Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
828

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Bu Müdafaayı İstanbul Mahkemesi’nde Okumuş ve Mahkemesi Berâetle Nihâyet Bulmuştur

Gizli düşmanlarımız, bu Ramazan‑ı Şerîfte, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi, bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler, Sen başına şapka giymiyorsun.” diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adâleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun nâmına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakîki kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acîb kanunsuzluğu ve bahânesiyle, iki seneden beri vicdânî azâb verdiklerinden; elbette mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde bunun cezasını çekeceklerdir. Evet otuz beş senedir münzevî olduğu hâlde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, Sen frenk serpuşunu giymiyorsun.” diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsâade eder?
Yirmisekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zâbıtaları onun başına ilişmedikleri hâlde, hususan bu defa İstanbul mahkeme‑i âdilesinde yüzden ziyâde polislerin gözleri önünde, hem iki ay da yaya olarak her yeri gezdiği hâlde, hiçbir polis ilişmediği ve hem mahkeme‑i temyiz bere yasak değil diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedâr memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından ki resmî bir libâstır bereyi giyenler de mes'ûl olmazlar denildiği hâlde; hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan‑ı Şerîfin içinde böyle hilâf‑ı kanun en çirkin bir şey ile rûhunu meşgul etmemek ve dünyayı hâtırına getirmemek için hàs dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu hâlde, rûhu ve kalbi, vücûduyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî papazlara benzetmek için O’na teklif etmek ve adliye ile tehdid etmek, elbette zerre kadar vicdânı olan bundan nefret eder.
829
Meselâ: O’na teklif eden demiş: Ben emir kuluyum.” kaç vecihle kanunsuz Cebrî, keyfî kanun ile emir olur mu ki emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’de, Yahudî ve Nasrânîlere başta benzememek için ona dair âyet olduğu gibi, ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُولِي الْاَمْرِ مِنْكُمْ âyeti, ulü'l‑emre itâati emreder. Allah ve Resûlünün itâatine zıd olmamak şartıyla, o itâatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Hâlbuki bu mes'elede, an'ane‑i İslâmiye kanunları hastalara şefkatle incitmemek, garîblere şefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm‑i îmânîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiği hâlde; hususan münzevî, dünyayı terketmiş bir adama ecnebî papazların serpuşunu teklif etmek, on vecihle değil yüz vecihle kanuna muhâlif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garîb, fakir, münzevî, Sünnet‑i Seniye’ye muhâlefet etmemek için otuzbeş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muâmeleler kat'iyyen şek ve şübhe bırakmadı ki; komünist perdesi altında, anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir sû‑i kasd eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiş haricî tahribâta karşı cebhe alan dindar meb'ûslar ve demokratlara dahi büyük bir sû‑i kasddır. Dindar meb'ûslar dikkat etsinler, bu dehşetli sû‑i kasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar.
(Hâşiye) Rus’un Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği hâlde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun i'dâm tehdidine karşı izzet‑i İslâmiye’yi muhâfaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vâsıtasıyla fetvâ verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, i'dâm tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!” cümlesiyle ve matbuât lisânıyla karşılayan ve Mustafa Kemâl’in elli meb'ûs içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, Namaz kılmayan hâindir.” diyen ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’nin dehşetli suâllerine karşı, Şerîatın tek bir mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım.” deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedâisi ve hakikat‑i Kur'âniyenin fedâkâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki:
Sen, Yahudî ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemâsının icmâına muhâlefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz.” denilse, elbette öyle herşeyini hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehennem’e de atılsa, kat'iyyen, yüz rûhu da olsa, bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, fedâ edecek!
Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd‑i zulm-ü nemrûdânelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedâkârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukàbele etmemesinin hikmeti nedir?
İşte bunu, size ve umum ehl‑i vicdâna ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masûma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve âsâyişi muhâfaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için, Kur'ân‑ı Hakîm O’na o dersi vermiş. Yoksa bir günde yirmisekiz senelik zâlim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki; âsâyişi, masûmların hatırı için, muhâfaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkîr edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki:
Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet‑i İslâmiye hesabına fedâ edeceğim.
Said Nursî
830

Bu Asra “Nur Asrı” denmesi münâsibdir

Ey Mübârek Müşfik ve Muazzez Üstadımız Hazretleri!
Bu acîb madde ve dinsizlik asrında, nazarlar kısalmış; kalbler, fenâlıklar ve kötülüklerle dolmuş; yalnız ve yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamandaki en hakîki ve kat'î tereşşuhâtı olan Risale‑i Nur, o kısalmış nazarları, âdeta maddenin rûhuna nüfûz ettiriyor; o kötü kalblerin zindân gibi karanlık olan içini, nurla dolduruyor. Bunun için, bu asra Nur Asrı denmesi münâsibdir.
………………………
Risale‑i Nur, beşeriyetin bu tamiri imkân olmayan yarasını uhrevî ilâçlarla tedâvi ediyor.
831
Risale‑i Nur ve O’nun hàrika müellifi siz mübârek Üstadımız, binlerce münevver gence halâskârlık vazifenizi yapmış ve yapmaktasınız. Bunun böyle olduğuna îmânları kurtarılan bu âcizler canlı şâhidleriz. Bu dehşetli asırda, materyalizmi, maddeciliği temelinden yıkan, mason ve komünistlerin bâtıl ideolojilerini bütün ilim ve idrak müvâcehesinde zîr ü zeber eden Risale‑i Nur, okuyucularına bu asrın tâlihli insanlarına bu dünya ile, hattâ kâinâtla bile değişilmez âb‑ı hayatı, ebedîlik suyunu, yani bekà âleminin bileti olan îmânı bahşediyor.
Ey azîz ve mübârek Üstadımız! Bu kadar kıymetli bir hediyeyi bizlere veren siz Üstadımıza ne kadar hürmet ve muhabbet beslesek azdır. Siz kurtarıcı Üstadımızla Risale‑i Nur talebeleri arasındaki bağ, ebedî bir bağlılıktır. Bunu hiçbir kuvvet çözemez. Hürmetle mübârek ellerinizden öper, duâlarınızı beklerim.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Siyasal Bilgiler FakültesindenAhmed Atak
832

Bu mektûb Samsun’da münteşir “Büyük Cihad” gazetesinde intişar etmiştir

Bu Mektûb Samsun’da Münteşir Büyük Cihad Gazetesi’nde İntişar Etmiştir. Müfterilerin Tahrîkâtıyla Samsun’da Muhâkeme Açılmasına Vesile Olmuştur. Muhâkeme Berâetle Neticelenmiştir
Âlem‑i İslâmın halâskârı, ehl‑i îmânın sertâcı, Risale‑i Nurun tercümânı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine!
Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesi’nce Risale‑i Nurun serbestiyetine, bütün risale, mektûb ve mecmualarının suç mevzûu teşkil etmediğinden iâdelerine karar verilmesini, senelerce evvel ilân ettiğiniz Risale‑i Nur benim değil, Kur'ânın malıdır; Kur'ânın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu’nun sînesinden koparıp atamayacaktır. Risale‑i Nur, Kur'ân’a bağlıdır; Kur'ân ise Arş‑ı A'zamla bağlanmıştır; kimin haddi var ki O’nu oradan söküp atsın.” diye olan hakikatli beyânâtınızın açık bir tezâhürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur'ânî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu berâet kararının Âlem‑i İslâmın ve bâhusus bu millet‑i İslâmiye’nin saâdetlerinin başlangıcı olması itibariyle, başta, bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatler deryâsına kaptan ta'yin edilen ve zulmet‑i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdî ihsân olunan azîz, sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl‑i îmânı kendilerine dost ve tarafdâr eyleyen dindar Demokratları ve âdil hey'et‑i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:
Uzun senelerden beri terakkî ve teâlîsi için çalıştığınız ve uğrunda fedâ‑yı nefs ve can eylediğiniz hakikat‑i Kur'âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl‑i îmânın kalblerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî da'vâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi isbât ediyor.
833
Yirmibeş‑otuz seneden beri bütün mânilere ve sıkıntılara rağmen bu kadar sabır ve metânetiniz ve Kur'ân’dan kalb‑i münevverinize gelen Risale‑i Nurun neşri cihetinde bu hàrika hizmet ve mücâhedeleriniz, istikbâlin nesillerine ve İslâmın kahraman mücâhidlerine bir nümûne‑i iktidâ ve imtisal oluyor. Kur'ân güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî lem'aları olan Nur şuâlarıyla cehl ve dalâlet karanlıklarını izâle ederek, milyonlar kalbleri o nurla nurlandırıp, ehl‑i îmânı kendinize minnetdâr ettiniz.
Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak sizin bu hizmetinizi, bu fedâkârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere‑i àliye her tarafı kaplayacak ve o Nur ağacının etrafına toplanan büyük cemâatler ve Risale‑i Nurun yükselen ebedî şuâları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha şa'şaalı idâme edecekler.
Siz, Risale‑i Nurun tercümânı haysiyetiyle ve bu îmân hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle gelen bu asrın bir hidayet serdarısınız.
Kur'ân‑ı Kerîm’in Ondördüncü Asr‑ı Muhammedî’deki (A.S.M.) azîz dellâlı ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümâtına karşı Nur‑u Kur'ân’la mukàbele eden büyük fedâkârı ve Risale‑i Nurun yüzbinler nüshalarını yüzbinler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr‑ü mutlaka karşı bir sedd‑i Kur'ânî te'sis eden muhteşem kahraman, sevgili Üstadımız!
Âlemlere rahmetler ve saâdetler getiren ve insanlığa selâmet ve tesellîler bahşeden bu mukaddes hizmetinizle ehl‑i îmâna zuhûrunu müjde verip isbât ettiğiniz ve emâreleri gözükmeye başlayan ve bütün kıt'alara şâmil Hâkimiyet‑i İslâmiye’nin nurlu ve büyük bayramını bütün rûhumuzla tebrik eder, Cenâb‑ı Hak’tan uzun ömürlerinize duâlar eder, ellerinizden ta'zîmle öperiz.
Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinden İsmail, Sâlih, Âtıf, Ahmed, Ziya, Mehmed, Abdullâh
834

Üstad Said Nursî’nin Isparta’da İkametleri

1953 senesi yaz aylarında Üstad Emirdağı’ndan Isparta’ya geldi. Isparta’da pek çok sâdık talebeleri vardı. Daha evvel gönderdiği mektûblarında Isparta’yı taşıyla, toprağıyla mübârek olarak tavsif ediyor ve Risale‑i Nurun zuhûru ve intişarıyla vücûd bulan manevî hayatının idâmesine en kuvvetli medâr Isparta olduğunu beyân buyuruyordu. Fi'l‑hakîka Isparta, Üstad’ın bu iltifatına lâyık olduğunu uzun senelerdeki hâdiselerin şehâdetiyle isbât etmiş ve göstermiştir. Çünkü, Risale‑i Nurun birinci medresesi ve te'lif yeri olan Barla, Isparta’nın bir nahiyesidir. Risale‑i Nurun büyük mecmuaları burada te'lif edilmiştir.
Risale‑i Nuru binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp neşredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misâl olarak Sav Köyü’nü göstermek kâfîdir. Üstad Kastamonu’da bulunduğu zaman, Isparta’nın yalnız Sav Köyü’nde bin kadar kalem senelerce Nurları yazmış, çoğaltılmasında çalışmıştır.
Herbirisi birer vilâyet kadar, belki daha ziyâde Risale‑i Nura alâka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillû çalışan Nur merkezleri Isparta’dadır. Gül ve Nur Fabrikaları ve bunların etrafında Medrese‑i Nuriye şâkirdleri, Mübârekler Hey'eti, hep Isparta Vilâyeti dâhilindedir.
Hem herbirisi Hizmet‑i Kur'âniye itibariyle birer kutub hükmünde olan Nur talebelerinin medâr‑ı iftihar büyük kardeşleri de yine Ispartalı’dırlar.
Hem Isparta Adliyesi ve Emniyeti dâima Nurlara insafla muâmele etmiştir. Üstad, Isparta Adliyesine çok defa duâ etmiş, sâir vilâyetlere bu noktada da Isparta’yı hüsn‑ü misâl göstermiştir.
Bu ve bu gibi sebebler tahtında Üstad, âhir ömrünü Isparta’da geçirmek, ölümünü oradaki mübârek sâdık kardeşlerinin arasında karşılamak, mezarını Isparta’da Sav’da veya Barla’da vasiyet etmek üzere Isparta’ya geldi. Kira ile bir eve yerleşti. Yanında dört‑beş talebesi vardı. Bu talebeleriyle Üstad, hususî Dershâne‑i Nuriyesini vücûda getirmişti.
835

Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar()

Mahkeme Safahâtı

Afyon Mahkemesi tarafından kitaplar serbest bırakılmadan, Malatya hâdisesi münâsebetiyle bazı vilâyet ve kasabalarda taharrîler yapıldı, mahkemeler açıldı. Ezcümle: Mersin’de, Rize’de, Diyarbakır’da Nurlar ve Nurcular aleyhine da'vâ açıldı; neticede mahkemeler berâet verdi. Birçok vilâyetlerde yapılan taharrîler ve soruşturmalar ile Nurcular aleyhine umumî bir da'vâ açılması için Isparta Müddeiumumîliği harekete geçti. Sekseni mütecâviz Nur talebesi hakkında iddianâme hazırlandı ve dosya Sorgu Hâkimliği’ne tevdî' edildi.
Emniyetin pek çok gizli mensûbları, Nur talebeleri arasında dolaşmaya, her hareketlerini kontrole başladılar. Ankara, İstanbul, Adapazarı, Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van gibi yerlerde araştırmalar, sorgular yapıldı. Yapılan bütün tedkîkàt ve taharrîler neticesi:
Vatan, millet aleyhinde zerre kadar bir hareket bulunmayıp, bil'akis her vatandaşın göğsünü iftiharla kabartacak ilmî, îmânî, vatanî hizmetler, ahlâkî gayret ve fa'âliyetler ile hareket ettikleri, Risale‑i Nuru okumak, okutmak ve neşrine çalışmaktan başka bir gaye ve maksadları bulunmadığı anlaşılmasıyla, Nurcularda suç bulamıyoruz, medâr‑ı mes'ûliyet bir hareket ve fa'âliyetleri görülmemiştir.” diye umumen kanâat getirildi. Bu soruşturmalar, Risale‑i Nurun hakkâniyetinin anlaşılmasına vesile oldu. Neticede Nurların berâetine karar verildi.
836
Urfa ve Diyarbakır’daki fa'âl Nur talebeleri birer Medrese‑i Nuriye kurdular. Risale‑i Nuru her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemâate okumak sûretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe‑i ulûmun şerefini ihyâ ettiler. Şark havâlisinde büyük hizmet‑i îmâniye îfâ olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla îmâna ve Kur'ân’a hizmet eden fa'âl bir Nur talebesi aleyhine da'vâ açıldı, berâetle neticelendi, mü'minlerin sürûr ve minnetdârlığına vesile oldu.
Afyon’da da devam eden mahkeme neticelendi. 1956 tarihinde Risale‑i Nuru inceleyen Diyânet İşleri Müşâvere Kurulu verdiği bir raporla, Risale‑i Nurun îmân ve ahlâkî tekemmülâta hizmet hususundaki vasfını ilân etti. Afyon Mahkemesi de bu rapora istinâden, Risale‑i Nur eserlerinin berâetine ve serbestiyetine karar verdi; hüküm kat'îleşti.
Afyon Mahkemesinin berâet kararından sonra, Isparta Sorgu Hâkimliği de men'‑i muhâkeme kararı verdi. Böylece, Risale‑i Nur, birçok adlî süzgeçlerden geçerek umumî ve küllî bir serbestiyet ve hüsn‑ü kabûle mazhar oldu.

Nurların Neşri

Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber; bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa Medrese‑i Nuriyeleri, yalnız bulundukları muhîtte değil, çok geniş bir sahada hizmet‑i îmâniyede bulundular. Bu hizmetleri; yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız ma'lûm şahıslar değil; Hizmet‑i Kur'âniye olduğu için, pek çok vecihlerde, pek çok zâtlar tarafından îfâ edildi. İsmi bilinmeyen nice hàlis talebeler, sâdık mü'minler, bu hizmet‑i kudsiyede çalıştılar, Nur‑u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.
Ankara’da, Üniversiteli talebeler ve muhterem hamiyet‑perver zâtlar, Risale‑i Nur mecmualarının matbaalarda tab' ile her tarafa neşrine, bilhassa yeni harfle istifadeye muntazır kitlenin ellerine ulaşmasına çalıştılar. Risale‑i Nurun küllî neşriyatını gençliğin, mekteblilerin derûhde etmeleri bu hususta büyük fedâkârlık göstermeleri ise, bu millet ve vatan için büyük bir saâdet oldu. Çünkü, hiçbir şahsî menfaat taleb etmeden ve yalnız rızâ‑yı İlâhî için hareket etmeleri, onların bu asîl milletin hakîki evlâdları olduğunu gösterdi.
837

Üstad’ın Barla’ya Gidişi

Üstad, Barla’dan yirmi sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs Köyü’nden ziyâde alâkadardı. Çünkü hayat‑ı maneviyesi olan Risale‑i Nur burada te'lif edilmeye başlamıştı. Kur'ân‑ı Hakîm’in hidayet nurlarını temsîl eden Sözler ve Mektûbat ve Lemeât‑ı Nuriye buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale‑i Nur Dershânesi’nin ilk merkezi idi.
Barla’daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassud altında geçmekle acı idi; fakat Risale‑i Nur hakikatlerinin te'lif yeri olduğundan Üstad’ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır denilebilir. Bu defa Barla’ya nefiy ile değil, hapis ile değil, kendi rızâsı ile ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstadı karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikametgâhı olan Medrese‑i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdeta kendisini selâmlıyordu.
Bir vakitler, yani Barla’da sekiz sene ikametten sonra Isparta’ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübârek çınar ağacı Üstadı ma'nen teşyî' etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb‑ı Hakk’a olan secdevâri ubûdiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir müfârakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın sürûru içinde Hàlık‑ı Rahmâna secde‑i şükrâna kapanıyordu. Üstad, o mübârek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahâliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti; zâten göz yaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur Dershânesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı, hazîn ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.
838
Evet, şüphesiz Rahmet‑i İlâhiye’nin nihâyetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu’dan Isparta havâlisine sürülmüştü Isparta’dan da, dağlar arasındaki Barla Nahiyesi’ne nefyedilmişti; burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle çok kahraman ve fedâkâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saâdeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil‑i akliye ile ilim meydânına çıkan bir kimse idi.
Üç devir geçirmiş, cebbâr kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî da'vâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hâdiselerin dalgalarından yılmamıştı
Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren, asr‑ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur'ân ve îmân da'vâsındaki yolundan çevirememişti. O, rûhundaki şecâat‑i îmâniye ile kat'î inanıyordu ki, da'vâ ettiği hakikat bir gün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüzbinler Said olacak. İnsanlık câmiasında neşrettiği hakàik‑ı îmâniyenin fütûhâtı ve inkişafı başlayacak ve âfâk‑ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur'ân’dan eline verilen bu meş'ale‑i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen îmân rûhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, ma'nen ölmeye yüz tutan millet‑i İslâmiye’yi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin biiznillâh cihana efendiliğinin maddî manevî mübeşşiri olacaktı.
İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve nâşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medâr‑ı iftiharı bulunan bu azîz zât, din düşmanlarının plânıyla vaktiyle bu beldeye gönderilmiş, Anadolu’da te'sis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdâhalesine mümânaat olunmuştu. Heyhât! Esâsen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl‑i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbâli nurlandıracak bir hakikatin te'lif ve neşrine çalışıyordu. Kâinâtın sâhibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah, O’nun hâmîsi, muîni ve yardımcısı idi.
İşte, yirmi sene sonra tekrar Barla’ya döndüğü zaman, hizmet‑i îmâniyesinde nâil olduğu büyük ikramları, inâyetleri düşünerek, müşâhede ederek mesrûr oldu ve sürûrundan ağlıyordu, secde‑i şükrâna varıyordu.
839
Hâl‑i hâzırda Üstad Isparta’da ikamet eder. Bazen Emirdağı’na, bazen Barla’ya gider. Buraları, Risale‑i Nurun te'lif ve inkişaf merkezleri olduğu için rûhen çok alâkadardır. Hem, kendisi doksan yaşına yaklaştığı ve birçok defalar zehirlendiği için rahatsızdır. Hastalığı ta'rif edilmeyecek derecede ağırdır ve şiddetlidir. Rûhen, hissiyatı kuvvetli ve âlem, bâhusus Âlem‑i İslâm, bilhassa Risale‑i Nur dâiresi, vücûd‑u manevîsi hükmünde olduğundan, her iki vücûdundaki ızdırâb şedîddir. Gerçi talebelerinin duâları ve neşr‑i envâr-ı îmâniye o ızdırâbına bir merhem ve devâ ise de, yine de pek vâsi' şefkati itibariyle zaman zaman ızdırâbı şiddetlenmektedir. Bu itibarla, tebdil‑i havaya çok muhtaçtır. Bir yerde fazla kalamıyor. Tebdil‑i havaya çıktığı zaman hastalığı kısmen azalıyor, rahat nefes alabiliyor.
Üstad, Risale‑i Nur kesretle intişar ettiğinden ve her yerde pek çok Nur Talebeleri mevcûd olduğundan halklarla konuşmayı tamamıyla terk etmiştir. Risale‑i Nur, benimle sohbetten on derece ziyâde fâidelidir.” deyip ziyaretçi de kabûl etmemektedir. Hattâ yanındaki talebeleriyle dahi zarûret hâlinde konuşmaktadır.
Artık hayatının son safhasına geldiğini söylemekte, dâima içinde yaşadığı ayı çıkarabileceğinden şübhe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir. Nurların neşriyatından memnun ve müteşekkirdir. Millet ve devletçe İslâmiyet ve saâdet yolunda atılan her adımı takdir ve tasvîble karşılamakta, Hak yolunda yürüyen, İslâmî şeâiri ihyâ edenlere duâ etmektedir. Aynı zamanda, Âlem‑i İslâmın maddeten ve ma'nen selâmet ve saâdetini dilemekte ve bu yolda girişilen dâhil ve hariçteki gayretlerden hadsiz derecede sevinç ve memnuniyet duymaktadır.
Risale‑i Nuru Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamana mahsûs bir mu'cizesi bilmekte, bu vatanı komünizm tehlikesinden Risale‑i Nurdaki hakikat‑i Kur'âniye muhâfaza ettiğini beyân etmekte ve Âlem‑i İslâmla hakîki kardeşliğe ve uhuvvete ve ittifaka medâr olacağını, dünyevî ve uhrevî saâdetimizin bu hakikate yapışmamızda bulunduğunu duyurmaktadır.
Risale‑i Nurun Anadolu’dan başka diğer müslüman memleketlerde yayılmasının elzem olduğu kanâatindedir. Siyâsî gayret ve fa'âliyetlerden evvel, Risale‑i Nurun neşrolmasının daha menfaatdâr olacağını ihbar etmektedir.
840

Bediüzzaman ve Risale‑i Nur

Risale‑i Nur Nedir ve Nasıl Bir Tefsirdir?
Kur'ânın hakikatlerini müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izâh ve isbât eden Risale‑i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mes'ele olan Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcûdât nereden gelip nereye gidiyorlar? Mâhiyet ve hakikatleri nedir?” gibi suâllerin cevabını vâzıh ve kat'î bir şekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifâde ile beyân edip rûh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
Yirminci asrın Kur'ân felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyâtı, diğer taraftan îmân ve ahlâk olarak maneviyatı câmi' ve hâvî olacak Türk Medeniyeti’nin, sâdece maddiyâta dayanan sâir medeniyetleri geride bırakacağını da isbât ve ilân etmektedir.
Ecdâdımızın bir zamanlar kalblerinde yerleşen îmân ve i'tikàd cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyâde devletlere, milletlere karşı îmânından gelen bir kahramanlıkla mukàbele etmesi İslâmiyet ve kemâlât‑ı maneviyenin bayrağını Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirmesi ve Ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” deyip ölümü gülerek karşılayarak müteselsil düşman hâdisâta karşı dayanması gibi, milletçe medâr‑ı iftihar, àlî seciyemizin bugün biz gençlerde inkişafı, vatan ve millet menfaati bakımından ve istikbâlimizin selâmeti noktasından ne derece elzem olduğu ma'lûmdur. Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ve şahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türk’ün millî tarihinin şeref ve haysiyeti ile kàbil‑i te'lif olamaz. Bizler, ancak rızâ‑yı İlâhî için çalışıyoruz. Bizzat hizmetinde bulunmakla aldığımız telezzüz, kardeş ve vatandaşlarımıza, İslâmiyete ve insaniyete yardımda bulunabilmek mazhariyetinden gelen ebedî hayatımıza ait sürûr ve ümîd, bizim bu bâbda aldığımız ve alacağımız yegâne hakîki mukàbele ve ücrettir.
841
Risale‑i Nur, nasıl bir tefsirdir?
Tefsir iki kısımdır.
Birisi: Ma'lûm tefsirlerdir ki, Kur'ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izâh ve isbât ederler.
İkinci Kısım Tefsir İse: Kur'ân’ın îmânî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve isbât ve izâh etmektir. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Zâhir ma'lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risale‑i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esâs tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları da susturan bir manevî tefsirdir.”
Risale‑i Nur, subjektif nazariye ve mütâlaalardan uzak bir şekilde, her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur'ânın hakikatlerini rasyonel ve objektif bir şekilde izâh edip insaniyetin istifadesine arzedilen bir külliyattır.
Risale‑i Nur!‥ Kur'ân âyetlerinin nurlu bir tefsiri. Baştan başa îmân ve tevhid hakikatleriyle müberhen Her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış Müsbet ilimlerle mücehhez. Vesveseli şübhecileri iknâ ediyor En avâmdan en hàvâssa kadar herkese hitâb edip, en muannid feylesofları dahi teslîme mecbur ediyor
Risale‑i Nur!‥ Nurlu bir külliyat Yüzotuz eser Büyüklü küçüklü risaleler hâlinde Asrın ihtiyaçlarına tam cevab verir Aklı ve kalbi tatmin eder Kur'ân‑ı Kerîm’in yirminci asırdaki lafzî değil manevî tefsiri
İsbât ediyor!‥ Akla gelen bütün istifhâmları Zerreden güneşe kadar îmân mertebelerini Vahdâniyet‑i İlâhiye’yi Nübüvvetin hakikatini
842
İsbât ediyor!‥ Arz ve semâvâtın tabakàtından, melâike ve rûh bahsinden, zamanın hakikatinden, Haşir ve Âhiretin vukû'undan, Cennet ve Cehennem’in varlığından, ölümün mâhiyet‑i asliyesinden ebedî saâdet ve şekàvetin menba'ına kadar Akla gelen ve gelmeyen bütün îmânî mes'eleleri en kat'î delillerle aklen, mantıken, ilmen isbât ediyor Pozitif ilimlerin müşevviki Riyâzî mes'elelerden daha kat'î delillerle aklı ve kalbi iknâ edip, merakları izâle eden bir şâheser
Az mikdarda bastırılabilen, hiçbir ticârî gaye ve zihniyetle çalışılmayarak bâyilere dahi verilmeyen bu eserlerin geliri, mütebâki eserlerin tab'ına hasredilecektir.
Büyük bir titizlik ve hassâsiyetle üzerinde durduğumuz mühim bir husus da, Risale‑i Nurun lâyık ellere geçmesi ve onun hakîki fiatı olarak en az yirmibeş kişinin istifade etmesinin te'min edilmesidir.
Bu manevî tefsir; Sözler”, Mektûbat”, Lem'alar”, Şuâlar diye dört büyük kısımdan müteşekkil olup, yekûnu yüzotuz risaledir.
Neşrinde Çalışanlar
843
tarihce_ustad_istanbul_arabada_1959.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri 1959’da İstanbul’a teşrîf ettikleri zaman araba içinde çekilen fotoğrafı
844
tarihce_ustad_ve_talebeleri_ankara_1959.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri 1959 yılında Ankara’ya teşrîf ettikleri zaman misâfir olarak kaldıkları otelden çıkarken
845

Konuşan Yalnız Hakikattir

Risale‑i Nurda isbât edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma'rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur; zindâna da atılır. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa, adâletin tecellîsine bir vesile olur. Kader‑i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi, bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adâlet‑i İlâhiye’nin bir nev'i tecellîsidir.
Ben şimdi düşünüyorum: Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyor, mahkemeden mahkemeye sevkediliyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak ? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat‑i hâlde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor, diğer bir mahkeme aynı mes'eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma'rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti.
Bana isnâd ettikleri suçun aslı esâsı olmadığını nihâyet kendileri de anladılar. Onlar, bu ittihamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun; benim böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl‑i kat'iyyetle yakìnen ve vicdânen biliyorum Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor Hattâ, beni bu suçla itham edenler de biliyorlar O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masûm olduğum hâlde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye ma'rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl, Adâlet‑i İlâhiye’ye muhâlif düşmez mi?‥
846
Bir çeyrek asırdır bu suâllerin cevablarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarib oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîki sebebini şimdi bildim. Ben kemâl‑i teessürle söylerim ki: Benim suçum, Hizmet‑i Kur'âniyemi maddî‑manevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış. Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. Allah’a binlerle şükrediyorum ki; uzun seneler, ihtiyarım haricinde olarak hizmet‑i îmâniyemi maddî ve manevî kemâlât ve terakkiyâtıma; azâbdan, Cehennem’den kurtulmaklığıma; hattâ saâdet‑i ebediyeme vesile yapmaklığıma yâhut her hangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men'ediyordu.
Bu derûnî hisler ve ilhâmlar, beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl‑i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde; ben, rûhen ve kalben men'ediliyordum. Rızâ‑yı İlâhîden başka, fıtrî vazife‑i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi.
Çünkü, şimdi bu zamanda, hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik‑ı îmâniyeyi; fıtrî ubûdiyetle bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda yani, hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin.
Bu kanâat da, bu zamanda, bu şerâit dâhilinde; dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir. Yoksa, komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet‑i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük manevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.
847
Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader‑i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz‑ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor. Sakın!” diyor, Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma. ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”
İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur, başka bir şey değil. Risale‑i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynını; binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde, yine küfr‑ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr‑ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risale‑i Nur, bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat‑i îmâniyedir.
Mâdemki nur‑u hakikat, îmâna muhtaç gönüllerde te'sirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, ma'rûz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindânlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki: Ben, senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî‑manevî füyûzât hislerimi fedâ etmeseydim, îmân hizmetinde bu büyük, manevî kudreti kaybedecektim. Ben maddî ve manevî herşeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sâyede hakikat‑i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sâyede Nur mekteb‑i irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet‑i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve manevî herşeyden ferâğat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır.
…………………………………
848
Bize işkence edenler, bilmeyerek kader‑i İlâhî’nin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da'vâmıza hakikat‑i îmâniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz, onlar için yalnız hidayet temennîsinden ibarettir.
Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü'z‑Zehrâ’nın Risale‑i Nur Talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
Said Nursî
849

İslâmiyet Düşmanlarının Yaptıkları Taarruz ve Hilâf‑ı Hakikat Menfî Propagandalarına Mukâbil Üniversite Nur Talebelerinin Bir Açıklamasıdır

Azîz, sıddık kardeşlerimiz,
İmtihan ve gazanız geçmiş olsun der, sizi tebrik ederiz. Risale‑i Nurun tahkîkî îmân dersleriyle îmân mertebelerinde terakkî ve teâlî edip kuvvetli îmânı elde eden Nur talebeleri için öyle taarruzlar, bir cihetten bir imtihandır ve kömürle elması tefrik eden bir mehenktir. Nur talebeleri için Allah’a îmân, Peygamber’e ittibâ' ve Kur'ân‑ı Kerîm’le amelden dolayı hapisler bir Medrese‑i Yûsufiye’dir. Zulüm ve işkenceler, birer kamçı, birer perçindir. Kader‑i İlâhî bize o hücumlarla işâret veriyor ki: Haydi durma çalış!‥” Kur'ân ve îmân hizmeti uğrunda mahkemelerde konuşmak, Nur talebelerince bir dostu ile sohbet etmektir. Karakollara götürülüp, getirilmek, çarşı pazara gidip gelmekten farksızdır. Kelepçeler, dinî cihad‑ı ekberin birer altın bileziğidirler. Beşerin zulmen mahkûm etmesi ise, hakikatte Hakk’ın berâet vereceğine bir delildir. Bütün öyle işkence ve zulümler, Nur Talebeleri için birer şeref madalyasıdır. Ne mutlu ki, otuz seneden beri Nur talebeleri ağabeylerimiz bu ni'metlere mazhar olmuşlar. Maalesef bizlere ki, bizler bu şereflere nâil olamadık ve olamayacağız da. Zîra bunları kazandıran devir kapanmak üzeredir.
Risale‑i Nur, bu vatan ve millete emniyet ve âsâyişi te'min eden ve kalblere birer yasakçı bırakan îmânî bir eserdir. İslâmiyet düşmanlarının tahrîkâtıyla olan müteaddid mahkemelerde Risale‑i Nura berâetler verilmiş, Temyiz Mahkemesi ittifakla berâet kararını tasdik ederek Risale‑i Nur da'vâsı kaziye‑i muhkeme hâlini almıştır. Yirmibeş mahkeme de Risale‑i Nurda suç bulamıyoruz.” diye karar vermiştir.
850
Otuz seneden beri yüzbinlerle Nur talebelerinin bir tek vukûâtı görülmemiştir. Bunun için, Risale‑i Nurun neşrine mâni olmaya çalışanlar, emniyet ve âsâyişin düşmanı ve vatan ve millet hâini anarşistlerin hesabına bilerek veya bilmeyerek çalışanlardır. Risale‑i Nura ilişen hükûmet değildir; çünkü, emniyet ve zâbıta anlamış ki, Bediüzzaman ve Nur talebelerinde siyâsî bir gaye yoktur. Bunların meşguliyeti, sâdece îmân ve İslâmiyettir. İşte o gizli din düşmanlarının taarruzları karşısında Nur talebeleri, Risale‑i Nurdaki tahkîkî îmân derslerinin verdiği îmân kuvvetiyle metîn salâbetli ve mağlûb edilmez bir Hizbü'l‑Kur'ân ve fethedilmez bir kale hâlindedirler. Din düşmanları tarafından hücumlar oldukça, Nur talebelerinin Risale‑i Nura ve Üstadlarına olan sadâkat ve sebat ve fa'âliyetleri ziyâdeleşir, perçinleşir. Bir talebesi Üstadımıza şöyle yazmış:
Ey benim azîz kahraman Üstadım! Muârızlarımız arttıkça kuvvetimiz çoğalıyor; Rabb‑i Rahîm’imize hadsiz şükürler olsun!”
Evet, o bir zamanlar ki, karanlıklı, zulümâtlı ve eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak devrinde herkes susturulmuş; fakat tek bir kimse susmamış ve susturulamamış. Bu yektâ ve nâdir kimse olan Bediüzzaman’ın talebeleri de mağlûb edilememişlerdir
Nur talebeleri, evvelâ kendi îmânlarını kurtarmak, bununla beraber din kardeşlerinin de îmânlarını kurtarmak için Kur'ân‑ı Hakîm’in yüksek ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru okumuşlar ve okutmuşlardır. Îmânlarını kurtarmaya çalıştıkları ve rızâ‑yı İlâhî için Kur'ân’a ve îmâna Risale‑i Nurla hizmet ettikleri sırada ma'rûz kaldıkları hücum ve taarruzlara hiç ehemmiyet vermeyerek o gizli din düşmanlarının tasallutlarını, saldırışlarını kendileri için îmân ve Kur'ân hesabına bir kamçı ve bir teşvikçi hükmüne geçtiğine kanâat getirmişlerdir. Otuz senelik bu nev'i hâdisâtın ve bu nev'i te'sirâtın neticeleri, bu Millet‑i İslâmiye müvâcehesinde meydândadır.
İşte Risale‑i Nurun yeni ve müştâk talebeleri olan kardeşlerimiz! Sizler de böyle bir Üstad’ın ve böyle bir eserin talebeleri olduğunuzdan sizlerin de bu semerelere ve meyvelere mazhar olup Nurlara daha ziyâde sarılarak, harâret ve iştiyakınız daha fazla ziyâdeleşmiş olarak Nurları sebat ve sadâkatle okumak derecesine nâil olacağınızdan, hem sizleri rûh u canımızla tebrik ediyoruz, hem sizlere binler selâm ve duâlar edip duâlarınızı bekliyoruz.
851

Nurlara Olan Taarruzların Bir Zararı Olsa Yirmi Faydası Vardır

Nurlara olan taarruzların bir zararı olsa yirmi faydası vardır. Elbette yirmi kazanca karşı bir zarar hiç hükmündedir. Taarruzlar ancak ve ancak Nur’un neşriyat ve fütûhâtının genişlemesine, inkişafına sebebdir ve Millet‑i İslâmiye nazarında i'timâd ve emniyet kazanmasına medârdır. Risale‑i Nurun Anadolu genişliğinde ve Âlem‑i İslâm vüs'atinde ve Avrupa ve Amerika çapındaki maddî ve manevî te'sirât ve fütûhâtına ve neşriyatına şâhid olan İslâmiyet düşmanları yine bazı taarruzlar yapmışlar. Aldığımız haberlere göre bu taarruzlardan sonra, hususan Şark vilâyetlerinde, eskisine nazaran Nur’un fütûhâtı on gün içinde on misli fazlalaşmış. Hem böylelikle halkın nazar‑ı dikkati Risale‑i Nura ve Üstadımıza çevrilmiş, uyuyanlar uyanmış, tenbeller harekete gelmiş, ihtiyatsızlar ihtiyata muvaffak olmuşlardır. Bu acı taarruzlar gelip geçici olmakla beraber, sırf bir korku ve evhâm yaymak kasdıyla yapılan vesileler ve desîseli manevralardır. Ahmak din düşmanları, güyâ Nur talebelerini korkutmak sevdâsıyla resmî kimseleri aldatıp tahrîk ve âlet etmeye çalışıyorlar. Acaba o gâfiller bilmiyorlar ki bizler Nur’un talebeleriyiz Dinsizlerin, masonların, komünistlerin mâhiyeti gayet derecede zaîftir. Zâhiren kuvvetli gibi görünmeleri, serseri bir çocuğun bir hâneyi bir kibritle mahvetmesi gibi, tahribâtla görmelerindendir. Evet, onlar son derece zaîftirler; çünkü, bir serçe kuşu kadar iktidarı olmayan kendi varlıklarına güvenirler. Hem son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedirler; çünkü, insanlara kul‑köle olup onlara mürâîlik, riyâkârlık ve dalkavukluk ediyorlar. Ehl‑i îmân ise, hususan tahkîkî îmân ile îmânı inkişaf edenler kavîdirler, muazzezdirler. Onların herbiri bir abd‑i azîz ve bir abd‑i küllîdirler; çünkü onlar, bir Kadîr‑i Zülcelâl’e ve bir Hakîm‑i Zülkemâl’e ve bir Hàlık‑ı Kâinâta ve bir ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’a ve bir ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ’e ibâdet ederler, kulluk ederler O’na intisab ederler, hem istinâd ederler.
852
Bu gizli din düşmanları ve münâfıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları, Risale‑i Nurdan ve Üstadlarından ayırmak kàbil değildir. Bunun için şeytânî plânlarını, desîselerini değiştirdiler. Bir zaîf damarlarından veya sâfiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münâfıklar veya o münâfıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost sûretine girerek, bazen de talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: Bu da İslâmiyete hizmettir; bu da onlarla mücâdeledir. Şu ma'lûmâtı elde edersen, Risale‑i Nura daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir.” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihâyet Risale‑i Nura çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyâhut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar. Risale‑i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, rûhî, kalbî intibâh ve uyanıklık veriyor ki; bütün böyle aldatmalar, bizi Risale‑i Nura şiddetle sevk ve teşvik ve o dessâs münâfıkların maksadlarının tam aksine olarak bir te'sir ve bir netice hâsıl ediyor. Fesübhânallâh!‥ Hattâ öyle Nur talebeleri meydâna gelmektedir ki, asıl hàlis niyet ve kudsî gayeden sonra bir sebeb olarak da münâfıkların mezkûr plânlarının inâdına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale‑i Nura vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: Zaman, İslâmiyet fedâisi olmak zamanıdır.” اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
853
Bizim hizmet‑i Îmâniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyânet Riyâseti ehl‑i vukûf raporunda: Risale‑i Nur kitaplarında siyaseti alâkadar eden mevzûlar yoktur.” demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon savcısı da iddianâmesinde: Bediüzzaman ve talebelerinin fa'âliyeti siyâsî değildir.” diye hükmetmiştir. Evet, Risale‑i Nur şâkirdlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesâil‑i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur’a kâfî gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine îmânı kurtarmak da'vâsına hasredeceğiz. Hem bir takım siyâsî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, Fenâ şeylerle meşguliyet fenâ te'sir eder. Fenâ iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda Bâtılı, iyice tasvir etmek, sâfî zihinleri idlâldir.” Evet menfîlikleri öğrenerek mücâdele edeceğim gibi sâf bir niyetle başlayıp menfî şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadâkati eski hâline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.
Risale‑i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izâle ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenâyı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle, bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfûz kılıyor.
Hülâsa‑i kelâm: Biz, ancak nurlarla meşgulüz, biz mücevherât‑ı Kur'âniye ile iştigâl ediyoruz, bizler, Kur'ânın kâinât vüs'atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz, bizler, ancak bâkîye hizmet ediyoruz, bizler, fânî şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim, Risale‑i Nurla olan hizmet‑i îmâniyemiz, başka şeylerle iştigâlimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfî geliyor
Elhâsıl: Üstadımız Bediüzzaman’la ve Risale‑i Nurla mücâdele eden insafsız gizli din düşmanları, acz‑i mutlakla ebede kadar mağlûbiyettedirler. Bediüzzaman ve Risale‑i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktır. Şahsı çürütmeye çalışmakla Risale‑i Nur çürütülemez. Zîra, Risale‑i Nur, bizâtihi hüccet ve bürhândır. Onu ve Onun müellifini çürütmeye çalışanlar, çürümeye mahkûm olmuşlardır. Nümûnesi, tarih müvâcehesinde meydândadır ve hem de çürüyeceklerdir. Risale‑i Nurdaki yüksek hakikat, Risale‑i Nuru ebede kadar pâyidâr kılacaktır
854
Evet, Nur talebeleri Ağır Ceza Mahkemelerinde demişler ki: Bizi Üstadımız Bediüzzaman’dan ve Risale‑i Nurdan ve bizi bizden ayıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur.” Evet, o münâfıkların atomları dahi bu hususta âcizdir. Farz‑ı muhâl yapabilseler, hattâ cesedimizi öldürseler de, rûhumuz selâmet ve saâdetle ebediyete gidecektir. Hem Üstadımızın Mektûbat Mecmuası’nda dediği gibi deriz: Birimiz dünyada, birimiz Âhiret’te, birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz şimâlde, birimiz cenûbda olsak; biz yine birbirimizle beraberiz.”
Üstadımız hiçbir manevî makam iddia etmiyor. Başkaları tarafından kendine verilen büyük ve müstesnâ pâyeleri reddediyor. Fakat O’nun hâl ve ahvâli, fiiliyât ve harekâtı, O’nun kim olduğunu anlamaya ve isbâta kâfîdir. Evet Bediüzzaman’ın ve Risale‑i Nurun Kur'ân, îmân ve İslâmiyet hizmetine mâni olabilmek için dünyayı elinde tutup çevirecek bir kuvvet lâzımdır.
Hazret‑i Üstadımızın i'dâm plânlarıyla sevk edildiği mahkemedeki müdafaâtlarından, Büyük Müdafaât kitabından bazı cümleler:
Risale‑i Nur Talebeleri başkalarına benzemez, onlarla uğraşılmaz, onlar mağlûb olmazlar. Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır. Kur'ân‑ı Hakîm’den süzülmüştür. Kur'ân ise arşı, ferşle bağlayan bir zincir‑i nurânîdir Kimin haddi var ki buna el uzatsın. Risale‑i Nur, bu Anadolu’nun sînesine yerleşmiştir; hiçbir kuvvet onu söküp atamayacaktır.”
855
Meşhûr ve hàrikulâde bir eser olan Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”nden:
Risale‑i Nur, yalnız cüz'î bir tahribâtı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb‑i umumîyi ve efkâr‑ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm‑ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâsların ve cereyanların ve şeâirlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân‑ı umumiyeyi, Kur'ânın i'câzıyla ve geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakìn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve binler tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden çıkan Risale‑i Nur, o vazifeyi görmekle beraber; îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medâr olmuştur ve olmaktadır!‥”
Azîz kardeşlerimiz!
Yüzlerce ulemânın susturulduğu ve dini neşriyatın yaptırılmadığı ve Kur'ânın hakikatlerini beyân ve tebliğ etmeye dinen muvazzaf oldukları hâlde cebren yaptırılmadığı ve din adamlarının imha edilmesi gibi dehşetli ve tarihin görmediği bir hengâmda, Kur'ân ve îmân ve İslâmiyeti yıkmak plânlarının tatbik edildiği en müdhiş bir devirde ve küfr‑ü mutlakın ve dinsizliğin en azgın bir zamanında Bediüzzaman Said Nursî, Kur'ân ve îmân ve İslâmiyetin fedâkâr ve pervâsız bir müdâfi'i ve muhâfızı olarak cihad‑ı diniye meydânında yegâne şahıs olarak görülmüştür. Evet, Bediüzzaman, devletlere, milletlere mukâbil, değil yalnız bir yerdeki Fir'avunlara, bütün Avrupa dinsizliğine karşı tek başıyla meydân okumuş ve okuyor. Ve Kur'ân hakikatlerini eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak içerisinde neşrediyor. Vazifemiz çalışmaktır. Bizi gâlib etmek, mağlûb etmek, muvaffak etmek ve Nurları kabûl ettirmek Cenâb‑ı Hakk’a aittir. Biz, vazife‑i İlâhiye’ye karışmayız.” demiş ve tarihte misline rastlanmayan zulüm ve işkenceler içerisinde çok zâlimâne muâmeleler görmüş ve kapısında jandarma ve polis bekletilmek sûretiyle Cuma namazına dahi gitmekten men'edilmiş ve bütün bu tarihî fâciaları kapatmak ve kimseye işittirmemek için de sıkı bir takyidat altına alınmıştır.
856
İşte, böyle ağır şartlar içerisinde Risale‑i Nuru Hazret‑i Üstadımız inâyet‑i İlâhiye ile te'lif edip, ekserîsini Kur'ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle aynı zamanda Kur'ân hattını da muhâfaza etmiş ve yüzbinlerle Müslüman Türk gençleri Risale‑i Nuru okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur'ânın yazısını öğrenmek ni'met ve şerefine nâil olmuşlardır. Üstadımız, mâlik olduğu kuvvet‑i îmân ve ihlâs‑ı tâmme ile hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi avâm ve hàvâs talebelerinin umumunun istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yepyeni bir tarz‑ı beyânla ifâde ve izhâr etmiştir. Böylece Risale‑i Nur gibi taptaze ve parlak ve yüksek bir tefsir‑i Kur'ânîyi inâyet‑i Hak’la meydâna getirmiştir.
Bu hàrikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhâfaza etmiştir. Hem Şeâir‑i İslâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberût devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeâirden fedâkârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve İslâmiyete muhâlif fetvâlara ve bid'alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında Bediüzzaman, ne lisân‑ı hâlinde, ne lisân‑ı kàlinde ve ne de fiiliyâtında o kadar zulümler çektiği ve i'dâmlarla tehdid edildiği hâlde en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır. Bil'akis, Ecel birdir, tağayyür etmez Ölüm, bu âlem‑i fenâdan âlem‑i bekàya ve âlem‑i nura gitmek için bir terhistir.” deyip mücâdeleye atılmış; bid'aları tanıtan ve durduran ve Şeâir‑i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve Sünnet‑i Seniye’yi ihyâ eden eserleri perde altında otuz seneden beri neşretmiş ve muhîtinde, âdeta Devr‑i Saâdet’in bir cilvesini yaşatmıştır. Bir Sünnet‑i Seniye’ye muhâlif hareket etmemek için işkenceli bir inzivayı ihtiyar etmiştir. Otuz seneden beri milyonlara hükmeden dinsiz ve emsâlsiz bir istibdâd‑ı mutlak, Bediüzzaman’ı hiçbir cihetten hiçbir vakit hükmü altına alamamış, bil'akis zâlim müstebidler O’na mağlûb olmuşlardır.
857
Risale‑i Nur, taklidî îmânı tahkîkî îmâna çevirip îmânı kuvvetlendirip iki cihanın saâdetini kazandırıp, hüsn‑ü hâtimeyi netice verir. En büyük dinsiz feylesofları da ilzam etmiştir. Risale‑i Nurun bir hususiyeti de şudur ki: Diğer Mütekellimîn’e muhâlif olarak ehl‑i dalâletin menfîliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek yara yapmaksızın tedâvi etmesidir. Bu itibarla bu zamanda Risale‑i Nur, vehim ve vesveseleri mahvediyor, akla gelen suâlleri, istifhâmları; nefsi ilzam, kalbi iknâ ederek cevablandırıyor.
Risale‑i Nur, hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır; hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki; yalnız akılla giden ehl‑i mekteb ve ehl‑i felsefe ve kalb yoluyla giden ehl‑i tasavvuf, Risale‑i Nura sarılıyorlar. Ve ehl‑i mekteb ve felsefe anlıyorlar ki, hakîki münevverlik, akıl ve kalb nurunun mezciyle kàbildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hâl ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukùtu netice veriyor. İhlâslı, hàlis ehl‑i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile hem akıl ile bizi hakikat yolunda götürecek ve hakikate vâsıl edecek Kur'ânî bir yol lâzımdır ki, biz zülcenâheyn olabilelim. (Hâşiye‑1) İntibâha gelmiş olan ehl‑i medrese vâkıf oluyorlar ki, eski zamanda medrese usûlü ile onbeş senede elde edilebilen îmânî ve İslâmî netice bu zamanda, Risale‑i Nurla onbeş haftada elde edilebiliyor. Üstadımız buyuruyorlar ki: Bir sene Risale‑i Nur derslerini anlayarak ve kabûl ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir.”
858
Risale‑i Nur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin nurânî meşrebini ve Sahâbe‑i Kirâm’ın àlî seciyesini beyân eden bir nur ve feyiz hazinesidir. İşte bu mezkûr vaziyet, bugünkü dünyaya taptaze, nurânî bir hayat ve yepyeni bir veche vererek şu hakikati gösteriyor ki, çoktandır birbirine muârız zannedilen ehl‑i mekteble ehl‑i medreseyi ve ehl‑i tekyeyi, Risale‑i Nur tevhid ve te'lif ediyor. Hem de, muâraza hâlinde olan Şark’la Garb’ı barıştırıyor. İttihâd‑ı İslâm’ı meydâna getirmek için çalışan Ehl‑i İslâm’a yegâne çarenin Risale‑i Nur olduğu mütehassıs zâtlar tarafından kabûl ve tasdik edilmektedir. Hem, bugünkü dünyadaki ihtilâfları halledecek olan; aklen, fikren terakkî etmiş yirminci asır insanlarına hak ve hakikati anlatabilecek yepyeni bir ilmî keşfiyâtı ve bir teceddüdü, Amerika’da, Avrupa’da hususan Almanya’da taharrî eden cereyanlar meydâna gelmiş; eğer idrak edebilirler ve görebilirlerse, işte Risale‑i Nur Külliyatı Nitekim bu hakikatin idrak edilmeye başlandığını gösteren emâreler bahtiyar Alman Milleti içinde görülmektedir. (Hâşiye‑2)
859
Eski zaman Garb feylesoflarının çözemedikleri ve yeni zaman feylesoflarının da: Felsefe henüz bunu halledememiştir.” dedikleri düğümler, Risale‑i Nurda, Kur'ânın feyziyle keşf ve halledilerek aklen ve mantıken isbât edilmiştir. Şark’ın dâhî hükemâlarının kırk sahifede anlatmaya çalıştıkları müşküller, Risale‑i Nurun bir sahifesinde vecîz bir şekilde ifâde edilmiştir.
Bediüzzaman’ın 1935 senesinde i'dâm edilmek üzere verildiği Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki müdafaâtından bir‑iki cümle: Risale‑i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale‑i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale‑i Nur, tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâftır.”
Hem, haşr‑i cismânî mes'elesinde, hükemâdan İbn‑i Sînâ gibi meşhûr bir dâhînin, Haşir naklîdir, îmân ederiz; akıl bu yolda gidemez.” dediği bir hakikat, Risale‑i Nurda, hem umumun istifade edebileceği emsâlsiz bir tarzda Kur'ânın feyziyle aklen isbât edilmiştir.
Dalâlet‑âlûd Avrupa feylesoflarının ve sapkın talebelerinin bazı müteşâbih âyât‑ı kerîme ve ehâdîs‑i şerîfenin zâhirî mânâlarını anlamayarak yaptıkları kasıdlı i'tirâzlara, Risale‑i Nurda aklen, mantıken cevablar verilerek, o âyetlerin ve o hadîslerin birer mu'cize oldukları isbât edilmiştir. Böylelikle de, bu zamanda fen ve felsefeden gelen dalâlet ve şübheleri Risale‑i Nur kökünden kesmiştir. Risale‑i Nur bunu yaparken de müsbet bir usûl takib etmiştir.
860
Risale‑i Nur, fevkalâde müstesnâ bir edebî üstünlüğe mâliktir. En meşhûr eserlerle bile kàbil‑i kıyâs olmayan ve başlıbaşına bir hususiyeti hâiz olan üslûbunda yüksek bir belâğat, fesâhat ve selâset ve îcâz vardır. Hattâ Bediüzzaman’ın eserlerini Âlem‑i İslâmın ısrarla arzu etmesiyle Arapça’ya tercüme ettirmek için büyük İslâm Âlimlerine Asâ‑yı Mûsa Mecmuası götürüldüğü vakit, okumuşlar ve demişlerdir ki: Bediüzzaman’ın eserlerini ancak kendisi tercüme edebilir; Risale‑i Nurdaki yüksek belâğatı ve misilsiz olan fesâhat ve îcâzı tercümede muhâfaza etmekten ve O’nun ilmini ihâta etmekten âciziz!” Bu sûretle o yüksek âlimler, Üstadımızın faziletini ve Risale‑i Nurun kemâlâtını göstermişlerdir.
Bediüzzaman, eserlerinde, hemen bütün büyük müellif ve edîblerden farklı olarak lafızdan ziyâde mânâya ehemmiyet vermiştir. Mânâyı, lafza fedâ etmemiş; lafzı mânâya fedâ etmiştir. Üslûbda okuyucunun bir nev'i hevesini nazara almamış, hakikati ve mânâyı esâs tutmuştur. Vücûda elbiseyi yaparken vücûddan kesmemiş, elbiseden kesmiştir. Risale‑i Nurdaki aklı, kalbi, rûhu ve vicdânı celbeden ve hakikate râmeden o İlâhî câzibedendir ki, çoluğu‑çocuğu, genci‑ihtiyarı, avâmı‑hàvâssı o Nur’a koşuyorlar ve o câzibedâr Nur’un pervânesi oluyorlar. Bu hakikatin parlak bir misâli olarak geniş bir talebe kitlesi, az zamanda din düşmanlarını titreten bir hâle gelmiştir.
Risale‑i Nurun her cihetten olduğu gibi edebî cihetten de kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek, edîblerin, hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktır. Bu husustaki karınca kararınca olan sönük, fakat samîmî ve hakikatli ifâdelerimiz, Risale‑i Nurdan gördüğümüz azîm istifadeye mukâbil sonsuz bir minnet ve şükrânımızın ifâdesinden ibarettir. Yoksa bu mevzûlarda sâhib‑i salâhiyet ve sâhib‑i ihtisàs, ancak ve ancak Risale‑i Nurun kendi müellifi olabilir.
861
Risale‑i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevab veren yegâne tefsir‑i Kur'ânî olduğu, enâniyetini Hakk’a fedâ eden fazilet‑perver İslâm ulemâsı tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî’nin te'lifâtındaki hususiyetler ve bir bahr‑i ummân gibi O’nun ilmî dehâsıdır ki, Mısır matbuâtında Bediüzzaman, Fatînü'l‑Asr’dır.” diye yüksek ehl‑i ilme hüküm verdirmiştir.
Bediüzzaman, mukàbelesiz hediye kabûl etmemeyi düstur‑u hayat edindiği düşmanlarınca da tasdik edilerek, İslâmiyet düşmanlarının ehl‑i ilme yaptığı ithamı, bu düsturuyla fiilen tekzîb ve ilmin hiçbir şeye âlet olmadığını yine fiiliyâtı ile isbât etmiştir. Ulemâ‑i İslâm’ın şeref ve haysiyetini ve izzet‑i İslâmiye ve izzet‑i diniyeyi, en zâlim ve hunhar hükümdarlar karşısında bile muhâfaza ve müdafaa etmiştir. kaldığı zamanlarda dahi, hayatı boyunca olan istiğnâ kaidesini bozmamış ve İktisad ve kanâat iki büyük hazinedir, bunların bereketi bana kâfîdir.” diyerek halklardan istiğnâ etmiş ve etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin senelerden beri hapisten hapse, zindândan zindâna atılması ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine dâima tazyîkler ve şiddetli zulüm ve dehşetli işkenceler yapılması ve onyedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylık azâblar çektirilmesi, kendisinin ve Risale‑i Nur Külliyatının hakkâniyet ve sıdkına birer canlı mühür ve birer parlak delildir. Meselâ Hindistan’da sormuşlar: Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?” Cevaben denilmiş ki: Hasta, garîb, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabûl etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir da'vâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.” Onlar da: Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr‑ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyâkârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur'ân ve İslâmiyete te'sirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da Ona zulüm etmişler.” demişler.
862
Üstadımız Bediüzzaman hakkında, takdirkâr ve fazilet‑perver zâtların takdirleri, bir senâdan ibaret değildir; bir vâkıadır; fiiliyât ve icraatının belki yüzden birisini kısaca âcizâne ve noksan bir tarzda nakletmektir. Hem bu mevzûda Risale‑i Nur talebelerinin takdirkâr makale, mektûb ve fıkraları bir medih değildir; belki Üstadımızın dinî hizmetini hedef tutan, şahsına taarruz eden vicdânsız ve insafsız din düşmanlarına karşı müsbet bir müdafaadır. (Hâşiye)
Böyle olduğu hâlde Üstadımız öyle zâtların ve Risale‑i Nur talebelerinin hakikatli takdir ve beyânlarına karşı hiddetlenerek, çok defa da hatırlarını kırarak der ki: Zaman, şahıs zamanı değil, şahs‑ı manevî zamanıdır. Risale‑i Nurda şahıs yok, şahs‑ı manevî var. Ben bir hiçim. Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır; Kur'ân’dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur'ânındır. Şahsımla, Risale‑i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risale‑i Nura aittir. Risale‑i Nurun neşrindeki hàrika muvaffakıyet ise, Risale‑i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binâen Cenâb‑ı Hak, Kur'ân‑ı Hakîm’den bana ilâç ve tiryâkları ihsân etti, ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümânlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risale‑i Nurun talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum hâlde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım.” der.
863
Bediüzzaman Said Nursî’nin cihan‑şümûl Kur'ân ve îmân ve İslâmiyet hizmetindeki müstesnâ muvaffakıyet ve zaferinin ve Risale‑i Nurdaki kuvvetli te'sirâtın sırrı; kendisinin ihlâs‑ı etemmi kazanmış olmasıdır. Yani, yalnız ve yalnız rızâ‑yı İlâhîyi esâs maksad edinmiştir. Bu hususta: Mesleğimizin esâsı, a'zamî ihlâs ve terk‑i enâniyettir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır. İnsanların maddî manevî hediyelerinden hürmet ve teveccüh‑ü âmmeden, şöhretten şiddetle kaçıyorum.” der. Ziyaretçi kabûl etmemesinin bir hikmeti de bu sır olsa gerek. Hem ihlâsa verdiği gayet fazla ehemmiyet, yüzotuz parça eserinden yalnız İhlâs Risalesi”nin başına, Lâakal her onbeş günde bir defa okunmalıdır.” kaydını koymasından da anlaşılıyor. Büyük Mahkeme Müdafaâtı kitabında: Risale‑i Nur, değil dünyaya, kâinâta da âlet edilemez; gayemiz, rızâ‑yı İlâhî’dir.” demiştir.
İşte bu sırr‑ı ihlâstandır ki, İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) gibi en meşhûr İslâm hükemâlarının eserlerini tetebbu' eden muhakkìk ve müdakkik bir ehl‑i ilim diyor ki:
Risale‑i Nurdan okuduğum bir sahifenin bana verdiği istifade, diğer eserlerin on sahifesinden daha fazladır.
Felsefî Eserlerle Meşgul Bir Muallim:
Ben, bu kadar senedir ilmî ve felsefî eserlerle iştigâl ettim. Risale‑i Nur kadar beni iknâ eden ve Garb eserlerinden ve felsefeden aldığım yaraları tedâvi eden ve bu zamanın ihtiyacına tam cevab veren bir eseri görmedim.
Bir Edebiyâtçı:
Benim aklım nursuz, kalbim mü'mindi. Risale‑i Nur, hem aklımı, hem kalbimi tenvir ve nefsimi ilzam etti. Beni, cehennemî bir azâbdan kurtardı.
Bir Doktor:
Risale‑i Nurdan istifadeye başladığım günü, hayata gözlerimi açtığım gün olarak biliyorum.
Bahtiyar Bir Üniversiteli:
Üstadımıza ve Risale‑i Nura ait bir mektûbu, İstanbul’un bir yerinden bir yerine götürmek gibi bir hizmeti, meb'ûsluğa tercih ederim.
864
Otuz sene evvel ihlâslı ve faziletli ihtiyar bir ehl‑i tasavvuf, Lütfi isminde bir genci göstererek: Bu Nur talebesi benden ileridir.” demiştir ki, bunlar binler itiraflardan birer nümûnedir.
Yine bu azîm sırr‑ı ihlâsa binâendir ki, Risale‑i Nur Talebeleri, îmân ve İslâmiyet hizmetinde ağır şartlar ve kayıtlar ve tahdidatlar içinde muvaffak oluyorlar ve hayatlarını, Risale‑i Nura ve Üstadlarına vakfetmişler. Risale‑i Nuru, sermâye‑i ömür ve gaye‑i hayat edinmişlerdir. Risale‑i Nur da'vâsı, rızâ‑yı İlâhî da'vâsı olduğu içindir ki, hamiyet‑i İslâmiye’ye mâlik mümtâz avukatlar, Risale‑i Nurun fahrî avukatı olmak ve dindar hak‑perest mücâhid muharrirler, dünyayı istilâ edecek Nur’un ilânında hissedar olmak şeref ve ni'metine mazhar olmuşlardır. Risale‑i Nurun neşriyat ve fütûhâtı ve te'sirâtı; sessiz, büyük bir ihtişamla, muhteşem bir bahar mevsiminde intişar eden mevcûdât gibidir.
865
İşte ey Risale‑i Nur gibi hadsiz hamd ü senâlara şâyeste olan bir ni'met‑i azîmeye nâil olan Nur kardeşlerimiz! Böyle bir dâhi‑yi a'zamın, böyle bir mütefekkir‑i ekberin, böyle bir müellif‑i İslâmın ve ulûm‑u evvelîn ve'l‑âhirîne vâkıf böyle bir allâme‑i asrın, böyle bir mücâhid‑i ekberin, böyle bir sâhib‑i zühd ve takvânın, hakàik‑ı îmâniyenin varlığında âdeta tecessüm eden böyle bir abd‑i küllînin, rızâ‑yı İlâhîden başka hiçbir şeye iltifat etmeyen ve a'zamî ihlâsın mazharı olan böyle bir tilmiz‑i Kur'ân ve hàdim‑i İslâmın ve Bir ferdin îmânını kurtarmak için Cehennem’e de atılmaya hazırım.” diyen böyle bir halâskâr‑ı îmânın ve i'dâm için sevkedildiği Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de: Sen de mürtecisin.” ittihamına karşı: Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün ins ve cin şâhid olsun ki ben mürteciyim. Bin rûhum da olsa, Kur'ânın bir tek mes'elesine hepsini fedâ etmeye hazırım.” diyen ve berâetinden sonra da, teşekkür etmeyerek, Bayezid meydânındaki kalabalıkta: Yaşasın zâlimler için Cehennem!‥ Yaşasın zâlimler için Cehennem!” diye bağırarak ilerleyen ve imha plânıyla verildiği mahkemelerde yirmidört sene evvel: Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, ellibin nefer kuvvetinde, demişsiniz Yanlışsınız Kur'ân’a ve îmâna hizmetim cihetiyle ellibin değil, elli milyon kuvvetindeyim!‥ Titreyiniz! Haddiniz varsa ilişiniz!‥”, Benim ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sünbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır.” Ve onbeş sene evvel: Saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, bu hizmet‑i îmâniyeden çekilmem.” Ve: Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya eğmem.” diyen ve elli sene evvel Âlem‑i İslâmı sömüren, sömürgeci cebbâr ve zâlim bir imparatorluğa karşı: Tükürün o zâlimlerin hayâsız yüzüne!” diye matbuât lisânıyla cevab veren ve Büyük Millet Meclisi’nde, reise: Kâinâtta en yüksek hakikat îmândır. Îmândan sonra namazdır. Namaz kılmayan hâindir. Hâinin hükmü merduttur. Cenâb‑ı Hak, Kur'ân‑ı Kerîm’inde, yüz yerde edâsını emrettiği namazdan daha büyük bir hakikat olsa idi, îmândan sonra onu emrederdi.” diyen ve yazdığı bir beyânnâmeden sonra Meclis’te cemâatle namaz kılınmasına başlanan ve Birinci Cihan Harbi’nde Gönüllü Alay Kumandanı olarak esir düştüğü Rusya’da Moskof Çarlığı’na karşı izzet‑i İslâmiye’yi muhâfaza edip, kurşuna dizileceği hengâmda: Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzımdı.” diye ölümü istihkar eden böyle bir kahraman‑ı İslâm Üstadımız Bediüzzaman’ın eserlerini okumak ni'met‑i uzmâsına mukâbil canımızı da fedâ etsek, ömrümüzü de O’na vakfetsek, zulümden zulüme de sürüklensek, ömrümüzün nihâyetine kadar şükrân secdesinden de kalkmasak bize yine ucuzdur
Üstadımız sık sık der ki: Mesleğimiz müsbettir; menfî hareketten Kur'ân bizi men'ediyor.
866
Ey Seyyid‑i Senedimiz! Ey rûhumuzun rûhu, kalbimizin kalbi, canımızın canı, cânânımız, sertâcımız, sevgili Üstadımız Efendimiz!‥ Mâdem bize menfî harekete izin vermiyorsun. Öyle ise biz de Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ederek ahdediyoruz ki, din düşmanlığı ile Üstadımıza zulmeden o gaddâr, insafsız zâlimlerden intikamımızı şöylece alacağız: Risale‑i Nuru ölünceye kadar mütemâdiyen okuyacağız ve neşrinde sebat ve sadâkatle hizmet edeceğiz. O’nu altın mürekkeblerle yazacağız, inşâallâh
Üniversite Nur Talebeleri
867

Üstad’ın, Ziyaretçilere Dair Bir Mektûbu

Umum dostlarıma, hususan ziyaretçilere bir özrümü beyân etmeye mecbur oldum:
Ekser hayatım inzivada geçtiği gibi, otuz‑kırk senedir tarassud ve taarruza ma'rûz kaldığımdan, zarûretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyordum. Hem eskiden beri manevî ve maddî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyaretçiler, dostlar çoğalmış; hem manevî mukàbele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye beni hasta ettiği gibi, manevî bir hediye olan ziyaret etmek, görüşmek, hususan başka yerlerden musâfaha için zahmet edip gelmek ziyareti dahi ehemmiyetli bir hediye‑i maneviyedir. Ona mukàbele edemiyorum; hem de ucuz değil, ma'nen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum, ma'nen mukàbele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi, bir ihsân‑ı İlâhî olarak bana manevî hediye gibi olan sohbetten, zarûret olmadan men'edildim. Bazı beni hasta eder; maddî hediyenin tam mukâbilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi Onun için hatırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.
Risale‑i Nuru okumak on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek âhiret, îmân, Kur'ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için dünya hesabına görüşmek mânâsızdır. Âhiret, îmân, Kur'ân için ise; Risale‑i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hattâ hizmetimdeki hàs kardeşlerimle de zarûret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale‑i Nurun fütûhâtına ve neşriyatına ait bazı hizmetler için bazı zâtlarla görüşmek isterim. Ne vakit bu noktalar için görüşmek istesem o zaman görüşmek câiz olabilir ve bana sıkıntı vermez. Bu noktayı bilmeyen ziyarete gelenlere haber veriyorum ki, birkaç senedir ceridelerle ilân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri, hususan uzak yerden gelerek görüşemeden gidenleri hususî duâlarıma dâhil ediyorum. Her sabah da duâ ediyorum. Onun için gücenmesinler.
Said Nursî
868

Tarihçe‑i Hayat’ın Neşrolunmaması İçin Eski Partinin Bazı Memurları Sevketmesi