325
Onaltıncı Mektûb
﴿﷽﴾
﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Şu mektûb ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا﴾ sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.
Çoklar tarafından sarîhan ve ma'nen gelen bir suâle cevaptır.
Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Herşeyimi, Cenâb‑ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla; şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözler’imi ehl‑i dünyanın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için; hakikat‑i hâli hem dostlarıma, hem ehl‑i dünyaya ve ehl‑i hükme beyân etmek için “Beş Nokta”yı beyân ediyorum.
Birinci Nokta
Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”
Elcevab: Dokuz‑on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu ve gördü ki; o yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne; hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.
326
Hem siyasete giren, ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsam; mâdem memur ve meb'ûs değilim, o hâlde siyasetçilik bana fuzûlî ve mâlâyanî bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhûde karışayım. Eğer muhâlif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir‑iki ihtimale binâen günahlara girmek, masûmları günaha atmak; vicdânım kabûl etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet‑i dünyeviye-i siyâsiyeyi terketti.
Buna kat'î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.
Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor. Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihâsı ve arzusu olsaydı; tedkîkàta, taharriyâta lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.
İkinci Nokta
Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevab: Milyarlar seneden ziyâde olan hayat‑ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını; meşkûk bir‑iki sene hayat‑ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için‥ hem en mühim, en lüzumlu, en sâf ve en hakikatli olan hizmet‑i îmân ve Kur'ân için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:
Ben ihtiyar oluyorum‥ bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise, bana en mühim iş, hayat‑ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat‑ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı îmândır; ona çalışmak lâzım geliyor.
327
Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat‑ı ictimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakàik‑ı îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sâir insanların eline geçmek için, o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb‑ı Hak bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar.
Bu hizmete karşı şeytan‑ı racîmden başka hiç kimsenin – mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun zındık olsun – karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet‑i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiçbir cihet‑i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azâb içinde azâbdır.
İşte böyle hadsiz bir hayat‑ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramağa mecbur bir adamda; ne kadar hilâf‑ı akıldır, ne kadar hilâf‑ı hikmettir, ne derece bir dîvâneliktir, dîvâneler de anlayabilirler.
Amma “Kur'ân ve îmânın hizmeti ne için beni men'ediyor?” dersen, ben de derim ki: Hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avâm tarafından, “Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda‑i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyasete temâs etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer.
İşte ey ehl‑i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
328
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim‥ ben hocayım. Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said‑i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet‑perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydânda‥ Şâhid gösteriyorum ki; Ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ fermân‑ı kat'îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet‑perverliğe, Avrupa’nın bir nev'i frenk illeti olduğundan, bir zehr‑i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış; tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temâs edenler biliyorlar.
Mâdem böyledir, hey efendiler!‥ Herbir hâdiseyi bahâne tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek‥ veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise‑i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?‥
Üçüncü Nokta
Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: “Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
329
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:
Birinci Hikâye
İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyâbımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret‑i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib‑i Kur'ân’a havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder.
Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti. ﴿وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ﴾ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş…
İkinci Hikâye
Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele‑i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl‑i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir‑iki ahbab ile, haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misâfirler ise; ayda bir‑ikisi bazı bir‑iki dakika bir mes'ele‑i Âhirete dair benimle görüşüyordu.
330
Bu gurbet hâlimde; garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harâb olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imâmlık ve vâizlik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabûl etsin) imâmlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevâbından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim. İnşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:
Eğer ehl‑i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk, ayıblı ve kusurlu nefsim için ise; helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah‑ı hâl eder; hem ona keffâretü'z‑zünûb olur. Dünya misâfirhânesinin safâsını çok gördüm; azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.
Eğer îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl‑i dünya beni tazyîk ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyorum.
Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret‑i kâzibeyi kırmak için teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet… Çünkü teveccüh‑ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temâs edenler beni bilirler ki; şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.
Eğer beni çürütmek ve efkâr‑ı âmmeden düşürtmek, iskàt ettirmekten muradları, tercümânlık ettiğim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeye ait ise; beyhûdedir. Zîra Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez. “Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”
331
Dördüncü Nokta
Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır:
Birincisi
Ehl‑i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl‑i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar; ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek – velev zekât dahi olsa – hem maaşı kabûl etmemek – yalnız bir‑iki sene Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum – hem maîşet‑i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur‑u hayatımdır. Ehl‑i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
“Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:
Bereket ve ikram‑ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzâk hususunda ikram‑ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ sırrıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr‑ü manevî nev'inden birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr‑ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
332
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet (Hâşiye) edecek, bilmiyorum.
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle; üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı – her gün ekmekle beraber yemek şartıyla – kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi, dedim ona: “Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: “ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ kal.”
Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: “Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî‑kalb adama ne diyeceğim?” diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim, gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenâb‑ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat‑ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş… Yirmi‑otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet‑i İlâhiye bana kâfî geldi.
333
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket‑i İlâhiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır veya Hizmet‑i Kur'âniyeye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyâhut “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır‑mırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsân‑ı İlâhî’dir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan‑ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti; hemen o başladı‥ beni yumurtasız bırakmadı.
İkinci Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik‑i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm hâl ve vaziyetim ve “İki Mekteb‑i Musîbet Şehâdetnâmesi” nâmında, o zaman Dîvân‑ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki, değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim.
Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim‥ “Tevekkeltü Alallâh” deyip, ehl‑i dünyaya arkamı çevirdim.
334
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam; hayat‑ı ebediyesini, dünyanın bir‑iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez‥ fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik‑i dünya bâtınen tâlib‑i dünya şübhesi ise, ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾ sırrınca; “Ben nefsimi tebrie etmiyorum‥ nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, dâimî hayatını ve saâdet‑i ebediyesini berbat etmek, ehl‑i aklın kârı değil. Ehl‑i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs‑i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.”
Üçüncü Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun?
Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz?”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde “kalb de bizi sevsin” demeye… Kalbe karışsanız…
Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum, öyle de; hâl‑i âlemin salâhatini temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl‑i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum, çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var…
335
Dördüncü Şübheli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber‥ memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar‑ı gurbette ve yalnız tek başıyla, garîb, zaîf, âciz; bütün kuvvetiyle Âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl‑i Âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz tehlikeli dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir…
Beşinci Nokta
Beş küçük mes'eleye dairdir:
Birincisi
Ehl‑i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usûl‑ü medeniyetimizi, tarz‑ı hayatımızı ve sûret‑i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın?”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl‑ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk‑u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip – bir‑iki tane müstesnâ – hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd‑ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun‑u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz. Zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de Âhiret kapısını çaldım; Rahmet‑i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.
İkinci Mes'ele
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm‑ı diniyeyi ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat‑ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
336
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz!‥ Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik‑ı îmâniye ve esâsât‑ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz. Belki bir mevhibe‑i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât‑ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik, imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim; çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik‑ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye‑i Kur'âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medâr‑ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes'ele
Benim bazı dostlarım, ehl‑i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl‑i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar; belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl‑i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl‑i dünyaya sadâkate değil, belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?‥
337
Dördüncü Mes'ele
Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmânın cereyanındayım. Karşımda îmânsızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukâbilinde iş görenler, belki kendini bir derece mâzûr görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına bana karşı tarafgirâne, rakìbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek; gayet fenâ bir hatâdır. Çünkü sâbıkan isbât edildiği gibi, siyaset‑i dünya ile hiç alâkadar değilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir, bana eziyet verip rakìbâne ilişen adam düşünsün ki, o muâmelesi zındıka ve îmânsızlık nâmına, îmâna ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes'ele
Dünya mâdem fânîdir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat‑ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sâhibsiz değil. Hem mâdem şu misâfirhâne‑i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık, cezasız kalmayacaktır. Hem mâdem ﴿لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا﴾ sırrınca teklif‑i mâlâyutak yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın; âhiretini dünyaya fedâ etmesin; hayat‑ı ebediyesini hayat‑ı dünyeviye için bozmasın; mâlâyanî şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telâkki edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saâdet‑i ebediyeye girsin… (Hâşiye)
338
Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ehl‑i dünya sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir‑iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl‑i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın” diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur'ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve‑i maneviye-i îmâniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü, Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr‑ı îmâniye ile, onların fünûn‑u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!‥
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir!
Takdir‑i Hudâ, kuvve‑i bâzû ile dönmez
Bir şem'a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
339
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, ehl‑i dünya pek ziyâde tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kàbil‑i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa.
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl‑i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,
Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de;
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler: “Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş‑altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:
Birincisi: Ben ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım; onlara müracaat edeyim. Ben, Kader‑i İlâhî’nin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım; beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat, kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk‑u medeniyetten ve belki hukuk‑u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
340
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesi’nde, tebdil‑i hava için birkaç gün kalmaya dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab‑ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm.
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl‑i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek‑i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe; âdil olan kader‑i İlâhî, beni onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü onlar diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var; ara sıra ehl‑i dünyaya riyâkârlıklarımdan dolayı beni sıkıyor.
Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl‑i dünyaya müracaat etsem, Kader der: “Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl‑i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki; bir memurun vazifesi, hey'et‑i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur; kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit – bir cürm‑ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi – çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı, beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat‑ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
341
Hem ma'lûmdur ki; zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir hem âmir, hem nezârete memur hükûmet‑i milliyece iki mühim zât, kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından‥ güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.
İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr‑ı akıl değil, beyhûde bir zillettir. Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti: مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ ❋ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِل۪ي
Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl‑i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. “Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme‑i kübrâ’da onlarla muhâkeme olacağız!” der, sükût eder.
Adem‑i müracaatımın sebeblerinden, Sekizincisi: “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader‑i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl‑i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum.
Çünkü, Harb‑i Umumî’de Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esâretten geldikten sonra “Hutuvât‑ı Sitte” gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.
342
Hâlbuki, Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm‑ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti; bir defa beni men'etti, sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler, ihtilâttan men'etmediler, beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım, güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat‑i îmâniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken‥ üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar; ihtilâttan men'ettiler. Vesikam olduğu hâlde dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler; muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için – dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim – mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, “nüfûzunu kırayım” diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor; âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb‑ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar…
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet‑i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim hàlis, lillâh için olmamış ki, aksü'l‑amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette Mahkeme‑i Kübrâ’da sizinle görüşeceğiz. ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾ derim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
343
Dördüncü KısımKastamonu Hayatı
344
Kastamonu Vilâyeti’ne nefy
Bediüzzaman Said Nursî, Eskişehir hapsinden çıktıktan sonra, Kastamonu Vilâyeti’ne nefyediliyor. Uzun bir müddet polis karakolunda ikamete mecbur edildikten sonra, karakolun tam karşısında, dâimî bir tarassud altında olan bir eve yerleştiriliyor.
tarihce_kastamonu_ev.jpgBediüzzaman Said Nursî’nin Kastamonu’da sekiz sene karakolun göz hapsi altında ikamete mecbur edildiği ev (solda) ve karşısında polis karakolu
Orada sekiz sene ağır bir istibdâd ve göz hapsi altında bir sürgün hayatı geçirtiliyor. Fakat O, kat'iyyen boş durmuyor, neşr‑i envâr-ı Kur'âniyeye gizli olarak devam ediyor. Bilhassa İnebolu’da çok fedâkâr ve fa'âl talebeleri yetişiyor. Aynen Isparta talebeleri gibi, şevkle Risale‑i Nuru yazmaya ve etrafa perde altında neşretmeye başlıyorlar. Karadeniz havâlisinde de, Risale‑i Nur eserleri böylece büyük bir rağbet görmeye başlıyor.
345
Hazret‑i Üstad, Kastamonu’da iken, Isparta’daki talebeleriyle dâima alâkadar idi. O, İzn‑i İlâhî ile biliyordu ki; Risale‑i Nuru dünyaya ilân ve neşredecek fedâkârlardan ve nâşirlerden kısm‑ı a'zamı Isparta’dan çıkacak veya Isparta merkezindeki hizmet ile bu büyük vazife îfâ edilecek.
Risale‑i Nur şâkirdleri, sevgili Üstadlarının hâl ve istirahatiyle çok alâkadardırlar. Müşfik Üstadlarından ve Nurcu kardeşlerinin Risale‑i Nur hizmetlerinden sık sık haber almayı arzu ederler.
Bediüzzaman Said Nursî, yirmiyedi sene zarfında, Nur Talebelerine hitâben ilmî, îmânî, İslâmî mevzûlarda ve hizmet‑i îmâniyeye dair bazı mektûblar yazmıştır. Nur Talebeleri de, çok müştâk oldukları bu mektûbları el yazılarıyla çoğaltarak neşretmişlerdir. Din düşmanlarının, postahânelerden Nur Risalelerini ve mektûblarını göndermeyi yasak edecek dereceye varan şiddetli tazyîkatları zamanında bu mektûbları ve Nur Risalelerini, Nur Talebeleri köyden köye, kasabadan kasabaya, vilâyetten vilâyete götürmüşlerdir. Hattâ kendi aralarında “Nur Postacıları” meydâna getirmişlerdir. Bütün rûh u canlarıyla gönüllü olan bu Nur Postacıları, bu hizmetin en kudsî bir vazife olduğuna inanmışlardır.
Gayet ehemmiyetli ve hakikatli olduğu kadar gayet güzel olan ve Risale‑i Nurun “Lâhika Mektûbları” ismini alan bu mektûblar, Nur Talebelerinin rûhî bir çok ihtiyaçlarını tatmin etmiştir. Hem Risale‑i Nur Talebelerine, Kur'ân ve îmân hizmetinde birer rehber hükmüne geçmiş; hem İslâmiyet düşmanlarının bütün bütün yalan ve uydurma propagandalarına aldanmamak ve intibâh vermek hususunda uyandırıcı bir te'sir husûle getirmiştir. Ve bu sûretle de, dinsizliğin o muvakkat şa'şaalı saltanatı devrinde – çok kimselerin ümîdsizliğe ve atâlete düşürüldüğü o karanlık günlerde – kalblere inşirah ve sürûr vermiş ve îmân hizmeti için fa'âliyet aşkını yerleştirmiştir. Ve böylece mü'minleri ye'sten kurtarıp, İslâmiyetin, Risale‑i Nurla istikbâldeki parlak zaferlerine işâretler edip müjdeler vermiştir.
346
Evet, o nurânî Lâhika Mektûbları ki; rûhları, kalbleri cezb ve fetheden, akılları teshìr eden hakikatlerle doludur. Bu Lâhika Mektûbları’ndan bazıları ileride yeri geldikçe dercedilecektir. Hazret‑i Üstadın Kastamonu’daki hayatına dair ma'lûmâtı, Kastamonu’dan yazdığı mektûbların bir kısmından bazı parçalar almakla ve oradaki hàlis ve sâdık Nur Talebelerinin mektûblarından birkaç mektûbunu bu tarihçeye idhal etmek sûretiyle takdim ediyoruz.
Aşağıda yazılan mektûblar beşyüz sahifeden ziyâde olan Kastamonu Lâhikası’ndan Üstad’ın, Kastamonu’dan Isparta’daki talebelerine gönderdiği mektûblarından beş‑on mektûbdur. Bu mektûblarda Hazret‑i Üstad, talebelerine, el yazısıyla risaleleri yazmalarının, neşretmelerinin ehemmiyetini; Risale‑i Nur Talebelerinin şimdilik cüz'î gibi görünen hizmetlerinin, hakikatte, kâinâtta en muazzam mes'ele olduğunu ve bir gün bu memlekette Risale‑i Nurun nuruyla geniş çapta fütûhât olacağını müjdelemekte, Risale‑i Nurun dâiresinin ve neşriyatının temellerini, esâslarını vaz' ve tahkîm etmektedir.
Üstad’ın, Kastamonu’dan Isparta’daki talebelerine gönderdiği mektûblarından bazıları
Biz Nurun hizmetinde çalıştıkça, hem maîşetçe, hem istirahat‑i kalbce bir genişlik, bir ferâh, zâhir bir sûrette hissediyoruz.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Risale‑i Nurun hizmetindeki ekser şâkirdleri, birer nev'i kerâmet ve ikram‑ı İlâhî hissettikleri gibi; bu âciz kardeşiniz, çok muhtaç olduğu için çok nev'ilerini ve çeşitlerini hissediyor. Ve bu sıralarda, bu havâlideki şâkirdler, yemînle itiraf ediyorlar ki: “Biz Nurun hizmetinde çalıştıkça, hem maîşetçe, hem istirahat‑i kalbce bir genişlik, bir ferâh, zâhir bir sûrette hissediyoruz.” Ben kendimce o kadar hissediyorum ki; nefis ve şeytanım, o bedâhete karşı hayret ederek sustular.
Said Nursî
347
Risale‑i Nur Talebesi kime denir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
İki Maddedir.
Birincisi: Risale‑i Nura intisab eden kimsenin en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran ve okuyan, “Risale‑i Nur Talebesi” ünvânını alır ve o ünvân altında, her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz defa, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risale‑i Nur Talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.
Hem dört vecihle dört nev'i ibâdet‑i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmaya çalışmak, hem Hadîsin hükmüyle “Bir saat tefekkür, bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen” tefekkür‑ü îmâniye elde etmek ve ettirmek; hüsn‑ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan üstadına yardım etmekle hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir. Ben kasemle te'min ederim ki: Bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye vermiş hükmüne geçer. Belki herbir sahifesi, bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf Risale‑i Nurun, îmânsız ve emânsız cinnî ve insî düşmanları, onun çelik gibi metîn kalelerine, elmas kılıncı gibi kuvvetli hüccetlerine mukàbele edemediklerinden çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalarla, haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar pek az, düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeleri mukâvemetsiz olduğundan; bu memleketi, o nurlardan bir derece mahrum ediyorlar…
Şahsen Görüşmek İsteyenlere Tavsiyesi
Benim ile hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risaleyi açsa, benim ile değil, Hàdim‑i Kur'ân olan üstadıyla görüşür ve hakàik‑ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
348
Risale‑i Nurun Mazhar Olduğu Kudsî Takdir ve Risale‑i Nurdaki Tekrarların Hikmeti
Sabri’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektûbun manevî te'siriyle bu âyeti ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا﴾ âyetiyle beraber düşünürken, birden hâtırıma geldi: Risale‑i Nurun bu derece kuvvetli İşârât‑ı Kur'âniyeye ve şâkirdlerinin bu kadar kıymetli beşârât‑ı Kur'âniyeye ve aktâbların iltifatına mazhariyetinin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki; hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.
Demek ehemmiyet, onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahribâtına karşı mücâhedesi az olduğu hâlde, gayet büyük bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu iki âyet de, işâret ve beşâret‑i Kur'âniye’de ifâde eder ki: “Risale‑i Nur dâiresine girenler, tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmânla kabre giriyorlar ve Cennet’e gidecekler” diye müjde veriyor. Evet, bazı vakit olur ki bir nefer, gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkıne çıkar, binler derece kıymet alır…
Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde beyân edilen Kur'ân’daki tekrarın ekser hikmetleri, Risale‑i Nurda dahi cereyan ediyor. Bilhassa ikinci hikmeti, tam tamına vardır. O hikmet şudur ki:
Herkes Kur'ân’a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit Kur'ânı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye, gâliben muktedir olur. Onun için en mühim makàsıd‑ı Kur'âniye, ekser uzun sûrelerde dercedilerek, herbir sûre bir küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için, haşir ve tevhid ve kıssa‑i Mûsa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynı ehemmiyetli hikmet içindir ki; bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızâm olmadığı hâlde, bazı ince hakàik‑ı îmâniye ve kuvvetli hüccetleri, müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim: “Neden onlar bana unutturulmuş?”
Sonra kat'î bir sûrette bildim ki, herkes bu zamanda Risale‑i Nura muhtaçtır; fakat umumunu elde edemez; etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale‑i Nur hükmüne geçmiş bir risale‑i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde, muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir ve gıdâ gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.
Said Nursî
349
Şefkat yüzünden esâsât‑ı İslâmiyenin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikat
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Şefkat‑i insaniye, merhamet‑i Rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten li'l‑âlemîn Zâtın (A.S.M.) mertebe‑i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhâda sirâyet eden bir maraz‑ı rûhî ve bir sakam‑ı kalbîdir.
Meselâ, kâfir ve münâfıkların Cehennem’de yanmalarını ve azâb ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te'vile sapmak, Kur'ânın ve edyân‑ı semâviyenin bir kısm‑ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm‑ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünkü masûm hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedîd bir gadr ve vahşî bir vicdânsızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat‑ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl‑i îmânın sû‑i âkıbetine ve müdhiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o duâ, o mazlum ehl‑i îmâna dehşetli bir merhametsizliktir ve şeni' bir gadirdir.
Risale‑i Nurda kat'iyyetle isbât edilmiş ki; küfür ve dalâlet, kâinâta büyük bir tahkîr ve mevcûdâta bir zulm‑ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzûlüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânîlerden şekvâ ederler ki; “İstirahatimizin selbine sebeb oldular” diye rivâyet‑i sahîha vardır. O hâlde kâfirin ve münâfığın azâb çekmesine acıyıp şefkat eden adamlar, şefkate lâyık hadsiz masûmlara acımıyorlar.
350
Risale‑i Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfidir
Risale‑i Nur hakàik‑ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfî geliyor; başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolayı Risale‑i Nurdadır. Evet onbeş sene yerine onbeş haftada Risale‑i Nur o yolu kestirir, îmân‑ı tahkîkîye îsâl eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi sene evvel kesret‑i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur'ân ve Kur'ân’dan gelen Risale‑i Nur bana kâfî geliyordu. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları da yanımda bulundurmadım. Risale‑i Nur çok mütenevvi' hakàika dair olduğu hâlde, te'lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtaç olmamak lâzım gelir.
Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum ve meşgul olmuyorum; siz dahi Risale‑i Nura kanâat etmeniz lâzımdır; belki bu zamanda elzemdir…
Eski Said dönemi eserlerinde hükmeden iki mühim esas
Birinci Esâs: Ehl‑i îmânın me'yûsiyetine karşı, istikbâlde bir nur var diye müjde verdiğidir. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl‑i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dâirelerine bakmış; tâbirsiz, te'vilsiz tatbika çalışmış; siyaset ve kuvvet ve kemiyet noktasında zannetmiş; doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esâs: Eski Said, bazı siyâsî insanlar ve hàrika edîblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip ona (istibdâda) karşı cebhe almışlardı. O hiss‑i kable'l-vukû' tâbir ve te'vile muhtaç iken bilmeyerek resmî, zaîf ve ismî bir istibdâd görüp o siyâsî ve dâhî edîbler ona karşı hücum gösteriyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdâdların zaîf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ.
İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücum ile beyânâtı var. O müdhiş istibdâd‑ı acîbeye karşı meşrûta‑i meşrûayı bir vâsıta‑i necât görüyordu. Ve “hürriyet‑i şer'iye, Kur'ânın ahkâmı dâiresindeki meşveretle o müdhiş musîbeti def'eder” diye düşünüp öyle çalışmış.
……………………
351
Hem Münâzarât Risalesi’nin rûhu ve esâsı hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü'z‑Zehrâ’nın hakikati ise, istikbâlde çıkacak olan Risale‑i Nur medresesine, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği hâlde, ihtiyarsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile o nurânî hakikati maddî sûretinde arıyordu.
Sonra o hakikatin maddî ciheti dahi vücûda gelmeye başladı. Sultan Reşâd (merhum), ondokuz bin altun lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü'z‑Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb‑i Umumî çıktı, geri kaldı. Beş‑altı sene sonra Ankara’ya gittim; yine o hakikate çalıştım. İkiyüz meb'ûstan yüzaltmışüç meb'ûsun imzalarıyla, o medresemize yüzelli bin banknota iblâğ ederek, o tahsîsat kabûl edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı, o hakikat geri kaldı.
Fakat Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o medresenin manevî hüviyeti Isparta Vilâyetinde te'sis edildi. Risale‑i Nuru tecessüm ettirdi. İnşâallâh istikbâlde Risale‑i Nur şâkirdleri o àlî hakikatin maddî sûretini de te'sis etmeye muvaffak olacaklar.
Said Nursî
352
Risale‑i Nur iman kurtarır; tarikat ve şeyhlik ise velâyet kazandırır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun yüksek, kıymetdâr hizmet‑i îmâniyesi onlara kâfî olarak kanâat veriyordu. O şâkirdlerin gayet keskin kalb basîreti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale‑i Nur ile hizmet ise, îmânı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevâblıdır. Çünkü îmân, saâdet‑i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre‑i arz kadar bir saltanat‑ı bâkiyeyi te'min eder. Velâyet ise, mü'minin Cennet’ini genişletir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on adamı vâli yapmaktan daha sevâblı bir hizmettir.
İşte bu dakîk sırrı, senin Ispartalı kardeşlerinin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bir bîçâre günahkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, – eğer bulunsaydı – müçtehidlere dahi tercih ettiler.
Bu hakikate binâen, bu şehre bir kutub, bir gavs‑ı a'zam gelse, “seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım” dese, sen, Risale‑i Nuru bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın!
Said Nursî
353
Nur Talebelerinin Üstadlarına muhabbetteki ölçüleri
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkınde hüsn‑ü zanlarını ta'dil etmek için ihtar edilen bir muhâveredir.
Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh (Rahmetullâhi Aleyh) ile bir muhâveremi hikâye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliyâ‑i azîmeden Hazret‑i Ziyaeddin’in (Kuddise Sırruhu) hàs mürîdi idi. Ehl‑i tarîkatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn‑ü zan etse de makbûl gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: “Hazret‑i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb‑u a'zam gibi herşeye ıttılâ'ı var.” Beni, onunla rabtetmek için hàrika makamlarını beyân etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübâlağa ediyorsun; ben onu görsem, çok mes'elelerde onu ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar hakîki onu sevmiyorsun; çünkü kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb‑u a'zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin seversin; yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde‑i gayb açılsa, hakikati görülse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhut dörtte birisine iner. Fakat ben, o zât‑ı mübâreki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet‑i Seniye dâiresinde, hakikat mesleğinde, ehl‑i îmâna hàlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bil'akis daha ziyâde hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakîki bir Ziyaeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyaeddin’i seversin.”
354
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için benim nokta‑i nazarımı kabûl edip takdir etti.
Ey Risale‑i Nurun kıymetli talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyâde hüsn‑ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat‑bîn zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak için kusurâtımı gizliyorum.
Said Nursî
355
Beklenen mühim zat ve üç önemli mesele: İman, hayat, Şeriat
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn‑ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse idi, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten ferâğat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var. Biri hayat, biri şerîat, biri îmân. Hakikat noktasında ve en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir. Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hâl‑i âlem ilcaâtında en mühim mes'ele hayat ve şerîat göründüğünden o zât şimdi olsa da, üç mes'elenin birden umum rû‑yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev'‑i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en a'zam mes'eleyi esâs yapıp, öteki mes'eleleri esâs yapmayacak; tâ ki îmân hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem, yirmi seneden beri tahribkârâne eşedd‑i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i'timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı fevkalâde sebat ve metânet ve sadâkat ve hamiyet‑i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.
Demek en hàlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet Risale‑i Nur şâkirdlerinin dâireleri içindeki kudsî hizmettir.
Said Nursî
356
Risale‑i Nur dairesine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu seneki Ramazan‑ı Şerîf hem Âlem‑i İslâm için, hem Risale‑i Nur şâkirdleri için gayet ehemmiyetli ve pek çok kıymetlidir.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düstur‑u esâsiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, kardeşlerine aynı mikdar defter‑i a'mâline geçmesi o düsturun ve Rahmet‑i İlâhiye’nin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risale‑i Nurun dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl‑i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden herbirisinin defter‑i ameline aynı geçmesi; bir adamın getirdiği bir lamba, binler âyinelerin herbirisine aynı lamba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle‑i Kadr’in hakikatini ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa, umum hakîki sâdık şâkirdler sâhib ve hissedar olmak vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’den çok kuvvetli ümîdvârız.
Said Nursî
357
İki ince mesele: Namaz tesbihatı ve hayat‑ı dünyeviyeyi, bilerek hayat-ı uhreviyeye tercih etmek
Birinci Mes'ele: Namazdan Sonraki Tesbihâtlar Tarîkat‑ı Muhammediye’dir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Birinci Mes'ele: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsül göstermesine binâen dedim:
Namazdan sonraki tesbihâtlar tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evrâdıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.
Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki, risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan namazın akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti:
Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatm‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor; kalbi hüşyâr bir zât namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِdeyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm müvâcehesinde yüz milyon, tesbih elinde çektiklerini ma'nen hisseder. O azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِder.
358
Sonra o, Serzâkirin emr‑i maneviyesiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o çok geniş bulunan Hatme‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder, ve hâkezâ… اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُVe duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ otuzüç defa tarîkat‑ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm.
Demek tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
İkinci Mes'ele: Bu Asrın Bir Hàssası Şudur ki, Hayat‑ı Dünyeviyeyi Hayat‑ı Bâkiyeye Bilerek Tercih Ettiriyor
İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işâretinin beyânında, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا﴾ bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hàssası şudur ki, hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını bâkî elmaslara bildiği hâlde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv‑u insanî hastalansa, yaralansa sâir a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs‑ı hayat ve hıfzı ve zevk‑i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat‑ı insaniyede dercedilen bir cihâz‑ı insaniye, çok esbâb ile yaralanmış, sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukùt ettirmeye başlamış; vazife‑i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
359
Hem nasıl ki bir câzibedâr sefîhâne ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîki vazifelerini ta'tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asrın hayat‑ı insaniye, hususan hayat‑ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî vazifelerini, kalb ve aklını nefs‑i emmârenin arkasına düşürüp pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat‑ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla bazı umûr‑u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat‑ı şer'iye var; fakat, yalnız bir ihtiyaca binâen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar‑ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar‑ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr‑u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz‑ı hayat cihâzı, bu asırda isrâfât ile ve iktisadsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret ve maîşet ziyâdeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl‑i dalâlet nazar‑ı dikkati şu fânî hayata celb ede ede o derece nazar‑ı dikkati kendine celbetmiş ki; ednâ bir hâcât‑ı hayatiyeyi büyük bir mes'ele‑i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tiryâk‑misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale‑i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hàlis, sâdık fedâkâr şâkirdleri mukâvemet edebilir. Öyle ise, herşeyden evvel onun dâiresine girmeli, sadâkatle, tam metânetle ve ciddi ihlâs ve tam i'timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te'sirinden kurtulsun.
Said Nursî
360
Vazife‑i İlâhiye’ye Karışmamak, Kemiyete Değil, Keyfiyete Bakmak
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hâfız Ali’nin kendi üstadı hakkında benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti; onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil; bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr, müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
Âhirdeki, “Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği gibi, manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektedir” diyen fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den duâ ile niyâz ediyoruz; temennî ediyoruz.
Fakat biz Risale‑i Nur şâkirdleri ise, vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbâb altında Risale‑i Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkanın ve dalâletin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve biri yüze ve bazı bine mukâbil yüzer ve binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş, vukûât ile isbât etmiş ve ediyor. Ve inşâallâh hiçbir kuvvet Anadolu sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinin asıl sâhibleri yani Mehdi ve şâkirdleri Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Said Nursî
361
Hayat‑ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih mes'elesine tetimme
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Evvelce, hayat‑ı dünyeviyeyi, hayat‑ı uhreviyeye tercih etmeye dair yazılan iki parçaya tetimmedir.
Bu acîb asrın hayat‑ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşama şerâitini ağırlaştırıp çoğaltması ve hâcât‑ı gayr-ı zarûriyeyi, görenekle, tiryâki ve mübtelâ etmekle hâcât‑ı zarûriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat‑ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatânın cezası olarak öyle dehşetli tokat yedi ki, dünyayı başına Cehennem eyledi.
İşte bu dehşetli musîbette, ehl‑i diyânet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Gördüm ki, ehl‑i diyânet; ehl‑i takvâ bir kısım zâtlar bizimle gayet ciddi alâkadarlık peydâ ettiler. O bir‑iki zâtta gördüm ki, diyâneti ister ve yapmasını sever, tâ ki hayat‑ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarîkatı, keşf ve kerâmet için ister.
Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki saâdet‑i uhreviye gibi saâdet‑i dünyeviyeye dahi medâr olan hakàik‑ı diniyenin fevâid‑i dünyeviyesi, yalnız tercih edici ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel‑i hayrın yapılmasındaki maksad o fâide olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsı kırılır, sevâbı kaçar.
Bu hasta ve gaddâr ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulümâtından en mücerreb bir kurtarıcı, Risale‑i Nurun mîzanları ve muvâzeneleriyle, neşrettiği nur olduğuna kırk bin şâhid vardır. Demek Risale‑i Nurun dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.
362
Evet ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ işâretiyle, bu asır hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye, Ehl‑i İslâm’a da bilerek, tercih ettirdi.
Hem bin üçyüz otuzdört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl‑i Îmân içine sokuldu. Evet عَلَى الْاٰخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla bin üçyüz otuzüç veya dört ederek, aynı vakitte eski Harb‑i Umumî’de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muâhede şartını, dünyayı dine tercih rejiminin mebde'ine tevâfuk ediyor. İki‑üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.
Said Nursî
363
Musibet‑i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçer
Üstad Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Harbi Esnâsında Yazdığı Mühim Bir Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Şiddet‑i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet‑i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.
Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nev'i merhamet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet‑i semâviye masûmlar hakkında bir nev'i şehâdet hükmüne geçiyor.
Üç‑dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken Avrupa ve Rusya’daki çoluk‑çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyân ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musîbet‑i semâvîden, zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefât eden ve perîşan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât‑ı maneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.
Onbeşten yukarı olanlar, eğer masûm ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve din‑i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve mâdem âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) din‑i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan Hazret‑i İsâ’ya (A.S.) mensûb Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket onlar hakkında bir nev'i şehâdettir denebilir. Hususan ihtiyarlar ve musîbet‑zedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musîbet çekiyorlar. Elbette o musîbet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elemden ve şefkatten tesellî buldum.
364
Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perîşaniyetini ihzar eden gaddârlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet‑i Rabbâniyedir.
Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdâdına koşanlar ve istirahat‑i beşeriye için ve esâsât‑ı diniyeyi ve mukaddesât‑ı semâviyeyi ve hukuk‑u insaniyeyi muhâfaza için mücâdele edenler ise, elbette o fedâkârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür; o musîbeti onlar hakkında medâr‑ı şeref yapar, sevdirir.
Said Nursî
365
Terfî‑i Makam ve Rütbe İçin Bizlere Fermân‑ı Şâhâne Manevî Bir Cânibden Geliyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Üç gün evvel, aynen nurlu hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânda rüyada görüyordum ki; terfî‑i makam ve rütbe için bizlere fermân‑ı şâhâne manevî bir cânibden geliyor; kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Demek Kur'ân yüzünden Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânı aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i nurâniyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip, otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm.
Ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyenin, bir günde otuz defa gülmesi bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr ve o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmlar ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmânın istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edecek olan ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimize hasenâtları yazılıp kaydedilmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin mukadderâtının mes'ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmişti.
366
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi bir günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz, hem masûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve vâlidelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrik ederiz.
Mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirine birer hususî teşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım; öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben, onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün manevî kazançlarıma hissedar edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstadlarına selâmlarımızı tebliğ ediniz. Cenâb‑ı Hak, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes'ûd eylesin, âmîn, âmîn, âmîn.
Said Nursî
367
Risale‑i Nur hakaik-ı imaniyeyi bu zamanda en birinci maksat yapar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Hakàik‑ı îmâniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale‑i Nura hizmet etmek en birinci vazife ve medâr ve merak ve maksûd‑u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl‑i âlem hayat‑ı dünyeviyeyi hususan hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat‑ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab‑ı İlâhînin bir cilvesi olan Harb‑i Umumî’nin tarafgirâne, damarları ve a'sâbları tehyîc edip bâtın‑ı kalbe kadar, hattâ hakàik‑ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecede bu meş'ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale‑i Nur dâiresi haricinde bulunan bir kısım sathî belki de bir kısım zaîf velîler, o siyâsî ve ictimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakàik‑ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikir olan münâfıkları sever. Kendine muhâlif olan ehl‑i hakikati belki ehl‑i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat‑ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risale‑i Nurun hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskàt etmiş ki, bu Harb‑i Umumî’yi dört aydır merak etmedim, sormadım.
Hem Risale‑i Nurun hàs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakàik‑ı îmâniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife‑i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini bulaştırmamak gerektir.
Cenâb‑ı Hak, bize, nur ve nurânî vazife vermiş; onlara da zulümlü ve zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları hâlde, onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dâiremiz içindeki ezvâk‑ı maneviye ve envâr‑ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Said Nursî
368
Isparta, Risale‑i Nurun Bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bugünlerde, Risale‑i Nura sû‑i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım, bedduâ yerine: “Yâ Rab! Isparta, Risale‑i Nurun bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır. Oradaki fenâ memurları dahi ıslah eyle, hüsn‑ü âkıbet ver” diye duâ eyledim ve ediyorum.
Said Nursî
369
Îmân Hizmetine Zarar Vermemek İçin Siyasetten Uzak Durmak, Hiçbir Şeye Âlet Etmemek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, fedâkâr kardeşlerim!
Nurlar, bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir zât geldi. Ona dedim ki: