim ki: Bu iddianâmenin yüz yanlışını isbât etmezsem, yüz sene cezaya râzıyım. İşte o da'vâmı isbât ettim, yüzden ziyâde yanlışların cetvelini isterseniz takdim edeceğim.
Sâniyen: Ben Denizli Mahkemesinde, kitab ve evraklarımız Ankara’ya gittiği sırada, aleyhimizde hüküm verilecek diye telâş ve me'yûsiyetle beraber, arkadaşlarıma yazdım. Ve bazı müdafaâtımın âhirinde bulunan o yazdığım parça şudur:
“Eğer Risale‑i Nuru tenkid fikriyle tedkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni i'dâm ile mahkûm etseler; şâhid olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale‑i Nurun vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet‑i îmâniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmağa mükellefiz.”
İşte ey hey'et‑i hâkime; bu hakikate binâen Risale‑i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş, aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki; eşedd‑i zulüm ile bir eşedd‑i istibdâd tarzında şahsımı hiç ömrümde görmediğim ihanetlerle çürütmekle damarıma dokundurulduğu hâlde tahammül ettim. Hattâ bedduâ da etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnâd edilen suçlara karşı elinizdeki Risale‑i Nurun mecmuaları, benim mukàbele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez i'tirâznâmemdirler.
707
Medâr‑ı hayrettir ki: Mısır, Şam, Haleb, Medine‑i Münevvere, Mekke‑i Mükerreme allâmeleri ve Diyânet Riyâsetinin müdakkik hocaları o Nur Mecmualarını tedkik edip hiç tenkid etmeyerek takdir ve tahsin ettikleri hâlde, iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli (!) zât: Kur'ânı, yüzkırk sûredir diye, acîb ve pek zâhir bir yanlışı ile ne derece sathî baktığı ve Risale‑i Nur bu ağır şerâit içinde ve benim gurbet ve kimsesizliğim ve perîşaniyetimde ve aleyhimde dehşetli hücumlarla beraber yüzbinler ehl‑i hakikate kendini tasdik ettirdiği hâlde, daha Kur'ânın kaç sûresi var olduğunu bilmeyen o iddiacı zât: “Risale‑i Nur Kur'ânın tefsirine ve hadîslerin te'viline çalışmasıyla beraber bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından ilmî bir mâhiyet ve kıymet taşımadığı görülmektedir.” diye tenkidi ne derece kanundan, hakikatten, adâletten ve haktan uzak olduğu anlaşılıyor.
Hem size şekvâ ediyorum ki; kırk sahifeli ve yüzer yanlışı bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi tamamıyla bize iki saat dinlettirdiğiniz hâlde, ayn‑ı hakikat bir buçuk sahifeyi ona karşı – ısrarımla beraber – iki dakika okumaya müsâade etmediğiniz için, ona mukâbil i'tirâznâmemi tamamıyla okumamı, adâlet nâmına sizden istiyorum.
Sâlisen: Herbir hükûmette muhâlifler var. Âsâyişe ilişmemek şartıyla, kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar; elbette bin üçyüzelli senede, ecdâdımızın mesleğinde ve Kur'ânımızın dâire‑i terbiyesinde ve her zamanda üçyüzelli milyon mü'minlerin takdis ettiği düsturlarının müsâade ettiği tarzda hayat‑ı bâkiyesine çalışmayı terkedip gizli düşmanlarımızın icbarıyla ve desîseleriyle fânî ve kısacık hayat‑ı dünyeviyesi için, sefîhâne bir medeniyetin ahlâksızcasına belki bir nev'i bolşevizmde olduğu gibi vahşiyâne kanunlara, düsturlara tarafdâr olup onları meslek kabûl etmekliğimiz hiç mümkün müdür! Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre mikdar insafı bulunan hiçbir insan bunları onlara kabûl ettirmeğe cebretmez. Yalnız o muhâliflere deriz: Bize ilişmeyiniz, biz de ilişmemişiz.
708
İşte bu hakikate binâendir ki; Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhat’i kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz. Ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esâretimde eşedd‑i zulüm şahsıma edildiği hâlde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüzbinler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiçbir vukûâtımız kaydedilmedi.
Ben şahsım itibariyle hiç hayatımda görmediğim bu âhir ömrümde ve gurbetimde şiddetli ihanetler ve damarıma dokunduracak haksız muâmeleler sebebiyle, yaşamaktan usandım. Tahakküm altındaki serbestiyetten dahi, nefret ettim. Size bir istid'a yazdım ki; herkese muhâlif olarak ben berâetimi değil, belki tecziyemi taleb ediyorum ve hafif cezayı değil, sizden en ağır cezayı istiyorum. Çünkü, bu emsâlsiz, acîb muâmeleden kurtulmak için, ya kabre veya hapse girmekten başka çarem yok. Kabir ise, intihar câiz olmadığından ve ecel gizli olmasından şimdilik elime geçmediğinden, beş‑altı ay tecrid‑i mutlakında bulunduğum hapse râzı oldum. Fakat, bu istid'ayı masûm arkadaşlarımın hatırları için şimdilik vermedim.
Râbian: Benim bu otuz sene hayatımda ve Yeni Said tâbir ettiğim zamanımda bütün Risale‑i Nurda yazdıklarım ve şahsıma temâs eden hakikatlerinin tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl‑i insaf zâtların ve arkadaşların şehâdetleriyle iddia ediyorum ki:
Ben nefs‑i emmâremi elimden geldiği kadar hodfürûşluktan, şöhret‑perestlikten, tefâhurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyâde hüsn‑ü zan eden Nur talebelerinin belki yüz defa hatırlarını kırıp cerhetmişim. “Ben mal sâhibi değilim, Kur'ânın mücevherât dükkânının bir bîçâre dellâlıyım” dediğimi; hem yakın kardeşlerimin tasdikleriyle ve emârelerini görmeleriyle, ben, değil dünyevî makàmâtı ve şân ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki manevî büyük makàmât farazâ bana verilse de, fakat hizmetteki ihlâsıma nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binâen korkarak o makàmâtı da hizmetime fedâ etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim hâlde, mahkeme‑i àlînizden güyâ en büyük bir siyâsî mes'ele gibi, bana karşı bazı kardeşlerimin Nurdan istifadelerine manevî bir şükrân olarak ben kabûl etmediğim hâlde pederinden çok fazla hürmet etmesini medâr‑ı suâl ve cevab yaptınız. Bir kısmını inkâra sevk ettiniz. Ve bize hayret ile dinlettirdiniz. Acaba kendi râzı olmadığı ve kendini lâyık bulmadığı hâlde başkaların onu medhetmeleriyle o bîçâreye bir suç tevehhüm edilebilir mi?
709
Hâmisen: Kat'iyyen size beyân ediyorum ki; hiçbir cem'iyetçilik ve cem'iyetlerle ve siyâsî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini, cem'iyetçilik ve siyasetçilik ile itham etmek; doğrudan doğruya kırk seneden beri İslâmiyet ve îmân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nev'i bolşevizm nâmına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücâdeledir ki, üç mahkeme cem'iyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risalelerinin berâetlerine karar vermişler.
Yalnız Eskişehir Mahkemesi, Tesettür‑ü Nisâ hakkında bir küçük risalenin bir tek mes'elesini belki bu gelen cümleyi: “Mesmuâtıma göre: Merkez‑i hükûmette, bir kundura boyacısı çarşı içinde bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip o acîb edebsizliği yapması tesettür aleyhinde olanın hayâsız yüzüne şamar vuruyor.” diye eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüzyirmi adamdan, onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini ittiham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihanet etmek demektir.
Sâdisen: Risale‑i Nur ile mübâreze edilmez. Onu gören bütün ulemâ‑i İslâm, Kur'ânın gayet hakikatli bir tefsiri, yani, hakikatlerinin kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi ve şimâlden gelen tehlikelere karşı bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğundan, mahkemeniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk‑u âmme noktasında terğîb etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, âsâyişe muzır dinsizlerin ve bazı siyâsî zındıkların kitaplarına ve mecmualarına hürriyet‑i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği hâlde, masûm ve muhtaç bir gencin îmânını kurtarmak ve sû‑i ahlâktan kurtulmak için Nura talebe olması; elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maârif dâiresi teşvik ve takdir edecek bir hâlettir.
710
Son sözüm: Cenâb‑ı Hak, hâkimleri adâlet‑i hakîkiyeye muvaffak etsin. Âmîn deyip ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ ’dir.
711
Son Sözüm
Hey'et‑i hâkimeye beyân ediyorum ki:
Hem iddianâmeden, hem uzun tecridlerimden anladım ki, bu mes'elede en ziyâde şahsım nazara alınıyor‥ ve şahsımı çürütmek maslahat görülmüş. Güyâ şahsiyetimin idareye, âsâyişe, vatana zararı var. Ve ben de din perdesi altında dünyevî maksadlar güdüyormuşum‥ bir nev'i siyaset peşinde koşuyormuşum.
Buna karşı, size bunu kat'iyyetle beyân ediyorum:
Bu evhâm yüzünden benim şahsiyetimi çürütmek sûretinde, Risale‑i Nura ve bu vatana ve bu millete fedâkâr ve kıymetdâr olan şâkirdlerini incitmeyiniz. Yoksa, bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar belki bir tehlikeye vesile olur. Bunu da size kat'iyyen beyân ediyorum: Şahsıma tahkîr ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartıyla, şimdiki mesleğim itibariyle kabûle karar vermişim. Bunda da âhiretim için bir sevâb var. Ve nefs‑i emmârenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye, bir cihette ağlarken memnun oluyorum.
Eğer, bu bîçâre masûmlar benimle beraber bu mes'elede hapse girmeseydiler, mahkemenizde pek şiddetli konuşacaktım. Siz de gördünüz ki; iddianâmeyi yazan, bin dereden su toplamak gibi, yirmi‑otuz senelik hayatımda mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün kitab ve mektûblarımdan cerbezesiyle ve kısmen yanlış mânâ vermesiyle, güyâ umum onlar bu sene yazılmış, hiç mahkemeleri görmemiş, af kanunlarına ve mürûr‑u zamana uğramamış gibi, onun ile benim şahsımı çürütmek istiyor. Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz defa söylediğim ve aleyhimde olanlar her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri hâlde, ehl‑i siyaseti evhâmlandıracak derecede teveccüh‑ü âmmeye karşı fâide vermediğinin sebebi: Îmânın kuvvetlenmesi için, bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir ihtiyac‑ı kat'î ile bazı şahıslar lâzımdır ki, hakikati hiçbir şeye âlet etmesin, nefsine hiçbir hisse vermesin; tâ ki îmâna dair dersinden istifade edilsin; kanâat‑ı kat'iyye gelsin.
712
Evet; hiçbir zaman, bu zeminde, bu zaman kadar böyle bir ihtiyac‑ı şedîd olmamış gibidir. Çünkü, tehlike hariçten şiddetle gelmiş. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip ilân ettiğim hâlde, yine şahsımın meziyetinden değil, belki şiddet‑i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden, şahsımı o ihtiyaca bir çare zannediyorlar. Hâlbuki ben de çoktan beri buna taaccüb ve hayretle bakıyordum. Ve hiçbir cihetle lâyık olmadığım hâlde, dehşetli kusurlarımla beraber, teveccüh‑ü âmmenin hikmetini şimdi bildim. Hikmeti de şudur:
Risale‑i Nurun hakikati ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi, bu zaman ve zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendine çevirmiş; benim şahsımın hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu hâlde, o hàrika hakikatin ve o hàlis muhlis şahsiyetin bir mümessili zannedip, o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem ağır geliyor, hem de hakkım olmadığı hâlde hakikat‑i Nuriyenin ve şahsiyet‑i maneviyesinin hesabına sükût edip, o manevî zararlara râzı olurdum; hattâ İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi bazı evliyânın ilhâm‑ı İlâhî ile bu zamanımızda Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cize‑i maneviyesinin bir âyinesi olan Risale‑i Nurun hakikatine ve hàlis talebelerinin şahs‑ı manevîsine işâret‑i gaybiye ile haber verdikleri, içinde benim ehemmiyetsiz şahsımı o hakikate hizmetim cihetiyle nazara almışlar.
Ben hatâ etmişim ki, onların şahsıma ait bir parçacık iltifatlarını, bazı yerde te'vil edip Risale‑i Nura çevirmemişim. Bu hatâmın sebebi de, za'fiyetim ve yardımcılarımı ürkütecek esbâbın çoğaltılmaması ve sözlerime i'timâdı kazanmak için, zâhiren, şahsıma bir kısmını kabûl etmiştim.
713
Size ihtar ediyorum: Fânî, kabir kapısındaki çürük şahsımı çürütmeye ihtiyaç yok ve bu kadar ehemmiyet vermeye de lüzum yok. Fakat, Risale‑i Nur ile mübâreze edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlûb edemezsiniz. Mübârezede, millet ve vatana büyük zarar edersiniz; fakat şâkirdlerini dağıtamazsınız. Çünkü, hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası yolunda kırk‑elli milyon şehîd veren bu vatandaki geçmiş ecdâdlarımızın ahfâdlarına, bu zamanda hakikat‑i Kur'âniyenin muhâfazası ve Âlem‑i İslâmın nazarında, eskisi gibi, dindarâne kahramanlıkları terkettirilmeyecek. Zâhiren çekilseler de, o hàlis şâkirdler, rûh u canıyla o hakikate bağlıdırlar ve o hakikatin bir âyinesi olan Risale‑i Nuru terkedip, o terkle vatan ve millet ve âsâyişe zarar vermeyeceklerdir. Son sözüm ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
714
Bütün Vekâletlere, Diyânet Dâiresine, Temyiz Riyâsetine Gönderilen Bir İstid'adır
Haşirdeki Mahkeme‑i Kübrâ’ya bir arzuhâldir ve Dergâh‑ı İlâhî’ye bir şekvâdır. Ve bu zamanda mahkeme‑i temyiz ve istikbâldeki nesl‑i âtî ve dâru'l‑fünûnların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler!
İşte, bu yirmiüç senede yüzer işkenceli musîbetlerden on tanesini, Âdil Hâkim‑i Zülcelâl’in dergâh‑ı adâletine müştekiyâne takdim ediyorum.
Birincisi: Ben, kusurlarımla beraber, bu milletin saâdetine ve îmânının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve, “milyonlarla kahraman başların fedâ oldukları bir hakikate – yani Kur'ân hakikatine – benim başım dahi fedâ olsun” diye bütün kuvvetimle Risale‑i Nurla çalıştım. Bütün zâlimâne tâziblere karşı tevfik‑i İlâhî ile dayandım, geri çekilmedim.
Ezcümle: Bu Afyon hapsimde ve mahkememde, başıma gelen çok gaddârâne muâmelelerden birisi, üç defa ve her defasında iki saate yakın aleyhimizde garazkârâne ve müfteriyâne ittihamnâmeleri bana ve adâletten tesellî bekleyen masûm Nur Talebelerine cebren dinlettirdikleri hâlde, çok ricâ ettim: “Beş‑on dakika bana müsâade ediniz ki hukukumuzu müdafaa edeyim.” Bir‑iki dakikadan fazla izin vermediler…
Ben, yirmi ay tecrid‑i mutlakta durdurulduğum hâlde, yalnız üç‑dört saat bir‑iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaâtımın yazısında az bir parça yardımları oldu. Sonra, onlar da men'edildi; pek gaddârâne muâmeleler içinde cezalandırdılar. Müddeînin – bin dereden su toplamak nev'inden – yanlış mânâ vermekle ve iftiralar ve yalan isnâdlarla, garazkârâne ve onbeş sahifesinde seksenbir hatâsını isbât ettiğim aleyhimizdeki ithamnâmelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler, beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı, diyecektim:
715
“Hem dininizi inkâr, hem ecdâdınızı dalâletle tahkîr eden ve Peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'ânınızın kanunlarını reddedip kabûl etmeyen; yahudî ve nasrânî ve mecûsîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münâfıklara, (Hâşiye) hürriyet‑i vicdân, hürriyet‑i fikir bahânesiyle ilişmediğiniz hâlde; ve İngiliz gibi Hıristiyanlıkta müteassıb, cebbâr bir hükûmetin dâire‑i mülkünde ve hâkimiyetinde milyonlarla Müslümanlar her vakit Kur'ân dersiyle İngiliz’in bütün bâtıl akîdelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri hâlde, onlara mahkemeleriyle ilişmediği ve her hükûmette bulunan muhâlifler, alenen fikirlerinin neşrinde, o hükûmetlerin mahkemeleri ilişmediği hâlde, benim kırk senelik hayatımı ve yüzotuz kitabımı ve en mahrem risale ve mektûblarımı, hem Isparta hükûmeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ceza Mahkemesi, hem Diyânet Riyâseti, hem iki defa belki üç defa mahkeme‑i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki‑üç sene Risale‑i Nurun mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icâb edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece za'fiyetim ve mazlumiyetim ve mağlûbiyetim ve ağır şerâit ile beraber, ikiyüz bin hakîki ve fedâkâr şâkirdlere, vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatli bir rehber olarak kendini gösteren Risale‑i Nurun elinizdeki mecmuaları ve dörtyüz sahife müdafaâtımız masûmiyetimizi isbât ettikleri hâlde, hangi kanun ile, hangi vicdân ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşirde sizden sorulacak!‥”
716
İkincisi: Beni cezalandırmak için gösterdikleri bir sebeb: Benim tesettür, irsiyet, zikrullâh, taaddüd‑ü zevcât hakkında Kur'ânın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin i'tirâzlarına karşı onları susturacak tefsirimdir.
Onbeş sene evvel, Eskişehir Mahkemesine ve Ankara’ya mahkeme‑i temyize ve tashihe yazdığım ve aleyhimdeki kararnâmemde yazdıkları bu gelen fıkrayı, hem Haşirde Mahkeme‑i Kübrâ’ya bir şekvâ, hem istikbâlde münevver ehl‑i maârif hey'etine bir îkaz, hem iki defa berâetimizde insaf ve adâletle feryâdımızı dinleyen mahkeme‑i temyize “El‑Hüccetü'z-Zehrâ” ile beraber bir nev'i lâyiha‑i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbât ettiğimiz garazkârâne ithamnâme ile beni, iki sene ağır ceza ve tecrid‑i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezâreti hapsiyle mahkûm eden hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum.
İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: “Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde kudsî ve hakîki bir düstur‑u İlâhî’yi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.” diye bağırıyorum! Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin.
Acaba, bu zamanın bazı ilcaâtının iktizasıyla muvakkaten kabûl edilen bir kısım ecnebî kanunlarını fikren ve ilmen kabûl etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat‑ı ictimâiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakla İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdâdımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
717
Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb: Emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ve yüzde, belki binde bir imkân ile, hattâ uzak imkânâtı vukûât yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektûblardan, Risale‑i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk‑elli kelimesine yanlış mânâ vererek, bir sened gösterip bizi itham ve cezalandırdılar.
Ben de, bu otuz‑kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim:
İstanbul’u işgal eden İngilizlerin Başkumandanı İslâm içinde ihtilâf atıp, hattâ Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek “İ'tilâfçı‑İttihâdcı” fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât‑ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvât‑ı Sitte” eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab' ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i'dâm tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları hâlde Ankara’ya kaçmayan ve esârette, Rus’un Başkumandanının i'dâm kararına ehemmiyet vermeyen ve Otuzbir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların: “Sen de mürtecisin, şerîat istemişsin!” diye suâllerine karşı, i'dâma beş para kıymet vermeyip cevaben: “Eğer meşrûtiyet, bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki ben mürteciyim! Ve şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip, i'dâmını beklerken berâetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmeyerek: “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da, dîvân‑ı riyâsette, Mustafa Kemâl hiddetle ona dedi: “Biz, seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikirler beyân edesin; sen geldin, namaza dair şeyler yazdın, içimize ihtilâf verdin.” Ona karşı: “Îmândan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan hâindir! Hâinin hükmü merduttur.” diye kırk‑elli meb'ûsun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldıran ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükûmetçe, âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen ve yüz binlerle Nur Şâkirdlerinin hiçbir vukûâtı görünmeyen; yalnız, bir küçük talebenin haklı bir müdafaada, küçük bir vukûâtından başka hiçbir şâkirdinden bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise o mahpusları ıslah eden ve yüz binler Risale‑i Nurdan, memlekette intişar etmekle beraber, menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç senelik hayatının ve üç hükûmet ve mahkemelerin berâetler vermelerinin ve nurun kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehâdetiyle isbât eden ve münzevî, mücerred, garîb, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanâatiyle fânî şeyleri bırakıp, eski kusurâtına bir keffâret ve hayat‑ı bâkiyesine bir medâr arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet‑i şefkatinden masûmlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere bedduâ etmeyen bir adam hakkında; “Bu ihtiyar münzevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır. Ve muhâbereleri dünya içindir. Öyle ise suçludur!” diyenler ve onu pek ağır şerâit altında mahkûm edenler, elbette yerden göğe kadar suçludur. Mahkeme‑i Kübrâ’da hesabını verecekler!‥
718
Acaba, bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve kırk sene evvel, bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdâr yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde: “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse zındıkaya ve dalâlete teslîm‑i silâh edip, vatan ve millet ve İslâmiyete hıyânet etmem. Hakikat‑i Kur'ân’a fedâ olan bu başımı zâlimlere eğmem!” diyen ve Emirdağı’nda, beş‑on âhiret kardeşi ve üç‑dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında ittihamnâmede: “Bu Said, Emirdağı’nda gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş! Yirmi adam da etrafında onu medhedip, hususî mektûblar yazdıkları gösteriyor ki, o adam inkılâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.” diyerek, emsâlsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid‑i mutlak ile ve mahkemede konuşturmamakla tâzib edenler, ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdânlarına havâle ediyorum.
719
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyâde teveccüh‑ü âmmeye mazhar ve bir nutuk ile binler adamı itâate getiren ve bir makale ile, binlerle insanları İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Câmii’nde ellibin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam, üç sene Emirdağı’nda çalışsın, yalnız beş‑on adamı kandırsın! Ve âhiret işini bırakıp siyaset entrikalarıyla uğraşsın. Yakın olduğu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun‥ Hiç kàbil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabûl ettiremez.
Dördüncüsü: Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebeb göstermeleridir. Beni konuşturmadılar, yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki; üç ay Kastamonu’da, polisler ve komiser karakolunda misâfir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler şapkayı başına koy. Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım hâlde bana ilişmedikleri ve yirmiüç sene bazı dinsiz zâlimlerin o bahâne ile bana gayr‑ı resmî, çok sıkıntılı ve ağır, bir nev'i ceza çektirdikleri ve çocuklar ve kadınlar ve ekserî köylüler ve dâirede memurlar ve bere giyenler şapka giymeye mecbur olmadıkları ve hiçbir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı hâlde, benim gibi bir münzevî, bütün müçtehidlerin ve umum Şeyhülislâmların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahânesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle yirmi sene cezasını çektiğim ve libâsa ait mânâsız bir âdetle tekrar beni cezalandırmaya çalışan ve çarşıda, Ramazanda, gündüzde rakı içip namaz kılmayanları “Hürriyet‑i şahsiye var” diye kendine kıyâs edip ilişmediği hâlde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni kıyafetim için suçlandırmağa çalışan, elbette ölümün i'dâm‑ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps‑i münferidini gördükten sonra, Mahkeme‑i Kübrâ’da ondan bu hatâsı sorulacak!‥
720
Beşincisi: Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin tahsinkârâne işâretine mazhariyeti ve İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu) gibi evliyânın takdirlerini ve yüzbin ehl‑i îmânın tasdiklerini ve yirmi senede; millete, vatana zararsız pek çok menfaatli bir mertebeyi kazandıran Risale‑i Nuru, sinek kanadı gibi bahânelerle, bazı risalelerinin müsâderesine, hattâ dörtyüz sahife ve yüzbin adamın îmânlarını kurtaran ve kuvvetlendiren “Zülfikàr Mu'cizât‑ı Ahmediye Mecmuası”nı, eskiden yazılmış ve mürûr‑u zaman ve af kanunları görmüş, iki âyetin tam haklı tefsirine dair iki sahifeyi bahâne ederek, o pek çok menfaatli ve kıymetdâr mecmuanın müsâderesine sebeb oldukları gibi; şimdi de, Nurun kıymetdâr risalelerini herbirisinden bin kelime içinde bir‑iki kelimeye yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsâderesine çalışıldığını bu üçüncü iddianâmeyi işiten ve neşrettiğimiz kararnâmeyi gören tasdik eder. Biz dahi لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Altıncısı: Nurun Şâkirdlerinden bazılarının, Nurlardan fevkalâde îmân hüccetlerini ve sarsılmaz, aynelyakìn ulûm‑u îmâniyeyi görüp istifade ettiklerinden, bu bîçâre tercümânına, bir nev'i teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyâde hüsn‑ü zan ile, müfritâne medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim:
Ben âciz, zaîf, gurbette, menfî, yarım ümmî, aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek hâleti içinde Kur'ânın ilâçlarından ve îmânî ve kudsî hakikatlerinden derdlerime tam derman olarak kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanâat getirdiğim için, o kıymetdâr hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inâyet‑i İlâhiye, bana sâdık, hàs, metîn yardımcıları verdi.
721
Elbette ben, onların hüsn‑ü zanlarını ve samîmâne medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak, o hazine‑i Kur'âniye’den alınan nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer. Ve o elmas kalemli ve kahraman kalbli muâvinleri kaçıracak diye, onların âdi, müflis şahsıma karşı medh ü senâlarını, asıl mal sâhibi ve bir manevî mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nura ve hàs şâkirdlerinin şahsiyet‑i maneviyesine çeviriyordum. Benim haddimden yüz derece ziyâde hisse veriyorsunuz, diye bir cihette hatırlarını kırıyordum.
Acaba hiçbir kanun, müstenkif ve râzı olmayan bir adamı, başkaların onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki kanun nâmına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor?
Hem neşrettiğimiz – aleyhimizde yazılan – kararnâmenin ellidördüncü sahifesinde; “Âhirzamanın o büyük şahsı, neslen Âl‑i Beyt’ten olacak; biz Nur Şâkirdleri ancak manevî Âl‑i Beyt’ten sayılabiliriz.” Hem, “Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek, şân ü şeref kazanmak olmaz. Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim.” denmektedir diye, kararnâmede yazdıkları...
Ve yine kararnâmede yirmiikinci ve üçüncü sahifesinde, “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek ki, o şahsiyetle kendimi herkesten ziyâde bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum. O hâlde, bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim; sâhib‑i kemâlim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için, üçüncü hakîki şahsiyetimin gizli, çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim. Cenâb‑ı Hak inâyetiyle, en ednâ bir nefer gibi, bu şahsımı, esrâr‑ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a'lâ!” Fıkrasını kararnâme yazdığı hâlde, beni başka bir zâtların medhiyle ve Risale‑i Nur mânâsıyla, büyük bir hidayet edici vasfını vermekle beni suçlu yapanlar, elbette bu hatânın cezasını dehşetli çekmeye müstehak olurlar.
722
Yedincisi: Biz ve umum Nur Risaleleri, Denizli ve Ankara Ağır Cezalarının ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla berâet ettiğimiz ve umum risale ve mektûblarımızı bize iâde ettikleri ve temyizin bozma kararında – Denizli berâetinde – “Farazâ, bir hatâ dahi olsa, o berâet ve hüküm kat'iyyet kesbetmiş. Daha tekrar muhâkeme edilmez.” dedikleri hâlde, ben, Emirdağı’nda üç sene münzevî ve iki‑üç terzi çırağı nöbetle bana hizmet ve pek nâdir olarak, beş‑on dakika bazı dindar zâtlardan başka zarûret olmadan konuşmayan; ve tek bir yere – Nurlara teşvik için – haftada bir tek mektûbdan başka göndermeyen ve kendi müftü kardeşine, üç senede üç mektûbdan başka yazmayan ve yirmi‑otuz seneden beri devam eden te'lifini bırakan; yalnız, bütün ehl‑i Kur'ân ve îmâna menfaatli yirmi sahifelik iki nükte, biri, Kur'ân’daki tekrarların hikmetini diğeri, melekler hakkında bazı mes'elelerden başka hiçbir risale daha te'lif etmeyen, yalnız mahkemelerin iâde ettikleri risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harf ile tab'edilen “Âyetü'l‑Kübrâ”nın beşyüz nüshası mahkeme tarafından bize teslîm edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından, Âlem‑i İslâmın istifadesi fikriyle, kardeşlerime, neşr için teksirine izin vererek onların tashihleriyle meşgul olan ve kat'iyyen hiçbir siyasetle alâkadar olmayan ve memleketine gitmek için resmen izin verildiği hâlde, bütün menfîlere muhâlif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için, sıkıntılı bir gurbeti kabûl edip memleketine gitmeyen bir adam hakkında; bu üçüncü ittihamnâmedeki asılsız isnâdlar ve yalan bahisler ve yanlış mânâlar ile o adamı suçlu yapmağa çalışanda – şimdilik söylemeyeceğim – dehşetli iki mânâ hükmettiğini, bu yirmi ayda bana karşı muâmelesi isbât ediyor.
Ben de derim: Kabir ve sakar yeter! Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle ediyorum.
723
Sekizincisi: “Beşinci Şuâ”, iki sene Denizli ve Ankara Mahkemelerinin ellerinde kalıp, sonra bize iâde ettiklerinden, Denizli Mahkemesinde berâetimizi netice veren müdafaâtımla beraber, “Sirâcü'n‑Nur”un âhirinde yazılmış. Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk; fakat, mâdem mahkemeler onu teşhîr edip berâetle bize iâde ettiler; demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim. Ve o Beşinci Şuâ’nın aslı, otuz‑kırk sene evvel yazılmış müteşâbih hadîslerdir. Fakat ümmette, eskiden beri intişar eden bir kısmına, gerçi bazı ehl‑i Hadîs, bir zaafiyet isnâd etmişler. Fakat zâhirî mânâları medâr‑ı i'tirâz olmasından sırf ehl‑i îmânı şübhelerden kurtarmak için yazıldığı hâlde, bir zaman sonra onun hàrika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için, biz onu mahrem tuttuk; tâ yanlış mânâ verilmesin. Sonra, müteaddid mahkemeler onu tedkik edip teşhîrine sebeb olmakla beraber, bize iâde ettikleri hâlde; şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adâletten, haktan, insaftan uzak olduğunu, bizi, kanâat‑ı vicdâniye ile mahkûm edenlerin vicdânlarına ve onları dahi Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle ederek, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Dokuzuncusu: Çok mühimdir. Fakat, bizi mahkûm edenlerin Risale‑i Nuru mütâlaalarının hatırı için, onları kızdırmamak fikriyle yazmadım.
Onuncusu: Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat, yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım. (Hâşiye)
724
Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Hapishânesinde Tecrid‑i Mutlakta İken Talebelerine Yazdığı Mektûblardan Bazı Kısımlar
Sizi Tâziye Değil, Belki Tebrik Ediyorum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Mâdem kader‑i İlâhî bizi bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’ye bir hikmet için sevketti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı ve mâdem şimdiye kadar kat'î tecrübelerle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrına inâyet‑i İlâhiye bizi mazhar etmiş ve mâdem Medrese‑i Yûsufiye’deki yeni kardeşlerimiz herkesten ziyâde Nurlardaki tesellîye muhtaçtırlar ve adliyeciler, memurlardan ziyâde Nur kaidelerine ve sâir kudsî kanunlarına ihtiyaçları var ve mâdem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütûhâtları tevakkuf etmiyor ve mâdem burada herbir fânî saat, bâkî ibâdet saatleri hükmüne geçer, elbette biz bu hâdiseden – mezkûr noktalar için – kemâl‑i sabır ve metânet içinde mesrûrâne şükür etmemiz lâzımdır. Denizli hapsinde tesellî için yazdığımız bütün o küçük mektûbları size de aynen tekrar ederim. İnşâallâh o hakikatli fıkralar sizi de mütesellî ederler.
Said Nursî
725
Benim Şahsıma Edilen Eziyet ve İhanetlerden Müteessir Olmayınız
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Benim şahsıma edilen eziyet ve ihanetlerden müteessir olmayınız. Çünkü, Risale‑i Nurda bir kusur bulamıyorlar, onun bedeline benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımla uğraşıyorlar. Ben bundan memnunum. Risale‑i Nurun selâmetine ve şerefine binler şahsî elemler, belâlar, tahkîrler görsem; yine müftehirâne şükretmek, Nurdan aldığım dersin muktezâsıdır ve onun için bana bu cihette acımayınız.
Sâniyen: Pek geniş ve şiddetli ve merhametsiz bu taarruz ve hücum, şimdilik yirmiden bire indi. Binler hàslar yerinde birkaç zât ve yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdûd birkaç yeni kardeşleri topladılar. Demek inâyet‑i İlâhiye ile pek hafif bir sûrete çevrilmiş.
Sâlisen: İnâyet‑i Rabbâniye ile iki sene aleyhimizde plân çeviren sâbık vâli def'oldu ve aleyhimizde pek ziyâde evhâmlandırılan Dâhiliye Vekili’nin, hemşehriliği ve nesilce cedleri ziyâde dindarlık cihetiyle bu dehşetli hücumu pek çok hafifleştirdiğine kuvvetli bir ihtimal var. Onun için me'yûs olmayınız ve telâş etmeyiniz.
Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanâat verecek bir tarzda, Risale‑i Nurun ağlamasıyla ya zemin titriyor veya hava ağlıyor. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemede dahi isbât ettiğimiz gibi; tahminimce bu kış emsâlsiz bir tarzda yaz gibi – bidâyette – gülmesi, Risale‑i Nurun perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevâfuku ve her tarafta taharrî ve müsâdere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış dehşetli hiddeti ve ağlamasıyla tetâbuku, kuvvetli bir emâredir ki, hakikat‑i Kur'âniyenin bu asırda parlak bir mu'cize‑i kübrâsıdır, zemin ve kâinât onun ile alâkadar…
Said Nursî
726
Garîb ve Latîf Bir Hâlimi Beyân Etmek Lâzım Geldi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Garîb ve latîf bir hâlimi beyân etmek lâzım geldi.
…………………
Bir zaman meşhûr bir allâmeyi, harbin müteaddid cebhesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler… O da demiş: “Bana sevâb kazandırmak ve derslerimden ehl‑i îmâna istifade ettirmek için benim şeklimde bazı evliyâlar benim yerimde işler görmüşler.”
Aynen bunun gibi, Denizli’de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiş ve müdür ve gardiyana aksetmiş. Bazıları telâş ederek, “Kim ona hapishâne kapısını açıyor?” demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Hâlbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetime pek cüz'î bir hàrika isnâdına bedel, Risale‑i Nurun hàrikalarını isbât edip gösteren Sikke‑i Gaybî Mecmuası yüz derece, belki bin derece ziyâde Nurlara i'timâd kazandırır ve makbûliyetine imza basar. Hususan Nurun kahraman talebeleri, hakikaten hàrika hâlleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.
Said Nursî
727
Nurlar İle, ya Okumak veya Okutmak veya Yazmak Sûretindeki Meşguliyet
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nur, benim bedelime sizlerle görüşür; derse müştâk yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlar ile, ya okumak veya okutmak veya yazmak sûretindeki meşguliyet; – tecrübelerle – kalbe ferâh, rûha rahat, rızka bereket, vücûda sıhhat veriyor. Şimdi, Husrev gibi Nur Kahramanı size ihsân edildi. İnşâallâh bu Medrese‑i Yûsufiye dahi, Medresetü'z‑Zehrâ’nın bir mübârek dershânesi olacak. Ben şimdiye kadar Husrev’i ehl‑i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, onu ehl‑i siyasete tamamıyla gösterdi, gizli bir şey kalmadı. Onun için ben onun iki‑üç hizmetini hàs kardeşlerime izhâr ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil, lüzum ise aynı hakikat beyân edilecek.
Fakat, şimdilik karşımızda hakikati dinleyecekler içinde, dehşetli ve tezâhür etmiş iki muannid; hem zındıka, hem komünist hesabına, biri Emirdağı’nda ma'lûm olmuş; biri de burada gayet dessâsâne, aleyhimizde iftiralarla memurları ürkütmeye çalışıyorlar. Onun için biz şimdilik çok ihtiyat edip telâş etmemek ve inâyet‑i İlâhiye’nin imdâdımıza gelmesini tevekkül ile beklemek lâzımdır.
Said Nursî
728
Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını Kabr‑i Peygamberî (A.S.M.) Üzerinde Görmüş
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben hem Risale‑i Nuru, hem sizleri, hem kendimi, Husrev ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid’in kıymetdâr müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşîr ediyorum. Evet bu sene Hacca gidenler, Mekke‑i Mükerreme’de Nurun kuvvetli mecmualarını büyük âlimlerin hem Arapça, hem Hintçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi; Medine‑i Münevvere’de dahi o derece makbûl olmuş ki, Ravza‑i Mutahhara’nın Makber‑i Saâdet’i üstünde konulmuş. Hacı Seyyid, kendi gözüyle Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını Kabr‑i Peygamberî (A.S.M.) üzerinde görmüş. Demek makbûl‑ü Nebevî olmuş ve rızâ‑yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dâiresine girmiş. Hem niyet ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o mübârek makamları ziyaret etmişler.
Hadsiz şükür olsun, Nurun kahramanları bu mecmuaları tashihli olarak neşretmeleriyle, pek çok fâidelerinden birisi de; beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi, kalemle yazılan sâir nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn o mecmuaların herbir harfine mukâbil onların defter‑i hasenâtlarına bin hasene yazdırsın. Âmîn.
Said Nursî