Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
269

Üçüncü KısımEskişehir Hayatı

270
Risale‑i Nurun gittikçe inkişaf ettiğini, îmân ve İslâmiyetin kuvvetlenmeye başladığını anlayan gizli din düşmanları; Bediüzzaman, gizli cem'iyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizâmlarını yıkıyor!” gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı tertib ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde, i'dâm kasdıyla ve muhakkak sûrette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında da'vâ açtırılıyor.
Bunun üzerine, Dâhiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandanı, techiz edilmiş askerî bir kıt'a ile birlikte Isparta’ya geliyorlar. Isparta‑Afyon yolu boyunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta Vilâyeti ve civarı, askerî birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti; masûm ve mazlum Bediüzzaman, inzivagâhından çıkarılarak talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskişehir’e sevkediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine yakın bir alâka duyan Müfreze Kumandanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu sûretle, namazlar kazâya bırakılmadan yola devam ediliyor. Hakikati ve Bediüzzaman’ın masûmiyetini idrak eden Müfreze Kumandanı, Bediüzzaman ve talebelerinin bir dostu olmuştur
Yüz yirmi talebesiyle Eskişehir Hapishânesi’ne getirilen Said Nursî, tam bir tecrid‑i mutlak içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine dehşetli işkenceler tatbikine başlanıyor Bediüzzaman Said Nursî, kendisine yapılan bu işkence ve azâblara rağmen, Otuzuncu Lem'a ve Birinci ve İkinci Şuâ’ları te'lif ediyor. Hapisteki birçok kimseler Üstad Bediüzzaman hapse girdikten sonra ıslah‑ı nefis ederek mütedeyyin bir hâle geliyorlar.
271
Gizli dinsizler, Isparta havâlisinde, Bediüzzaman ve talebeleri i'dâm edilecek!” diye propagandalar yaptırarak, korku ve dehşet saçıyorlar. (Hâşiye) Diğer taraftan Bediüzzaman’ın hapse konulmasından mütevellid muhtemel bir isyan hareketinin vukû'undan korkan istibdâd ve ceberût devrinin hükûmet reisi, Şark Vilâyetlerine seyahate çıkıyor.
Hâlbuki Bediüzzaman, ömrü boyunca müsbet hareket etmeyi düstur edinmiş; Birkaç adamın hatâsıyla yüzer adamların zarar görmesine sebeb olunamaz.” demiştir. Bunun içindir ki, yapılan o kadar gaddârâne zulümler esnâsında bir tek hâdise meydâna gelmemiş ve Bediüzzaman Said Nursî, talebelerine dâima sabır ve tahammül ve yalnız îmân ve İslâmiyete çalışmayı tavsiye etmiştir. Ve bu gibi evhâmların, dinsizlik hesabına, maksad‑ı mahsûsla husûle getirildiğini herkes anlamıştır.
Bediüzzaman yüz yirmi talebesiyle beraber 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevkediliyor. Ânî yapılan araştırmalarla elde edilen bütün risale ve mektûblar meydânda olduğu hâlde, mahkûmiyetlerini intac edecek bir delile rastgelinememiş ve neticede kanâat‑ı vicdâniye ile keyfî bir sûrette Said Nursî’ye onbir ay ve on beş arkadaşına da altışar ay ceza vererek; mütebâki kalan yüz beş kişiyi berâet ettirmiştir. Hâlbuki isnâd edilen suç sâbit olsaydı, Bediüzzaman Said Nursî’nin i'dâmına ve arkadaşlarının da hiç olmazsa ağır hapsine hükmedilecekti.
Nitekim bu yersiz karara Bediüzzaman i'tirâz etmiş ve bu cezanın bir beygir hırsızına veya bir kız kaçırıcısına lâyık olduğunu belirterek kendisinin ya berâetine veya i'dâmına veyâhut yüz bir sene hapse mahkûmiyetine hükmedilmesini ısrarla istemiştir.
Burada, hàrika bir hâdiseyi nakletmeden geçemeyeceğiz. Şöyle ki:
Bediüzzaman hapiste iken, bir gün, o zamanın Eskişehir Müddeiumumîsi Üstadı çarşıda görür. Hayret ve taaccüble ve vazifesine son vereceği ihtarıyla, hapishâne müdürüne:
Ne için Bediüzzaman’ı çarşıya çıkardınız? Şimdi çarşıda gördüm, der. Müdür de:
272
Hayır efendim! Bediüzzaman hapishânede, hattâ tecriddedir, bakınız! diye cevab verir.
Bakarlar ki, Üstad yerindedir. Bu hàrika vâkıa adliyede şâyi olur. Hâkimler: Bu hâle akıl erdiremiyoruz diye birbirlerine naklederler. (Hâşiye)
273

Bediüzzaman Said Nursî’nin Eskişehir Mahkemesi Müdafaâtından Bir Kısmı

1935
Eskişehir Mahkemesi’nde, Said Nursî’nin siyâsî şeylerle meşgul olmadığı tahakkuk etmiş, sâdece bir âyet‑i kerîmeyi tefsir eden bir risalesinden dolayı ceza verilmiştir ki, âyet‑i kerîme tefsirinden dolayı bir müfessiri cezalandırmak, dünyanın hiçbir mahkemesinde görülmemiştir; elbette ve elbette büyük bir adlî hatâdır.
O Müdafaadan Bir Parça
Ey hey'et‑i hâkime! Beni, dört‑beş madde ile ittiham edip tevkîf ettiler.

Birinci Madde

İrtica fikriyle dini âlet edip, emniyet‑i umumiyeyi ihlâl edebilecek bir teşebbüs niyeti olduğu ihbar edilmiş.
Elcevab:
Evvelâ, imkânât başkadır, vukûât başkadır. Herbir ferd, çok adamları öldürebilmesi mümkündür. Bu imkân‑ı katl cihetiyle mahkemeye verilir mi? Herbir kibrit, bir hâneyi yakması mümkündür. Bu yangın imkânıyla kibritler imha edilir mi?
Sâniyen: Yüzbin defa hâşâ! İştigâl ettiğimiz ulûm‑u îmâniye, rızâ‑yı İlâhiye’den başka hiçbir şeye âlet olamaz. Evet, Güneş Kamer’e peyk ve tâbi olmadığı gibi, saâdet‑i ebediyenin nurânî ve kudsî anahtarı ve hayat‑ı uhreviyenin bir Güneşi olan îmân dahi, hayat‑ı ictimâiyenin âleti olamaz. Evet, bu kâinâtın en muazzam mes'elesi ve şu hilkat‑i âlemin en büyük muammâsı olan sırr‑ı îmândan daha ehemmiyetli bir mes'ele‑i kâinât yoktur ki, bu mes'ele‑i sırr-ı îmân ona âlet olsun.
274
Ey hey'et‑i hâkime! Eğer bu işkenceli tevkîfim, yalnız hayat‑ı dünyeviyeme ve şahsıma ait olsa idi; emin olunuz ki, on seneden beri sükût ettiğim gibi yine sükût edecektim. Fakat tevkîfim, çokların hayat‑ı ebediyelerine ve muazzam tılsım‑ı kâinâtın keşfini tefsir eden Risale‑i Nura ait olduğundan, yüz başım olsa ve her gün biri kesilse, bu sırr‑ı azîmden vazgeçmeyeceğim! Ve sizin elinizden kurtulsam, elbette ecel pençesinden kurtulamayacağım. Ben ihtiyarım, kabir kapısındayım. İşte o müdhiş tılsım‑ı kâinât keşşâfı olan Kur'ân‑ı Hakîm’in o muazzam keşfini göze gösterir bir sûrette tefsir eden Risale‑i Nurun, o tılsıma ait yüzer mes'elelerinden, bu herkesin başına gelecek olan ecele ve kabre ait yalnız bu sırr‑ı îmâna bakınız ki:
Acaba, bu dünyanın bütün muazzam mesâil‑i siyâsiyesi, ölüme, ecele inanan bir adama daha büyük olabilir mi ki; bunu, ona âlet etsin? Çünkü, vakit muayyen olmadığından, her vakit baş kesebilen ecel, ya i'dâm‑ı ebedîdir veyâhut daha güzel bir âleme gitmeye terhis tezkeresidir. Hiçbir vakit kapanmayan kabir; ya hiçlik ve zulümât‑ı ebediye kuyusunun kapısıdır veyâhut daha dâimî ve daha nurânî bâkî bir dünyanın kapısıdır.
İşte, Risale‑i Nur, keşfiyât‑ı kudsiye-i Kur'âniyenin feyziyle, iki kere iki dört eder derecesinde kat'iyyetle gösterir ki, eceli, i'dâm‑ı ebedîden terhis vesikasına ve kabri, dipsiz, hiçlik kuyusundan müzeyyen bir bahçe kapısına çevirmeleri, şüphesiz, kat'î bir çaresi var. İşte bu çareyi bulmak için, bütün dünya saltanatı benim olsa bilâ‑tereddüd fedâ ederim. Evet, hakîki aklı başında olan fedâ eder
İşte efendiler! Bu mes'ele gibi yüzer mesâil‑i îmâniyeyi keşf ve izâh eden Risale‑i Nura, evrak‑ı muzırra gibi hâşâ yüzbin defa hâşâ! siyaset cereyanlarına âlet edilmiş garazkâr kitaplar nazarıyla bakmak, hangi insaf müsâade eder, hangi akıl kabûl eder, hangi kanun iktiza eder? Acaba istikbâl nesl‑i âtîsi ve hakîki istikbâl olan âhiretin ehli ve Hâkim‑i Zülcelâl’i, bu suâli, müsebbiblerinden sormayacaklar ? Hem, bu mübârek vatanda bu fıtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlığa tarafdâr olması ve teşvik etmesi, vazife‑i hâkimiyet cihetiyle lâzımdır. Hem mâdem; lâik cumhûriyet, prensibiyle bî‑tarafâne kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi bahâneler ile ilişmemek gerektir.
275
Sâlisen: Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvât‑ı Sitte nâmındaki mücâhedâtımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi. Bizimle çalış, dediler. Dedim: Yeni Said, öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.
Evet, ilişmedim ve ilişenlere de iştirâk etmedim. Çünkü an'anât‑ı milliye-i İslâmiye lehinde isti'mâl edilebilir bir dehâ‑yı askerîyi, an'ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet, ben, Ankara reislerinde, hususan Reis‑i Cumhûrda bir dehâ hissettim ve dedim: Bu dehâyı, kuşkulandırmakla an'anât aleyhine çevirmek câiz değildir. Onun için, ne kadar elimden gelmişse dünyalarından çekindim, karışmadım. Onüç seneden beri siyasetten çekildim; hattâ bu yirmi bayramdır, bir‑ikisinden başka umumlarında, bu gurbette, kendi odamda yalnız mahpus gibi geçirdim; ki siyasete bulaşmam tevehhüm edilmesin.
Hükûmetin işlerine ilişmediğime ve karışmak istemediğime delâlet eden:
Birinci Delil: Onüç senedir, siyaset lisânı olan gazeteleri bu müddet zarfında hiç okumadığım; dokuz sene oturduğum Barla Köyü’nde, dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’da dostlarım biliyorlar. Yalnız Isparta tevkîfhânesinde, gayet insafsız bir gazetecinin, dinsizcesine, Risale‑i Nurun talebelerine hücumunun bir fıkrası, istemediğim hâlde kulağıma girdi.
276
İkinci Delil: On senedir Isparta Vilâyeti’nde bulunuyordum. Dünyanın çok tahavvülâtı içinde siyasete karışmak teşebbüsüne dair hiçbir emâre, hiçbir tereşşuhât görülmediğidir.
Üçüncü Delil: Hiçbir hâtıra gelmeyen, ânî olarak benim ikametgâhım bastırıldı, tam taharrî edildi. On seneden beri en mahrem evrakımı ve kitaplarımı aldılar. Hem vâli dâiresi, hem polis dâiresi, bu kitaplarımda siyaset‑i hükûmete ilişecek hiçbir maddeyi bulamadıklarını itiraf etmeleridir. Acaba; on sene değil, belki on ay benim gibi sebebsiz nefyedilen ve merhametsizce zulüm gören ve işkenceli tazyîk ve tarassud edilen bir adamın en mahrem evrakı meydâna çıksa, zâlimlerin yüzlerine savrulacak on madde çıkmaz ?
Eğer denilse: Yirmiden ziyâde mektûbların yakalandı?”
Ben de derim: O mektûblar, birkaç sene zarfında yazılmışlar. Acaba, on sene zarfında on dosta, on ve yirmi ve yüz mektûb çok mu? Mâdem muhâbere serbesttir ve dünyanıza ilişmezler, bin olsa da bir suç teşkil etmezler.
Dördüncü Delil: Müsâdere edilen bütün kitaplarımı görüyorsunuz ki, siyasete arkalarını çevirip, bütün kuvvetleri ile îmâna ve Kur'ân’a, âhirete müteveccih olmalarıdır. Yalnız iki‑üç risalelerde Eski Said sükûtu terkederek bazı gaddâr memurların işkencelerine karşı hiddet etmiş; hükûmete değil, belki vazifesini sû‑i isti'mâl eden o memurlara i'tirâz eylemiş, mazlumâne şekvâsını yazmış. Fakat, yine o iki‑üç risaleyi mahrem deyip neşrine izin vermedim. Hàs bir kısım dostlarıma münhasır kalmışlardır. Hükûmet ele bakar ve zâhire dikkat eder. Kalbe bakmak, gizli ve hususî işlere bakmak hakkı yoktur; ki, herkes kalbinde ve hânesinde istediğini yapabilir ve pâdişahları zemmeder, beğenmez
Ezcümle: Yedi sene evvel daha yeni ezân çıkmadan bir kısım memurlar sarığıma, hem hususî Şâfiîce ibâdetime müdâhale etmek istemelerine mukâbil, bir kısa risale yazıldı. Bir zaman sonra yeni ezân çıktı; ben o risaleyi mahrem dedim, intişarını men'ettim.
Hem, ezcümle, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bulunduğum zaman, tesettür âyeti aleyhinde Avrupa’dan gelen i'tirâza karşı bir cevab yazmıştım. Bundan bir sene evvel, eski matbu' risalelerimden alınan ve Onyedinci Lem'a nâmındaki risalenin bir mes'elesi olarak kaydedilmiş ve sonra Yirmidördüncü Lem'a ismini alan kısacık Tesettür Risalesi, ilerideki kanunlara temâs etmemek için, o Tesettür Risalesi’ni setrettim. Her nasılsa, yanlışlıkla bir yere gönderilmiş. Hem o risale, medeniyetin, Kur'ânın âyetine ettiği i'tirâza karşı, müskit ve ilmî bir cevaptır. Bu hürriyet‑i ilmiye, cumhûriyet zamanında elbette kayd altına alınamaz.
277
Beşinci Delil: Dokuz senedir, bir köyde inzivayı ihtiyar ettiğim; ve hayat‑ı ictimâiyeden ve siyasetten sıyrılmak istediğim; ve bu defa gibi, müteaddid başıma gelen bütün işkencelere tahammül edip, dünya siyasetine karışmamak için bu on senede hiç müracaat etmediğimdir. Eğer müracaat etseydim, Barla yerine İstanbul’da oturabilirdim. Ve belki, bu defadaki gaddârâne tevkîfimin sebebi; müracaatsızlıktan küsen ve gururlarına dokunan Isparta Vâlisi’nin ve hükûmetin bazı memurlarının, garazlarından veya iktidarsızlıklarından habbeyi kubbe yapıp, Dâhiliye Vekâleti’ni evhâmlandırmasıdır.
Elhâsıl: Benim ile temâs eden bütün dostlarım bilirler ki; siyasete değil karışmak, değil teşebbüs, belki düşünmesi dahi esâs maksadıma ve ahvâl‑i rûhiyeme ve hizmet‑i kudsiye-i îmâniyeme muhâliftir ve olamıyor. Bana nur verilmiş, siyaset topuzu verilmemiş.
Bu hâlin bir hikmeti şudur ki; hakàik‑ı îmâniyeye müştâk ve memuriyet mesleğine giren bir çok zâtları, bu hakàika, endişeli ve tenkidkârâne baktırmamak, onlardan mahrum etmemek için Cenâb‑ı Hak kalbime siyasete karşı şiddetli bir kaçınmak ve bir nefret vermiştir kanâatindeyim.

İkinci Madde

…………………………
Binbaşı Merhum Âsım Bey isticvâb edildi; eğer doğru dese, Üstad’ına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik nâmuskârâne ve müstakîmâne askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, Yâ Rab! Canımı al!” diyerek on dakikada teslîm‑i rûh eyledi. İstikamet şehîdi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hatâ diyemeyeceği bir muâvenet‑i hayriyeye ve bir tasdike hatâ tevehhüm edenlerin çirkin hatâlarına kurban oldu.
278
Evet, Risale‑i Nurdan tam ders alan, bir su içer gibi, kolayca terhis tezkeresi telâkki ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlîcenâb kardeşim Âsım Bey gibi Yâ Rab! Canımı da al!” diyecektim. Her ne ise

Üçüncü Madde

Benim sebeb‑i ittihamımdan olan

Üçüncü Madde

Risale‑i Nurun müsâade‑i hükûmet alınmadan intişarı ve hissiyat‑ı îmâniyeyi kuvvetleştirmesiyle, ileride belki hükûmetin serbestâne prensiplerine sed çeker ve emniyet‑i umumiyeyi ihlâl eder.
Elcevab: Risale‑i Nur, nurdur, Nurdan zarar gelmez; siyaset topuzunu onüç seneden beri elinden atmıştır ve bu vatanın ve bu milletin hayatlarının temel taşları olan hakikat‑i kudsiyeyi tesbit eder ve bu mübârek milletin yüzde doksan dokuzuna zararsız menfaati olduğuna, eczâlarını okuyan bütün zâtları işhâd edebilirim. Haydi biri çıksın, desin: Bunda bir zarar gördüm”.
Ve Sâniyen: Benim matbaam yok ve müteaddid kâtiblerim yok. Birisini zor ile bulabilirim. Ve hüsn‑ü hattım yok. Yarım ümmîyim, bir saatte ancak bir sahifeyi çok noksan yazımla yazabilirim. Merhum Âsım Bey gibi bazı zâtlar benim için bir yâdigâr olarak güzel yazılarıyla yardım ettiler. Benim, çok hazîn gurbetimdeki hâtırâtımı yazdılar. Sonra, o envâr‑ı îmâniyeyi derdine tam derman bulan bir kısım zâtlar onları okumak istediler ve okudular; hayat‑ı ebediyelerine tam bir tiryâk olduğunu hakkalyakìn gördüler, kendilerine istinsah ettiler.
Elinize geçen ve nazar‑ı teftişinizde bulunan Fihriste Risalesi gösteriyor ki; Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, bir âyet‑i Kur'âniyenin hakikatini tefsir eder ve hususan erkân‑ı îmâniyeye dair âyetleri öyle vuzûhla tefsir eder ki, Avrupa feylesoflarının bin seneden beri Kur'ân aleyhinde hazırladıkları hücum plânlarını ve esâslarını bozuyor. Şimdilik elinizde İhtiyar Risalesinin Onbirinci Ricâsı’nda binler îmânî ve tevhidî bürhânlardan bir tek bürhân var. Nümûne için ona bakınız; dikkat ediniz, da'vâm doğru mudur, yanlış mıdır? Anlarsınız.
279
Hem bu vatana ve bu millete ne kadar menfaatli olduğunu, nümûne için, Risale‑i Nurun eczâlarından olan İktisad Risalesi ve hastalara, îmândan gelen yirmibeş devâlı risale ve ihtiyarlara, îmândan gelen onüç ricâ ve tesellî risaleleri, bu mübârek milletin yarısından ziyâde bir yekûn teşkil eden fakirler, hastalar, ihtiyarlar tâifelerine gayet kıymetdâr bir hazine‑i servet ve tiryâk ve ziyâ olduğunu insaf ile bakan herkes kabûl eder kanâatindeyim.
Hem vazife‑i tahkîkatınıza yardım için derim: Fihriste Risalesi yirmi senelik risalelerimin bir kısmının fihristesidir. İçindeki risalelerin bir kısmının asılları Dâru'l‑Hikmet’ten başlar. Fihristedeki numaralar, te'lif tertibiyle değildirler. Meselâ Yirmiikinci Söz, Birinci Söz’den daha evvel te'lif edilmiş ve Yirmiikinci Mektûb, Birinci Mektûb’dan daha evvel yazılmış. Bunlar gibi çok var
Sâlisen: Îmân ilminden ibaret olan Risale‑i Nur eczâları, emniyet ve âsâyişi te'min ve te'sis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşe' ve menba'ı olan îmân, elbette emniyeti bozmaz, te'min eder. Îmânsızlıktır ki, seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder.
Hem bunu biliniz ki, yirmi‑otuz sene evvel bir gazete gördüm ki, İngilizlerin bir müstemlekât nâzırı demiş: Bu Kur'ân Müslümanların elinde varken biz onlara hakîki hâkim olamayız Bunun kaldırılmasına ve çürütülmesine çalışmalıyız!” İşte, bu kâfir muannidin bu sözü, otuz senedir nazarımı Avrupa feylesoflarına çevirmiş olduğundan, nefsimden sonra onlar ile uğraşıyorum. Dâhiliyeye pek bakamıyorum ve dâhildeki kusuru, Avrupa’nın hatâsı, ifsadıdır derim. Avrupa feylesoflarına hiddet ediyorum, onları vuruyorum. Felillâhilhamd, Risale‑i Nur, o muannid kâfirin hülyasını kırdığı gibi; maddiyûn, tabîiyyûn feylesoflarını tam susturur bir vaziyete girmiştir.
Dünyada, hangi şekilde olursa olsun, hiçbir hükûmet yoktur ki kendi memleketinin böyle mübârek mahsulünü ve sarsılmaz bir mâden‑i kuvve-i maneviyesini yasak etsin ve nâşirini mahkûm eylesin! Avrupa’da râhiblerin serbestiyeti gösteriyor ki; hiçbir kanun, târik‑i dünya olanlara ve âhirete ve îmâna kendi kendine çalışanlara ilişmez.
280
Elhâsıl: On sene kadar sebebsiz bir nefye mahkûm; ihtilâttan, muhâbereden memnû', gurbet‑zede bir ihtiyar adamın, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânına dair hâtırât‑ı ilmiyesini yazmasını, dünyada hiçbir kanun ona yasak diyemez ve demez kanâatindeyim. Ve şimdiye kadar hiçbir âlim tarafından tenkid edilmemesi, elbette o hâtırât, ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat olduğunu isbât eder.

Dördüncü Madde

Benim ittihamım ve tevkîfime sebeb gösterilen

Dördüncü Madde

Devletçe yasak edilen tarîkat dersini vermekle ihbar edilmiş olmaklığımdır.
Elcevab: Evvelâ, elinizdeki bütün kitaplarım şâhiddirler ki, ben hakàik‑ı îmâniye ile meşgulüm. Hem müteaddid risalelerde yazmışım ki: Tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e giden pek çok, fakat îmânsız Cennet’e girecek yok. Onun için îmâna çalışmak zamanıdır diye beyân etmişim.
Sâniyen: On senedir Isparta Vilâyeti’nde bulunuyorum. Biri çıksın, Bana tarîkat dersi vermiş desin. Evet, bazı hàs âhiret kardeşlerime ulûm‑u îmâniye ve hakàik‑ı àliye dersini hocalık itibariyle vermişim. Bu, tarîkat ta'limi değil, belki hakikat tedrîsidir.
Yalnız bu kadar var; ben Şâfiîyim, namazdan sonraki tesbihâtım Hanefî tesbihâtından biraz farklıdır. Hem, akşam namazından yatsı namazına kadar ve fecirden evvel, hiç kimseyi kabûl etmemek şartıyla, kendi kendime günahlarımdan istiğfar ve âyetler okumak gibi şeylerle meşguliyetim var. Zannederim, dünyada hiçbir kanun bu hâle yasak diyemez.
Bu mes'ele‑i tarîkat münâsebetiyle hükûmet ve mahkeme memurları tarafından benden soruluyor:
Ne ile yaşıyorsun?
Elcevab: Dokuz sene ikamet ettiğim Barla halkının müşâhedesiyle, şiddet‑i iktisad berekâtıyla, tam kanâat hazinesiyle, ekser günlerde her bir gün yüz para ile, bazı daha az bir masrafla yaşadığımı benimle temâs eden dostlarım bilirler. Hattâ yedi sene zarfında; elbise, pabuç gibi şeylere yedi banknot ile idare ettim.
281
Hem, elinizde bulunan Tarihçe‑i Hayat’ımın şehâdetiyle, bütün hayatımda halkların hediye ve sadakalarından istinkâf edip, en sâdık dostlarımın hatırlarını rencîde ederek hediyesini reddetmişim. Eğer mecburiyetle hediye almış isem, mukâbilini vermek şartıyla aldığımı, bana hizmet eden dostlarım bilirler.
Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de aldığım maaştan çoğunu, o zaman yazdığım kitapların tab'ına sarfettim; az bir kısmını, hacca gitmek için sakladım. İşte o cüz'î para, iktisad ve kanâat berekâtıyla on sene bana kâfî geldi ve yüz suyumu döktürmedi; daha o mübârek paradan biraz var.
Ey hey'et‑i hâkime! Bu uzun ifâdâtımı dinlemekten usanmamak gerektir. Çünkü, yirmi‑otuz kitab, benim tevkîfnâmemin evrakı içine girmişler. Bu kadar itham evrakıma karşı, elbette bu uzun ifâde kısa kalır. Ben, onüç senedir dünya siyasetine karışmadığımdan, kanunları bilmiyorum. Hem, kendimi müdafaa için aldatmağa tenezzül etmediğime Tarihçe‑i Hayat’ım şâhiddir. Ben, hakikat‑i hâli olduğu gibi beyân ettim. Sizin vicdânınız var ve kanunların gadirsiz vech‑i tatbiklerini bilirsiniz, hakkımda hükmünüzü verirsiniz.
Bunu da biliniz ki: Bazı iktidarsız memurların iktidarsızlıklarından veya evhâmlarından veya keçi ve kurt bahânesi nev'inden veya kendilerine pâye vermek veya hükûmete yaranmak fikriyle, yeni serbestî kanunlarının tatbiklerine zemin hazırlamak entrikalarından, hakkımda dûrbîn ile bakarak habbeyi kubbe gösterdiler. Sizlerden ümîdimiz şudur ki; iktidarınızdan, onların evhâmlarının kubbesinin habbe olduğunu göstermektir. Yani onların dûrbînlerini aksine çevirip bakarsınız
Hem bir ricâm var: Müsâdere edilen kitaplarımın, bin liradan ziyâde bence kıymetleri var. Bana iâde ediniz. Onların mühim bir kısmı oniki sene evvel Ankara Kütübhânesi’ne iftihar ve teşekkür ile kabûl edildiğini, kütübhâne nâzırı gazete ile ilân etmiştir.
Şimdilik hayatıma hükümleri geçen hey'etinizin re'yi ile bu ifâdemin bir sûretini müddeiumumîye verip beni bu zarara sokanlar aleyhinde ikame‑i da'vâ etmek ve bir sûretini Dâhiliye Vekâleti’ne ve bir sûretini de Meclis‑i Meb'ûsân’a vermek istiyorum.
282

Yukarıdaki Müdafaâtımın Birinci Tetimmesi

Beni istintak eden zâtın ve hey'et‑i hâkimenin nazar‑ı dikkatlerine! Evvelki ifâdeme üç maddeyi ilâve ediyorum.

Birinci Madde

Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir garazı ihsâs eden ve bil'iltizam hiçten bir sebeb‑i ittiham icâd etmek nev'inden, musırrâne, bir cem'iyet ve teşkilât varmış gibi soruyorlar: Bu teşkilâtı yapmak için nereden para alıyorsunuz?” diyorlar.
Elcevab:
Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir cem'iyet‑i siyâsiyenin, bizim tarafımızdan vücûduna dair hangi vesika, hangi emâreler var ve para ile teşkilât yaptığımıza hangi delil, hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrâne soruyorlar?
Ben, on senedir Isparta Vilâyeti’nde şiddetli tarassud altında bulunmuşum. Bir‑iki hizmetkâr ve on günde bir‑iki yolcudan başka adamları görmeyen garîb, kimsesiz, dünyadan usanmış, siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş ve kuvvetli siyâsî muhâlif cem'iyetlerin ne kadar aksü'l‑ameller ile zararlı ve akîm kaldığını mükerrer müşâhedâtla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, siyâsî cem'iyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış ve îmân‑ı tahkîkînin gayet kudsî ve hiçbir şeyle zedelenmesi câiz olmayan hizmeti bozmak ve ağrâz‑ı siyâsî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telâkki ederek şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ kendine düstur eden ve hileyi hilesizlikte bulan, asabî ve bilâ‑pervâ esrârını fâşeden; on sene koca Isparta Vilâyetinin hassas ve cessâs memurlarına böyle teşkilât sezdirmeyen bu adamdan, Böyle bir teşkilât var ve siyâsî bir dolabı çeviriyorsunuz!” diyenlere karşı, yalnız ben değil, belki Isparta Vilâyeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl‑i akıl ve vicdân, onların iftiralarını nefretle karşılar ve Garazkâr plânlar ile onu itham ediyorsunuz!” diyecekler.
283
Sâniyen: Mes'elemiz îmândır. Îmân uhuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamları ile uhuvvetimiz var. Hâlbuki cem'iyet ise ekser içinde, ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksandokuz adam cem'iyet olmaz. Meğer, gayet insafsız bir dinsiz, herkesi (hâşâ) kendi gibi dinsiz tevehhüm edip, bu mübârek ve dindar milleti tahkîr etmek niyetiyle böyle işâa eder
Sâlisen: Benim gibi pek ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven ve Kur'ânın senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden ve altıyüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ânın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli tarafdâr bulunan; ve bin Türk’ün şehâdetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk milletine bilfiil hizmet eden ve kıymetdâr otuz‑kırk Türk gençleri, namazsız otuzbin hemşehrilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden ve hocalık haysiyetiyle izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza eden ve hakàik‑ı îmâniyeyi pek vâzıh bir sûrette ders veren bir insanın; on sene ve belki yirmi‑otuz sene zarfında, yirmi‑otuz değil, belki yüz, belki binler talebesi, sırf îmân ve hakikat ve âhiret noktasında onunla fedâkârâne bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur ve zararı var? Hiç ehl‑i vicdân ve insaf bunları tenkide cevâz verir mi? Ve bunlara cem'iyet‑i siyâsiye nazarıyla bakabilir mi?
Râbian: On sene zarfında yüz banknot ile idare eden ve günde, bazen kırk para ile geçinen ve yetmiş yamalı bir abâyı yedi sene giyen bir adam hakkında: Nereden para alıp yaşıyorsun ve teşkilât yapıyorsun?” diyenler, ne kadar insaftan uzak düştüklerini ehl‑i insaf anlar.

İkinci Madde

Menemen hâdisesinin bir yalancı taklidini yapıp, millete dehşet verip, serbestî kanunları kolayca tatbik etmek desîsesiyle hükûmeti iğfal ederek, güyâ Hükûmetin serbestî kanunlarını kabûl ettirmesine yardım ediyoruz entrikasıyla, beni Barla’dan Isparta’ya cebren celbettiler. Baktılar; ben, öyle fitnelere âlet olamıyorum ve öyle her cihetçe vatana, millete, dine zararlı olan akîm teşebbüslere hiçbir meylim yoktur, anladılar ki o vakit plânlarını değiştirdiler. Benim beğenmediğim bir şöhret‑i kâzibemden istifade edip, hiç hâtır ve hayâlimize gelmeyen entrikalarla başımıza Menemen hâdise‑i vâkıasının bir mevhûm taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem masûm, mevkuf birçok efrâd‑ı millete büyük zarar verdiler. Şimdi yalanları meydâna çıktıkça, kurdun keçiye bahâne bulması nev'inden bahâneleri bulup, memurîn‑i adliyeyi şaşırtmak istiyorlar.
284
Adliye memurlarının bu mes'elede çok dikkate ve ihtiyata muhtaç olduklarını müdafaa‑i milliye hukukum noktasında hatırlatıyorum. Asıl ittiham edilecek onlardır ki, hükûmetin bazı erkânına dalkavukluk edip ve sahtekârlıkla, bir yalancı cem'iyet maskesi altında, bazı sâfdil masûmları, bîçâreleri tehyîc ederek küçük bir hâdise çıkarır; sonra şeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti şaşırtır, çok masûmları ezdirir, memlekete büyük zarar verir, kabahati başkalara yükler. İşte bu mes'elemiz aynen böyledir.

Üçüncü Madde

Hükûmetin dâireleri içinde en ziyâde hürriyetini muhâfaza etmeye ve te'sirât‑ı hariciyeden en ziyâde bî‑tarafâne, hissiyatsız bakmakla mükellef olan, elbette mahkemedir. Ben mahkemenin hürriyet‑i tâmmesine istinâden, hürriyetle, hukuk‑u hürriyetimi bu sûretle müdafaa etmeye hakkım vardır.
Evet, her yerde, adliyede mal ve can mes'eleleri var. Eğer hâkim, şahsî hiddet edip bir kàtili katletse, o hâkim kàtil olur. Demek adliye memurları, hissiyattan ve te'sirât‑ı hariciyeden bütün bütün âzâde ve serbest olmazsa, sûreten adâlet içinde müdhiş günahlara girmek ihtimali var.
Hem; cânîlerin, kimsesizlerin ve muhâliflerin dahi bir hakkı var. Ve hakkını aramak için, gayet bî‑tarafâne bir merci' isterler. Adâlet noktasından tarafgirlik fikrini verip, adâletin mâhiyetini zulme çeviren, hakkımda sarfedilen bir tâbirdir ki; Isparta’da ve burada bazı isticvâblarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında Said Kürdî ve bu Kürd diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet‑i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adâletinin mâhiyetine bütün bütün zıd ve muhâlif bir cereyan vermektir.
285
Evet, hâkim ve mahkeme, tarafgirlik şâibesinden müberrâ ve gayet bî‑tarafâne bakması birinci şart‑ı adâlet olduğuna dair binler vukûât‑ı tarihiyeden, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın hilâfeti zamanında bir Yahudî ile mahkemede beraber oturmaları ve çok pâdişahların, âdi adamlar ile mahkeme‑i adâlette görülmesi gibi çok hâdisât‑ı tarihiye varken, benim hakkımda bir yabânîlik hissini veren ve nazar‑ı adâleti şaşırtmak isteyen adamlara derim:
Ey efendiler! Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hàlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı, Türkler olduğundan, meslek‑i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve tarafdâr olmak kudsî hizmetimin muktezâsı olduğundan; bana Kürd diyen ve kendini milliyet‑perver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakîki ve civanmerd bin Türk gençlerini işhâd edebilirim.
Hem, hey'et‑i hâkimenin ellerinde bulunan otuz‑kırk kitabımı; hususan İktisad, İhtiyarlar, Hastalar Risalelerini işhâd ediyorum ki; Türk milletinin beşten dört kısmını teşkil eden musîbet‑zede, fakirler ve hastalar ve dindar müttakìler tâifelerine, bin Türkçü kadar hizmet eden o kitaplar, Kürdlerin ellerinde değil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler.
Hey'et‑i hâkimenin müsâadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükûmetin mühim bazı erkânını iğfal eden ve milliyet‑perverlik perdesi altında entrikaları çeviren mülhid zâlimlere derim:
286
Ey efendiler! Benim hakkımda tesbit edilmeyen ve tesbit edilse dahi bir suç teşkil etmeyen ve suç olsa bile yalnız beni mes'ûl eden bir madde yüzünden, kırktan fazla Türk’ün en kıymetdâr gençlerini ve en muhterem ihtiyarlarını, büyük bir cinayet işlemişler gibi bu belâya atmak, milliyet‑perverlik midir? Evet, sebebsiz böyle işkenceli tevkîfe düşenler içinde Türk gençlerinin medâr‑ı iftiharı olacak bir kısım zâtlar var ki; (Hâşiye) uzaktan kıymetini hissedip, ona yalnız bir selâm veya îmânî bir risale göndermemle, onu bir cânî gibi çoluk ve çocukları içinden alıp bu belâya atmak milliyetçilik midir?
Ben ki, sizin nazarınızda yabânî millettenim diyorum Bu mevkuf olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarları içinde öyleleri var ki; onların bir tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem. İçinde öyleleri var ki; on sene bana zulüm eden memurlara, beş seneden beri onların hatırları için, o zâlimlere bedduâyı bıraktım. Ve onların içinde öyleleri var ki; àlî seciyelerin en hàlis nümûnelerini o âlîcenâb Türk arkadaşlarda kemâl‑i hayret ve takdirle gördüm. Ve Türk milletinin sırr‑ı tefevvukunu onlarla anladım
Ben, vicdânımla, mevcûd ve çok emârelerle te'min ederim ki; eğer bu masûm mevkuflar adedince vücûdlarım bulunsaydı veyâhut onların umumuna gelen her nev'i meşakkatlerini alabilseydim, kasem ederim ki, müftehirâne o kıymetdâr zâtlara bedel çekmek isterdim. Benim bunlara karşı bu hissim, onların kıymet‑i zâtiyeleri içindir; yoksa şahsıma karşı fâidesi dokunması değildir. Çünkü, bir kısmını yeni görüyorum; bir kısmı, belki o benden fâide görmüş, ben ondan zarar görmüşüm. Fakat binler zarar görsem, yine onların kıymeti nazarımda tenzîl etmez.
İşte, ey Türkçülük da'vâ eden mülhid zâlimler! Türk milletinin medâr‑ı iftiharı olabilecek bu kadar zâtları gayet âdi ve ehemmiyetsiz bahâneler ile sizin tâbirinizle benim gibi bir Kürd yüzünden perîşan etmek, tezlil etmek milliyetçilik midir, Türkçülük müdür, vatan‑perverlik midir? Haydi, o insafsız vicdânınıza havâle ediyorum!
İşte mahkeme‑i âdile, onların masûmiyetini anlamakla çoklarını tahliye etti. Eğer ortada bir suç varsa, o suç benimdir. Onlar, ulüvv‑ü cenâblarından, benim gibi garîb bir ihtiyar hocaya soba yakmak, su getirmek, yemek pişirmek ve kendime mahsûs bir risalemi tebyiz etmek gibi cüz'î işlerimi sırf Lillâh için yapmışlar ve benim hatırım için hâtıra defterim hükmünde olan o iki risalemin âhirlerinde, bir hâtıra olmak üzere imzalarını atmışlar. Acaba dünyada, böyleleri, böyle bahânelerle muâheze edecek bir kanun, bir usûl ve bir maslahat var ?
287

Müdafaâtımın İkinci Tetimmesi

Ey hey'et‑i hâkime! Gelecek beyânâtımda, belki vazifenizce lüzumsuz şeyler bulunacak; fakat bu mes'eleler ile umum memleket, belki dünya alâkadardır. Yalnız siz değil, onlar dahi ma'nen dinliyorlar. Hem beyânâtımda intizamsızlık göreceksiniz. Sebebi ise, mühim bir hakkım bana verilmedi: Benim hüsn‑ü hattım yok. Çok ricâ ettim ki, bu hayat‑memât mes'elesidir, bir yazıcı bana veriniz hakkımı müdafaa için bir istid'a yazdırayım. Vermediler. Belki beni iki ay, gayet insafsızcasına bütün bütün konuşmaktan men'ettiler. Onun için, gayet noksan ve müşevveş yazımla intizamlı yazamadım. İşte âhir beyânâtım budur:

Gayet Zâhir Bir İftira

Eğer farz‑ı muhâl olarak, müfsidlerin, muhbirlerin ihbar ettikleri gibi, Risale‑i Nur, hükûmetin bir takım siyasetiyle ve bazı kanunlarıyla tevfik edilmiyor, muâraza ediyor; belki başka siyâsî kanâatlerdir ve ayrı ayrı fikirlerdir ve umum risaleler, îmândan değil, belki siyasetten bahseder diye, gayet zâhir bir iftira farz ve kabûl edilse, cevaben derim:
Mâdem hürriyetin en geniş şekli cumhûriyettir ve mâdem hükûmet ise, cumhûriyetin en serbest sûretini kabûl etmiştir; elbette hakîki ve kat'î ve reddedilmez kanâat‑ı ilmiyeyi ve efkâr‑ı sâibeyi âsâyişe dokunmamak şartıyla, cumhûriyetin hürriyeti, o hürriyet‑i ilmiyeyi istibdâd altına alamaz ve onu bir suç tanımaz. Evet, dünyada hiçbir hükûmet var mıdır ki, bütün bir tek kanâat‑ı siyâsiyede bulunsun. Haydi farz‑ı muhâl olarak ben, perde altında kendi kendime kanâat‑ı siyâsiyemi yazmışım ve bir kısım hàs dostlarıma göstermişim; bunda suç var diyen kanunları işitmemişim. Hâlbuki Risale‑i Nur, îmân nurundan bahseder; siyaset zulmetine sukùt etmemiş ve tenezzül etmez.

Risale‑i Nur, hayat-ı ictimâiyenin kanunlarından bahsetmez. Asıl mevzûu ve hedefi, îmânın erkân-ı azîmesidir

Eğer farazâ, lâik cumhûriyetin mâhiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: Senin risalelerin, kuvvetli bir dinî cereyan veriyor, lâdînî cumhûriyetin prensiplerine muâraza ediyor?‥”
288
Elcevab: Hükûmetin lâik cumhûriyeti, dini, dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hâtıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabûl eder.
Evet, dünyada hiçbir millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi; Türk milleti misillû bütün asırlarda mümtâz olarak, bütün aktâr‑ı cihanda, nerede Türk varsa Müslümandır. Sâir anâsır‑ı İslâmiyenin küçük de olsa yine bir kısmı, İslâmiyet haricindedir. Böyle pek ciddi ve hakîki dindar ve bin sene kadar Hak dininin kahraman ordusu olarak zemin yüzünde, mefâhir‑i milliyesini milyonlar menâbi'‑i diniye ile çakan ve kılınçlarının uçlarıyla yazan bu mübârek milleti, Dini reddeder veya dinsiz olur diye itham eden yalancı dinsizler ve milliyetsizler, öyle bir cinayet işliyorlar ki, Cehennem’in esfel‑i sâfilîn tabakasında ceza görmeye müstehak olurlar.
Hâlbuki Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyenin kanunlarını da ihâta eden dinin, geniş dâiresinden bahsetmez. Belki asıl mevzûu ve hedefi; dinin en hàs ve en yüksek kısmı olan îmânın erkân‑ı azîmesinden bahseder. Hem ekseriyetle muhâtabım, evvel kendi nefsim, sonra Avrupa feylesoflarıdır. Böyle mesâil‑i kudsiyeden, doğru olmak şartıyla, zarar tevehhüm eden, yalnız şeytanlar olabilir tasavvurundayım.
Yalnız üç‑dört risale, tenkidkârâne şekvâ sûretinde bir kısım memurlara bakmış. Fakat o risaleler, hükûmetle mübâreze ve tenkid için değil, belki bana zulmeden ve memuriyetini sû‑i isti'mâl eden bir kısım memurlara karşıdır. Hem sonra da, sû‑i tefehhüme medâr olmamak için, o üç‑dört risalelere mahremdir deyip neşrini men'etmişiz. Sâir risalelerin ekser‑i mutlakası, dört‑beş sene evvel ve bir kısmı sekiz sene evvel, bir kısmı onüç sene evvel te'lif edilmişlerdir. Yalnız İktisad ve İhtiyarlar ve Hastalar risaleleri geçen sene te'lif edilmişler. Ve bununla beraber, risaleler, hükûmetin kanunlarına mugâyir olmadığı ve âsâyişi ihlâl ve halkı idlâl mâhiyetinde bulunmadığını ve bil'akis hükûmetçe takdirler ile karşılanması lâzım geleceğini, zerre mikdar aklı bulunan, risaleleri bî‑tarafâne tedkik eden, tasdik eder.
289
Ve eğer farz‑ı muhâl olarak, hükûmetin nokta‑i nazarına çok noktaları muhâlif olsa bile 28 Temmuz 933 tarihinde, evvelki cürümlerin bu kısımlarını affetmekte olan ve âhiren neşredilen af kanunu mûcibince o risaleleri takibe mahal kalmadığını iddia edip, bize edilen haksızlığın bir ân evvel def'edilmesi ve risalelerin iâde olunmasını taleb ederim.

Risaleler, îmânı pek kuvvetli ders veriyor. Nazarı, âhirete çeviriyor

Eğer insaniyetin mâhiyetini, hayvaniyetin en bedbaht ve en aşağı derecesinde telâkki ve dünyayı, dâimî ve lâyezâl tevehhüm ve insanı bâkî ve lâyemût tahayyül eden bir sarhoş vicdânsız tarafından denilse: Senin bütün risalelerin, îmânı pek kuvvetli ders veriyor. Dünyadan soğutuyor. Nazarı, âhirete çeviriyor. Biz ise, bütün kuvvet ve dikkat ve zihnimizle dünya hayatına müteveccih olmamız ile bu zamanda yaşayabiliriz. Çünkü şimdi yaşamak ve düşmanlardan sakınmak çok müşkülleşmiştir?”
Elcevab: Îmân‑ı tahkîkînin dersleri, gerçi nazarı âhirete baktırıyor; fakat dünyayı, o âhiretin mezraa ve çarşısı ve bir fabrikası göstermekle, daha ziyâde dünya hayatına çalıştırır. Hem, îmânsızlıktaki müdhiş bir sûrette kırılan kuvve‑i maneviyeyi, gayet kuvvetli bir tarzda kazandırır. Ve me'yûsiyet içinde atâlet ve lâkaydlığa düşenleri şevk ve gayrete, sa'ye sevk eder, çalıştırır. Acaba, bu dünyada yaşamak isteyenler; böyle, hayat‑ı dünyeviyenin lezzetini, hem çalışmaya şevki, hem hadsiz musîbetlerine karşı dayanmaya medâr kuvve‑i maneviyesini te'min eden ve i'tirâz kabûl etmeyen deliller ile isbât edilen îmân‑ı tahkîkînin derslerine, yasak denecek bir kanunun vücûdunu kabûl ederler mi ve öyle bir kanun olabilir mi?

Câhil Bir Hamiyet‑fürûş Dese: “Risalelerin, âsâyişi bozanlara ve idareyi karıştıranlara bir medâr olabilir?”

Eğer idare‑i millet ve âsâyiş‑i memleketin hakîki esâslarını bilmeyen bir câhil hamiyet‑fürûş dese: Senin risalelerin, âsâyişi bozanlara ve idareyi karıştıranlara bir medâr olabilir cihetiyle ve sen dahi ihtiyatsızlık edip idare‑i hâzıraya i'tirâz etsen, risalelerin kuvvetiyle bir gâile açmak ihtimaliyle sana ilişiyoruz?”
290
Elcevab: Risale‑i Nurdan ders alan, elbette, çok masûmların kanını ve hukukunu zâyi' eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren akîm ve zararlı kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaşmaz. Ve bu on senedeki on fitnelere, Risale‑i Nurun şâkirdlerinin ondan birisi, belki asla hiçbirisi karışmadığı gösterir ki, risaleler bu fitnelere zıt ve âsâyişi te'mine medârdırlar. Acaba idarece ve âsâyişi muhâfazaca, bin îmânlı adam , yoksa on dinsiz serseri mi daha kolaydır? Evet îmân, güzel seciyeler vermekle hem merhamet hissini, hem zarar vermekten sakınmak meylini verir. Amma benim ihtiyatsızlığım ise, bu onüç senedir imkân dâiresinde ne kadar elimden gelmişse hükûmetin nazar‑ı dikkatini celbetmemek ve onunla uğraşmamak ve işlerine karışmamak için Isparta Vilâyeti’ne ma'lûm olan hàrika bir sûrette münzeviyâne ve merdüm‑girizâne ve müşfikkârâne ve siyasetten müctenibâne yaşadığımı bu memleket bilir.
Ey beni bu belâya sevk eden insafsızlar! Anlaşılıyor ki, âsâyiş aleyhinde hareket etmediğimden benden kızdınız, hiddet ettiniz! Âsâyişe düşmanlık damarıyla beni tevkîf ettirdiniz. Evet, âsâyişi bozmak ve idareyi karıştırmak isteyenler, benim hakkımda hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi lüzumsuz işgal edip beni tevkîf ettirenlerdir. Onların hakkında değil yalnız biz, belki memleket nâmına, başta müddeiumumî olarak hey'et‑i hâkimeye da'vâ etmelidir.

Dinî Ders Veremezsin?!

Eğer denilse: Sen vazifesizsin, milletin hürmetini kabûl edip vazifedârlar gibi dinî ders veremezsin. Hem, dinî ders verecek resmî bir dâire var; onun müsâadesi lâzımdır?”
Elcevab:
Evvelâ, benim matbaam ve kâtiblerim yoktur ki vazife‑i neşri yapsın. Bizimki hususîdir. Hususî işlere, hususan îmânî ve vicdânî olsa, hürriyet‑i vicdân düsturu, onun serbestiyetini te'min eder.
Sâniyen: Hükûmet‑i ittihâdiye ittifaklarıyla, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de Avrupa’ya karşı hakàik‑ı İslâmiyeyi isbât edecek ve millete ders verecek bir vazife ile tavzif etmeleri ve Diyânet Riyâseti’nin Van’da beni vâiz ta'yin etmesi ve şimdiye kadar yüz risaleden ziyâde eserlerim ulemâ ellerinde gezmesi ve tenkid edilmemesi isbât eder ki, millete ders vermeye hakkım var!
291
Sâlisen: Eğer, kabir kapısı kapansaydı ve insan dünyada lâyemût kalsaydı, o vakit vazifeler yalnız askerî ve idarî ve resmî olurdu. Mâdem her gün lâakal otuz bin şâhid, cenazeleriyle اَلْمَوْتُ حَقٌّ da'vâsını imza ediyorlar; elbette dünyaya ait vazifelerden daha ehemmiyetli îmânî vazifeler var. İşte Risale‑i Nur o vazifeleri Kur'ânın emriyle îfâ ediyor.
Mâdem Risale‑i Nurun âmirine ve hâkimi olan Kur'ânın, kumandası üçyüz elli milyona hükmedip ta'limât yaptırıyor ve her gün lâakal beş defa, beşten dördünün ellerini Dergâh‑ı İlâhiye’ye açtırıyor ve bütün câmilerde ve cemâatlerde, namazlarda, kudsî, semâvî fermânlarını hürmetle okutturuyor; elbette O’nun hakîki tefsiri ve o güneşin bir nuru ve O’nun bir memuru olan Risale‑i Nur, o vazife‑i îmâniyesini, biiznillâh, sadmelere uğratmayarak görecektir. Öyle ise ehl‑i dünya ve ehl‑i siyaset, onunla mübâreze değil, belki ondan istifade etmeye pek çok muhtaçtırlar.
Evet, şu tılsım‑ı kâinâtın muğlakını keşfeden ve mevcûdâtın nereden nereye ve ne olacaklarının tılsımını açan Risale‑i Nurun eczâlarından Yirmidokuzuncu Söz ve tahavvülât‑ı zerrâtın muammâsını keşfeden Otuzuncu Söz ve kâinâtta mütemâdiyen fenâ ve zevâl içindeki fa'âliyet ve hallâkıyet‑i umumiye tılsım‑ı acîbini hall ve keşfeden Yirmidördüncü Mektûb ve tevhidin en derin ve en mühim muammâsını keşf ve hall ve izâh eden ve haşr‑i beşerî, bir sinek ihyâsı kadar kolay olduğunu isbât eden Yirminci Mektûb ve tabiat‑perestlerin fikr‑i küfrîlerini esâsıyla bozan ve tahrib eden Tabiat Risalesi nâmındaki Yirmiüçüncü Lem'a gibi Risale‑i Nurun çok cüz'leri var. Bunların yalnız birisindeki muammâyı keşfeden bir âlim, bir edîb, bir profesör, hangi hükûmette olsa, takdirle mükâfât ve ikramiye verileceğini, bu risaleleri dikkatle mütâlaa eden tasdik eyler.
292

Senin İrticakârâne Bir Sûrette Dinî ve Îmânî Kuvvetli Ders Vermen İşimize Gelmez!‥

Bu beyânâtıma, sadedden hariç tafsilât nazarıyla bakmamak gerektir. Çünkü, Risale‑i Nurun yüzden ziyâde risaleleri benim evrak‑ı tevkîfiyem hükmüne geçmiş olduğundan, hem hey'et‑i hâkime tedkik ile mükelleftir, hem ben, izâh ve cevab vermeye, Kur'ân’a ve Âlem‑i İslâma ve istikbâle alâkadarlığı cihetiyle mecburum.
Mâdem bir mes'elenin tam tenevvürü, herhalde uzak ve yakın bütün ihtimalleri beyân etmekle olur. Mes'elemize ait uzak bir ihtimali beyân etmeye ihtiyaç var. Şöyle ki:
Eğer dinsizliği ve küfrü, kendine meslek ittihàz eden bedbaht bir kısım adamlar, bir maksad‑ı siyâsînin perdesi altında hükûmetin bazı erkânına hulûl edip iğfal etseler veya memuriyet mesleğine girseler ve Risale‑i Nuru desîselerle imha ve beni tehdidleriyle susturmak için deseler: Taassub zamanı geçti. Mâziyi unutmak ve istikbâle bütün kuvvetimizle müteveccih olmak lâzım gelirken, senin irticakârâne bir sûrette dinî ve îmânî kuvvetli ders vermen işimize gelmez!‥”
Elcevab:
Evvelâ o mâzi zannedilen zaman ise istikbâle inkılâb etmiş ve hakîki istikbâl odur ve oraya gideceğiz.
Sâniyen: Risale‑i Nur, tefsir olduğu haysiyetiyle, Kur'ân‑ı Hakîm ile bağlanmış, Kur'ân ise, küre‑i arzı Arşa bağlayan câzibe‑i umumiye gibi bir hakikat‑i câzibedârdır. Asya’da hükmedenler, Kur'ânın Risale‑i Nur gibi tefsirleriyle mübâreze edemezler. Belki musâlaha ederler; ondan istifade ederler ve himâye ederler.
293
Amma benim susmam ise, mâdem âdi bir keşif yolunda ve ehemmiyetsiz bir fikr‑i siyâsî peşinde ve dünyevî bir haysiyet yüzünden çok ehl‑i izzetin başları fedâ edilse; elbette koca Cennet’in fiatı olacak bir servet ve hayat‑ı ebediyeyi kazandıracak bir âb‑ı hayat ve bütün feylesofları hayrette bırakacak bir keşfiyât yolunda, vücûdum zerreleri adedince başlarım bulunsa ve fedâ edilmesi lâzımgelse, bilâ‑tereddüd fedâ edilir. Hem, beni tehdid veya imha sûretiyle susturmak, bir dil yerine bin dil konuşturacak! Yirmi seneden beri rûhlara yerleşen Risale‑i Nur, susmuş bir dilime bedel, binler dilleri söylettirmesini Rahîm‑i Zülcelâl’den ümîdvârım.

Ehemmiyetsiz, Fakat Ehemmiyetli Bir Suç Olarak Bana Sorulan Bir Mes'ele

Diyorlar ki: Sen, şapkayı başına koymuyorsun; mahkeme gibi çok resmî yerlerde başını açmıyorsun. Demek, o kanunları reddediyorsun. O kanunları reddetmenin cezası şiddetlidir?!”
Elcevab: Bir kanunu reddetmek başkadır ve o kanunla amel etmemek bütün bütün başkadır. Evvelkinin cezası i'dâm ise; bunun cezası ya bir gün hapis ve bir lira ceza‑yı nakdî veya bir tekdir veya bir ihtardır. Ben o kanunlarla amel etmiyorum; hem amel etmekle dahi mükellef olamıyorum. Çünkü münzevî yaşıyorum. Bu kanunlar hususî menzillere girmez.

Bir İhtar

Bu iki aydır gayet dikkatle ve ince elekle elemek sûretiyle; hem Isparta, hem Eskişehir mahkemeleri, hem Dâhiliye Vekâleti on seneden beri terâküm eden mahrem kitaplarımı ve hususî mektûblarımı müsâdere edip teftiş ettikleri hâlde gizli bir komite ve cem'iyet gibi medâr‑ı itham hiçbir maddeyi tesbit etmediklerini itirafla beraber, daha tedkike devam ediyorlar. Ben de derim:
Ey efendiler! Beyhûde yorulmayınız Eğer aradığınız varsa, hiçbir ucunu bu kadar zaman bulamadığınızdan, biliniz ki; onu idare eden öyle acîb bir dehâ vardır ki, mağlûb edilmez ve mukàbele edilmez. Çare‑i yegâne, onunla musâlahadır. Yoksa, bu kadar masûmlara zarar vermek ve ezmek yeter! Belki gayretullâha dokunur, galâ (kıtlık) ve vebâ gibi belâlara vesile olur.
294
Hâlbuki benim gibi asabî ve en gizli olan sırrını yabânî adamlara çekinmeyerek söyleyen ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de meşhûr ve pek merdâne ve fedâkârâne müdafaâtı yapan ve ihtiyarlık zamanında en ziyâde âkıbeti tehlikeli ve mechûl sergüzeştlerden sakınmağa mecbur olan bir adama, böyle hiç keşfedilmeyecek komiteciliği isnâd etmek, belâhet derecesinde bir sâfdilliktir veyâhut bir entrikadır.

Hey'et‑i Hâkimeden Bir Hakkımı İsterim

Hey'et‑i hâkimeden bir hakkımı isterim. Benden müsâdere edilen kitaplarımın bence bin liradan ziyâde kıymetleri var. Ve onların mühim bir kısmı, oniki sene evvel Ankara Kütübhânesi’nde iftihar ve teşekkürler ile kabûl edilmiş. Hususan, sırf uhrevî ve îmânî olan Ondokuzuncu Mektûb ile Yirmidokuzuncu Söz’ün benim için çok ehemmiyetleri var; benim manevî servetim ve netice‑i hayatımdırlar ve i'câz‑ı Kur'ânî’nin on kısmından bir kısmının cilvesini göze gösterdikleri için fevkalâde bence kıymetleri var. Hem onları, kendime mahsûs olarak yazdırıp yaldızlatmışım. Hem, ihtiyarlığımın gayet hazîn hâtırâtına dair olan İhtiyarlar Risalesi’nin üç‑dört nüshalarından bir tanesini kendime mahsûs yazdırmıştım. Mâdem muâheze edilecek hiçbir dünyevî madde içlerinde yoktur; onları ve Arabî risalelerimi bana iâde etmenizi bütün rûhumla istiyorum.
Hapiste ve kabirde dahi olsam, o kitaplarım, bu garîb dünyanın bana yüklediği beş elîm ve hazîn gurbetlerde enîslerim ve arkadaşlarımdırlar. Onları benden ayırmakla, tahammülsüz bir altıncı gurbete düşeceğim ve bu çok ağır gurbetin tazyîkinden çıkan âhlardan sakınmalısınız.
295

Mahkemenin Reis ve Âzâlarından Ehemmiyetli Bir Hakkımı Taleb Ederim

Şöyle ki: Bu mes'elede yalnız şahsım medâr‑ı bahs değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat‑i hâle muttali' olmanızla mes'ele hallolsun. Çünkü, ehl‑i ilim ve ehl‑i takvânın şahs‑ı manevîsi, bu mes'elede nazar‑ı millette itham altına girdiği ve hükûmete dahi ehl‑i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl‑i takvâ ve ilim, tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için; benim müdafaâtımın kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurûf ile, matbaa vâsıtasıyla intişarını isterim. ki ehl‑i takvâ ve ehl‑i ilim, entrikalara kapılmayıp; zararlı, tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar ve hükûmetin şahs‑ı manevîsi nazar‑ı millette ithamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl‑i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşılmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlık daha tekerrür etmesin
Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl‑i dalâletin kalblerindeki inkâr‑ı haşri, kalblerinde sıkıştırıp lisânına getirmeye meydân vermedi, ağızlarını tıkadı ve hàrika bürhânlarını gözlerine soktu. Evet, Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn‑ü azîm, îmânın etrafında çelikten zırh oldu; ehl‑i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet‑i cumhûriye bundan memnun oldu ki, meb'ûsânın ve vâlilerin ve büyük memurların ellerinde kemâl‑i serbestiyet ile Onuncu Söz’ün nüshaları gezdi.
Dört aydan beri, bu hayat‑memât mes'elesinde, hiçbir yerden benim acınacak hâlim bir mektûbla dahi sordurulmadığı ve benim hakkımda halkı tenfîr edecek bir sûrette teşhîr etmekle nefret‑i âmmeyi aleyhime celbedip bütün bütün teshîlât ve muâvenetten mahrum kalmış, garîb ve kimsesiz hâlimi tasvir eden, i'tirâznâmemde izâh ettiğim bir hikâye:
296
Bir zaman, bir pâdişahın mübtelâ olduğu bir hastalığın ilâcı, bir çocuğun kanı imiş! O çocuğun pederi, çocuğu, hâkimin fetvâsıyla bir para mukâbilinde pâdişaha vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şekvâ yerine gülmüş. Sormuşlar:
Neden istimdâd etmiyorsun, şikâyet etmiyorsun, gülüyorsun?
Demiş ki: İnsan, musîbete giriftâr olduğu vakit; evvel pederine, sonra hâkime, sonra pâdişaha şekvâ eder. Benim pederim, beni kesilmek için satıyor; işte hâkim de ölmekliğime karar veriyor; işte pâdişah benim kanımı istiyor Bu antika ve pek garîb ve şekli çok çirkin ve hiç görülmemiş bu hâle karşı, ancak gülmek ile mukàbele edilir!
İşte, ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi, evvel mahallî hükûmetteki vâliye, sonra mahkeme adâletine, sonra Dâhiliye Vekâleti’ne müracaat edip mazlumiyetimizi beyân ederek zâlimlerden bizi kurtarmak için arz‑ı hâl etmek muktezâ‑yı hâl iken, gördük ki; en son şekvâmızı dinleyecek Dâhiliye Vekili’nin hakkımızda kapıldığı asılsız evhâmına bir hakikat rengi vermek ve hatâsını örtmek fikriyle hatâsında ısrar etmesi daha büyük bir hatâ olduğunu düşünmediğinden; dûçâr olduğu gurur hastalığına, kanımızı isteyerek, bizi asılsız bahânelerle perîşan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya’nın şahsını, Dâhiliye Vekili olan Şükrü Kaya Bey’e şekvâ ediyoruz. (Hâşiye)
297
Eğer serbestiyeti tam muhâfaza etmek isteyen ve hiçbir te'sir karşısında mağlûb olmayan ve vicdânlarındaki hiss‑i adâletle hükmeden bu mahkeme, bizi, Şükrü Kaya Bey’in şahsı hakkında dinleyeceklerini bilseydim, en evvel biz, Şükrü Kaya’nın şahsı aleyhine ikame‑i da'vâ edecektik. Çünkü, bir seneden beri, her gün veya her hafta hakkımızda rapor isteye isteye aleyhimize câsusların, zâbıtaların nazar‑ı dikkatini celbettirip, kurban koyunu gibi kesmek için bizi beslettiriyordu.
Mahkeme ise; adâletten başka hiçbir şey düşünmemek lâzım gelirken ve hakikaten mahkeme içindeki zâtlar da adâlete tam bağlı oldukları hâlde, yüksek makamdaki Şükrü Kaya gibi şahsın te'sirâtına karşı dayanamadıkları için, bizi tahliye edemeyip süründürüyorlar.
Mahallî hükûmet olan Isparta Vâlisi ve zâbıtasını ise, herkesten ziyâde bizi ve Ispartalı bîçâre, masûm mevkufları himâye etmek ve bir ân evvel kurtulmasına sa'yetmeleri vazife‑i vicdâniyeleri iken, bil'akis çok mânâsız ve asılsız bahâneler ile Isparta mevkuflarının, hususan muhtaç ve fakirlerin ta'yinlerini verdirmeyip, açlıkla sefâlete düşmeleri için onları ezdirmeye çalışıyorlar.
İşte bu hâle şekvâ değil, belki ağlamanın nihâyet derecesini gösteren bu acı hâle, o çocuk gibi gülmek ile mukàbele ediyoruz ve tevekkül edip, işimizi Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyoruz!

Tesellî Etmek İçin Yazılmış Bir Fıkra

Masûm Kardeşlerimin Mazlumiyetinden Gelen Feryâdlarının İşitilmediği ve Benim de Onlarla Konuşturulmadığım Bir Zamanda, Onların Me'yûsiyetlerine Bir Tesellî Vermek İçin Yazdığım Bir Fıkradır
Bu makam münâsebetiyle ilâve edilmiştir
298
Hafîz‑i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetine bakınız ki; mes'elemiz münâsebetiyle Risale‑i Nurun risaleleri adedine muvâfık olarak, yüz yirmi küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları hâlde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhâlif komitecilerin dolaplarıyla mevcûd ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale‑i Nurun hiçbir şâkirdinin münâsebetdârlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak bir Himâye‑i Rabbâniyedir. Muhâfaza‑i İlâhiye’ye ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.), Risale‑i Nura ait kerâmet‑i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inâyet‑i Rahmâniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masûm ve mazlum kardeşlerimizin Dergâh‑ı İlâhiye’ye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında ma'nen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevâblı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hàrikadır. Böyle pek büyük bir ni'mete karşı, şükür ve sürûr ve sevinç ile mukàbele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi.
Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.

Hakikati Doğru Olarak, Olduğu Gibi, Bu Kadar Beyân Edebildim

Garîb ve bana pek çok ağır gelen ve üç günde bir bardak ayran ve bir bardak sütten başka bir şey yedirmeyen grip hastalığının üçüncü gününde, füc'eten hâtırıma ihtar edildi. Ben de o hâtırayı teberrük için, mahkemedeki müdafaamın bir mukaddimesi olarak yazdım. Şiddet ve kusur varsa, hastalığıma aittir. Evet, yüz adamın müdafaa edeceği bir hakikati yalnız başıma müdafaaya mecbur olduğumdan; taab‑ı dimağî ve perîşaniyete ve daha çok müz'ic ahvâl içinde hakikati doğru olarak, olduğu gibi, bu kadar beyân edebildim.
299

Son müdafaâta sonradan bir hikmete binâen ilhâk edilmiş bir mukaddimedir

Müdafaâtımın bütün safahâtında gizli ve müdhiş bir komiteye karşı mübâreze vaziyetini gösteren tarz‑ı ifâdemdeki maksadım şudur:

Birinci Madde

Nasıl ki Hükûmet‑i Cumhûriye Dini dünyadan tefrik edip bî‑tarafâne kalmak prensibini kabûl etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbatındandır. Öyle de; ben dahi bî‑taraf ve hürriyet‑perver olması lâzım gelen Hükûmet‑i Cumhûriyeyi, dinsizliğe tarafdâr ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfî komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlardan uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübâreze ediyorum. O komitelerden, tesâdüfle hükûmetin memuriyetine girenler, ciddi dindarlara takmak için iki kulp elinde tutmuş, garaz ettikleri dindarlara takıyorlar ve hükûmeti iğfale çalışıyorlar. O iki kulpun birisi; o mülhidlerin dinsizliğine temâyül göstermemek mânâsıyla irtica kulpunu takıyor. Diğeri; hâşâ ve hâşâ!, dinsizliği, bu hükûmet‑i İslâmiye’nin ayn‑ı siyaseti telâkki etmediğimiz mânâsında dini siyasete âlet etmek kulpu ile lekelemek istiyorlar. (Hâşiye)
Evet, Hükûmet‑i Cumhûriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette tervîc etmez ve tarafdâr olamaz. Men'etmek, cumhûriyet kanunlarının muktezâsıdır. Ve öyle müfsidlere tarafdârlık ile, cumhûriyetin esâslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet‑i Cumhûriye, bizim ile o müfsidler mâbeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zâlim ise ve tecâvüz ediyorsa; o vakit, hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra etsin.
300
Evet inkâr edilmez ki; kâinâtta, dinsizlik ile dindarlık, Âdem zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyâmete kadar gidecektir. Bu mes'elemizin künhüne vâkıf olan herkes, bize olan bu hücumun, doğrudan doğruya dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar. Ekser‑i hükemânın Garb’da ve Avrupa’da zuhûru ve ağleb‑i enbiyânın Şark’ta ve Asya’da tulû'ları kader‑i ezelînin bir işâret ve remzidir ki; Asya’da hâkim, gâlib, din cereyanıdır. Elbette, Asya’nın ileri kumandanı olan bu Hükûmet‑i Cumhûriye, Asya’nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek ve bî‑tarafâne prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temâyül ettirecektir.

İkinci Madde

Risale‑i Nurun eczâlarında mevâdd‑ı kanuniyeye muârız mes'eleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet mahkemeye aittir. Fakat Risale‑i Nur, kendi başıyla yüz manevî keşfiyâtı hâvî bir eserdir. Bu keşfiyâtın bir tekini bile, keşşâfın hakk‑ı keşfini sıyânet etmekle, ziya'a uğratmamak lâzım gelir. Keşfiyâtın ehemmiyeti, ehl‑i hakikat ve ehl‑i ilim ve edîbler ortasında gayet büyüktür ve ehemmiyeti var. Bir kimse, diğerinin keşfiyâtını temellük edemez. Eğer etse onun aleyhine ikame‑i da'vâ etmek, bütün memleketlerde cârî olan bir kanundur. İleride hükûmetin müsâadesini istihsâl sûretiyle neşretmek istediğim ve yirmi‑otuz seneden beri keşif ve te'lifine çalıştığım ve elli seneden beri devam eden tedkîkàt ve mücâhedât‑ı fikriye ve muhtelif menba'lardaki taharriyât ve mesâîmin neticesi ve semeresi olarak yazdığım ve manevî yüz keşfiyâtı gösteren ve binlerce hakikati hâvî yüzden ziyâde risaleden ibaret olan Risale‑i Nurun te'lifinden sonra neşredilen bazı kanunlara uygun gelmeyen onbeş noktasını ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu hakikatlerin ve benim onlara taalluk eden hukuklarımın ziya'ını mûcib olmakla beraber, diğerin intikal ve sirkatine ve temellük ve kendine mal etmesine zemin ihzar ettiğinden; bu bâbda, evvelemirde ve herşeyden ziyâde hakikat nâmına ve hukuk hesabına hakkımın muhâfazası, âdil mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir.
301
Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsâdere edilen risalelerimin tazammun ettiği hakàik, ehl‑i fen ve felsefeye ve akademi muhakkìklerine karşı isbâtıma medâr olmak üzere elimde bulunması lâzım geleceğinden; bu keşfiyât ve münâzarât‑ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iâdesini isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz ve hapiste dahi benim arkadaşım olmalıdırlar. Mahkemelerin ihkàk‑ı hak cihetindeki haysiyetine, şerefine mühim bir nâkìsa, belki zıd olan garazkârların telkinâtına tebaiyete, elbette mahkeme‑i adâlet tenezzül etmeyecek ve garazkârların entrikalarını akîm bırakacaktır. Ve adâletten ve ihkàk‑ı haktan daha büyük bir makam vazife cihetinde tanımayan mahkemenin, her türlü te'sirâttan âzâde olarak vazifesini yapacağı esâs adâletin muktezâsı olduğuna istinâden; şahsım nâmına değil, belki çok hakikatlerin ve bir çok masûm hukukların kendine bağlı olduğu bir hakikat‑i àliye nâmına, hakkındaki asılsız evhâmlarını bir ân evvel Risale‑i Nurun hürriyetini ilân etmekle ref' etmektir.

Üçüncü Madde

Bize isnâd edilen mevhûm suç ise; umumî bir tâbir ile ve kuyûd‑u ihtiraziye nazara alınmayarak, ceza kanununun yüz altmış üçüncü maddesi, yalnız zâhirine ve umumiyetine temâs ettirip, mahkûmiyetim istilzam edilmek istenildiği anlaşılıyor. Bize isnâd edilen birkaç maddenin kat'î ve hakîki cevabları zabtınıza geçen müdafaâtımda bulunmakla beraber; on veya onbeş nokta yüzünden, manevî yüz keşfiyâtı hâvî, yüzler hakikat‑i mühimmeyi câmi' yüzden ziyâde cüz'den ibaret olan Risale‑i Nur, mükâfât ve takdir yerine mücâzât ve tenkid ile karşılanmıştır. Mahkemenizden bu hakkımı ve Risale‑i Nurun hürriyet hakkını istemek, büyük bir hakkımdır. Bu cihetin halli ve faslı lâbüd ve zarûrîdir.
302

Dördüncü Madde

Şimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr oldukları ve sırf garaz ile iliştikleri bununla anlaşılıyor ki, bizi vurmak için her kapıya başvurdular. Evvelâ, tarîkatçılık bir şey bulamadılar sonra cem'iyetçilik”, sonra siyasetçilik ve inkılâba muhâlif hareket ve muhâlif komitecilik ve izinsiz neşriyatçılık gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için çalıştıkları hâlde; bunların hiçbirinde tutunacak bir emâre bulamadıklarından, en nihâyet bir madde‑i kanuniyenin, kuyûd‑u ihtiraziyeyi nazara almayarak, zâhirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakıl kabûl etmeyecek ve onlara hak vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet, bahsedeceğimiz noktayı, dünyada hiçbir zîakıl, hakikat olarak kabûl etmez ve zerre mikdarı insafı olan, İftiradır diyecek. O nokta şudur:
Said‑i Kürdî dini siyasete âlet ediyor!” tâbiridir. Bu tâbirdeki ithamı çürütecek onbeş‑yirmi delilden ziyâde ve beş‑on kadarı müdafaâtımda zabtınıza geçirilenlerden birisi şudur ki:
Yüzler şâhidin şehâdetiyle isbât etmeye hazır olduğum şu beyân edeceğim hâlim, o ithamı esâsıyla çürütüyor. Şöyle ki: