Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
282

Yukarıdaki Müdafaâtımın Birinci Tetimmesi

Beni istintak eden zâtın ve hey'et‑i hâkimenin nazar‑ı dikkatlerine! Evvelki ifâdeme üç maddeyi ilâve ediyorum.

Birinci Madde

Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir garazı ihsâs eden ve bil'iltizam hiçten bir sebeb‑i ittiham icâd etmek nev'inden, musırrâne, bir cem'iyet ve teşkilât varmış gibi soruyorlar: Bu teşkilâtı yapmak için nereden para alıyorsunuz?” diyorlar.
Elcevab:
Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir cem'iyet‑i siyâsiyenin, bizim tarafımızdan vücûduna dair hangi vesika, hangi emâreler var ve para ile teşkilât yaptığımıza hangi delil, hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrâne soruyorlar?
Ben, on senedir Isparta Vilâyeti’nde şiddetli tarassud altında bulunmuşum. Bir‑iki hizmetkâr ve on günde bir‑iki yolcudan başka adamları görmeyen garîb, kimsesiz, dünyadan usanmış, siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş ve kuvvetli siyâsî muhâlif cem'iyetlerin ne kadar aksü'l‑ameller ile zararlı ve akîm kaldığını mükerrer müşâhedâtla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, siyâsî cem'iyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış ve îmân‑ı tahkîkînin gayet kudsî ve hiçbir şeyle zedelenmesi câiz olmayan hizmeti bozmak ve ağrâz‑ı siyâsî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telâkki ederek şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ kendine düstur eden ve hileyi hilesizlikte bulan, asabî ve bilâ‑pervâ esrârını fâşeden; on sene koca Isparta Vilâyetinin hassas ve cessâs memurlarına böyle teşkilât sezdirmeyen bu adamdan, Böyle bir teşkilât var ve siyâsî bir dolabı çeviriyorsunuz!” diyenlere karşı, yalnız ben değil, belki Isparta Vilâyeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl‑i akıl ve vicdân, onların iftiralarını nefretle karşılar ve Garazkâr plânlar ile onu itham ediyorsunuz!” diyecekler.
283
Sâniyen: Mes'elemiz îmândır. Îmân uhuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamları ile uhuvvetimiz var. Hâlbuki cem'iyet ise ekser içinde, ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksandokuz adam cem'iyet olmaz. Meğer, gayet insafsız bir dinsiz, herkesi (hâşâ) kendi gibi dinsiz tevehhüm edip, bu mübârek ve dindar milleti tahkîr etmek niyetiyle böyle işâa eder
Sâlisen: Benim gibi pek ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven ve Kur'ânın senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden ve altıyüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ânın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli tarafdâr bulunan; ve bin Türk’ün şehâdetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk milletine bilfiil hizmet eden ve kıymetdâr otuz‑kırk Türk gençleri, namazsız otuzbin hemşehrilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden ve hocalık haysiyetiyle izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza eden ve hakàik‑ı îmâniyeyi pek vâzıh bir sûrette ders veren bir insanın; on sene ve belki yirmi‑otuz sene zarfında, yirmi‑otuz değil, belki yüz, belki binler talebesi, sırf îmân ve hakikat ve âhiret noktasında onunla fedâkârâne bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur ve zararı var? Hiç ehl‑i vicdân ve insaf bunları tenkide cevâz verir mi? Ve bunlara cem'iyet‑i siyâsiye nazarıyla bakabilir mi?
Râbian: On sene zarfında yüz banknot ile idare eden ve günde, bazen kırk para ile geçinen ve yetmiş yamalı bir abâyı yedi sene giyen bir adam hakkında: Nereden para alıp yaşıyorsun ve teşkilât yapıyorsun?” diyenler, ne kadar insaftan uzak düştüklerini ehl‑i insaf anlar.

İkinci Madde

Menemen hâdisesinin bir yalancı taklidini yapıp, millete dehşet verip, serbestî kanunları kolayca tatbik etmek desîsesiyle hükûmeti iğfal ederek, güyâ Hükûmetin serbestî kanunlarını kabûl ettirmesine yardım ediyoruz entrikasıyla, beni Barla’dan Isparta’ya cebren celbettiler. Baktılar; ben, öyle fitnelere âlet olamıyorum ve öyle her cihetçe vatana, millete, dine zararlı olan akîm teşebbüslere hiçbir meylim yoktur, anladılar ki o vakit plânlarını değiştirdiler. Benim beğenmediğim bir şöhret‑i kâzibemden istifade edip, hiç hâtır ve hayâlimize gelmeyen entrikalarla başımıza Menemen hâdise‑i vâkıasının bir mevhûm taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem masûm, mevkuf birçok efrâd‑ı millete büyük zarar verdiler. Şimdi yalanları meydâna çıktıkça, kurdun keçiye bahâne bulması nev'inden bahâneleri bulup, memurîn‑i adliyeyi şaşırtmak istiyorlar.
284
Adliye memurlarının bu mes'elede çok dikkate ve ihtiyata muhtaç olduklarını müdafaa‑i milliye hukukum noktasında hatırlatıyorum. Asıl ittiham edilecek onlardır ki, hükûmetin bazı erkânına dalkavukluk edip ve sahtekârlıkla, bir yalancı cem'iyet maskesi altında, bazı sâfdil masûmları, bîçâreleri tehyîc ederek küçük bir hâdise çıkarır; sonra şeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti şaşırtır, çok masûmları ezdirir, memlekete büyük zarar verir, kabahati başkalara yükler. İşte bu mes'elemiz aynen böyledir.

Üçüncü Madde

Hükûmetin dâireleri içinde en ziyâde hürriyetini muhâfaza etmeye ve te'sirât‑ı hariciyeden en ziyâde bî‑tarafâne, hissiyatsız bakmakla mükellef olan, elbette mahkemedir. Ben mahkemenin hürriyet‑i tâmmesine istinâden, hürriyetle, hukuk‑u hürriyetimi bu sûretle müdafaa etmeye hakkım vardır.
Evet, her yerde, adliyede mal ve can mes'eleleri var. Eğer hâkim, şahsî hiddet edip bir kàtili katletse, o hâkim kàtil olur. Demek adliye memurları, hissiyattan ve te'sirât‑ı hariciyeden bütün bütün âzâde ve serbest olmazsa, sûreten adâlet içinde müdhiş günahlara girmek ihtimali var.
Hem; cânîlerin, kimsesizlerin ve muhâliflerin dahi bir hakkı var. Ve hakkını aramak için, gayet bî‑tarafâne bir merci' isterler. Adâlet noktasından tarafgirlik fikrini verip, adâletin mâhiyetini zulme çeviren, hakkımda sarfedilen bir tâbirdir ki; Isparta’da ve burada bazı isticvâblarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında Said Kürdî ve bu Kürd diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet‑i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adâletinin mâhiyetine bütün bütün zıd ve muhâlif bir cereyan vermektir.
285
Evet, hâkim ve mahkeme, tarafgirlik şâibesinden müberrâ ve gayet bî‑tarafâne bakması birinci şart‑ı adâlet olduğuna dair binler vukûât‑ı tarihiyeden, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın hilâfeti zamanında bir Yahudî ile mahkemede beraber oturmaları ve çok pâdişahların, âdi adamlar ile mahkeme‑i adâlette görülmesi gibi çok hâdisât‑ı tarihiye varken, benim hakkımda bir yabânîlik hissini veren ve nazar‑ı adâleti şaşırtmak isteyen adamlara derim:
Ey efendiler! Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hàlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı, Türkler olduğundan, meslek‑i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve tarafdâr olmak kudsî hizmetimin muktezâsı olduğundan; bana Kürd diyen ve kendini milliyet‑perver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakîki ve civanmerd bin Türk gençlerini işhâd edebilirim.
Hem, hey'et‑i hâkimenin ellerinde bulunan otuz‑kırk kitabımı; hususan İktisad, İhtiyarlar, Hastalar Risalelerini işhâd ediyorum ki; Türk milletinin beşten dört kısmını teşkil eden musîbet‑zede, fakirler ve hastalar ve dindar müttakìler tâifelerine, bin Türkçü kadar hizmet eden o kitaplar, Kürdlerin ellerinde değil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler.
Hey'et‑i hâkimenin müsâadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükûmetin mühim bazı erkânını iğfal eden ve milliyet‑perverlik perdesi altında entrikaları çeviren mülhid zâlimlere derim:
286
Ey efendiler! Benim hakkımda tesbit edilmeyen ve tesbit edilse dahi bir suç teşkil etmeyen ve suç olsa bile yalnız beni mes'ûl eden bir madde yüzünden, kırktan fazla Türk’ün en kıymetdâr gençlerini ve en muhterem ihtiyarlarını, büyük bir cinayet işlemişler gibi bu belâya atmak, milliyet‑perverlik midir? Evet, sebebsiz böyle işkenceli tevkîfe düşenler içinde Türk gençlerinin medâr‑ı iftiharı olacak bir kısım zâtlar var ki; (Hâşiye) uzaktan kıymetini hissedip, ona yalnız bir selâm veya îmânî bir risale göndermemle, onu bir cânî gibi çoluk ve çocukları içinden alıp bu belâya atmak milliyetçilik midir?
Ben ki, sizin nazarınızda yabânî millettenim diyorum Bu mevkuf olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarları içinde öyleleri var ki; onların bir tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem. İçinde öyleleri var ki; on sene bana zulüm eden memurlara, beş seneden beri onların hatırları için, o zâlimlere bedduâyı bıraktım. Ve onların içinde öyleleri var ki; àlî seciyelerin en hàlis nümûnelerini o âlîcenâb Türk arkadaşlarda kemâl‑i hayret ve takdirle gördüm. Ve Türk milletinin sırr‑ı tefevvukunu onlarla anladım
Ben, vicdânımla, mevcûd ve çok emârelerle te'min ederim ki; eğer bu masûm mevkuflar adedince vücûdlarım bulunsaydı veyâhut onların umumuna gelen her nev'i meşakkatlerini alabilseydim, kasem ederim ki, müftehirâne o kıymetdâr zâtlara bedel çekmek isterdim. Benim bunlara karşı bu hissim, onların kıymet‑i zâtiyeleri içindir; yoksa şahsıma karşı fâidesi dokunması değildir. Çünkü, bir kısmını yeni görüyorum; bir kısmı, belki o benden fâide görmüş, ben ondan zarar görmüşüm. Fakat binler zarar görsem, yine onların kıymeti nazarımda tenzîl etmez.
İşte, ey Türkçülük da'vâ eden mülhid zâlimler! Türk milletinin medâr‑ı iftiharı olabilecek bu kadar zâtları gayet âdi ve ehemmiyetsiz bahâneler ile sizin tâbirinizle benim gibi bir Kürd yüzünden perîşan etmek, tezlil etmek milliyetçilik midir, Türkçülük müdür, vatan‑perverlik midir? Haydi, o insafsız vicdânınıza havâle ediyorum!
İşte mahkeme‑i âdile, onların masûmiyetini anlamakla çoklarını tahliye etti. Eğer ortada bir suç varsa, o suç benimdir. Onlar, ulüvv‑ü cenâblarından, benim gibi garîb bir ihtiyar hocaya soba yakmak, su getirmek, yemek pişirmek ve kendime mahsûs bir risalemi tebyiz etmek gibi cüz'î işlerimi sırf Lillâh için yapmışlar ve benim hatırım için hâtıra defterim hükmünde olan o iki risalemin âhirlerinde, bir hâtıra olmak üzere imzalarını atmışlar. Acaba dünyada, böyleleri, böyle bahânelerle muâheze edecek bir kanun, bir usûl ve bir maslahat var ?
287

Müdafaâtımın İkinci Tetimmesi

Ey hey'et‑i hâkime! Gelecek beyânâtımda, belki vazifenizce lüzumsuz şeyler bulunacak; fakat bu mes'eleler ile umum memleket, belki dünya alâkadardır. Yalnız siz değil, onlar dahi ma'nen dinliyorlar. Hem beyânâtımda intizamsızlık göreceksiniz. Sebebi ise, mühim bir hakkım bana verilmedi: Benim hüsn‑ü hattım yok. Çok ricâ ettim ki, bu hayat‑memât mes'elesidir, bir yazıcı bana veriniz hakkımı müdafaa için bir istid'a yazdırayım. Vermediler. Belki beni iki ay, gayet insafsızcasına bütün bütün konuşmaktan men'ettiler. Onun için, gayet noksan ve müşevveş yazımla intizamlı yazamadım. İşte âhir beyânâtım budur:

Gayet Zâhir Bir İftira

Eğer farz‑ı muhâl olarak, müfsidlerin, muhbirlerin ihbar ettikleri gibi, Risale‑i Nur, hükûmetin bir takım siyasetiyle ve bazı kanunlarıyla tevfik edilmiyor, muâraza ediyor; belki başka siyâsî kanâatlerdir ve ayrı ayrı fikirlerdir ve umum risaleler, îmândan değil, belki siyasetten bahseder diye, gayet zâhir bir iftira farz ve kabûl edilse, cevaben derim:
Mâdem hürriyetin en geniş şekli cumhûriyettir ve mâdem hükûmet ise, cumhûriyetin en serbest sûretini kabûl etmiştir; elbette hakîki ve kat'î ve reddedilmez kanâat‑ı ilmiyeyi ve efkâr‑ı sâibeyi âsâyişe dokunmamak şartıyla, cumhûriyetin hürriyeti, o hürriyet‑i ilmiyeyi istibdâd altına alamaz ve onu bir suç tanımaz. Evet, dünyada hiçbir hükûmet var mıdır ki, bütün bir tek kanâat‑ı siyâsiyede bulunsun. Haydi farz‑ı muhâl olarak ben, perde altında kendi kendime kanâat‑ı siyâsiyemi yazmışım ve bir kısım hàs dostlarıma göstermişim; bunda suç var diyen kanunları işitmemişim. Hâlbuki Risale‑i Nur, îmân nurundan bahseder; siyaset zulmetine sukùt etmemiş ve tenezzül etmez.

Risale‑i Nur, hayat-ı ictimâiyenin kanunlarından bahsetmez. Asıl mevzûu ve hedefi, îmânın erkân-ı azîmesidir

Eğer farazâ, lâik cumhûriyetin mâhiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: Senin risalelerin, kuvvetli bir dinî cereyan veriyor, lâdînî cumhûriyetin prensiplerine muâraza ediyor?‥”
288
Elcevab: Hükûmetin lâik cumhûriyeti, dini, dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hâtıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabûl eder.
Evet, dünyada hiçbir millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi; Türk milleti misillû bütün asırlarda mümtâz olarak, bütün aktâr‑ı cihanda, nerede Türk varsa Müslümandır. Sâir anâsır‑ı İslâmiyenin küçük de olsa yine bir kısmı, İslâmiyet haricindedir. Böyle pek ciddi ve hakîki dindar ve bin sene kadar Hak dininin kahraman ordusu olarak zemin yüzünde, mefâhir‑i milliyesini milyonlar menâbi'‑i diniye ile çakan ve kılınçlarının uçlarıyla yazan bu mübârek milleti, Dini reddeder veya dinsiz olur diye itham eden yalancı dinsizler ve milliyetsizler, öyle bir cinayet işliyorlar ki, Cehennem’in esfel‑i sâfilîn tabakasında ceza görmeye müstehak olurlar.
Hâlbuki Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyenin kanunlarını da ihâta eden dinin, geniş dâiresinden bahsetmez. Belki asıl mevzûu ve hedefi; dinin en hàs ve en yüksek kısmı olan îmânın erkân‑ı azîmesinden bahseder. Hem ekseriyetle muhâtabım, evvel kendi nefsim, sonra Avrupa feylesoflarıdır. Böyle mesâil‑i kudsiyeden, doğru olmak şartıyla, zarar tevehhüm eden, yalnız şeytanlar olabilir tasavvurundayım.
Yalnız üç‑dört risale, tenkidkârâne şekvâ sûretinde bir kısım memurlara bakmış. Fakat o risaleler, hükûmetle mübâreze ve tenkid için değil, belki bana zulmeden ve memuriyetini sû‑i isti'mâl eden bir kısım memurlara karşıdır. Hem sonra da, sû‑i tefehhüme medâr olmamak için, o üç‑dört risalelere mahremdir deyip neşrini men'etmişiz. Sâir risalelerin ekser‑i mutlakası, dört‑beş sene evvel ve bir kısmı sekiz sene evvel, bir kısmı onüç sene evvel te'lif edilmişlerdir. Yalnız İktisad ve İhtiyarlar ve Hastalar risaleleri geçen sene te'lif edilmişler. Ve bununla beraber, risaleler, hükûmetin kanunlarına mugâyir olmadığı ve âsâyişi ihlâl ve halkı idlâl mâhiyetinde bulunmadığını ve bil'akis hükûmetçe takdirler ile karşılanması lâzım geleceğini, zerre mikdar aklı bulunan, risaleleri bî‑tarafâne tedkik eden, tasdik eder.
289
Ve eğer farz‑ı muhâl olarak, hükûmetin nokta‑i nazarına çok noktaları muhâlif olsa bile 28 Temmuz 933 tarihinde, evvelki cürümlerin bu kısımlarını affetmekte olan ve âhiren neşredilen af kanunu mûcibince o risaleleri takibe mahal kalmadığını iddia edip, bize edilen haksızlığın bir ân evvel def'edilmesi ve risalelerin iâde olunmasını taleb ederim.

Risaleler, îmânı pek kuvvetli ders veriyor. Nazarı, âhirete çeviriyor

Eğer insaniyetin mâhiyetini, hayvaniyetin en bedbaht ve en aşağı derecesinde telâkki ve dünyayı, dâimî ve lâyezâl tevehhüm ve insanı bâkî ve lâyemût tahayyül eden bir sarhoş vicdânsız tarafından denilse: Senin bütün risalelerin, îmânı pek kuvvetli ders veriyor. Dünyadan soğutuyor. Nazarı, âhirete çeviriyor. Biz ise, bütün kuvvet ve dikkat ve zihnimizle dünya hayatına müteveccih olmamız ile bu zamanda yaşayabiliriz. Çünkü şimdi yaşamak ve düşmanlardan sakınmak çok müşkülleşmiştir?”
Elcevab: Îmân‑ı tahkîkînin dersleri, gerçi nazarı âhirete baktırıyor; fakat dünyayı, o âhiretin mezraa ve çarşısı ve bir fabrikası göstermekle, daha ziyâde dünya hayatına çalıştırır. Hem, îmânsızlıktaki müdhiş bir sûrette kırılan kuvve‑i maneviyeyi, gayet kuvvetli bir tarzda kazandırır. Ve me'yûsiyet içinde atâlet ve lâkaydlığa düşenleri şevk ve gayrete, sa'ye sevk eder, çalıştırır. Acaba, bu dünyada yaşamak isteyenler; böyle, hayat‑ı dünyeviyenin lezzetini, hem çalışmaya şevki, hem hadsiz musîbetlerine karşı dayanmaya medâr kuvve‑i maneviyesini te'min eden ve i'tirâz kabûl etmeyen deliller ile isbât edilen îmân‑ı tahkîkînin derslerine, yasak denecek bir kanunun vücûdunu kabûl ederler mi ve öyle bir kanun olabilir mi?

Câhil Bir Hamiyet‑fürûş Dese: “Risalelerin, âsâyişi bozanlara ve idareyi karıştıranlara bir medâr olabilir?”

Eğer idare‑i millet ve âsâyiş‑i memleketin hakîki esâslarını bilmeyen bir câhil hamiyet‑fürûş dese: Senin risalelerin, âsâyişi bozanlara ve idareyi karıştıranlara bir medâr olabilir cihetiyle ve sen dahi ihtiyatsızlık edip idare‑i hâzıraya i'tirâz etsen, risalelerin kuvvetiyle bir gâile açmak ihtimaliyle sana ilişiyoruz?”
290
Elcevab: Risale‑i Nurdan ders alan, elbette, çok masûmların kanını ve hukukunu zâyi' eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren akîm ve zararlı kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaşmaz. Ve bu on senedeki on fitnelere, Risale‑i Nurun şâkirdlerinin ondan birisi, belki asla hiçbirisi karışmadığı gösterir ki, risaleler bu fitnelere zıt ve âsâyişi te'mine medârdırlar. Acaba idarece ve âsâyişi muhâfazaca, bin îmânlı adam , yoksa on dinsiz serseri mi daha kolaydır? Evet îmân, güzel seciyeler vermekle hem merhamet hissini, hem zarar vermekten sakınmak meylini verir. Amma benim ihtiyatsızlığım ise, bu onüç senedir imkân dâiresinde ne kadar elimden gelmişse hükûmetin nazar‑ı dikkatini celbetmemek ve onunla uğraşmamak ve işlerine karışmamak için Isparta Vilâyeti’ne ma'lûm olan hàrika bir sûrette münzeviyâne ve merdüm‑girizâne ve müşfikkârâne ve siyasetten müctenibâne yaşadığımı bu memleket bilir.
Ey beni bu belâya sevk eden insafsızlar! Anlaşılıyor ki, âsâyiş aleyhinde hareket etmediğimden benden kızdınız, hiddet ettiniz! Âsâyişe düşmanlık damarıyla beni tevkîf ettirdiniz. Evet, âsâyişi bozmak ve idareyi karıştırmak isteyenler, benim hakkımda hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi lüzumsuz işgal edip beni tevkîf ettirenlerdir. Onların hakkında değil yalnız biz, belki memleket nâmına, başta müddeiumumî olarak hey'et‑i hâkimeye da'vâ etmelidir.

Dinî Ders Veremezsin?!

Eğer denilse: Sen vazifesizsin, milletin hürmetini kabûl edip vazifedârlar gibi dinî ders veremezsin. Hem, dinî ders verecek resmî bir dâire var; onun müsâadesi lâzımdır?”
Elcevab:
Evvelâ, benim matbaam ve kâtiblerim yoktur ki vazife‑i neşri yapsın. Bizimki hususîdir. Hususî işlere, hususan îmânî ve vicdânî olsa, hürriyet‑i vicdân düsturu, onun serbestiyetini te'min eder.
Sâniyen: Hükûmet‑i ittihâdiye ittifaklarıyla, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de Avrupa’ya karşı hakàik‑ı İslâmiyeyi isbât edecek ve millete ders verecek bir vazife ile tavzif etmeleri ve Diyânet Riyâseti’nin Van’da beni vâiz ta'yin etmesi ve şimdiye kadar yüz risaleden ziyâde eserlerim ulemâ ellerinde gezmesi ve tenkid edilmemesi isbât eder ki, millete ders vermeye hakkım var!
291
Sâlisen: Eğer, kabir kapısı kapansaydı ve insan dünyada lâyemût kalsaydı, o vakit vazifeler yalnız askerî ve idarî ve resmî olurdu. Mâdem her gün lâakal otuz bin şâhid, cenazeleriyle اَلْمَوْتُ حَقٌّ da'vâsını imza ediyorlar; elbette dünyaya ait vazifelerden daha ehemmiyetli îmânî vazifeler var. İşte Risale‑i Nur o vazifeleri Kur'ânın emriyle îfâ ediyor.
Mâdem Risale‑i Nurun âmirine ve hâkimi olan Kur'ânın, kumandası üçyüz elli milyona hükmedip ta'limât yaptırıyor ve her gün lâakal beş defa, beşten dördünün ellerini Dergâh‑ı İlâhiye’ye açtırıyor ve bütün câmilerde ve cemâatlerde, namazlarda, kudsî, semâvî fermânlarını hürmetle okutturuyor; elbette O’nun hakîki tefsiri ve o güneşin bir nuru ve O’nun bir memuru olan Risale‑i Nur, o vazife‑i îmâniyesini, biiznillâh, sadmelere uğratmayarak görecektir. Öyle ise ehl‑i dünya ve ehl‑i siyaset, onunla mübâreze değil, belki ondan istifade etmeye pek çok muhtaçtırlar.
Evet, şu tılsım‑ı kâinâtın muğlakını keşfeden ve mevcûdâtın nereden nereye ve ne olacaklarının tılsımını açan Risale‑i Nurun eczâlarından Yirmidokuzuncu Söz ve tahavvülât‑ı zerrâtın muammâsını keşfeden Otuzuncu Söz ve kâinâtta mütemâdiyen fenâ ve zevâl içindeki fa'âliyet ve hallâkıyet‑i umumiye tılsım‑ı acîbini hall ve keşfeden Yirmidördüncü Mektûb ve tevhidin en derin ve en mühim muammâsını keşf ve hall ve izâh eden ve haşr‑i beşerî, bir sinek ihyâsı kadar kolay olduğunu isbât eden Yirminci Mektûb ve tabiat‑perestlerin fikr‑i küfrîlerini esâsıyla bozan ve tahrib eden Tabiat Risalesi nâmındaki Yirmiüçüncü Lem'a gibi Risale‑i Nurun çok cüz'leri var. Bunların yalnız birisindeki muammâyı keşfeden bir âlim, bir edîb, bir profesör, hangi hükûmette olsa, takdirle mükâfât ve ikramiye verileceğini, bu risaleleri dikkatle mütâlaa eden tasdik eyler.
292

Senin İrticakârâne Bir Sûrette Dinî ve Îmânî Kuvvetli Ders Vermen İşimize Gelmez!‥

Bu beyânâtıma, sadedden hariç tafsilât nazarıyla bakmamak gerektir. Çünkü, Risale‑i Nurun yüzden ziyâde risaleleri benim evrak‑ı tevkîfiyem hükmüne geçmiş olduğundan, hem hey'et‑i hâkime tedkik ile mükelleftir, hem ben, izâh ve cevab vermeye, Kur'ân’a ve Âlem‑i İslâma ve istikbâle alâkadarlığı cihetiyle mecburum.
Mâdem bir mes'elenin tam tenevvürü, herhalde uzak ve yakın bütün ihtimalleri beyân etmekle olur. Mes'elemize ait uzak bir ihtimali beyân etmeye ihtiyaç var. Şöyle ki:
Eğer dinsizliği ve küfrü, kendine meslek ittihàz eden bedbaht bir kısım adamlar, bir maksad‑ı siyâsînin perdesi altında hükûmetin bazı erkânına hulûl edip iğfal etseler veya memuriyet mesleğine girseler ve Risale‑i Nuru desîselerle imha ve beni tehdidleriyle susturmak için deseler: Taassub zamanı geçti. Mâziyi unutmak ve istikbâle bütün kuvvetimizle müteveccih olmak lâzım gelirken, senin irticakârâne bir sûrette dinî ve îmânî kuvvetli ders vermen işimize gelmez!‥”
Elcevab:
Evvelâ o mâzi zannedilen zaman ise istikbâle inkılâb etmiş ve hakîki istikbâl odur ve oraya gideceğiz.
Sâniyen: Risale‑i Nur, tefsir olduğu haysiyetiyle, Kur'ân‑ı Hakîm ile bağlanmış, Kur'ân ise, küre‑i arzı Arşa bağlayan câzibe‑i umumiye gibi bir hakikat‑i câzibedârdır. Asya’da hükmedenler, Kur'ânın Risale‑i Nur gibi tefsirleriyle mübâreze edemezler. Belki musâlaha ederler; ondan istifade ederler ve himâye ederler.
293
Amma benim susmam ise, mâdem âdi bir keşif yolunda ve ehemmiyetsiz bir fikr‑i siyâsî peşinde ve dünyevî bir haysiyet yüzünden çok ehl‑i izzetin başları fedâ edilse; elbette koca Cennet’in fiatı olacak bir servet ve hayat‑ı ebediyeyi kazandıracak bir âb‑ı hayat ve bütün feylesofları hayrette bırakacak bir keşfiyât yolunda, vücûdum zerreleri adedince başlarım bulunsa ve fedâ edilmesi lâzımgelse, bilâ‑tereddüd fedâ edilir. Hem, beni tehdid veya imha sûretiyle susturmak, bir dil yerine bin dil konuşturacak! Yirmi seneden beri rûhlara yerleşen Risale‑i Nur, susmuş bir dilime bedel, binler dilleri söylettirmesini Rahîm‑i Zülcelâl’den ümîdvârım.

Ehemmiyetsiz, Fakat Ehemmiyetli Bir Suç Olarak Bana Sorulan Bir Mes'ele

Diyorlar ki: Sen, şapkayı başına koymuyorsun; mahkeme gibi çok resmî yerlerde başını açmıyorsun. Demek, o kanunları reddediyorsun. O kanunları reddetmenin cezası şiddetlidir?!”
Elcevab: Bir kanunu reddetmek başkadır ve o kanunla amel etmemek bütün bütün başkadır. Evvelkinin cezası i'dâm ise; bunun cezası ya bir gün hapis ve bir lira ceza‑yı nakdî veya bir tekdir veya bir ihtardır. Ben o kanunlarla amel etmiyorum; hem amel etmekle dahi mükellef olamıyorum. Çünkü münzevî yaşıyorum. Bu kanunlar hususî menzillere girmez.

Bir İhtar

Bu iki aydır gayet dikkatle ve ince elekle elemek sûretiyle; hem Isparta, hem Eskişehir mahkemeleri, hem Dâhiliye Vekâleti on seneden beri terâküm eden mahrem kitaplarımı ve hususî mektûblarımı müsâdere edip teftiş ettikleri hâlde gizli bir komite ve cem'iyet gibi medâr‑ı itham hiçbir maddeyi tesbit etmediklerini itirafla beraber, daha tedkike devam ediyorlar. Ben de derim:
Ey efendiler! Beyhûde yorulmayınız Eğer aradığınız varsa, hiçbir ucunu bu kadar zaman bulamadığınızdan, biliniz ki; onu idare eden öyle acîb bir dehâ vardır ki, mağlûb edilmez ve mukàbele edilmez. Çare‑i yegâne, onunla musâlahadır. Yoksa, bu kadar masûmlara zarar vermek ve ezmek yeter! Belki gayretullâha dokunur, galâ (kıtlık) ve vebâ gibi belâlara vesile olur.
294
Hâlbuki benim gibi asabî ve en gizli olan sırrını yabânî adamlara çekinmeyerek söyleyen ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de meşhûr ve pek merdâne ve fedâkârâne müdafaâtı yapan ve ihtiyarlık zamanında en ziyâde âkıbeti tehlikeli ve mechûl sergüzeştlerden sakınmağa mecbur olan bir adama, böyle hiç keşfedilmeyecek komiteciliği isnâd etmek, belâhet derecesinde bir sâfdilliktir veyâhut bir entrikadır.

Hey'et‑i Hâkimeden Bir Hakkımı İsterim

Hey'et‑i hâkimeden bir hakkımı isterim. Benden müsâdere edilen kitaplarımın bence bin liradan ziyâde kıymetleri var. Ve onların mühim bir kısmı, oniki sene evvel Ankara Kütübhânesi’nde iftihar ve teşekkürler ile kabûl edilmiş. Hususan, sırf uhrevî ve îmânî olan Ondokuzuncu Mektûb ile Yirmidokuzuncu Söz’ün benim için çok ehemmiyetleri var; benim manevî servetim ve netice‑i hayatımdırlar ve i'câz‑ı Kur'ânî’nin on kısmından bir kısmının cilvesini göze gösterdikleri için fevkalâde bence kıymetleri var. Hem onları, kendime mahsûs olarak yazdırıp yaldızlatmışım. Hem, ihtiyarlığımın gayet hazîn hâtırâtına dair olan İhtiyarlar Risalesi’nin üç‑dört nüshalarından bir tanesini kendime mahsûs yazdırmıştım. Mâdem muâheze edilecek hiçbir dünyevî madde içlerinde yoktur; onları ve Arabî risalelerimi bana iâde etmenizi bütün rûhumla istiyorum.
Hapiste ve kabirde dahi olsam, o kitaplarım, bu garîb dünyanın bana yüklediği beş elîm ve hazîn gurbetlerde enîslerim ve arkadaşlarımdırlar. Onları benden ayırmakla, tahammülsüz bir altıncı gurbete düşeceğim ve bu çok ağır gurbetin tazyîkinden çıkan âhlardan sakınmalısınız.
295

Mahkemenin Reis ve Âzâlarından Ehemmiyetli Bir Hakkımı Taleb Ederim

Şöyle ki: Bu mes'elede yalnız şahsım medâr‑ı bahs değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat‑i hâle muttali' olmanızla mes'ele hallolsun. Çünkü, ehl‑i ilim ve ehl‑i takvânın şahs‑ı manevîsi, bu mes'elede nazar‑ı millette itham altına girdiği ve hükûmete dahi ehl‑i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl‑i takvâ ve ilim, tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için; benim müdafaâtımın kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurûf ile, matbaa vâsıtasıyla intişarını isterim. ki ehl‑i takvâ ve ehl‑i ilim, entrikalara kapılmayıp; zararlı, tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar ve hükûmetin şahs‑ı manevîsi nazar‑ı millette ithamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl‑i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşılmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlık daha tekerrür etmesin
Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl‑i dalâletin kalblerindeki inkâr‑ı haşri, kalblerinde sıkıştırıp lisânına getirmeye meydân vermedi, ağızlarını tıkadı ve hàrika bürhânlarını gözlerine soktu. Evet, Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn‑ü azîm, îmânın etrafında çelikten zırh oldu; ehl‑i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet‑i cumhûriye bundan memnun oldu ki, meb'ûsânın ve vâlilerin ve büyük memurların ellerinde kemâl‑i serbestiyet ile Onuncu Söz’ün nüshaları gezdi.
Dört aydan beri, bu hayat‑memât mes'elesinde, hiçbir yerden benim acınacak hâlim bir mektûbla dahi sordurulmadığı ve benim hakkımda halkı tenfîr edecek bir sûrette teşhîr etmekle nefret‑i âmmeyi aleyhime celbedip bütün bütün teshîlât ve muâvenetten mahrum kalmış, garîb ve kimsesiz hâlimi tasvir eden, i'tirâznâmemde izâh ettiğim bir hikâye:
296
Bir zaman, bir pâdişahın mübtelâ olduğu bir hastalığın ilâcı, bir çocuğun kanı imiş! O çocuğun pederi, çocuğu, hâkimin fetvâsıyla bir para mukâbilinde pâdişaha vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şekvâ yerine gülmüş. Sormuşlar:
Neden istimdâd etmiyorsun, şikâyet etmiyorsun, gülüyorsun?
Demiş ki: İnsan, musîbete giriftâr olduğu vakit; evvel pederine, sonra hâkime, sonra pâdişaha şekvâ eder. Benim pederim, beni kesilmek için satıyor; işte hâkim de ölmekliğime karar veriyor; işte pâdişah benim kanımı istiyor Bu antika ve pek garîb ve şekli çok çirkin ve hiç görülmemiş bu hâle karşı, ancak gülmek ile mukàbele edilir!
İşte, ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi, evvel mahallî hükûmetteki vâliye, sonra mahkeme adâletine, sonra Dâhiliye Vekâleti’ne müracaat edip mazlumiyetimizi beyân ederek zâlimlerden bizi kurtarmak için arz‑ı hâl etmek muktezâ‑yı hâl iken, gördük ki; en son şekvâmızı dinleyecek Dâhiliye Vekili’nin hakkımızda kapıldığı asılsız evhâmına bir hakikat rengi vermek ve hatâsını örtmek fikriyle hatâsında ısrar etmesi daha büyük bir hatâ olduğunu düşünmediğinden; dûçâr olduğu gurur hastalığına, kanımızı isteyerek, bizi asılsız bahânelerle perîşan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya’nın şahsını, Dâhiliye Vekili olan Şükrü Kaya Bey’e şekvâ ediyoruz. (Hâşiye)
297
Eğer serbestiyeti tam muhâfaza etmek isteyen ve hiçbir te'sir karşısında mağlûb olmayan ve vicdânlarındaki hiss‑i adâletle hükmeden bu mahkeme, bizi, Şükrü Kaya Bey’in şahsı hakkında dinleyeceklerini bilseydim, en evvel biz, Şükrü Kaya’nın şahsı aleyhine ikame‑i da'vâ edecektik. Çünkü, bir seneden beri, her gün veya her hafta hakkımızda rapor isteye isteye aleyhimize câsusların, zâbıtaların nazar‑ı dikkatini celbettirip, kurban koyunu gibi kesmek için bizi beslettiriyordu.
Mahkeme ise; adâletten başka hiçbir şey düşünmemek lâzım gelirken ve hakikaten mahkeme içindeki zâtlar da adâlete tam bağlı oldukları hâlde, yüksek makamdaki Şükrü Kaya gibi şahsın te'sirâtına karşı dayanamadıkları için, bizi tahliye edemeyip süründürüyorlar.
Mahallî hükûmet olan Isparta Vâlisi ve zâbıtasını ise, herkesten ziyâde bizi ve Ispartalı bîçâre, masûm mevkufları himâye etmek ve bir ân evvel kurtulmasına sa'yetmeleri vazife‑i vicdâniyeleri iken, bil'akis çok mânâsız ve asılsız bahâneler ile Isparta mevkuflarının, hususan muhtaç ve fakirlerin ta'yinlerini verdirmeyip, açlıkla sefâlete düşmeleri için onları ezdirmeye çalışıyorlar.
İşte bu hâle şekvâ değil, belki ağlamanın nihâyet derecesini gösteren bu acı hâle, o çocuk gibi gülmek ile mukàbele ediyoruz ve tevekkül edip, işimizi Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyoruz!

Tesellî Etmek İçin Yazılmış Bir Fıkra

Masûm Kardeşlerimin Mazlumiyetinden Gelen Feryâdlarının İşitilmediği ve Benim de Onlarla Konuşturulmadığım Bir Zamanda, Onların Me'yûsiyetlerine Bir Tesellî Vermek İçin Yazdığım Bir Fıkradır
Bu makam münâsebetiyle ilâve edilmiştir
298
Hafîz‑i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetine bakınız ki; mes'elemiz münâsebetiyle Risale‑i Nurun risaleleri adedine muvâfık olarak, yüz yirmi küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları hâlde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhâlif komitecilerin dolaplarıyla mevcûd ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale‑i Nurun hiçbir şâkirdinin münâsebetdârlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak bir Himâye‑i Rabbâniyedir. Muhâfaza‑i İlâhiye’ye ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.), Risale‑i Nura ait kerâmet‑i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inâyet‑i Rahmâniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masûm ve mazlum kardeşlerimizin Dergâh‑ı İlâhiye’ye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında ma'nen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevâblı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hàrikadır. Böyle pek büyük bir ni'mete karşı, şükür ve sürûr ve sevinç ile mukàbele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi.
Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.

Hakikati Doğru Olarak, Olduğu Gibi, Bu Kadar Beyân Edebildim

Garîb ve bana pek çok ağır gelen ve üç günde bir bardak ayran ve bir bardak sütten başka bir şey yedirmeyen grip hastalığının üçüncü gününde, füc'eten hâtırıma ihtar edildi. Ben de o hâtırayı teberrük için, mahkemedeki müdafaamın bir mukaddimesi olarak yazdım. Şiddet ve kusur varsa, hastalığıma aittir. Evet, yüz adamın müdafaa edeceği bir hakikati yalnız başıma müdafaaya mecbur olduğumdan; taab‑ı dimağî ve perîşaniyete ve daha çok müz'ic ahvâl içinde hakikati doğru olarak, olduğu gibi, bu kadar beyân edebildim.
299

Son müdafaâta sonradan bir hikmete binâen ilhâk edilmiş bir mukaddimedir

Müdafaâtımın bütün safahâtında gizli ve müdhiş bir komiteye karşı mübâreze vaziyetini gösteren tarz‑ı ifâdemdeki maksadım şudur:

Birinci Madde

Nasıl ki Hükûmet‑i Cumhûriye Dini dünyadan tefrik edip bî‑tarafâne kalmak prensibini kabûl etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbatındandır. Öyle de; ben dahi bî‑taraf ve hürriyet‑perver olması lâzım gelen Hükûmet‑i Cumhûriyeyi, dinsizliğe tarafdâr ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfî komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlardan uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübâreze ediyorum. O komitelerden, tesâdüfle hükûmetin memuriyetine girenler, ciddi dindarlara takmak için iki kulp elinde tutmuş, garaz ettikleri dindarlara takıyorlar ve hükûmeti iğfale çalışıyorlar. O iki kulpun birisi; o mülhidlerin dinsizliğine temâyül göstermemek mânâsıyla irtica kulpunu takıyor. Diğeri; hâşâ ve hâşâ!, dinsizliği, bu hükûmet‑i İslâmiye’nin ayn‑ı siyaseti telâkki etmediğimiz mânâsında dini siyasete âlet etmek kulpu ile lekelemek istiyorlar. (Hâşiye)
Evet, Hükûmet‑i Cumhûriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette tervîc etmez ve tarafdâr olamaz. Men'etmek, cumhûriyet kanunlarının muktezâsıdır. Ve öyle müfsidlere tarafdârlık ile, cumhûriyetin esâslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet‑i Cumhûriye, bizim ile o müfsidler mâbeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zâlim ise ve tecâvüz ediyorsa; o vakit, hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra etsin.
300
Evet inkâr edilmez ki; kâinâtta, dinsizlik ile dindarlık, Âdem zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyâmete kadar gidecektir. Bu mes'elemizin künhüne vâkıf olan herkes, bize olan bu hücumun, doğrudan doğruya dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar. Ekser‑i hükemânın Garb’da ve Avrupa’da zuhûru ve ağleb‑i enbiyânın Şark’ta ve Asya’da tulû'ları kader‑i ezelînin bir işâret ve remzidir ki; Asya’da hâkim, gâlib, din cereyanıdır. Elbette, Asya’nın ileri kumandanı olan bu Hükûmet‑i Cumhûriye, Asya’nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek ve bî‑tarafâne prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temâyül ettirecektir.

İkinci Madde

Risale‑i Nurun eczâlarında mevâdd‑ı kanuniyeye muârız mes'eleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet mahkemeye aittir. Fakat Risale‑i Nur, kendi başıyla yüz manevî keşfiyâtı hâvî bir eserdir. Bu keşfiyâtın bir tekini bile, keşşâfın hakk‑ı keşfini sıyânet etmekle, ziya'a uğratmamak lâzım gelir. Keşfiyâtın ehemmiyeti, ehl‑i hakikat ve ehl‑i ilim ve edîbler ortasında gayet büyüktür ve ehemmiyeti var. Bir kimse, diğerinin keşfiyâtını temellük edemez. Eğer etse onun aleyhine ikame‑i da'vâ etmek, bütün memleketlerde cârî olan bir kanundur. İleride hükûmetin müsâadesini istihsâl sûretiyle neşretmek istediğim ve yirmi‑otuz seneden beri keşif ve te'lifine çalıştığım ve elli seneden beri devam eden tedkîkàt ve mücâhedât‑ı fikriye ve muhtelif menba'lardaki taharriyât ve mesâîmin neticesi ve semeresi olarak yazdığım ve manevî yüz keşfiyâtı gösteren ve binlerce hakikati hâvî yüzden ziyâde risaleden ibaret olan Risale‑i Nurun te'lifinden sonra neşredilen bazı kanunlara uygun gelmeyen onbeş noktasını ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu hakikatlerin ve benim onlara taalluk eden hukuklarımın ziya'ını mûcib olmakla beraber, diğerin intikal ve sirkatine ve temellük ve kendine mal etmesine zemin ihzar ettiğinden; bu bâbda, evvelemirde ve herşeyden ziyâde hakikat nâmına ve hukuk hesabına hakkımın muhâfazası, âdil mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir.
301
Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsâdere edilen risalelerimin tazammun ettiği hakàik, ehl‑i fen ve felsefeye ve akademi muhakkìklerine karşı isbâtıma medâr olmak üzere elimde bulunması lâzım geleceğinden; bu keşfiyât ve münâzarât‑ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iâdesini isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz ve hapiste dahi benim arkadaşım olmalıdırlar. Mahkemelerin ihkàk‑ı hak cihetindeki haysiyetine, şerefine mühim bir nâkìsa, belki zıd olan garazkârların telkinâtına tebaiyete, elbette mahkeme‑i adâlet tenezzül etmeyecek ve garazkârların entrikalarını akîm bırakacaktır. Ve adâletten ve ihkàk‑ı haktan daha büyük bir makam vazife cihetinde tanımayan mahkemenin, her türlü te'sirâttan âzâde olarak vazifesini yapacağı esâs adâletin muktezâsı olduğuna istinâden; şahsım nâmına değil, belki çok hakikatlerin ve bir çok masûm hukukların kendine bağlı olduğu bir hakikat‑i àliye nâmına, hakkındaki asılsız evhâmlarını bir ân evvel Risale‑i Nurun hürriyetini ilân etmekle ref' etmektir.

Üçüncü Madde

Bize isnâd edilen mevhûm suç ise; umumî bir tâbir ile ve kuyûd‑u ihtiraziye nazara alınmayarak, ceza kanununun yüz altmış üçüncü maddesi, yalnız zâhirine ve umumiyetine temâs ettirip, mahkûmiyetim istilzam edilmek istenildiği anlaşılıyor. Bize isnâd edilen birkaç maddenin kat'î ve hakîki cevabları zabtınıza geçen müdafaâtımda bulunmakla beraber; on veya onbeş nokta yüzünden, manevî yüz keşfiyâtı hâvî, yüzler hakikat‑i mühimmeyi câmi' yüzden ziyâde cüz'den ibaret olan Risale‑i Nur, mükâfât ve takdir yerine mücâzât ve tenkid ile karşılanmıştır. Mahkemenizden bu hakkımı ve Risale‑i Nurun hürriyet hakkını istemek, büyük bir hakkımdır. Bu cihetin halli ve faslı lâbüd ve zarûrîdir.
302

Dördüncü Madde

Şimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr oldukları ve sırf garaz ile iliştikleri bununla anlaşılıyor ki, bizi vurmak için her kapıya başvurdular. Evvelâ, tarîkatçılık bir şey bulamadılar sonra cem'iyetçilik”, sonra siyasetçilik ve inkılâba muhâlif hareket ve muhâlif komitecilik ve izinsiz neşriyatçılık gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için çalıştıkları hâlde; bunların hiçbirinde tutunacak bir emâre bulamadıklarından, en nihâyet bir madde‑i kanuniyenin, kuyûd‑u ihtiraziyeyi nazara almayarak, zâhirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakıl kabûl etmeyecek ve onlara hak vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet, bahsedeceğimiz noktayı, dünyada hiçbir zîakıl, hakikat olarak kabûl etmez ve zerre mikdarı insafı olan, İftiradır diyecek. O nokta şudur:
Said‑i Kürdî dini siyasete âlet ediyor!” tâbiridir. Bu tâbirdeki ithamı çürütecek onbeş‑yirmi delilden ziyâde ve beş‑on kadarı müdafaâtımda zabtınıza geçirilenlerden birisi şudur ki:
Yüzler şâhidin şehâdetiyle isbât etmeye hazır olduğum şu beyân edeceğim hâlim, o ithamı esâsıyla çürütüyor. Şöyle ki:
Dokuz sene oturduğum Barla Köyü halkının müşâhedesiyle ve dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’daki dostlarımın şehâdetleriyle ve beni yakından tanıyan dostlarımın işhâdıyla, onüç senedir ki, siyaset lisânı olan hiçbir gazeteyi, ne okudum ve ne de istedim. Hattâ birkaç hâdisede, şahsımla alâkadar zannedilen ve herkesi meraka sevkeden vâkıalardan bahseden gazeteleri okumak arzusu bulunmadı ve okumadım ve okutmam.
303
Onbeş maddeden başka bütün mesâili, âhiretime ve îmânıma ve hakikate müteveccih olduğu, hükûmetin tedkîkàt‑ı amîkasıyla tezâhür eden Risale‑i Nur ile, Said, dini siyasete âlet ediyor; yani kâinâtta yüksek ve mukaddes tanıdığı bir hakikat‑i kudsiye olan din‑i Hakkı ve îmân‑ı tahkîkîyi, siyasete, yani ihtilâlkârâne, en tehlikeli ve en günahlı ve çok hukukun ziya'ına sebebiyet veren akîm, süflî bir maksada âlet etmiş denilir mi?‥ Böyle diyenler, ne kadar dâire‑i akıl ve insaf ve vicdândan uzak düştükleri ve uzak hükmettikleri anlaşılmaz ? Elbette, mahkeme‑i adâlet, böyle asılsız bu evhâm ve isnâdâtları def'edip, hakkımızda ihkàk‑ı hak edecektir. Gerçi, kanunları bilmemek eksere göre bir mazeret teşkil etmez. Fakat haksız olarak, ücra bir köyde, tarassud altında, yabancı bir yerde, şiddetle dünyadan küstürüp, nefiy ile ikamet ettirip, mütemâdiyen tarassud ile tâciz edilen bir adamın kanunları bilmemesi; elbette ehl‑i insafın nazarında bir özür teşkil eder.
İşte, ben o adamım. Ve beni yanlış bir vehim ile muâheze ettikleri mevâdd‑ı kanuniyenin hiçbirini bilmezdim. Hattâ yeni hurûfla imzamı atamazdım. Bazen hizmetçimden başka, on günde bir adam ile görüşmedim. Herkes bana muâvenetten kaçar. Avukat tutmaya iktidarım yok. Bütün hayatımda En menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduğu düstur olduğundan, bütün müdafaâtımda hak ve hakikat ve sıdk ve doğruluk esâsını takib ettim. Bu hakikate binâen, müdafaâtımda veyâhut bazen nâdiren bir‑iki risalelerimde, zaman‑ı hâzırın kanunlarına ve resmî merâsimlerine tevâfuk etmeyen ifâdâtıma nazar‑ı müsâmaha ile bakmak adâletin mukteziyât ve icâbatındandır.
304
Benim müdafaâtımda mücmel kalan noktalar, iddianâmeye karşı yazdığım i'tirâznâmemde vardır ve i'tirâznâmemde mücmel kalan noktaların, müdafaâtımda izâhatı vardır; birbirini tekmîl eder. Yüz altmışüçüncü madde‑i kanuniyenin tazammun ettiği ma'nen kuyûd‑u ihtiraziye ile beraber ve vâzı'‑ı kanunun irâde ettiği maksad, âsâyişin ihlâline medâr olmamak olduğuna binâen, ihlâl‑i âsâyişe işâret ve delâlet edecek hiçbir emâre ve tereşşuhât, benim ve risalelerim yüzünde görülmediği ve zabtınıza geçen müdafaâtımda yirmi defa kat'î bir sûrette bu kanunun mes'elemizle alâkası olmadığını ve kat'iyyen cezayı müstelzim bir cihet bulunmadığını isbât ettiğim hâlde; her nasılsa, bidâyetteki evhâmın te'sirâtıyla, o madde‑i kanuniye ile bizi muâheze etmek için mezkûr maddeyi ileri sürmek hiçbir vecihle şân‑ı adâlete yakışmayacağından, berâetimi taleb eyleyerek, en son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
305

İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmem

Ey hey'et‑i hâkime ve ey müddeiumumî! Bu iddianâmede sebeb‑i ittihamım herbir maddeye karşı, istintak dâiresinde zabtınıza geçen müdafaâtımda cevabları vardır. Hususan, Son Müdafaâtım nâmındaki otuzbeş sahifelik bir müdafaanâmeyi, i'tirâz yerine, size takdim ediyorum. Bu noktaya nazar‑ı adâlet ve insafı çevirmek için derim ki:
On seneden beri Isparta Vilâyeti’nde, mazlum bir sûrette, tazyîk altında âsâyiş‑i dâhiliye ve emniyet‑i umumiyeye zarar verecek hiçbir emâre, hiçbir tereşşuhât olmadığı hâlde, emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek teşebbüsü ile ittiham edilmekliğime hangi insaf, hangi vicdân müsâade eder? Eğer yüzaltmış üçüncü madde‑i kanuniye mânâsı bizim hakkımızda da vech‑i tatbiki gibi mânâ verilse o vakit başta Diyânet Riyâseti, bütün imâmlar, hatîbler ve vâizlere teşmîl etmek lâzım gelir. Çünkü, hayat‑ı diniyeyi telkin etmekte onlarla beraberiz. Eğer telkinât‑ı diniye, emniyet‑i dâhiliyeyi, mutlaka ihlâl etmek gibi mânâsız bir fikir ileri sürülse, umuma şâmil olur. Evet benim, onların fevkınde bir cihet var ki; o da kat'iyyetle, şüphesiz, şeksiz hakàik‑ı îmâniyeyi izâh etmektir. Bu ise farz‑ı muhâl olarak, umum ehl‑i dine bir i'tirâz gelse, bu hâl bizi i'tirâzdan kurtarmağa vesile olur.
Benim hakkımda bu kadar tahkîkatla beraber daha tesbit edilmeyen ve tesbit edilse de, adâlet‑i hakîkiye noktasında bir suç teşkil etmeyen ve bir suç teşkil etse de, yalnız beni mes'ûl eden bir madde yüzünden, yirmi kadar masûm ve bî‑günah kimseleri; çoluk‑çocuğundan, işinden alıkoyup hapiste perîşan etmek, elbette adliyenin nazar‑ı adâletine uygun gelmez. Benim ile ednâ bir temâsı bulunan çok bîçâre masûmlar, tevkîf ile mühim zararlara dûçâr oldular.
306
Şark hâdisesi münâsebetiyle nefyedilmem, iddianâmede iştirâki ihsâs ettiği cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşrûhat yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sâbit olmuştur. Ben, o zaman da, şimdiki gibi münzevî yaşıyordum. Bir dağın mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken beni tutup, on sene bilâ‑sebeb, müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta’da ikamete mahkûm edip, âhirinde bu musîbete giriftâr ettiler.

Üçüncü İddianâme

Barla’da iken te'sis‑i münâsebet edildiği, uzağında ve yakınında bulunan bu eşhâsın maddî ve manevî yardımlarını te'min ederek fa'âliyete giriştiği ve hey'et‑i umumiyesine Risale‑i Nur adını verdiği ve kısım kısım yazdırdığı bu eserlerini muhtelif vâsıtalarla gizli gizli çoğalttırarak Antalya, Aydın, Milas, Eğirdir, Dinar ve Van gibi mıntıkalarda, adamlarının delâletiyle neşr ve ta'mîm ettirdiği, bu eserlerden devletin emniyet‑i dâhiliyesini ihlâl edebilecek olanlarına mahrem ve yarım mahrem diyerek işâretler koyduğu ve bu sûretle istihdaf ettiği gayesini kendisinin de kabûl ve izhâr etmiş bulunduğu hakkındaki fıkraya karşı, şu kat'î ve izâhlı cevabın, sizin evvelce zabtınıza geçen Son Müdafaa nâmındaki otuzbeş sahifelik müdafaâtımı i'tirâznâme olarak takdim ile beraber derim ki:
Yüzbin defa hâşâ!‥ Îmân ilmini rızâ‑yı İlâhîden başka bir şeye âlet etmemişim ve edemiyorum ve kimsenin de hakkı yoktur ki edebilsin. Ve Risale‑i Nur nâmı altındaki yüz yirmibeş risale, yirmi sene zarfında te'lif edilmiş.
Mahrem dediğimiz risaleler ise, üç tanesi bize gurur ve riyâya medâr olmamak için mahrem demişim. Şimdi ise, o setr‑i mahremin bir köşesini fâşetmeye mecbur olarak derim ki:
307
O mahremlerden birisi, Kerâmet‑i Gavsiye; ikinci, Kerâmet‑i Aleviye; üçüncü, sırr‑ı ihlâsa ait risalelerdir ki; o iki kerâmet, benim haddimden yüz derece fazla ve Hizmet‑i Kur'âniyemi takdir sûretinde, Hazret‑i Ali ile Hazret‑i Gavs’ın işâretleridir. Ve riyâdan, gururdan, enâniyetten kurtaracak sırr‑ı ihlâsa dair risaleye, en hàs kardeşlerime mahsûs olarak, mahrem denmiştir. Âsâyiş‑i dâhiliye ile bunların ne münâsebeti var ki onlar medâr‑ı itham oluyorlar!
İkinci kısım mahremler ise Dâru'l‑Hikmet”te ve dokuz sene evvel Avrupa i'tirâzâtına ve Doktor Abdullâh Cevdet’in dinsizce hücumlarına karşı yazdığım bir‑iki risale ve bazı memurların bana insafsızcasına ve gaddârâne tecâvüzlerine karşı şekvâ sûretinde yazdığım iki küçük risaledir ki; son müdafaâtımda bahsetmişim. Bu dört risalenin te'lifinden bir zaman sonra, serbestî kanunlarına ve hükûmetin işine hiçbir cihette temâs etmemek için, onların neşrini men'edip, Mahremdir demişim; en hàs bir‑iki kardeşime mahsûs kalmıştır. Delilim de şudur ki; bu kadar taharriyâtınızda, o mahrem denilen risalelerin hiçbir yerde bulunmamasıdır. Yalnız umumunun fihristesi elinize geçmiş, o fihristeye göre bu noktalardan istizaha lüzum görülmüş; ben de cevab vermişim, o cevab da zaptınıza geçmiştir.
İddianâmede, müteaddid mıntıkalar ve Risale‑i Nurun neşir ve ta'mîmine adamlar vâsıtasıyla çalıştığım beyân ediliyor. Cevaben derim ki:
Ben bir köyde, gurbette, kimsesiz, hüsn‑ü hattım yok iken; tarassud altında, herkes benim muâvenetimden çekinirken; yalnız gayet mahdûd dört‑beş ahbabıma bir yâdigâr olarak hâtırât‑ı îmâniyeyi gönderdiğime Neşir ve ta'mîme çalışıyor demek, ne kadar hilâf‑ı hakikat olduğunu elbette takdir edersiniz. Benim gibi haddinden çok fazla teveccüh‑ü âmmeye mazhar bir insanın onbeş sene Van’da tedrîs ile meşgul olduğum hâlde, bir tek dostuma bir‑iki îmânî risalelerimi göndermekle buna nasıl neşriyat denilir? Benim matbaam yok, kâtiblerim yok, hüsn‑ü hattım yok, elbette neşriyat yapamadım. Demek Risale‑i Nur, câzibedârdır, kendi kendine intişar ediyor.
308
Yalnız bu kadar var ki; Onuncu Söz nâmında haşre dair olan risaleyi, daha yeni harfler çıkmadan evvel tab'ettirdik. Hükûmetin büyük memurlarının ve meb'ûslarının ve vâlilerinin ellerine geçti, kimse i'tirâz etmedi. Ondan, sekizyüz nüsha intişar etti. Onun intişarı münâsebetiyle onun gibi sırf uhrevî ve îmânî bir kısım risaleler, kendi kendine bir kısım insanların eline geçti. Elbette ihtiyarsız, kendi kendine bu intişar, benim hoşuma gitmiş. Ben de bazı hususî mektûblarımda, bu takdirimi teşvik tarzında yazmışım. Bu üç aydır, bu kadar taharriyât‑ı amîka neticesinde, koca bir memlekette, onbeş‑yirmi adamın ellerinde kitaplarımı bulmuşlar. Benim gibi otuz sene te'lifât ve tedrîsatla ömrü geçen bir adamın, yirmi hususî dostunda bazı hususî risaleleri bulunması, ne sûretle neşriyat olur? O neşriyat ile nasıl Bir hedefi takib edebilir denilir?
Efendiler! Eğer ben dünyevî veyâhut siyâsî bir maksadı takib etseydim, bu on sene zarfında, onbeş‑yirmi değil, yüzbin adamlar ile alâkadarlığım tezâhür edecekti. Her ne ise, bu noktaya dair son müdafaâtımda daha fazla izâhat ve tafsilât vardır.
……………………
﴿لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ âyetlerinin, eskiden beri medeniyetin i'tirâzına karşı bütün tefsirlerde bulunan bir hakikat ve gayet kat'î ve şüphesiz bir cevab‑ı ilmî, iddianâmede benim aleyhimde nasıl isti'mâl edilebilir?
İddianâmede, yine fihristeden naklen, hurûf‑u Kur'âniye ve zikriyenin tercümeleri, yerlerini tutmadıklarından medâr‑ı tenkid beyân ediliyor. Bu mes'ele, sekiz sene mukaddem olmuş bir mes'eledir ve hiçbir i'tirâz kabûl etmez bir hakikat‑i ilmiyedir. Ondan hayli zaman sonra, bu zamanın bazı mukteziyâtına göre tercüme edilmesinin hükûmetçe kabûlü ne sûretle o hakikat‑i ilmiyeyi aleyhime çevirir.
309
Mescidimizin kapanması münâsebetiyle, dört noktadan ibaret, bana vahşiyâne zulmeden nahiye müdürüyle, birkaç arkadaşı ve kaza kaymakamının, şahıslarına ve memuriyetlerinin sû‑i isti'mâllerine karşı bir şekvânâmedir ki; o risaleyi kimseye vermedim. Çünkü, hiç kimsede bulunmamıştır
Onuncu Söz’ün tevâfukâtındandır ki; Onuncu Söz’ün satırları hem te'lif tarihine, hem dini dünyadan tefrik eden lâdînî cumhûriyetin ilânına tevâfuk ediyor ki, haşrin inkârına bir emâredir. Yani o fıkranın meâli budur: Mâdem cumhûriyet, dine, dinsizliğe ilişmiyor, prensibiyle bî‑tarafâne kalıyor; ehl‑i dalâlet ve ilhâd, cumhûriyetin bu bî‑taraflığından istifade etmekle haşrin inkârını izhâr etmeleri muhtemeldir.” demektir. Yoksa hükûmete bir taarruz değildir; belki hükûmetin bî‑tarafâne vaziyetine işârettir. Elhak, bundan dokuz sene evvel, Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl‑i dalâletin kalblerindeki inkâr‑ı haşri sıkıştırdı; lisânlarına getirmelerine meydân vermedi; ağızlarını tıkadı. Onuncu Söz’ün hàrika bürhânlarını gözlerine soktu.
Evet Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn‑ü azîm, îmânın etrafında çelikten bir sûr oldu ve ehl‑i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet‑i cumhûriye bundan memnun oldu ki, meclisteki meb'ûsânın ve vâlilerin ve büyük memurların ellerinde kemâl‑i serbestî ile gezdi.
……………………
Avrupa medeniyet ve felsefesi nâmına ve belki İngilizlerin ifsad‑ı siyaseti hesabına tesettür âyetine ettikleri i'tirâza karşı, gayet kuvvetli ve müskit bir cevab‑ı ilmîdir. Böyle bir cevab‑ı ilmî, değil bundan onbeş sene evvel, her zaman takdir ile karşılanır. Bu hürriyet‑i ilmiyeyi, elbette hürriyet‑perver bir hükûmet‑i cumhûriye tahdid etmez.
……………………
Ey hey'et‑i hâkime! Risale‑i Nurun hedefi dünya olsaydı veya bir maksad‑ı dünyevî, içinde niyet edilseydi yüzyirmi risale içinde, nazarınızda onbinler medâr‑ı tenkid noktalar bulunacaktı. Böyle yüzyirmi bin tatlı meyveler içinde, sizce sulfato gibi acı gelmiş yalnız onbeş meyveler bulunmasıyla o mübârek bahçeyi yasak etmek ve bahçe sâhibini mes'ûl etmek câiz olabilir mi? Adâlet‑perver olan vicdânınıza havâle ediyorum. Ben, son müdafaâtımda beyân etmişim ki, otuz senedir, Avrupa feylesoflarına ve Avrupa feylesofları hesabına dâhilde, ecnebî dolabları hesabına çalışan mülhidlere karşı muâraza ederek cevab vermişim ve veriyorum. Muhâtabım, ekseriyâ nefsimden sonra onlar olduğunu, risalelerimi takib eden anlar.
310
Şimdi ben sizlerden soruyorum: Böyle Avrupa feylesoflarının başına ve ecnebî entrikaları hesabına çalışan dinsiz herbir mülhidin yüzüne indirdiğim kuvvetli ilmî bir tokat, hangi sûretle hükûmet hesabına geçiyor? Böylelere ait olan tokadı hükûmet hesabına almak bizim havsalamız almıyor ve ihtimal de vermiyoruz. Hükûmet nâmına ve kanun hesabına bu haklı ilmî tokatları medâr‑ı mes'ûl tutmak değil, belki hükûmet‑i cumhûriyenin hürriyet‑perverliği, bu tokatları alkışlar.

İ'tizar

Üç gün müddetle tebliğ edilen iddianâmeye karşı i'tirâznâme yazmak
Birinci günü geç geldiği için, akşama kadar ancak okundu. İkinci gün, kısm‑ı a'zamı tercüme edildi. Ancak beş‑altı saat fırsat bulup, acele bu uzun i'tirâznâmeyi yazdım. Evvelki müdafaâtımda dediğim gibi kanunları, hususan şimdiki resmî işleri bilmediğimden; çoktan beri ihtilâttan memnû' olduğumdan ve dört‑beş saatte yazılan uzun i'tirâznâme, elbette çok müşevveş ve noksan olacaktır. Nazar‑ı müsâmaha ile bakmanızı temennî ederim.
311

Ceza Hâkimine Son Müdafaa

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Altmış küsûr sahifeden ibaret olan ithamkârâne kararnâmedeki oniki sahife şahsıma ait kısmına karşı müdafaamdır:
Kararnâmede aleyhimizde zikredilen maddelere karşı, mahkemenin zabtına geçen müdafaâtımda kat'î cevabları vardır. Bu kararnâme nâmındaki asılsız ve vehimli ithamnâmeye karşı, ondokuz sahifeden ibaret i'tirâznâmemi ve yirmidokuz sahifeden ibaret son müdafaâtımı ibraz ediyorum. Bu iki müdafaa, sorgu hâkimlerinin kararnâmelerinin bütün muâheze noktalarını ve esâs ithamlarını kat'î bir sûrette red ile çürütüyor, asılsız olduğunu gösteriyor. Yalnız burada, bu kararnâmenin istinâd ettiği ve itham edenlerin nereden aldandıklarını, bu asılsız muâhezeyi nereden iktibas ettiklerini gösterir Beş Umde olarak söyleyeceğim.

Birinci Umde

Birincisi: Risale‑i Nurun, yüzyirmi parçasından iki‑üç-dört parçasında onbeş fıkrayı bahâne tutup, beni ve Risale‑i Nuru hükûmetin prensiplerine muhâlif ve rejimine karşı muârız ve emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâle teşebbüs ithamı ile gayet asılsız bir da'vâya elcevab:
312
Ben de derim: Acaba umum Avrupa’nın mal‑i müşterekesi olan medeniyet ve yalnız bu zaman ilcaâtına binâen hükûmet‑i cumhûriyenin o medeniyetin bir kısım kanunlarını kabûl etmesiyle, o medeniyetin menfaatli değil, belki kusurlu kısmına, hakàik‑ı Kur'âniye hesabına olan müdafaât‑ı ilmiyeme hangi sûretle hükûmetin prensibine ve hükûmetin rejimine muhâlif ve hükûmetin inkılâbı aleyhine hareket nâmı veriliyor? Acaba bu hükûmet‑i cumhûriye, Avrupa medeniyetinin kusurlu kısmının da'vâ vekilliğine tenezzül eder mi? O kusurlu medeniyetin İslâmiyete muhâlif kanunları, eski zamandan beri hükûmetin hedefi midir? Hükûmete muârız vaziyet almak nerede; bu bir kısım kusurlu medeniyet kanunlarına karşı hakàik‑ı Kur'âniyeyi ilmî bir sûrette müdafaa etmek nerede? Kur'ân‑ı Hakîm’in âyât‑ı kat'iyyesiyle, binüçyüz seneden beri, milyonlar tefsirlerinde ve hâlen kütübhânelerde dolu tefsirlerde ﴿لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ﴿فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ ilâ âhir gibi âyetlerin hakàik‑ı kudsiyelerini Avrupa feylesoflarının i'tirâz ve tecâvüzâtına karşı otuz seneden beri yazdığım müdafaât‑ı ilmiyemi Hükûmetin inkılâbına, prensibine ve rejimine muhâlif kasdı var diye beni itham etmek, öyle bir zâhir garaz ve öyle bir esâssız vehimdir ki; buradaki mahkeme‑i âdileye taalluk etmeseydi, müdafaa ve cevab vermeyi lâyık görmezdim.
Hem acaba, eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle, Avrupa’nın dinsiz komiteleri hesabına ve Rûm, Ermeniler cem'iyeti vâsıtasıyla dinsizlik ve ihtilâf ve fesâd tohumlarını saçan mülhidlere karşı müdafaât‑ı ilmiyem, hangi sûretle hükûmet aleyhine alınıyor. Ve hangi sebeble hükûmete bir taarruz mânâsı veriliyor? Hangi insafla böyle dinsizliği hükûmete mal edip ittiham ediliyor? Hükûmet‑i cumhûriyenin kuvvetli esâsları böyle dinsizlerin aleyhinde olduğu hâlde; dinsizliği, hükûmetin bazı prensiplerine mal edip, benim, vatan ve millet ve hükûmet hesabına öyle müfsidlere karşı yirmi seneden beri gâlibâne müdafaât‑ı ilmiyeme dini siyasete âlet ve hükûmet aleyhine teşvik mânâsını vermek, hangi insaf kabûl eder ve hangi vicdân râzı olur?
Evet, değil bu mahkemeye, belki bütün dünyaya ilân ediyorum: Ben, hakàik‑ı kudsiye-i îmâniyeyi, Avrupa feylesoflarına ve bilhassa dinsiz feylesoflara ve bilhassa siyaseti dinsizliğe âlet edenlere ve âsâyişi ma'nen ihlâl edenlere karşı müdafaa etmişim ve ediyorum.
313
Ben, hükûmet‑i cumhûriyeyi, ilcaât‑ı zamana göre bir kısım kanun‑u medenîyi kabûl etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydân vermeyen bir hükûmet‑i İslâmiye biliyorum. Kararnâme nâmındaki ithamnâmede, vazifesini yapan müstantıklara değil, belki müstantıkların istinâd ettiği mülhid zâlimlerin evhâm ve entrikalarına karşı derim:
Siz beni dini siyasete âlet etmek ile itham ediyorsunuz. Ve o itham, zâhir bir iftira olduğu ve esâssız, çürük bulunduğunu yüz delil‑i kat'î ile isbât etmekle beraber; bu ağır iftiranıza mukâbil, ben de sizi, siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorsunuz diye itham ediyorum!
Bir zaman, cerbezeli bir pâdişah, adâlet niyetiyle çok zulüm ediyormuş, bir muhakkìk âlim ona demiş: Ey hâkim! Sen, raiyetine adâlet nâmıyla zulüm ediyorsun? Çünkü tenkidkârâne cerbezeli nazarın, zamanen, müteferrik kusurâtı birden toplar; bir zamanda tasavvur edip, sâhibini şiddetli bir cezaya çarpıyorsun. Hem, bir kavmin müteferrik efrâdından vücûda gelen kusurâtı, o tenkidkâr cerbezeli nazarında topluyorsun. Sonra o perde ile, o tâifenin herbir ferdine karşı bir nefret, bir hiddet size gelir; haksız olarak onlara vurursun. Evet, senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa, içinde boğulacaksın; müteferrik zamanda isti'mâl ettiğin sulfato gibi acı ilâçları, bir günde birkaç kişi isti'mâl etse, hepsini de öldürebilir. İşte aynı bunun gibi; mehâsinin ortalarında bulunmasıyla, ara sıra kusurâtı setretmek lâzım gelirken; sen, raiyetine karşı kusurâtı izâle eden mehâsini düşünmeden, cerbezeli nazarınla müteferrik kusurâtı toplayıp, ağır ceza veriyorsun.” İşte o pâdişah, o muhakkìk âlimin îkazâtıyla, adâlet nâmına yaptığı zulümden kurtuldu.
……………………
Gizli bir kuvvet, bil'iltizam beni mahkûm etmek istiyor. Ve her bahâneyi bulup, bin dereden su getirmek gibi herbir çareye müracaat edip, kurdun keçiye bahânesinden daha garîb bahânelerle beni itham altına almak ve mahkûm ettirilmek istenildiğimi hissediyorum.
Meselâ, üç aydır bu kelimeyi tekrar ediyorlar: Said‑i Kürdî, dini siyasete âlet ediyor!”
314
Ben de bütün mukaddesâta yemîn ediyorum ki: Bin siyasetim olsa, hakàik‑ı îmâniyeye fedâ ediyorum! Ben, nasıl hakàik‑ı îmâniyeyi dünya siyasetine âlet edebilirim? Ben, yüz yerde bu ithamı çürüttüğüm hâlde, yine mânâsız nakarât gibi tekrar edip ileri sürüyorlar. Demek, bil'iltizam ve herhalde beni mes'ûl etmek arzusunda bulunuyorlar. Ben de, aleyhimizdeki mülhid zâlimleri, siyaseti dinsizliğe âlet etmeleri ile itham ediyorum. Ve onların medâr‑ı ittihamı olan bu müdhiş mânâyı bildirmemek için bana isnâd ettikleri: Said, dini siyasete âlet ediyor cümlesiyle setre çalışıyorlar. Mâdem öyledir, her hâlde beni mahkûm etmek istiyorlar. Ben de ehl‑i dünyaya derim: Bu ihtiyarlıktaki bir‑iki senelik ömür için lüzumsuz tezellüle tenezzül etmem!‥

Beşinci Umde

Beşinci Umde: Dört Noktadır.

Birinci Nokta

Birinci Nokta: Kararnâmede, kelimeler üzerinde oynanılıyor. Bir kelimenin, kasdî olmadığı hâlde, bir mânâsında ta'riz çıkarıyorlar. Hâlbuki, Risale‑i Nurda hedef bütün bütün ayrı olduğundan; kelimâtındaki kasda makrûn olmayan ta'rizler değil, belki tasrîhler de bulunsa şâyân‑ı afv ve müsâmahadır. Bu noktayı izâh eden bu misâl, mikyâstır.
Ben bir maksadımı hedef ederek yoluma koşup gidiyorum. İhtiyarsız, yolumda koşarken büyük bir adama çarpıp, o adam yere düşse, desem: Efendim, affet! Ben, maksadıma gidiyordum. Bilmeyerek çarpıldım.” Elbette affeder ve gücenmez. Eğer kasdî olarak bir parmağı o adama tâciz sûretinde kulağına iliştirsem, hakaret telâkki edecek ve benden gücenecek
Risale‑i Nurun hedefi îmân ve âhiret olduğundan, harekât‑ı ilmiye ve fikriyesinde ehl‑i dünyanın siyasetine çarpsa ve şiddetli kelimât bulunsa, şâyân‑ı afv ve müsâmahadır. Maksadımız size ilişmek değildir, hedefimizde yürüyoruz.
……………………
Dünyada hiç misli görülmemiş bir haksızlığa ma'rûz kaldım. Şöyle ki:
Son müdafaâtım ve üç i'tirâznâmem ile, yirmi cihetle kat'î delillerle yüz altmışüçüncü maddenin bana temâs etmediğini ve yirmi senede yazılan yüz yirmi risalemin içinde, kendilerince medâr‑ı tenkid yirmi kelimeden aşağı mahdûd birkaç nokta bulunmasıyla, ayrı ayrı zamanda yazılmış kıymetdâr ve menfaatli ve uhrevî ve Avrupa feylesoflarının dinsiz ve mülhid şâkirdlerine karşı Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâlığı münâsebetiyle hakîki ve ilmî müdafaâtım; çok zaman sonra ilcaât‑ı zamana göre kabûl edilen kanun‑u medenînin bazı maddelerine, yüzbin kelimât içinde on‑onbeş kelimenin muvâfık gelmemesi sebebiyle hem benim mahkûmiyetim taleb edilmiş; hem mühim keşfiyât‑ı maneviyeyi hâvî yüz yirmi kitab olan Risale‑i Nurun elde bulunan nüshaları müsâdere edilmiş ve inde'l‑muhâkeme bütün ilmî ve mantıkî ve kanunî iddia ve müdafaâtım esbâb‑ı mûcibe gösterilmeksizin sebebsiz ve kanunsuz reddedilmiştir.
315
Yüz altmışüçüncü madde‑i kanuniye âsâyişi ihlâl edebilecek hissiyat‑ı diniyeyi tahrîk edenler meâlinde bulunan şu kanunun, elbette bu hadsiz genişlik içinde bir tefsiri var. Elbette kuyûd‑u ihtiraziyesi bulunacak. Yoksa bu madde, bu geniş mânâ ile beni mahkûm ettiği gibi, bütün ehl‑i diyâneti ve başta Diyânet Riyâseti olarak, bütün vâizlere ve bütün imâmlara, bana teşmîl edildiği gibi teşmîl edilebilir. Çünkü yüz sahifeden fazla müdafaât‑ı kat'iyye ve hakîkiyem ile beraber; bana temâs ettirilebilecek bir mânâ veriliyor ki, o mânâ her nasihat eden kimseye ve hattâ bir dostunu iyiliğe sevketmek için irşad eden herkesi dâire‑i hükmü altına alabilir.
Bu madde‑i kanuniyenin mânâsı şu olmak gerektir ki; taassub perdesi altında muhâlif bir siyaseti takib ve terakkiyât‑ı medeniyeye sed çekenlere sed çekmek içindir. Bu maddenin bu mânâda çok kat'î delillerle isbât etmişiz ki, bize bir cihet‑i temâsı yoktur.
Evet bu madde, bu mânâda, tefsirsiz ve kuyûd‑u ihtiraziyesiz ve garazkâr, istediği adamları onunla çarpmasına müsâid hududsuz bir mânâda olamaz. Evet, ben on sene nezâret ve dikkat altında ve yirmi senede te'lif ettiğim yüz yirmi risale ile bu kadar hakkımdaki tedkîkàt‑ı amîka neticesinde cüz'î bir derece âsâyişi ihlâl etmiş bir emâre, ne bende ve ne de o risaleleri okuyanlarda bulunmadığı hâlde ve yirmi vecihle isbât ettiğim ve beni yakından tanıyan zâtların şehâdetiyle, onüç seneden beri şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçtığımı ve hükûmetin işine karışmadığımı ve tahammül‑ü beşer fevkınde işkencelere tahammül edip dünyaya karışmadığım ve îmân hizmetini bu dünyada en büyük maksad telâkki ettiğim hâlde: Said dini siyasete âlet edip, âsâyişi ihlâle teşebbüse niyet ediyor diye, beni yüzaltmış üçüncü maddeye temâs ettirmek, mahkûm etmek bütün rû‑yi zemindeki adliye ve mahkemelerin haysiyetine ilişecek ve nazar‑ı dikkati celbedecek hiç görülmemiş bir hâdise‑i adliyedir kanâatindeyim.
316
İşte, cihangir hükümdarların ve kahraman kumandanların küçük mahkemelerde diz çöküp kemâl‑i inkıyad ile mutâvaat göstermeleri, mahkemenin, hiçbir cihet ile zedelenmeyecek bir haysiyet ve şerefinin mevcûdiyetini isbât eder. İşte, mahkemelerin bu yüksek ve manevî haysiyetine dayanıp, hukukumu, hürriyetle müdafaa ediyorum.
Bir makale içindeki zararlı görülen dört‑beş kelime sansür edildikten sonra mütebâkisinin neşrine izin verilirken, yüz yirmi kitabın, birbirinden ayrı ve ayrı ayrı zamanlarda te'lif edildiği hâlde, yalnız bir‑iki risalede şimdiki nazarlara zararlı tevehhüm edilen onbeş kelime yüzünden, yüz onbeş masûm ve menfaatdâr ve mühim bir kısmı Ankara Kütübhânesi’nde mevcûd olup iftiharla kabûl edilen kitapların ele geçenlerinin müsâdere ile mahkûm edilmesi, rû‑yi zemindeki adliyenin şerefine elbette ilişecek mâhiyettedir. Elbette mahkeme‑i temyiz bu haysiyet ve şerefi sıyânet eder.
En ziyâde tenkid edilen ve umum kitaplarımı muâhezeye sebebiyet veren beş‑on mes'ele içinde en mühimmi, gelecek bu iki mes'eledir:﴿لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ âyetleridir. İşte, benim ve kitaplarımın mahkûmiyeti beş‑altı mes'eleden, en birinci bu iki mes'eledir.
317
Ben hakîki, menfaatli medeniyete karşı değil, belki kusurlu ve zararlı mimsiz tâbir ettiğim medeniyete karşı otuz‑kırk seneden beri i'câz‑ı Kur'ân’ı esâs tutup, o medeniyetin muhâlif noktalarını aşağı düşürüp, medeniyetin aczi ile i'câz‑ı Kur'ân’ı isbât etmek esâsı üzerine, matbu' ve gayr‑ı matbu', Arapça ve Türkçe çok kitaplar yazdım. İrsiyet hakkındaki kanun‑u medenînin, Kur'ânın bu iki âyetine muhâlif maddelerini vaktiyle muvâzene etmişim. Onların muannid feylesoflarını da ilzam edecek deliller göstermişim. Hükûmet‑i cumhûriyenin ilcaât‑ı zamana göre kabûl ettiği bir kısım kanun‑u medenînin bir kısım maddelerini kabûlden evvel, bu mes'eleleri, medeniyete ve feylesoflara karşı yazmışım ve müdafaa etmişim. Kurûn‑u ûlâ ve vustâdaki zâyi' olan kadınlık hukukunu, Kur'ân‑ı Hakîm gayet ehemmiyetle muhâfaza ettiğini beyân etmişim.
Şimdi, bu iki mes'eledeki beyânâtım, hükûmet‑i cumhûriyenin kanununa muhâliftir diye, yüz altmışüçüncü madde ile muâheze edildim. Ben de adliyenin en yüksek mahkemesine derim ki:
Bin üçyüz elli senede ve her asırda, üçyüz elli milyon insanların hayat‑ı ictimâiyesinde en kudsî ve hakîki ve hakikatli bir düstur‑u İlâhî’nin üçyüz elli bin tefsirlerin tasdikine ve aynen hükümlerine istinâden ve bütün ecdâdımızın rûhlarına hürmeten, i'câz‑ı Kur'ân’ı Avrupa mülhidlerine karşı göstermek için, iki nass‑ı âyeti, onbeş sene evvel ve on sene evvel ve dokuz sene evvel üç kitabımda zikretmekliğim, beni şimdiki şerâit dâhilinde ve ahvâl‑i sıhhiyem noktasında yaşayamayacağım bir mahbusiyete mahkûm edip ve dolayısıyla, bir cihette âdeta i'dâmıma hükmeden ve yüz onbeş risalemi bunun gibi bir‑iki mes'ele yüzünden mahkûm eden haksız bir kararı; elbette rû‑yi zeminde adâlet varsa, bu kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
318
En ziyâde bizi gayet hayretle, nihâyet bir me'yûsiyete düşüren şudur ki: Isparta’da habbeyi kubbe yapıp, hiçbir hakikate istinâd etmeyen evhâm ve ihbarâta binâen hakkımda verdikleri karara karşı, mezhebimizde yalana hiçbir cihetle cevâz verilmediğinden, aleyhimde de olsa, hak ve doğru söylemek mecburiyetiyle, yüz yirmi sahife kuvvetli ve mantıkî delillerle kendimi müdafaa ettiğim ve bu kanunla hiçbir cihetle temâsım olmadığını isbât ettiğim hâlde; bu müdafaâtımı ve isbâtımı hiç nazara almayarak, te'lif tarihiyle istinsah tarihlerini, hattâ bir şahsa irsâl eylediğim tarihleri dahi birbirine mağlata ile karıştırıp ve yirmi senelik işi, bir sene zarfında olmuş gibi görerek nakarât gibi; Isparta’daki evhâmlı kararı, hem sorgu hâkimlerinin kararnâmesinde, hem makam‑ı iddianın iddianâmesinde, hem bizi mahkûm eden mahkemenin son kararında aynen, haklı müdafaâtımız nazara alınmadan tekrar edilmiş ve bizi mahkûm etmişlerdir. Ehl‑i hak ve hakikati titreten bu haksızlığın bir ân evvel ref'i ve Risale‑i Nurun masûmiyetinin ilânını, şiddetle adliyenin en yüksek makamı olan mahkemeden beklerim.
Eğer pek haklı ve kuvvetli bu feryâdımı farz‑ı muhâl olarak adliyenin yüksek makamı işitip dinlemezse, şiddet‑i me'yûsiyetimden diyeceğim:
Ey beni bu belâya sevkedip, bu hâdiseyi icâd eden mülhid zâlimler! Mâdem ve her hâlde, ma'nen ve maddeten beni i'dâm etmeye niyet etmiştiniz; neden umum mazlumların ve bîçârelerin hukuklarını muhâfaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedâr edecek entrikalarla, dolaplarla, adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdâne çıkıp, Senin vücûdunu bu dünyada istemiyoruz demeli idiniz!
Sorgu hâkimlerinin dört aya yakın bir zamanda yüz onyedi adamın isticvâbı ve tahkîkatıyla meşgul olduğu bir mes'eleyi bir buçuk günde Ağır Ceza Mahkemesi gayet sathî bir nazarla bakıp, onların içindeki noksan ve hatâları görmeyerek ve bilhassa Akademi Hey'eti müvâcehesinde izâh ve isbât edeceğimi iddia ettiğim Risale‑i Nurdaki mühim keşfiyât‑ı maneviyeye ait ilmî müdafaâtım, esbâb‑ı mûcibe ile red ve cerhedilmeksizin, sathî bir nazarla hükümde isti'câl ettiklerinden, hak‑perest ve adâlet‑perver olmalarına, bu sathî nazar sebebiyle, pek yanlış olan bu kararın isabet‑i kanuniyesi olmadığından, mûcib‑i tedkik ve nakzdır.
319
Netice: Bu bâbda duruşma evrakının ve bilhassa müsâdere edilen matbu' ve gayr‑ı matbu' risalelerimin tedkik ve mütâlaasından anlaşılacağı üzere, ilmî ve mantıkî ve kanunî bütün i'tirâzât ve müdafaâtım nazar‑ı teemmüle alınmamış, gerek Sorgu Hâkimliğince ve gerek mahkemece esbâb‑ı mûcibe gösterilmeksizin, delilsiz ve kanunsuz, indî mütâlaalarla açıktan reddedilmiş ve bu sebeble, otuz senedir Avrupa feylesoflarına ve medeniyetin sefîh kısmına karşı Türk‑İslâm hukukunu müdafaa eden ve tılsım‑ı kâinâtın muammâsını açan ve manevî keşfiyâtı hâvî risalelerim müsâdere olunduktan başka; ahvâl‑i sıhhiyem noktasında tahammül edemeyeceğim cismânî ceza ile mahkûm edilmiş olduğumdan; gerek yukarıda serdedilen sebebler ve gerekse iddianâmeye karşı verdiğim i'tirâznâmem ve son celse‑i muhâkemede esâsa dair beş umdeyi hâvî tahrirî takdim ettiğim ikinci i'tirâznâmem ve son müdafaâtımda tafsîlen izâhata ve ilmî ve kanunî sebeblere ve inde't‑tedkik tesâdüf buyurulacak nevâkıs‑ı kanuniyeye binâen, pek açık ve sarîh bir sûrette mâzûriyetimi istilzam eden bu hükm‑ü mümeyyeze nakzıyla, adâletin izhârını hey'etinizden beklerim.﴿وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ der ve tevekkül ile Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ eylerim.
Sâbık yüz küsûr sahifeden ibaret yedi safha müdafaâtım müteaddid defa mahkemede okunmakla beraber, müteaddid mahkemenin defterlerinde zabta geçmiş bu gelecek tashih lâyihası ise, daha temyiz evrakımız gelmediğinden okunmamış ve zabta geçmemiştir; elbette yakında o da zabta geçer.
320

Tashih Lâyihası

Mahkeme‑i Temyizin Da'vâmızı Nakzetmeyip Tasdiki Takdirinde, Tashih‑i Da'vâ İçin Hey'et‑i Vekileye Yazılmış Bir Arzuhâldir
Orada zâhiren görülecek şekvâ ise, hükûmete şekvâ etmektir; ve tenkidler, hükûmeti iğfale çalışan entrikacıları tenkid etmektir.
Ey ehl‑i hall ve akd!
Dünyada emsâli nâdir bulunan bir haksızlığa giriftâr edildim. Bu haksızlığa karşı sükût etmek hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan, bilmecbûriye gayet ehemmiyetli bir hakikati fâşetmeye mecburum.
Diyorum ki: Ya benim i'dâmımı ve yüz bir sene cezayı istilzam edecek kusurumu kanun dâiresinde gösteriniz; veyâhut bütün bütün dîvâne olduğumu isbât ediniz; veyâhut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyetimizi verip, zarar ve ziyanımızı müsebbiblerinden alınız. (Hâşiye)
Evet, herbir hükûmetin bir kanunu, bir usûlü var, o kanuna göre ceza verilir. Hükûmet‑i cumhûriyenin kanunlarıyla beni ve dostlarımı en ağır bir cezaya müstehak edecek esbâb bulunmazsa; elbette takdir ve mükâfât ve tarziye ile beraber, tam hürriyetimizi vermek lâzım gelir. Çünkü meydândaki gayet ehemmiyetli Hizmet‑i Kur'âniyem eğer hükûmetin aleyhinde olsa, böyle bir senelik bana ceza, birkaç dostuma altışar ay mahkûmiyetle olamaz. Belki yüzbir sene ve i'dâm gibi bana ceza ve en ağır cezaları da benim ile ciddi hizmetime irtibat edenlere vermek lâzım gelir.
Eğer hizmetimiz hükûmetin aleyhinde olmazsa; o vakit değil ceza, hapis, ittiham, belki takdir, mükâfâtla karşılanmak lâzım gelir. Çünkü bir hizmet ki; yüz yirmi risale, o hizmetin tercümânları olmuş ve o hizmetle, koca Avrupa feylesoflarına meydân okuyup, esâsları zîr ü zeber edilmiş; elbette o te'sirli hizmet ya dâhilde gayet müdhiş bir netice verir, veyâhut gayet nâfi' ve yüksek ve ilmî bir semere verecek.