739
Fedakâr Kardeşlerimi Benden Soğutmaya Çalışan Bir Makamın Planı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mücmel bir manevî ihtar ile bir mes'eleyi kalbe geldiği gibi beyân edeceğim. Altı makàmâta giden ve galebe eden müdafaâtın cevabı gelmiş ve bize tecâvüze çare bulamamışlar. Yalnız bir makamın, gizli bir iş'âr ile, benim fedâkâr kardeşlerimi benden soğutmak ve şiddetli alâkalarını gevşetmek plânı var. Zâten çoktan beri beni ihanetlerle ve iftiralarla ve tecridlerle bu kudsî ve uhrevî ve îmânî alâkayı bozmağa çalıştılar, muvaffak olamadılar. Şimdi Nurcuları ürkütmek, zaîf bir damar bulup nazarlarını başka tarafa çevirmeğe bazı bahâneleri buluyorlar. İnşâallâh, demir gibi metîn Nurcuların kahramanâne sebatları ve tahammülleri ve mücâhid‑i ekber olan Nurun hakikatleri; onun elinde birer elmas kılınç bulunan şâkirdlerin şahs‑ı manevîsinin pek hàrika fedâkârlığı, onların bu plânını da akîm bırakacak. Evet, Cennet ucuz olmadığı gibi, Cehennem dahi lüzumsuz değil.
Sizlere tekrar ile beyân edilmiş; eski zamanın kahraman mücâhidlerine nisbeten en az zahmet, ağır şerâit ve bu zamanın şiddet‑i ihtiyaç cihetiyle çok sevâb kazanan inşâallâh hàlis Nurculardır. Ve boş boşuna, bâd‑i hevâ, belki günahlı, zararlı giden birkaç sene ömrünü, böyle kudsî bir hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyeye sarfeden ve onun ile ebedî bir ömrü kazanan Nur Talebeleridir. Ben, kendi hisseme düşen bütün bu hücumlarına karşı pek çok za'fiyetimle beraber tahammüle karar verdim. İnşâallâh, kuvvetli, fedâkâr, genç, kahraman kardeşlerim benden geri kalmaz ve kaçmazlar ve kaçanları da geri çevirmeye, şimdiye kadar çalıştıkları gibi çalışacaklar.
Said Nursî
740
Bütün Hücumları, Şahsımı Çürütmek ve Nurun Fütûhâtına Bulantı Vermektir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Receb‑i şerîfinizi ve yarınki Leyle‑i Regâibinizi rûh u canımızla tebrik ederiz.
Sâniyen: Me'yûs olmayınız, hem merak ve telâş etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye inşâallâh imdâdımıza yetişir. Bu üç aydan beri aleyhimize ihzar edilen bomba patladı. Benim sobam ve Feyzilerin su bardağı ve Husrev’in su bardakları‥ verdikleri haber doğru çıktı. Fakat dehşetli değil, hafif oldu. İnşâallâh o ateş tamamen sönecek. Bütün hücumları, şahsımı çürütmek ve Nurun fütûhâtına bulantı vermektir.
Emirdağı’ndaki ma'lûm münâfıktan daha muzır – ve gizli zındıkların elinde bir âlet – bir adam bid'atkâr bir yarım hoca ile beraber, bütün kuvvetleriyle bize vurmaya çalıştıkları darbe, yirmiden bire inmiş. İnşâallâh o bir dahi, bizi mecrûh ve yaralı etmeyecek ve düşündükleri ve kasdettikleri bizi birbirinden ve Nurlardan kaçırmak plânları dahi akîm kalacak.
Bu mübârek ayların hürmetine ve pek çok sevâb kazandırmalarına i'timâden sabır ve tahammül içinde şükür, tevekkül etmek ve مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturuna teslîm olmak elzemdir, vazifemizdir.
Said Nursî
741
Meşgale‑i Kur'âniye ve Nuriye İle Sıkıntılı Vaktiniz Sarfedilse, Çok Fâideleri Var
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Bu Dünyada Medâr‑ı Tesellîlerim ve Hakikatin Hizmetinde Yorulmaz Arkadaşlarım!
Bu mübârek aylarda ve sevâbı ziyâde bu çilehânede mümkün olduğu kadar bir meşgale‑i Kur'âniye ve Nuriye ile sıkıntılı vaktiniz sarfedilse, çok fâideleri var. Sıkıntı hafifleştiği gibi, kıymetdâr kalb ve rûhun ferâhlarına medâr, sevâbı yüksek bir ibâdet, o Nurlarla îmân cihetinde iştigâl, hem tefekkürî bir ibâdet, hem “İhlâs Risalesi”nin âhirinde yazıldığı gibi beş vecihle bir nev'i ibâdet sayılabilir.
Ben, bugünlerde, kısmen müdafaâtla zihnen meşguliyetimden teessüf ederken kalbe geldi ki: “O iştigâl dahi ilmîdir; hakàik‑ı îmâniyenin neşrine ve serbestiyetine bir hizmettir ve bu cihette bir nev'i ibâdettir.”
Ben de sıkıldıkça, yüz defa temâşâ ettiğim Nur mes'elelerini, yine zevkle tekrar mütâlaaya başlıyorum. Hattâ, müdafaâtları dahi Nurun ilmî risaleleri gibi görüyorum. Eskiden bir kardeşimiz bana demişti: “Ben, otuz defa Onuncu Sözü okuduğum hâlde, yine tekrar ile okumasına iştiyak ve ihtiyaç hissediyorum.”Ve bundan bildim ki, Kur'ânın mümtâz bir hàssası olan usandırmamak; Kur'ân hakikatlerinin bir ma'kesi, bir âyinesi, bir hakikatli tefsiri olan Nur Risalelerine de in'ikâs etmiş bulunuyor.
Said Nursî
742
En Te'sirli Çare, Birbirine Tesellî ve Ferâh Vermek ve Kuvve‑i Maneviyesini Takviye Etmek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu dünyada, hususan bu zamanda, hususan musîbete düşenlere ve bilhassa Nur şâkirdlerinde dehşetli sıkıntılara ve me'yûsiyetlere karşı en te'sirli çare, birbirine tesellî ve ferâh vermek ve kuvve‑i maneviyesini takviye etmek ve fedâkâr hakîki kardeş gibi birbirinin gam ve hüzün ve sıkıntılarına merhem sürmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır. Mâbeynimizdeki hakîki ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz.
Mâdem ben size bütün kuvvetimle i'timâd edip bel bağlamışım ve sizin için, değil yalnız istirahatimi ve haysiyetimi ve şerefimi, belki sevinçle rûhumu da fedâ etmeğe karar verdiğimi bilirsiniz‥ belki de görüyorsunuz. Hattâ kasemle te'min ederim ki: Sekiz gündür Nurun iki rüknü zâhirî birbirine nazlanmak ve tesellî yerine hüzün vermek olan ehemmiyetsiz hâdise, bu sırada benim kalbime verdiği azâb cihetiyle, “Eyvâh! Eyvâh! El‑amân, El‑amân! Yâ Erhamürrâhimîn medet! Bizi muhâfaza eyle, bizi cin ve insî şeytanların şerrinden kurtar, kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadâkat ve muhabbet ve uhuvvet ve şefkatle doldur.” diye hem rûhum, hem kalbim, hem aklım feryâd edip ağladılar.
Ey demir gibi sarsılmaz kardeşlerim! Bana yardım ediniz. Mes'elemiz çok nâziktir. Ben sizlere çok güveniyordum ki, bütün vazifelerimi şahs‑ı manevînize bırakmıştım. Siz de, bütün kuvvetinizle benim imdâdıma koşmanız lâzım geliyor. Gerçi hâdiseniz pek cüz'î ve geçici ve küçük idi. Fakat saatimizin zenbereğine ve gözümüzün hadekasına gelen bir saç, bir zerrecik dahi incitir. Ve bu noktada ehemmiyetlidir ki, maddî üç patlak ve manevî üç müşâhedeler tam tamına haber verdiler.
Said Nursî
743
Leyle‑i Mi'râc, İkinci Bir Leyle‑i Kadir Hükmündedir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Leyle‑i Mi'râc, ikinci bir Leyle‑i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket‑i maneviye sırrıyla, inşâallâh herbiriniz kırkbin dil ile tesbih eden bazı melekler gibi, kırkbin lisân ile bu kıymetdâr gecede ve sevâbı çok bu çilehânede ibâdet ve duâlar edeceksiniz ve hakkımızda gelen fırtınada binden bir zarar olmamasına mukâbil, bu gecedeki ibâdet ile şükredersiniz. Hem sizin tam ihtiyatınızı tebrik ile beraber, hakkımızda inâyet‑i Rabbâniye pek zâhir bir sûrette tecellî ettiğini tebşîr ederiz.
Said Nursî
Lem'a‑i İhlâsın Düsturlarını ve Hakîki İhlâsın Sırrını Mâbeynimizde ve Birbirimize Karşı İsti'mâl Etmek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşlerim!
Bizler imkân dâiresinde bütün kuvvetimizle Lem'a‑i İhlâsın düsturlarını ve hakîki ihlâsın sırrını mâbeynimizde ve birbirimize karşı isti'mâl etmek, vücûb derecesine gelmiş. Kat'î haber aldım ki, üç aydan beri buradaki hàs kardeşleri birbirine karşı meşreb veya fikir ihtilâfıyla bir soğukluk vermek için üç adam ta'yin edilmiş. Hem metîn Nurcuları usandırmakla sarsmak ve nâzik ve tahammülsüzleri evhâmlandırmak ve Hizmet‑i Nuriyeden vazgeçirmek için sebebsiz mahkememizi uzatıyorlar.
744
Sakın sakın!‥ Şimdiye kadar mâbeyninizdeki fedâkârâne uhuvvet ve samîmâne muhabbet sarsılmasın. Bir zerre kadar olsa bile, bize büyük zarar olur. Bizler birbirimize – lüzum olsa – rûhumuzu fedâ etmeğe, Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyemiz iktiza ettiği hâlde, sıkıntıdan veya başka şeylerden gelen titizlikle hakîki fedâkârlar birbirine karşı küsmeğe değil, belki kemâl‑i mahviyet ve tevâzu' ve teslîmiyetle kusuru kendine alır, muhabbetini, samîmiyetini ziyâdeleştirmeğe çalışır. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferâsetinize havâle edip kısa kesiyorum.
Said Nursî
745
Umumun Nazar‑ı Dikkatini Nur Hakikatlerine Celbetmek Lâzımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: اَلْخَيْرُ ف۪ي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ sırrıyla, inşâallâh mahkememizin te'hirinde ve tahliye olan kardeşlerimizin yine mahkeme gününde burada bulunmalarında büyük hayırlar var.
Evet, Risale‑i Nurun mes'elesi; Âlem‑i İslâmda, hususan bu memlekette küllî bir ehemmiyeti bulunduğundan böyle heyecanlı toplamalar ile umumun nazar‑ı dikkatini Nur hakikatlerine celbetmek lâzımdır ki, ümîdimizin ve ihtiyatımızın ve gizlememizin ve muârızların küçültmelerinin fevkınde ve ihtiyarımızın haricinde böyle şa'şaa ile Risale‑i Nur kendi derslerini dost ve düşmana âşikâren veriyor. En mahrem sırlarını en nâmahremlere çekinmeyerek gösteriyor.
Mâdem hakikat budur, biz küçücük sıkıntılarımızı “kinin” gibi bir acı ilâç bilip sabır ve şükretmeliyiz, “Yâ hû bu da geçer” demeliyiz.
Sâniyen: Bu Medrese‑i Yûsufiye’nin nâzırına yazdım: Ben Rusya’da esir iken, en evvel Bolşevizmin fırtınası hapishânelerden başladığı gibi, Fransız İhtilâl‑i Kebîri dahi en evvel hapishânelerden ve tarihlerde serseri nâmıyla yâdedilen mahpuslardan çıkmasına binâen; biz Nur şâkirdleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada mümkün oldukça mahpusların ıslahına çalıştık. Eskişehir ve Denizli’de tam fâidesi görüldü. Burada daha ziyâde fâide olacak ki, bu nâzik zaman ve zeminde Nurun dersleriyle geçen fırtınacık (Hâşiye) yüzden bire indi. Yoksa ihtilâftan ve böyle hâdiselerden istifade eden ve fırsat bekleyen haricî muzır cereyanlar, o baruta ateş atıp bir yangın çıkacaktı.
Said Nursî
746
Ehl‑i Hakikatin Senede Hiç Olmazsa Bir-İki Defa İctimâ'ları ve Sohbetleri Gibi Nur Şâkirdlerinin de, Birkaç Senede Bir Defa Toplanmalarının Lüzumu
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz, Sıkıntıdan Usanıp Bizlerden Çekilmez Kardeşlerim!
Şimdi maddî, manevî bir sıkıntıdan nefsim sizin hesabınıza beni mahzûn eylerken, birden kalbe geldi ki, hem senin, hem buradaki kardeşlerin tek birisiyle yakında görüşmek için bu zahmet ve meşakkatin başka sûrette on mislini çekseydiniz yine ucuz olurdu. Hem Nurun takvâdârâne ve riyâzetkârâne meşrebi, hem umuma ve en muhtaçlara hattâ muârızlara ders vermek mesleği, hem dâiresindeki şahs‑ı manevîyi konuşturmak için eski zamanda ehl‑i hakikatin senede hiç olmazsa bir‑iki defa ictimâ'ları ve sohbetleri gibi; Nur şâkirdlerinin de, birkaç senede en müsâid olan Medrese‑i Yûsufiye’de bir defa toplanmalarının lüzumu cihetinde bin sıkıntı ve meşakkat dahi olsa ehemmiyeti yoktur.
Eski hapislerimizde birkaç zaîf kardeşlerimizin usanıp dâire‑i Nuriye’den çekinmeleri onlara pek büyük bir hasâret oldu ve Nurlara hiç zarar gelmedi. Onların yerine daha metîn, daha muhlis şâkirdler meydâna çıktılar.
Mâdem dünyanın bu imtihanları geçicidir, çabuk giderler. Sevâblarını, meyvelerini bizlere verirler. Biz de inâyet‑i İlâhiye’ye i'timâd edip sabır içinde şükretmeliyiz.
Said Nursî
747
Leyle‑i Berât, Bütün Senede Bir Kudsî Çekirdek Hükmündedir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Bu Medrese‑i Yûsufiye’de Ders Arkadaşlarım!
Bu gelen gece olan Leyle‑i Berât, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât‑ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle Leyle‑i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle‑i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle‑i Berât’ta herbir amel‑i sâlihin ve herbir harf‑i Kur'ânın sevâbı yirmibine çıkar. Sâir vakitte on ise, şühûr‑u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli‑i meşhûrede, onbinlere, yirmibine veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibâdet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'ânla ve istiğfar ve salavâtla meşgul olmak büyük bir kârdır.
Said Nursî
Cenâb‑ı Hak, Bu Ramazan‑ı Şerîfin Leyle‑i Kadr’ini, Umumunuza Bin Aydan Hayırlı Eylesin
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mübârek Ramazan‑ı Şerîfinizi bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, bu Ramazan‑ı Şerîfin Leyle‑i Kadr’ini, umumunuza bin aydan hayırlı eylesin! Âmîn!‥ Ve seksen sene bir ömr‑ü makbûl hükmünde hakkınızda kabûl eylesin! Âmîn!‥
Said Nursî
748
Böyle Çilehânede Ömür, Uhrevî Meyveleriyle Bâkîleşiyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz, Telâş Etmez, Âhireti Bırakıp Fânî Dünyaya Dönmez Kardeşlerim!
Bir parça daha burada kalmaktan, mes'elemizi bir derece genişlendirmek istemelerinden mahzûn olmayınız. Bil'akis benim gibi memnun olunuz. Mâdem ömür durmuyor, zevâle koşuyor. Böyle çilehânede, uhrevî meyveleriyle bâkîleşiyor. Hem Nurun ders dâiresi genişliyor. Meselâ; ehl‑i vukûfun hocaları, tam dikkatle Sirâcü'n‑Nur’u okumaya mecbur oluyorlar. Hem bu sırada çıkmamızın, bir‑iki cihetle hizmet‑i îmâniyemize bir noksanlık vermesi ihtimali var.
Ben sizlerden şahsen çok ziyâde sıkıntı çektiğim hâlde çıkmak istemiyorum. Siz de mümkün olduğu kadar sabır ve tahammüle ve bu tarz‑ı hayata alışmağa ve Nurları yazmak ve okumaktan tesellî ve ferâh bulmaya çalışınız.
Said Nursî
749
Tefsir İki Kısımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
………………
Sâniyen: “Risale‑i Nur, Kur'ânın çok kuvvetli, hakîki bir tefsiridir.” tekrar ile dediğimizden, bazı dikkatsizler tam mânâsını bilemediğinden bir hakikati beyân etmeğe bir ihtar aldım. O hakikat şudur:
Tefsir iki kısımdır:
Birisi: Ma'lûm tefsirlerdir ki, Kur'ânın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izâh ve isbât ederler.
İkinci Kısım Tefsir İse: Kur'ânın îmânî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve isbât ve izâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma'lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale‑i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esâs tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.
Said Nursî
750
Nurcularda Öyle Hàrika Bir Alâka Var Ki, Hiçbir Cem'iyette, Hiçbir Komitede Yoktur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehemmiyetli bir taraftan ehemmiyetli ve mânidâr bir suâl edilmiş. Bana sordular ki: “Siz cem'iyet olmadığınıza, üç mahkeme o cihette berâet vermesiyle ve yirmi seneden beri tarassud ve nezâret eden altı vilâyetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği hâlde, Nurcularda öyle hàrika bir alâka var ki hiçbir cem'iyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isteriz.” dediler.
Ben de cevaben dedim ki: “Evet, Nurcular cem'iyet‑memiyet, hususan siyâsî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemâatî menfaat için teşekkül eden cem'iyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanları kemâl‑i sevinçle şehâdet mertebesini kazanmak için rûhlarını fedâ eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfâdları, oğulları ve kızları, o fedâilik damarından irsiyet almışlar ki, bu hàrika alâkayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçâre kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler:
‘Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikate başımız dahi fedâ olsun!’ diye onlar nâmına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş.
Demek Nurcularda hakîki, hàlis, sırf rızâ‑yı İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhâd ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti ve adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Belki Nurun ve îmânın fedâilerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.”
Said Nursî
751
Kahramanlıkta da Ecdâdımızın Vârisleri Olduğumuzu Göstereceğiz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Dünkü suâle benzer, kırk sene evvel olmuş bir suâl ve cevabı size hikâye edeceğim. O eski zamanda, Eski Said’in talebeleri üstadlarıyla şiddet‑i alâkaları fedâilik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedâileri çok fa'âliyette bulunmasıyla Eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silâhlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker ferîki geldi, gördü, dedi: “Bu medrese değil, kışladır.” Bitlis hâdisesi münâsebetiyle evhâma düştü, emretti: “Onun silâhlarını alınız.” Bizden ellerine geçen onbeş mavzerimizi aldılar. Bir‑iki ay sonra Harb‑i Umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım. Her ne ise…
Bu hâller münâsebetiyle benden sordular ki: “Dehşetli fedâileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; Siz Van’da Erek Dağı’na çıktığınız zaman, fedâiler sizden çekinip dağılıyorlar, başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?”
Ben de cevaben diyordum:
“Mâdem fânî dünya hayatı, küçücük ve menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hàrika fedâkârlığı yapan Ermeni fedâileri karşımızda görünürler. Elbette hayat‑ı bâkiyeye ve pek büyük İslâm milliyet‑i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve ‘Ecel birdir’ i'tikàd eden talebeler, o fedâilerden geri kalmazlar. (Hâşiye) Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zâhirî birkaç sene mevhûm ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve menfaatine tereddüdsüz, müftehirâne fedâ ederler.”
Said Nursî
752
Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Vefâdâr ve Şefkatli Kardeşlerim!
İki gündür hem başımda, hem a'sâbımda te'sirli bir nezle ağrısı var. Böyle hâllerde bir derece dostlarla görüşmekten tesellî ve ünsiyet almağa ihtiyacım içinde acîb tecrid ve yalnızlık vahşeti beni sıktı. Böyle bir nev'i şekvâ kalbe geldi: “Neden bu tâzib oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?”
Birden, bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa “altın mı, bakır mı?” diye mehenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve “nefislerinizin hisseleri ve desîseleri var mı, yok mu?” üç‑dört eleklerle elenmek; hàlisâne, sırf hak ve hakikat nâmına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki; kader‑i İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye müsâade ediyor. Çünkü, böyle meydân‑ı imtihanda inâdcı ve bahâneci insafsız muârızların karşısında teşhîr edilmesinden herkes anladı ki; hiçbir hile, hiçbir enâniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî ve uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hàlis, hak ve hakikatten geliyor.
Eğer perde altında kalsaydı çok mânâlar verilebilirdi. Daha avâm‑ı ehl-i îmân i'timâd etmezdi. Belki bizi kandırırlar ve hàvâs kısmı dahi vesvese ederdi. Belki bazı ehl‑i makàmât gibi kendilerini satmak, i'timâd kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha tam kanâat etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslîme mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârınız bindir. İnşâallâh.
Said Nursî
753
Nur Risaleleri Başka Derslere Hiç İhtiyaç Bırakmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medâr‑ı ibret ve hayret iki esâretimde şahsıma karşı bir muâmeleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Rusya’da Kosturma’da, doksan esir zâbitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zâbitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi, gördü, dedi: “Bu Kürd, gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyâsî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin.” İki gün sonra geldi, dedi: “Mâdem dersiniz siyâsî değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle.” izin verdi.
İkinci esâretimde, bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiş ve benden daha güzel ders veren bir hàs kardeşimin ve zarûrî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru tarafından yasak edildi, tâ benden ders almasınlar. Hâlbuki Nur Risaleleri başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiçbir sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hâl sebeb oldu.
754
Sıkıntılı Musîbetlerimi Hiçe İndiren Bir Hakikatli Tesellîdir
Birinci: Hakkımızdaki zahmet rahmete dönmesi.
İkinci: Kader adâleti içinde rızâ ve teslîm ferâhı.
Üçüncü: İnâyet‑i hàssanın Nurcular hakkında hususiyetindeki sevinç.
Dördüncü: Geçici olmasından zevâlinde lezzet.
Beşinci: Ehemmiyetli sevâblar.
Altıncı: Vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak.
Yedinci: En şiddetli hücumdan en az meşakkat ve küçük yaralar.
Sekizinci: Sâir musîbet‑zedelere nisbeten çok derece hafif.
Dokuzuncu: Nur ve îmân hizmetinde şiddetli imtihanından çıkan yüksek ilânatın te'sirâtındaki sürûr.
Dokuz aded manevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilâçtır ki; ta'rif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor.
Said Nursî
755
Neden Tam İhlâsla, Tam Bir Tesânüdle, Tam Bir Hizbullâh Olmadınız?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Haccı men'eden, zemzemi döktüren, hakkımızda eşedd‑i zulme müsâadekâr davranan ve Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’un müsâderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârâne, kanunsuz, tâzib eden memurları terfî ettirip hânemizden çıkan mazlumâne lisân‑ı hâl ile yüksek ağlamamızı ve sesimizi işitmeyen bir müstebid kabinenin zamanında en rahat yer hapistir. Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak, tam selâmet olur.
Sâniyen: Onlar nasıl zorla en mahrem risaleleri en nâmahreme okuttular‥ öyle de, zorla ısrar edip bizi cem'iyet yapmağa mecbur ediyorlar. Hâlbuki, cem'iyet ve komiteciliğe hiç ihtiyacımızı hissetmiyorduk. Çünkü, ittihâd‑ı ehl-i îmân cemâatindeki uhuvvet‑i İslâmiye; Nurcular’da pek hàlisâne, fedâkârâne inkişaf ettiği gibi ve eski ecdâdlarımızın kemâl‑i aşkla rûhlarını fedâ ettikleri bir hakikate Nur şâkirdleri o milyonlar kahraman ecdâdlarından irsiyet aldıkları kuvvetli bir fedâilik ile o hakikate bağlanmaları, şimdiye kadar resmî veya siyâsî, gizli ve âşikâr cem'iyetler ve komiteciliğe ihtiyaç bırakmıyordu. Demek şimdi bir ihtiyaç var ki, kader‑i İlâhî onları bize musallat ediyor. Onlar mevhûm bir cem'iyet isnâdıyla zulmederler. Kader ise, “neden tam ihlâsla, tam bir tesânüdle, tam bir Hizbullâh olmadınız?” diye bizi onların elleriyle tokatladı, adâlet etti.
Said Nursî
756
Hiçbir Cem'iyet ve Komitelerle Bir Alâkamızı Bulamadılar. Yoktur ki Bulsunlar
Bu defa taarruz pek geniş dâirede, reis‑i hükûmet ve hazır kabine, plânlı ve dehşetli bir evhâm ile hücum etti. Benim aldığım bir habere göre ve çok emârelerle gizli münâfıkların yalan jurnalleri ve desîseleriyle, bizi, hilâfet komitesiyle ve Nakşî Tarîkatının gizli cem'iyetiyle tam alâkadar belki pişdâr gösterip, hükûmeti büyük bir telâşa sevkederek Nurun büyük mecmualarının İstanbul’da cildlenip Âlem‑i İslâmda intişarını ve inâyet ve makbûliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî hocaları ve vehham memurları aleyhimize insafsızca çevirdiler. Tahminlerince, her hâlde çok vesikalar, emâreler görülecek. Hem Eski Said damarıyla tahammül etmeyerek, “Ortalığı karıştıracak!” diye kanâatleri varmış.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun, o musîbeti binden bire indirdi. Bütün taharrîlerde, hiçbir cem'iyet ve komitelerle bir alâkamızı bulamadılar. Yoktur ki bulsunlar. Onun için savcı, iftiralara ve yanlış mânâlara, medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î isnâdlara mecbur olmuş.
Mâdem hakikat budur, Nurlar ve biz, yüzde doksandokuz derece musîbetten halâs olduk. Öyle ise değil şekvâ, belki binler şükür etmekle inâyet‑i İlâhiye’nin bu cilvesinin tamamını sabır, şükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur dersleriyle, bu medresenin mütemâdiyen çıkan ve giren muhtaç ve müştâklarına tesellî vererek yardım etmeliyiz.
Said Nursî
757
Risale‑i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye olan Afyon Hapishânesinde Üstad Said Nursî, “El‑Hüccetü'z-Zehrâ” adlı bir risale te'lif etti. Tevhid, Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) ve Fâtihanın tefsiri hakkında olan bu çok kıymetdâr risale, hapiste bulunan Nur Talebeleri ve mahpuslar için ilmî ve îmânî dersleri hâvî olmasından hapiste hayırlı ve nurlu bir meşgale oldu. Mahkeme kararından sonra, Üstadla beraber hapiste bulunan talebelerin yazdıkları bir takrizi, aynen aşağıya dercediyoruz.
Risale‑i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri, emr‑i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm‑ı diniyeye ve sünen‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir‑i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm‑ı İlâhiye’nin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak, tavr‑ı esâsîyi bozmadan ve rûh‑u aslîyi rencîde etmeden yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ‑yı vazife ederler.
758
Bu memurîn‑i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet‑i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler, mertebe‑i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) tam âmili ve mişvâr‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) ve hilye‑i Nebeviyenin hakîki lâbisi olduklarını gösterirler.
Hülâsa; amel ve ahlâk bakımından ve Sünnet‑i Nebeviye’ye ittibâ' ve temessük cihetinden, Ümmet‑i Muhammed’e tam bir hüsn‑ü misâl olurlar ve nümûne‑i iktidâ teşkil ederler.
Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm‑ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe‑i ilmine göre tarz‑ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler; kendi tilka‑i nefislerinin ve karîha‑i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'‑ı vahy olan Zât‑ı Pâk-i Risalet’in manevî ilhâm ve telkinâtıdır. “Celcelûtiye” ve “Mesnevî‑i Şerîf” ve “Fütûhu'l‑Gayb” ve emsâli âsâr, hep bu nev'idendir. Bu âsâr‑ı kudsiyeye o zevât‑ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât‑ı mukaddesenin o âsâr‑ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz‑ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât‑ı kudsiye; o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.
Risale‑i Nur ve Tercümânına Gelince: Bu eser‑i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz‑i ulvî ve bir kemâl‑i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale‑i İlâhiye ve şems‑i hidayet ve neyyir‑i saâdet olan Hazret‑i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; Onun esâsı Nur‑u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz‑i envâr-ı Muhammedî’yi hâmil bulunduğu ve Zât‑ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf‑u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.
759
Evet, o zât daha hâl‑i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde, ulûm‑u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik‑ı eşyaya ve esrâr‑ı kâinâta ve Hikmet‑i İlâhiye’ye vâris kılınmıştır ki; şimdiye kadar böyle mazhariyet‑i ulyâya kimse nâil olmamıştır‥ bu hàrika‑i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân‑ı Nur, bu hâliyle baştan başa iffet‑i mücesseme ve şecâat‑i hàrika ve istiğnâ‑yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet‑i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize‑i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe‑i mutlakadır.
O Zât‑ı zîhavârık; daha hadd‑i bülûğa ermeden, bir allâme‑i bîadîl hâlinde bütün cihan‑ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb‑ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz‑i ilim ve nur‑u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur‑u hikmet, erbâb‑ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bediüzzaman” ünvân‑ı celîlini bahşettirmiştir.
760
Mezâyâ‑yı àliye ve fezâil‑i ilmiyesiyle de, din‑i Muhammedî’nin neşrinde ve isbâtında bir kemâl‑i tâmm hâlinde rû‑nümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü'l‑Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz O Nebi‑yi Akdes’in emir ve fermânı ile yürüyen ve tasarrufu ile hareket eden ve O’nun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât‑ı kerîmü's-sıfâttır.
Envâr‑ı Muhammediye’yi ve maârif‑i Ahmediyeyi ve füyûzât‑ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât‑ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât‑ı Nebeviyeyi ifâde eden âyât‑ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet‑i îmâniye noktasında Risaletin bir mir'ât‑ı mücellâsı ve şecere‑i Risaletin bir son meyve‑i münevveri ve lisân‑ı Risaletin irsiyet noktasında son dehân‑ı hakikati ve şem'‑i İlâhînin hizmet‑i îmâniye cihetinde bir son hâmil‑i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin El‑Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n‑Nur olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri nâmınaAhmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Zübeyr, Salâhaddin, Ceylan, Sungur
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermekle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale‑i Nur Şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi nâmına kabûl ettim.
Said Nursî
761
tarihce_ustad_ve_talebeleri_afyon_mahkemesine_gidiyor1.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Afyon Mahkemesinin bir celsesine talebeleri ile birlikte giderken
tarihce_ustad_ve_talebeleri_afyon_mahkemesine_gidiyor2.jpgDevr‑i sâbık’ın Bediüzzaman ve talebelerine revâ gördüğü zulümlerden bir nümûne
Bediüzzaman ve talebeleri büyük bir cürmün fâili imiş gibi silâhlı muhâfızlar arasında Afyon hapishânesinden mahkemeye götürülürken
763
Sekizinci KısımIsparta Hayatı
764
tarihce_barla_ev_2.jpgÜstad Bediüzzaman’ın Barla’da 1950’den sonra kaldığı evin önden görünüşü
765
1950’den Sonra
Üstad Said Nursî, Afyon Hapishânesi’nden 1949’da, bir Eylül sabahı tahliye edildi. İki komiser arasında faytonla daha önce hapisten tahliye edilen talebesi Zübeyr’in kiraladığı bir eve geldi. Yanında hizmetine bakan Ziya, Sungur gibi talebeleri de vardı. Üstad’ın Afyon hapsinden sonraki hayatında ve Hizmet‑i Nuriyesinde şu sûrette bir inkişaf görünür. Bu tarihe kadar Üstad, evinde, geceleri hiç kimseyi bulundurmazdı. Akşamdan tâ kuşluk vaktine kadar kapısı kilitli olarak kalırdı. Afyon hapsinden sonra ise, sâdık talebelerinden bazıları hususî hizmetinde kaldı. Üstad’ın odası dâima ayrı idi. Ancak bir hizmet olduğu vakit yanına gelinebilirdi.
Afyon hapsinden sonra Üstad – kendi tâbirince – bir nev'i Üçüncü Said (Hâşiye) olarak görünüyordu. Çünkü, bundan sonra Hizmet‑i Nuriye başka safhalarda tezâhür edecekti; küllî bir inkişaf olacaktı. Üstad’ın hizmetine koşan ve Nur hizmeti için yanına gelenler bilhassa mektebli gençlerdendi. Rahmet‑i İlâhiye Afyon hapis musîbetini çok cihetlerle rahmete çevirmişti.
766
Bir vech‑i rahmet şu idi: Mahkeme günlerinde muhtelif vilâyet ve kazalardan gelen Nur talebeleri birbiriyle tanışarak; hem Üstad, hem Risale‑i Nur, hem Hizmet‑i Nuriye hususunda ma'lûmât sâhibi olurlar ve uhrevî ve îmânî olan ve rızâ‑yı İlâhî uğrundaki Nurdan kopup gelen samîmî bir uhuvvet ile bir kuvve‑i maneviye elde ederlerdi. Mahkeme günleri, Üstad ve talebelerinin kahramanlar kafilesi olarak saf hâlinde mahkemeye gelişleri, mü'minlerin kalblerinde Allah için sonsuz bir muhabbet ve yakınlığa vesile oluyordu. Bu mahkemeler, îmân ve İslâm da'vâsına hizmet için medâr‑ı teşvik hükmüne geçiyordu. Din düşmanlarının rağmına olarak bu musîbet, Risale‑i Nur hizmet‑i îmâniyesini derûhde edecek ve onunla gaye‑i hayat edecek fedâkârları, kahramanları netice verdi. Yeni ve münevver Nur Talebeleri meydâna çıktılar.
Hapisten tahliyeden sonra, Üstad’ın evinin kapısı önünde bir‑iki polis dâimî nöbet bekler ve yanına kimseyi sokmazlardı. Zâten hapis müddetince halka dehşet verecek şekilde yalan‑yanlış propagandalarla, Bediüzzaman’ın imha edileceği gibi haberler etrafa yaydırılmıştı.
Üstad, Afyon’da iki ay kadar ikametten sonra Emirdağı’na geldi. Emirdağı’nda bir çok Risale‑i Nur Talebeleri vardı. Oradaki Hizmet‑i Nuriyeyi bu talebeler îfâ ettiler.
Afyon Hapsinden Sonra Hizmet‑i Nuriye Nasıl Cereyan Etti?
Isparta’da, teksir makinesiyle Nur mecmualarının neşrine devam ediliyordu. Üstad, yine âdeti vechile tashihât ile meşguldü. Yalnız hapisten sonra Hizmet‑i Nuriye birkaç kısma inkısam etmişti; yalnız teksir ile ve el yazısı ile neşre münhasır olmuyordu. Bu zamanlardaki hizmet safhaları şu sûretle ifâde olunabilir:
1‑ Muhtelif vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nur Talebeleri, bulundukları muhîtlerinde Nurları okumak, yazmak, okutmak ve neşrine çalışmak.
2‑ Isparta ve İnebolu’da, teksir makinesiyle Nur Risalelerinin mecmualar hâlinde teksiri ve etrafa neşri.
3‑ Ankara ve İstanbul’da, muhtelif halk tabakaları arasında, hususan üniversite ve diğer mekteb talebeleri, gençler, memurlar ve hanımlar arasında Nurların yayılması, okunması, Risale‑i Nur da'vâsına çokların yakın manevî alâkaları. Bunlardan hàlis fedâkârlar ve îmân hàdimlerinin çıkması. Nur‑u îmânın, bu iki büyük merkezde harâretle inkişafı.