Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
749

Tefsir İki Kısımdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
………………
Sâniyen: Risale‑i Nur, Kur'ânın çok kuvvetli, hakîki bir tefsiridir.” tekrar ile dediğimizden, bazı dikkatsizler tam mânâsını bilemediğinden bir hakikati beyân etmeğe bir ihtar aldım. O hakikat şudur:
Tefsir iki kısımdır:
Birisi: Ma'lûm tefsirlerdir ki, Kur'ânın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izâh ve isbât ederler.
İkinci Kısım Tefsir İse: Kur'ânın îmânî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve isbât ve izâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma'lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale‑i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esâs tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.
Said Nursî
750

Nurcularda Öyle Hàrika Bir Alâka Var Ki, Hiçbir Cem'iyette, Hiçbir Komitede Yoktur

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehemmiyetli bir taraftan ehemmiyetli ve mânidâr bir suâl edilmiş. Bana sordular ki: Siz cem'iyet olmadığınıza, üç mahkeme o cihette berâet vermesiyle ve yirmi seneden beri tarassud ve nezâret eden altı vilâyetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği hâlde, Nurcularda öyle hàrika bir alâka var ki hiçbir cem'iyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isteriz.” dediler.
Ben de cevaben dedim ki: Evet, Nurcular cem'iyet‑memiyet, hususan siyâsî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemâatî menfaat için teşekkül eden cem'iyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanları kemâl‑i sevinçle şehâdet mertebesini kazanmak için rûhlarını fedâ eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfâdları, oğulları ve kızları, o fedâilik damarından irsiyet almışlar ki, bu hàrika alâkayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçâre kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler:
Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikate başımız dahi fedâ olsun!’ diye onlar nâmına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş.
Demek Nurcularda hakîki, hàlis, sırf rızâ‑yı İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhâd ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti ve adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Belki Nurun ve îmânın fedâilerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.”
Said Nursî
751

Kahramanlıkta da Ecdâdımızın Vârisleri Olduğumuzu Göstereceğiz

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Dünkü suâle benzer, kırk sene evvel olmuş bir suâl ve cevabı size hikâye edeceğim. O eski zamanda, Eski Said’in talebeleri üstadlarıyla şiddet‑i alâkaları fedâilik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedâileri çok fa'âliyette bulunmasıyla Eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silâhlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker ferîki geldi, gördü, dedi: Bu medrese değil, kışladır.” Bitlis hâdisesi münâsebetiyle evhâma düştü, emretti: Onun silâhlarını alınız.” Bizden ellerine geçen onbeş mavzerimizi aldılar. Bir‑iki ay sonra Harb‑i Umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım. Her ne ise
Bu hâller münâsebetiyle benden sordular ki: Dehşetli fedâileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; Siz Van’da Erek Dağı’na çıktığınız zaman, fedâiler sizden çekinip dağılıyorlar, başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?”
Ben de cevaben diyordum:
Mâdem fânî dünya hayatı, küçücük ve menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hàrika fedâkârlığı yapan Ermeni fedâileri karşımızda görünürler. Elbette hayat‑ı bâkiyeye ve pek büyük İslâm milliyet‑i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve Ecel birdir i'tikàd eden talebeler, o fedâilerden geri kalmazlar. (Hâşiye) Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zâhirî birkaç sene mevhûm ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve menfaatine tereddüdsüz, müftehirâne fedâ ederler.”
Said Nursî
752

Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Vefâdâr ve Şefkatli Kardeşlerim!
İki gündür hem başımda, hem a'sâbımda te'sirli bir nezle ağrısı var. Böyle hâllerde bir derece dostlarla görüşmekten tesellî ve ünsiyet almağa ihtiyacım içinde acîb tecrid ve yalnızlık vahşeti beni sıktı. Böyle bir nev'i şekvâ kalbe geldi: Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?”
Birden, bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa altın , bakır ?” diye mehenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve nefislerinizin hisseleri ve desîseleri var , yok mu?” üç‑dört eleklerle elenmek; hàlisâne, sırf hak ve hakikat nâmına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki; kader‑i İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye müsâade ediyor. Çünkü, böyle meydân‑ı imtihanda inâdcı ve bahâneci insafsız muârızların karşısında teşhîr edilmesinden herkes anladı ki; hiçbir hile, hiçbir enâniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî ve uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hàlis, hak ve hakikatten geliyor.
Eğer perde altında kalsaydı çok mânâlar verilebilirdi. Daha avâm‑ı ehl-i îmân i'timâd etmezdi. Belki bizi kandırırlar ve hàvâs kısmı dahi vesvese ederdi. Belki bazı ehl‑i makàmât gibi kendilerini satmak, i'timâd kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha tam kanâat etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslîme mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârınız bindir. İnşâallâh.
Said Nursî
753

Nur Risaleleri Başka Derslere Hiç İhtiyaç Bırakmıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medâr‑ı ibret ve hayret iki esâretimde şahsıma karşı bir muâmeleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Rusya’da Kosturma’da, doksan esir zâbitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zâbitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi, gördü, dedi: Bu Kürd, gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyâsî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin.” İki gün sonra geldi, dedi: Mâdem dersiniz siyâsî değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle.” izin verdi.
İkinci esâretimde, bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiş ve benden daha güzel ders veren bir hàs kardeşimin ve zarûrî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru tarafından yasak edildi, benden ders almasınlar. Hâlbuki Nur Risaleleri başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiçbir sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hâl sebeb oldu.
754

Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir

Birinci: Hakkımızdaki zahmet rahmete dönmesi.
İkinci: Kader adâleti içinde rızâ ve teslîm ferâhı.
Üçüncü: İnâyet‑i hàssanın Nurcular hakkında hususiyetindeki sevinç.
Dördüncü: Geçici olmasından zevâlinde lezzet.
Beşinci: Ehemmiyetli sevâblar.
Altıncı: Vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak.
Yedinci: En şiddetli hücumdan en az meşakkat ve küçük yaralar.
Sekizinci: Sâir musîbet‑zedelere nisbeten çok derece hafif.
Dokuzuncu: Nur ve îmân hizmetinde şiddetli imtihanından çıkan yüksek ilânatın te'sirâtındaki sürûr.
Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilâçtır ki; ta'rif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor.
Said Nursî
755

Neden Tam İhlâsla, Tam Bir Tesânüdle, Tam Bir Hizbullâh Olmadınız?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Haccı men'eden, zemzemi döktüren, hakkımızda eşedd‑i zulme müsâadekâr davranan ve Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’un müsâderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârâne, kanunsuz, tâzib eden memurları terfî ettirip hânemizden çıkan mazlumâne lisân‑ı hâl ile yüksek ağlamamızı ve sesimizi işitmeyen bir müstebid kabinenin zamanında en rahat yer hapistir. Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak, tam selâmet olur.
Sâniyen: Onlar nasıl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular öyle de, zorla ısrar edip bizi cem'iyet yapmağa mecbur ediyorlar. Hâlbuki, cem'iyet ve komiteciliğe hiç ihtiyacımızı hissetmiyorduk. Çünkü, ittihâd‑ı ehl-i îmân cemâatindeki uhuvvet‑i İslâmiye; Nurcular’da pek hàlisâne, fedâkârâne inkişaf ettiği gibi ve eski ecdâdlarımızın kemâl‑i aşkla rûhlarını fedâ ettikleri bir hakikate Nur şâkirdleri o milyonlar kahraman ecdâdlarından irsiyet aldıkları kuvvetli bir fedâilik ile o hakikate bağlanmaları, şimdiye kadar resmî veya siyâsî, gizli ve âşikâr cem'iyetler ve komiteciliğe ihtiyaç bırakmıyordu. Demek şimdi bir ihtiyaç var ki, kader‑i İlâhî onları bize musallat ediyor. Onlar mevhûm bir cem'iyet isnâdıyla zulmederler. Kader ise, neden tam ihlâsla, tam bir tesânüdle, tam bir Hizbullâh olmadınız?” diye bizi onların elleriyle tokatladı, adâlet etti.
Said Nursî
756

Hiçbir Cem'iyet ve Komitelerle Bir Alâkamızı Bulamadılar. Yoktur ki Bulsunlar

Bu defa taarruz pek geniş dâirede, reis‑i hükûmet ve hazır kabine, plânlı ve dehşetli bir evhâm ile hücum etti. Benim aldığım bir habere göre ve çok emârelerle gizli münâfıkların yalan jurnalleri ve desîseleriyle, bizi, hilâfet komitesiyle ve Nakşî Tarîkatının gizli cem'iyetiyle tam alâkadar belki pişdâr gösterip, hükûmeti büyük bir telâşa sevkederek Nurun büyük mecmualarının İstanbul’da cildlenip Âlem‑i İslâmda intişarını ve inâyet ve makbûliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî hocaları ve vehham memurları aleyhimize insafsızca çevirdiler. Tahminlerince, her hâlde çok vesikalar, emâreler görülecek. Hem Eski Said damarıyla tahammül etmeyerek, Ortalığı karıştıracak!” diye kanâatleri varmış.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, o musîbeti binden bire indirdi. Bütün taharrîlerde, hiçbir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamızı bulamadılar. Yoktur ki bulsunlar. Onun için savcı, iftiralara ve yanlış mânâlara, medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î isnâdlara mecbur olmuş.
Mâdem hakikat budur, Nurlar ve biz, yüzde doksandokuz derece musîbetten halâs olduk. Öyle ise değil şekvâ, belki binler şükür etmekle inâyet‑i İlâhiye’nin bu cilvesinin tamamını sabır, şükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle, bu medresenin mütemâdiyen çıkan ve giren muhtaç ve müştâklarına tesellî vererek yardım etmeliyiz.
Said Nursî
757

Risale‑i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?

Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye olan Afyon Hapishânesinde Üstad Said Nursî, El‑Hüccetü'z-Zehrâ adlı bir risale te'lif etti. Tevhid, Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) ve Fâtihanın tefsiri hakkında olan bu çok kıymetdâr risale, hapiste bulunan Nur Talebeleri ve mahpuslar için ilmî ve îmânî dersleri hâvî olmasından hapiste hayırlı ve nurlu bir meşgale oldu. Mahkeme kararından sonra, Üstadla beraber hapiste bulunan talebelerin yazdıkları bir takrizi, aynen aşağıya dercediyoruz.

Risale‑i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?

Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri, emr‑i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm‑ı diniyeye ve sünen‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir‑i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm‑ı İlâhiye’nin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak, tavr‑ı esâsîyi bozmadan ve rûh‑u aslîyi rencîde etmeden yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ‑yı vazife ederler.
758
Bu memurîn‑i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet‑i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler, mertebe‑i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) tam âmili ve mişvâr‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) ve hilye‑i Nebeviyenin hakîki lâbisi olduklarını gösterirler.
Hülâsa; amel ve ahlâk bakımından ve Sünnet‑i Nebeviye’ye ittibâ' ve temessük cihetinden, Ümmet‑i Muhammed’e tam bir hüsn‑ü misâl olurlar ve nümûne‑i iktidâ teşkil ederler.
Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm‑ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe‑i ilmine göre tarz‑ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler; kendi tilka‑i nefislerinin ve karîha‑i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'‑ı vahy olan Zât‑ı Pâk-i Risalet’in manevî ilhâm ve telkinâtıdır. Celcelûtiye ve Mesnevî‑i Şerîf ve Fütûhu'l‑Gayb ve emsâli âsâr, hep bu nev'idendir. Bu âsâr‑ı kudsiyeye o zevât‑ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât‑ı mukaddesenin o âsâr‑ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz‑ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât‑ı kudsiye; o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.
Risale‑i Nur ve Tercümânına Gelince: Bu eser‑i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz‑i ulvî ve bir kemâl‑i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale‑i İlâhiye ve şems‑i hidayet ve neyyir‑i saâdet olan Hazret‑i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; Onun esâsı Nur‑u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz‑i envâr-ı Muhammedî’yi hâmil bulunduğu ve Zât‑ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf‑u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.
759
Evet, o zât daha hâl‑i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde, ulûm‑u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik‑ı eşyaya ve esrâr‑ı kâinâta ve Hikmet‑i İlâhiye’ye vâris kılınmıştır ki; şimdiye kadar böyle mazhariyet‑i ulyâya kimse nâil olmamıştır bu hàrika‑i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân‑ı Nur, bu hâliyle baştan başa iffet‑i mücesseme ve şecâat‑i hàrika ve istiğnâ‑yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet‑i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize‑i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe‑i mutlakadır.
O Zât‑ı zîhavârık; daha hadd‑i bülûğa ermeden, bir allâme‑i bîadîl hâlinde bütün cihan‑ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb‑ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz‑i ilim ve nur‑u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur‑u hikmet, erbâb‑ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla Bediüzzaman ünvân‑ı celîlini bahşettirmiştir.
760
Mezâyâ‑yı àliye ve fezâil‑i ilmiyesiyle de, din‑i Muhammedî’nin neşrinde ve isbâtında bir kemâl‑i tâmm hâlinde rû‑nümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü'l‑Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz O Nebi‑yi Akdes’in emir ve fermânı ile yürüyen ve tasarrufu ile hareket eden ve O’nun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât‑ı kerîmü's-sıfâttır.
Envâr‑ı Muhammediye’yi ve maârif‑i Ahmediyeyi ve füyûzât‑ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât‑ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât‑ı Nebeviyeyi ifâde eden âyât‑ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet‑i îmâniye noktasında Risaletin bir mir'ât‑ı mücellâsı ve şecere‑i Risaletin bir son meyve‑i münevveri ve lisân‑ı Risaletin irsiyet noktasında son dehân‑ı hakikati ve şem'‑i İlâhînin hizmet‑i îmâniye cihetinde bir son hâmil‑i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin El‑Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n‑Nur olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri nâmınaAhmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Zübeyr, Salâhaddin, Ceylan, Sungur
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermekle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale‑i Nur Şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi nâmına kabûl ettim.
Said Nursî
761
tarihce_ustad_ve_talebeleri_afyon_mahkemesine_gidiyor1.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Afyon Mahkemesinin bir celsesine talebeleri ile birlikte giderken
tarihce_ustad_ve_talebeleri_afyon_mahkemesine_gidiyor2.jpgDevr‑i sâbık’ın Bediüzzaman ve talebelerine revâ gördüğü zulümlerden bir nümûne
Bediüzzaman ve talebeleri büyük bir cürmün fâili imiş gibi silâhlı muhâfızlar arasında Afyon hapishânesinden mahkemeye götürülürken
763

Sekizinci KısımIsparta Hayatı

764
tarihce_barla_ev_2.jpgÜstad Bediüzzaman’ın Barla’da 1950’den sonra kaldığı evin önden görünüşü
765

1950’den Sonra

Üstad Said Nursî, Afyon Hapishânesi’nden 1949’da, bir Eylül sabahı tahliye edildi. İki komiser arasında faytonla daha önce hapisten tahliye edilen talebesi Zübeyr’in kiraladığı bir eve geldi. Yanında hizmetine bakan Ziya, Sungur gibi talebeleri de vardı. Üstad’ın Afyon hapsinden sonraki hayatında ve Hizmet‑i Nuriyesinde şu sûrette bir inkişaf görünür. Bu tarihe kadar Üstad, evinde, geceleri hiç kimseyi bulundurmazdı. Akşamdan kuşluk vaktine kadar kapısı kilitli olarak kalırdı. Afyon hapsinden sonra ise, sâdık talebelerinden bazıları hususî hizmetinde kaldı. Üstad’ın odası dâima ayrı idi. Ancak bir hizmet olduğu vakit yanına gelinebilirdi.
Afyon hapsinden sonra Üstad kendi tâbirince bir nev'i Üçüncü Said (Hâşiye) olarak görünüyordu. Çünkü, bundan sonra Hizmet‑i Nuriye başka safhalarda tezâhür edecekti; küllî bir inkişaf olacaktı. Üstad’ın hizmetine koşan ve Nur hizmeti için yanına gelenler bilhassa mektebli gençlerdendi. Rahmet‑i İlâhiye Afyon hapis musîbetini çok cihetlerle rahmete çevirmişti.
766
Bir vech‑i rahmet şu idi: Mahkeme günlerinde muhtelif vilâyet ve kazalardan gelen Nur talebeleri birbiriyle tanışarak; hem Üstad, hem Risale‑i Nur, hem Hizmet‑i Nuriye hususunda ma'lûmât sâhibi olurlar ve uhrevî ve îmânî olan ve rızâ‑yı İlâhî uğrundaki Nurdan kopup gelen samîmî bir uhuvvet ile bir kuvve‑i maneviye elde ederlerdi. Mahkeme günleri, Üstad ve talebelerinin kahramanlar kafilesi olarak saf hâlinde mahkemeye gelişleri, mü'minlerin kalblerinde Allah için sonsuz bir muhabbet ve yakınlığa vesile oluyordu. Bu mahkemeler, îmân ve İslâm da'vâsına hizmet için medâr‑ı teşvik hükmüne geçiyordu. Din düşmanlarının rağmına olarak bu musîbet, Risale‑i Nur hizmet‑i îmâniyesini derûhde edecek ve onunla gaye‑i hayat edecek fedâkârları, kahramanları netice verdi. Yeni ve münevver Nur Talebeleri meydâna çıktılar.
Hapisten tahliyeden sonra, Üstad’ın evinin kapısı önünde bir‑iki polis dâimî nöbet bekler ve yanına kimseyi sokmazlardı. Zâten hapis müddetince halka dehşet verecek şekilde yalan‑yanlış propagandalarla, Bediüzzaman’ın imha edileceği gibi haberler etrafa yaydırılmıştı.
Üstad, Afyon’da iki ay kadar ikametten sonra Emirdağı’na geldi. Emirdağı’nda bir çok Risale‑i Nur Talebeleri vardı. Oradaki Hizmet‑i Nuriyeyi bu talebeler îfâ ettiler.

Afyon Hapsinden Sonra Hizmet‑i Nuriye Nasıl Cereyan Etti?

Isparta’da, teksir makinesiyle Nur mecmualarının neşrine devam ediliyordu. Üstad, yine âdeti vechile tashihât ile meşguldü. Yalnız hapisten sonra Hizmet‑i Nuriye birkaç kısma inkısam etmişti; yalnız teksir ile ve el yazısı ile neşre münhasır olmuyordu. Bu zamanlardaki hizmet safhaları şu sûretle ifâde olunabilir:
1 Muhtelif vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nur Talebeleri, bulundukları muhîtlerinde Nurları okumak, yazmak, okutmak ve neşrine çalışmak.
2 Isparta ve İnebolu’da, teksir makinesiyle Nur Risalelerinin mecmualar hâlinde teksiri ve etrafa neşri.
3 Ankara ve İstanbul’da, muhtelif halk tabakaları arasında, hususan üniversite ve diğer mekteb talebeleri, gençler, memurlar ve hanımlar arasında Nurların yayılması, okunması, Risale‑i Nur da'vâsına çokların yakın manevî alâkaları. Bunlardan hàlis fedâkârlar ve îmân hàdimlerinin çıkması. Nur‑u îmânın, bu iki büyük merkezde harâretle inkişafı.
767
4 Kitapların iâdesi ve yeniden bazı yerlerde Nurlara ve talebelerine ilişmek, dolayısıyla resmî makamlarla münâsebet, Risale‑i Nurun, vatan ve milletin, nesl‑i âtînin saâdetine vesilesi cihetinin duyurulması, isbât edilmesi, yeni Türk Hükûmeti’nin, Kur'ânın bu yeni ve ekmel Nuruna takdirle bakması, en modern neşir vâsıtasıyla hem Anadolu’ya, hem Âlem‑i İslâma ve insaniyete duyurulmasının te'mini.
5 Şark vilâyetlerinde Risale‑i Nurun intişarı
İşte, Said Nursî, Afyon hapsinden tahliye edilip Emirdağı’na geldiği zaman, nazarındaki hizmet safhaları bu sûrette idi ve merkez‑i hükûmetle de hizmet itibariyle alâkadardı. Bu zamana kadar Nur hizmeti, ancak risalelerin yazılıp çoğaltılmasına münhasırdı. Üstad, Barla’dan beri dâima hàs talebeleriyle, Nurların neşrine çalışanlarla görüşmüş, onları hizmetlerinden dolayı tebrik ve teşci' etmişti. Bu tarihten sonra mektebliler ve memurlar Nurlara müteveccih oldular. Nur hizmetini hayatlarının gayesi addeden ve bu hizmetle vatan, millet ve İslâmiyete en büyük faydayı te'min eden talebeler meydâna çıkarak hizmete başladılar.

Diyânet İşleri Müşâvere Kurulunca Bütün Eserler Tedkik Ettirildi

Afyon Mahkemesi’nin Risale‑i Nuru müsâdere kararını, Mahkeme‑i Temyiz esâstan bozdu. Bozma kararında ileri sürdüğü sebeblerden birisi; kararnâmede suç unsuru gösterilen risalelerin, Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nde berâet eden eserlerden olup olmadığının zikredilmediği, şâyet berâet edip iâde edilen eserlerden ise, kararın yanlış olacağı; hem Temyizin tasdikinden geçip kaziye‑i muhkeme hâline gelen bir da'vânın yeniden taht‑ı muhâkemeye alınışının kanuna uygunsuz olduğudur.
768
Temyizin bozma kararından sonra, Afyon’da tekrar duruşma başladı. Bu şekilde mahkeme devam ederken iktidarı ele alan Demokrat Parti Hükûmeti, umumî af ilân etti. Afyon Mahkemesi de af kanununun dâire‑i şümûlüne girdiği için dosya ortadan kaldırıldı. (Hâşiye)
769

Böyle Eserleri Neşretmek, Diyânet Riyâsetinin Vazifesidir

Afyon hâdisesi başlamadan evvel Diyânet İşleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki, Said Nursî’den iki takım Risale‑i Nur eserlerini, bir takımını Diyânet İşleri Kütübhânesi’ne koymak, bir takımını da şahsına alıkoymak için istemişti. Fakat hapis hâdisesi çıktı, gönderilemedi. Üstad, hapisten sonra Emirdağı’na geldiği vakit, evvelce hazırlanan iki takımı tashih ederek Ahmed Hamdi’ye gönderdi ve aşağıdaki mektûbu kendisine yazdı.
Muhterem Ahmed Hamdi Efendi!
Bir hâdise‑i rûhiyemi size beyân ediyorum: Çok zaman evvel zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbi ve azîmet‑i şer'iyeyi bırakan fikirlerine, benim fikirlerim muvâfık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. Neden azîmeti terkedip ruhsata tâbi oluyorlar.” diye Risale‑i Nuru doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç‑dört sene evvel kalbime size karşı tenkidkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:
Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribâta karşı ehvenü'ş‑şer düsturuyla bir kısım vazife‑i ilmiyeyi, mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı ruhsatlarına ve kusurlarına inşâallâh keffâret olur.” diye kalbime şiddetle ihtar edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîki uhuvvet nazarıyla bakmağa başladım.
Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefâtımla neticelenmesi düşüncesiyle, Nurlara benim bedelime hakîki sâhib ve hâmî ve muhâfız olacağınızı düşünerek ve üç sene evvel sizin ısrarla bir takım Risale‑i Nuru istemenize binâen vermek niyet etmiştim. Şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil Nur şâkirdlerinden üç zâtın on‑onbeş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için şiddetli hastalığım içinde bir derece tashih ettim.
770
Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukâbil onun manevî fiatı üç şeydir:
Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyânet Riyâsetinin şûbelerine; mümkünse eski harf, değilse yeni harf ile ve hàs arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyânet Riyâsetinin şûbelerine yirmi‑otuz tane teksir ederek göndermektir. Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyânet Riyâsetinin vazifesidir.
İkincisi: Mâdem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esâsı, hem başları, hem şâkirdlerisiniz; onlar sizin hakîki malınızdır.
Üçüncüsü: Tevâfuklu Kur'ânımız mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab'edilsin ki, tevâfuktaki lem'a‑i i'câziye görünsün
Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî’nin ve Talebelerinin 1950’den Sonra Yazdığı Mektûblardan Bazıları

Demokratların Ezân‑ı Muhammedî’yi Arapça olarak okunmasına müsâade etmeleri dolayısıyla yazılan bir hasbihâl

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem sizin, hem bu memleketin, hem Âlem‑i İslâmın mühim bayramlarının mukaddimesi ve bu memlekette Şeâir‑i İslâmiyenin parlamasının bir müjdecisi olan Ezân‑ı Muhammedî’nin kemâl‑i ferâhla onbinler minârelerde okunmasını tebrik ediyoruz. Ve seksen küsûr sene bir ibâdet ömrünü kazandıran Ramazan‑ı Şerîfteki ibâdet ve duâlarınızın makbûliyetine Âmîn!” diyerek Rahmet‑i İlâhiye’den herbir gece‑i Ramazan bir Leyle‑i Kadir hükmünde sizlere sevâb kazandırmasını niyâz ediyoruz. Bu Ramazanda şiddetli za'fiyet ve hastalığımdan tam çalışamadığımdan sizlerden manevî yardım ricâ ediyorum.
Said Nursî
771

Ey Azîz ve Necîb Kavm‑i Arab’ın Nurânî Âzâları!

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âlem‑i İslâm Merkezlerindeki Mübârek Müslüman Kardeşlere!
Sizleri, bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl‑ü ulemânın ve fuhûl‑ü müfessirînin en yükseği olan Bediüzzaman Hazretlerine, kıymetdâr ve mübârek bir mücâhid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriki takdim etmiştik.
Bediüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektûblarında, o kıymetdâr, bî‑nazîr Üstad Bediüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur'ân ve îmân kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat‑i Kur'âniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü'l‑Kur'ân’ın dâiresi içinde çok saflardan iki muvâfık ve iki müterâfık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş. Ve o mü'min kardeşlerimizin Risale‑i Nurla ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübârek İslâm cemâatlerinin Urfa’daki Nur şâkirdleriyle ve Nur eczâlarıyla himâyetkârâne alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.
772
Ey azîz ve necîb Kavm‑i Arab’ın nurânî âzâları! Tarihin a'mâkına gömülen ve mâziden istikbâle atlayan ecdâdlarımıza, bu millet‑i İslâm’ı parçalamak için bin dörtyüz seneden beri hücum eden küffar orduları, en nihâyet Birinci Harb‑i Umumî’de emellerine muvaffak oldular. Türk ve Arab iki hakîki müslüman kardeşin bin senelik sarsılmayan muhabbetlerini pek çok desîselerle, yalanlarla söndürdüler. Ehl‑i İslâm’ın ve nev'‑i beşerin medâr‑ı fahri ve bütün mevcûdâtın sebeb‑i hilkati ve bütün Füyûzât‑ı İlâhiye’nin mazharı O àlî Peygamberin Ravza‑i Mutahhara’sına yüzler sürmek için pek büyük bir iştiyakı kalblerinde yaşattıklarına tahammül edemediler. O àlî Peygamber‑i Zîşan’ın küçücük bir iltifatına mazhar olmak için, rûhlarına varıncaya kadar herşeylerini fedâ ettiklerini hazmedemediler. Bin dörtyüz seneden beri zeminin yüzünde, zamanın sahifeleri üzerinde ve şehîdlerin ve gâzilerin beyaz kılınç kalemleriyle kırmızı mürekkebleriyle yazıp tarihe emânet bıraktıkları medâr‑ı iftiharları muhteşem yazılarını Müslümanlara unutturmak istediler. Bu azîmle yürüyen o amansız düşmanlar, pek acı işkenceler altında ezdikleri Türk ve Arab bu iki kardeşi, bir daha ittihâd etmemek için en müdhiş muâhedelerin zincirleriyle bağladılar. Çelik zincirler altında senelerle inlettirdiler. Her türlü şenâati Müslümanlığa icra ettiler.
Heyhât! İnâyet‑i İlâhiye’nin tekrar yâr olacağını, Risale‑i Nur gibi pek büyük ve pek hàrika bir tefsir‑i Kur'ânla ve onun àlî müellifi Bediüzzaman’la, Müslümanlığın büyük zaferini bilemediler ve göremediler. O eserler ki, vahdâniyet‑i İlâhiye ile Risalet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) ve hakikat‑i haşriyeyi o kadar kuvvetli ve hakikatli bürhânlarla o kadar parlak bir sûrette isbât ediyor ki, şimdiye kadar hiçbir feylesof, hiçbir âlim karşısına çıkıp i'tirâz edememiş.
Biz Türkler, seyyidleri kesretle içinde bulunan ve necîb Kavm‑i Arab olan sizlere ve sizin ecdâdlarınız olan Sahâbe‑i Güzîn’e, Allah nâmına, Peygamber‑i Zîşan hesabına sonsuz bir sevgiyi ve nihâyetsiz bir hürmeti dâima kalbimizde, rûhumuzda besliyoruz ve yaşatıyoruz. O àlî Peygamber‑i Zîşan için ve O’nun àlî dini için, başta rûhumuz ve herşeyimizi fedâya hazırız.
773
Cenâb‑ı Hakk’ın lütf‑u kereminden büyük bir ümîd ile yalvarıp istiyoruz ki, sevgili Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin verdikleri haber‑i beşâretle, Türk ve Arab iki hakîki kardeş millet, inşâallâh yakın bir âtîde ittihâd edecek. Ve o ittihâd sâyesinde, o müdhiş düşmanların Müslümanlar içine saçtıkları fesâd tohumları kendi yüzlerine atılacak. Ve zincirler altında inleyen dörtyüz milyon Müslümanlık, yeniden hayat‑ı kudsiye-i İslâmiye ile, nev'‑i beşerin başına geçip, sulh ve müsâlemet‑i umumiyeyi te'min edecek, inşâallâh.
Risale‑i Nurun Âciz Bir ŞâkirdiHusrev
774

Risale‑i Nur’un büyük hizmetini takdir eden Adnan Menderes’e Üstadın yazdığı mektup

Risale‑i Nurun vatana, millete ve İslâmiyete büyük hizmetini kabûl ve takdir eden Başvekil Adnan Menderes’e Üstad’ın yazdığı bir mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben çok hasta olduğum ve siyasetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnan Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaziyetim görüşmeğe müsâade etmediği için; o sûrî konuşmak yerine bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.
Gayet kısa birkaç esâsı, İslâmiyetin bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyân ediyorum:
Birincisi: İslâmiyetin pek çok kanun‑u esâsîsinden birisi: ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyet‑i kerîmesinin hakikatidir ki: Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ûl olamaz.”
Hâlbuki şimdiki siyaset‑i hâzırada particilik tarafdârlığı ile bir cânînin yüzünden pek çok masûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinayeti yüzünden tarafdârları veyâhut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve tezyifler edilip bir tek cinayet, yüz cinayete çevrildiğinden gayet dehşetli bir kin ve adâveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukàbele‑i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat‑ı ictimâiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar bu esâstan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hâl bizde olsa pek dehşetli olur.
Bu tehlikeye karşı çare‑i yegâne: Uhuvvet‑i İslâmiye’yi ve esâs İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masûmları himâye için, cânîlerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun‑u esâsîden geliyor.
Meselâ: Bir hânede veya bir gemide bir masûm ile on cânî bulunsa, hakîki adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstur‑u esâsîsi ile o masûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım; ki, masûm çıkıncaya kadar
775
İşte bu kanun‑u esâsî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet‑i dâhiliyeye ilişmek, on cânî yüzünden doksan masûmu tehlikeye atmak gadab‑ı İlâhiye’nin celbine vesile olur.
Mâdem Cenâb‑ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîki dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu kanun‑u esâsîsini kendilerine bir nokta‑i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.
İslâmiyetin İkinci Bir Kanun‑u Esâsîsi: Şu Hadîs‑i Şerîftir: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatiyle memuriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil
Bu zamanda terbiye‑i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin za'fiyetiyle benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi; adâlet, adâlet olmaz, esâsıyla da bozulur. Ve hukuk‑u ibâd da zîr ü zeber olur. Hukuk‑u ibâd, Hukukullâh hükmüne geçemiyor ki hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesile olur.
Şimdi, Adnan Menderes gibi, İslâmiyetin ve dinin icâblarını yerine getireceğiz diye ve mezkûr iki kanun‑u esâsiyeye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun‑u esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk masûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd‑ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dindar hürriyet‑perverlere hücum ediliyor.
776
İkinci Hücum da: İslâmiyet milliyet‑i kudsiyesini bırakıp evvelkisi gibi bir cânî yüzünden yüz masûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet‑perver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem Demokratın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyâde hakîki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.
Meselâ: İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakîki kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ‑yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz milyon mübârek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz'î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir; ve öyle yapanlar da hakîki Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler.
Bu iki tâife herşeyden istifadeye çalışıp, dindar Demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları meydândaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahribâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı; kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân‑ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dörtyüz sene zarfında ve her asırda üçyüz‑dörtyüz milyon şâkirdi bulunan hakikat‑i Kur'âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet‑i ebediyenin zevklerine o câzibedâr hakikatle beraber nokta‑i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çare‑i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve haricî düşmanlarınız sizin bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfi edilmeyecek bir tehlike olur.
Cenâb‑ı Hak sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabûl etmenize mukâbil duâ etmeye karar vereceğiz.
777
Üçüncüsü: İslâmiyetin hayat‑ı ictimâiyeye dair bir kanun‑u esâsîsi dahi bu Hadîs‑i Şerîfin اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا hakikatidir. Yani, hariçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir.”
Hattâ en bedevî tâifeler dahi bu kanun‑u esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def'oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfürûşluktan, gururdan ve gaddâr siyasetten gelen dâhildeki tarafgirâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak muhâlifine melek yardım etse lânet edecek gibi hâdisâtlar görünüyor.
Hattâ bir sâlih âlim fikr‑i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi; hem Ramazan‑ı Şerîfe, hem Şeâir‑i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptığı vakit muhâliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki, küfre rızâ küfür olduğu gibi; dalâlete, fıska, zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mâzûr göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar.
İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi ictimâî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye büyük bir sû‑i kasd hükmündedir.
Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta‑i esâsiyeyi şimdilik dindar hürriyet‑perverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum.
Said Nursî
778

Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan içtimaî hayatımıza ait bir hakikatin hâşiyesi

Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan ictimâî hayatımıza ait bir hakikatin hâşiyesini takdim ediyoruz.
Hâşiye: Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve sû‑i isti'mâlleri neticesiyle, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden Ticanî mes'elesini dindar Demokratlara yüklememek ve Âlem‑i İslâmın nazarında Demokratları düşürmemenin çare‑i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum:
Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beşyüz sene devam eden vaziyet‑i kudsiyesine çevirmek ve hâlen İslâmda çok hüsn‑ü te'sir yapan ve bu vatan ahâlisine Âlem‑i İslâmın hüsn‑ü teveccühünü kazandıran, yirmisekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risale‑i Nurun resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nev'i merhem vurmalıdırlar. O vakit Âlem‑i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimâne kabahatleri onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuzbeş seneden beri terk ettiğim siyasete bir‑iki saat baktım ve bunu yazdım.
Said Nursî

Ankara’daki Nur Talebelerinin Bir Mektûbu

Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Mektûbunuzdan, İslâm güneşinin bir ziyâsını sezer gibi olduk. Yüzlerce seneden beri insaniyet aleyhine, İslâmiyet zararına mütecâviz fikir neşreden ehl‑i küfrün tahriblerini tamir için ortaya atılan Risale‑i Nurun sizlerin mektûbunuzdan gençlerin arasına yayıldığını sezdik. Ebedî hayat yolunun hak‑perest yolcuları, hayâlî boş lafları terkedip, Risale‑i Nurla küfür tohumlarını eriteceklerdir. Nur’un talebeleri, ehl‑i kalb ve îmânın hakîki kardeşleridirler. Siz kardeşlerimizin mektûbları, bizlere hız veriyor ve verecek.
779
Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nur, bize dalâlette kalmanın ve küfürle mücâdele etmemenin bu zamanda büyük ahmaklık olduğunu bildiriyor. Komünistliğin, anarşistliğin, masonluğun kuvvet kazandığı bir devirde en mühim bir vazife, Nur’a hizmet etmek ve rızâ‑yı İlâhîyi tahsil için onu isteyene vermektir. Bu en baş ve en ehemmiyetli, en kıymetli ve mübârek vazifemizden bizi döndürmek isteyen en ağır hücumlar dahi, bizlerin hızını arttıracaktır.
Risale‑i Nur bize öğretiyor ve isbât ediyor ki: Bu dünya, bir misâfirhânedir. Ebedî hayatı isteyenler, misâfirhânedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esâslı vazifemiz bataklıktan kurtulmak isteyen ehl‑i dinin; karanlıktan usanmış, gıdâsız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur’un dellâllığını yapmaktır.
Bilhassa ve bilhassa şurası çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki, en başta ve en evvel Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle devamlı olarak okumak ve o muazzam eser külliyatındaki Kur'ân ve îmân hakikatleriyle kendimizi techiz etmek ve bu esâs ve şartlarla, o hàrika eser külliyatını bir ân evvel ikmal etmektir. İşte bu ni'met‑i uzmâya nâil olan her genç ve herkes, bire yüz, bin kuvvetinde, kendine, vatan ve milletine fâideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem‑i İslâm çapında hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir.
Bunun için, başta Hazret‑i Üstadımız Bediüzzaman ve onun hakîki ve ihlâslı talebeleri olmaya lâyık sizlerden duâ istirham ediyoruz ki; Risale‑i Nurun mecmualarını bir ân evvel te'min edelim, arayalım, bulalım; dikkat, tefekkür ve ihlâsla okuyalım. Kur'ân ve îmân hizmetine bu vaziyette koşalım.
Risale‑i Nurun bu asırdaki makbûliyetine işâret eden deliller fazlasıyla mevcûd olduğuna göre, insaf sâhibi her mü'min kardeşimiz, onun tabîi bir yardımcısıdır.