İstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadığını sordum:
– Bana ızdırâb veren, dedi, yalnız İslâmın ma'rûz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukâvemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor; kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukâvemet güçleşti. Korkarım ki cem'iyetin bünyesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cem'iyetin basîret gözü böyle körleşirse, îmân kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırâbım, yegâne ızdırâbım budur. Yoksa şahsımın ma'rûz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate ma'rûz kalsam da îmân kalesinin istikbâli selâmette olsa!
– Yüzbinlerce îmânlı talebeleriniz size âtî için ümîd ve tesellî vermiyor mu?
– Evet, büsbütün ümîdsiz değilim.
…………………
Dünya, büyük bir manevî buhran geçiriyor. Manevî temelleri sarsılan garb cem'iyeti içinde doğan bir hastalık, bir vebâ, bir tâun felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müdhiş sârî illete karşı İslâm cem'iyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cem'iyetinin ter ü taze îmân esâslarıyla mi? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum! Îmân kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz! Onun için, ben yalnız îmân üzerine mesâîmi teksif etmiş bulunuyorum.
784
Risale‑i Nuru anlamıyorlar. Yâhut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr‑ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes'eleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler te'lif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cem'iyetin iç hayatını, manevî varlığını, vicdân ve îmânını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ânın te'sis ettiği tevhid ve îmân esâsı üzerinde işliyorum ki; İslâm cem'iyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cem'iyet yoktur.
Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müdhiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmânımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifâde eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cem'iyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydânlarında, esâret zindânlarında, yâhut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân‑ı harb’lerde, bir cânî gibi muâmele gördüm. Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindânlarında aylarca ihtilâttan men'edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere ma'rûz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men'etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
785
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehâmet‑i İslâmiye beni bu hâlde bulunmaktan şiddetle men'eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zâlim bir cebbâr, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım! Beni zindâna atar, yâhut i'dâm sehpasına götürür, hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdânı zulümkârlığa dayanabilseydi Said bugün asılmış ve masûmlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musîbetle geçti. Cem'iyetin îmânı, saâdet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı fedâ ettim. Helâl olsun. Onlara bedduâ bile etmiyorum. Çünkü, bu sâyede Risale‑i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yâhut birkaç milyon kişinin – Adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon savcısı beşyüzbin demişti. Belki daha ziyâde – îmânını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmânın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.
Sonra, ben cem'iyetin îmân selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu. Cem'iyetin, yirmi beş milyon Türk cem'iyetinin îmânı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur'ânımız yeryüzünde cemâatsiz kalırsa Cennet’i de istemem, orası da bana zindân olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmağa râzıyım; çünkü vücûdum yanarken, gönlüm gül‑gülistan olur!
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu! Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle rûhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatîb gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
– Mahkemede sıkıldınız mı? diye sordum.
………………………
Dinî tedrîsata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde iffet ve şereflerini muhâfaza etmelerine tarafdâr olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? “Kalbe gelen hakikat” gibi tâbirleri de şahsî nüfûz te'mini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım.
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsâade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.
1952Eşref Edip
786
Said Nur ve Talebeleri
Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış… Allah’a!‥ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a… O’nun ulu Peygamberine… O’nun büyük Kitabına… Kur'ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hâl var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr‑ı Saâdet’te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur… Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak, her yerde hâzır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdâlısı olmak… Evet!‥ Ne büyük saâdet!
Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir; Meşrûtiyet, İttihâd ve Terakkî, Cumhûriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var, O ayakta!‥ Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. Îmânı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerîrlerine karşı îmânlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş; başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrûr. Hiçbir zâlim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş… Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irâde… Şimşekler gibi bir zekâ… İşte Said Nur!‥ Dîvân‑ı harb’ler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâblar… Onun için kurulan i'dâm sehpaları… Sürgünler… Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara îmânından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesâretle karşı koymuş. Kur'ân‑ı Kerîm’de “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.” (Âl‑i İmran Sûresi, âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecellî etmiş!
Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefis müdafaası değildir; büyük bir da'vânın müdafaasıdır. Celâdet, cesâret, zekâ eseri, şâheseri…
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebî olmak gerek.
787
O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O, hapishânelerden hapishânelere atıldı. Hapishâneler, zindânlar onun sâyesinde Medrese‑i Yûsufiye oldu. Said Nur, zindânları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı kàtiller, nice nizâm ve ırz düşmanları, bu îmân âbidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm‑selîm mü'minler hâline, hayırlı vatandaşlar hâline geldiler… Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı sâf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishâne duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir ân bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesâfetler; din, aşk, îmân sâyesinde letâfetler hâline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, rûh âleminin ummânlarında büyük dalgalar meydâna getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.
Yıllardır mukaddesâtları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, îmâna susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad’ın Nur Risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç‑ihtiyar, câhil‑münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. Îmân, tekniğe meydân okudu. Nur Risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harâbeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu azîz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba, lâikliğe aykırı hareket ediyor.” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishânelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindânlar dershâne… O’nun nuru, Kur'ânın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem‑i İslâmı dolaştı.
Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri… Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, âlâyişi, nümâyişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir da'vâya vermişlerin şuûrlu, îmânlı, inanlı kalabalığıdır.
O. Yüksel (Serdengeçti)
788
Bediüzzaman’ı Zehirlediler
Bundan yedi sene önce; kanunların çiğnendiği, beşer haklarının çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasatın kanunlardan üstün tutulduğu bir devr‑i rezîlânede, Afyon Vilâyeti’nin Emirdağı Kazası’na seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfûs kütüğüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur'ân‑ı Kerîm’in ahkâmını tebliğ, insanları doğruya, iyiye ve nâmusluluğa sevketmek olan bir fikir adamı, nefyediliyor… Her cebhesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, Engizisyon mahkemelerinin dahi insanoğluna revâ görmeyeceği zulme, işkencelere tâbi tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor; jandarma dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor.
Sürgün olarak gönderildiği yerde dahi rahat bırakılmıyor. Ecdâdından misâfir‑perverliği, ihtiyarların, garîb ve kimsesizlerin yardımına koşmayı miras alan her Türk gibi, bu kaza halkı da, ilmî eserleriyle, ef'âl ve hareketleriyle müsellem olan bu zâtın yardımına koşmayı vicdânî bir vazife telâkki ediyor.
İslâm’ın ve ilmin, izzet ü vakarını şerefle muhâfaza etmesini bilen ve asla dünya zevkleri için mihnet kabûl etmeyen bu şahsın, siyâsî hiçbir parti ve teşekkülle de kat'iyyen alâkası yoktur.
Türkiye’de îmân ve karakter sâhibi her fikir adamına yapıldığı gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmış, mahkemelere verilmiş, bütün eserleri, mektûbları en ufak teferruâtına varıncaya kadar müsâdere edilerek suçsuz yere hapishânelerde süründürülmüştür.
Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü, vâli ve kaymakamından tutunuz da, karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar Üstada ezâ ve cefâ etmek, hapishânelerde süründürmek bir vesile‑i iftihar; şefin gözüne girebilmek, terfî‑i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur.
789
Bu zulüm, bu işkencenin sebeblerini, o devrin dine karşı olan temâyülünde, vicdân hürriyetine ve İslâmiyet’e yaptığı baskıda aramak lâzımdır. Bu hâlin, o devirde hiç de acâib olan bir tarafı yoktur. Zîra o devirde memlekette; dinsiz materyalist, behîmî hislerin zebûnu köle rûhlu bir nesil yetiştirilmek istenirken, bu zâtın kendi hayatını istihkar derecesinde ortaya atılıp hürriyetle, ahlâkla, îmânla meşbû'; hayvanî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uğurda çalışması elbette hoş görülmezdi. Millet haklarını çiğneyip, milyonların sırtından ahtapotlar gibi geçinmeyi şiâr edinenler için korkulacak bir hâldir bu.
Takibler, baskılar senelerce devam etti. Onunla konuşanların, mektûblaşanların, hizmetine koşanların evleri arandı, kendileri Afyon Hapishânesi’nde çürütülerek çoluk‑çocukları sokaklarda sürünmeye mahkûm edildi.
Onun el yazması Kur'ân‑ı Kerîm’i ile bunun tefsiri olan Risale‑i Nur parçaları birer hıyânet‑i vataniye evrakı imiş gibi müsâdere edilip savcılıklara devredildi. Muhâkemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere hapishânede bırakıldı.
Öyle bir ân geldi ki, bu vak'aların cereyan ettiği Afyon Hapishânesi, Allah’a inanmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten gayrı hiçbir suçu olmayan masûm vatandaşlarla dolup taştı. Onlara revâ görülen zulüm, işkence; şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyûka çıktı, vahşet hâlini aldı. Nasıl Kudüs‑i Şerîf Yahudîlerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere sahne olmuşsa, Afyon şehri de, insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu.
14 Mayıs seçimleriyle çeyrek asrın diktatoryası zîr ü zeber edilip çatır çatır yıkılırken, millet, kendi mukadderâtına hâkim olmaktan duyduğu hududsuz bir sevinç içerisinde bayram ediyor.
………………………
14 Mayıs’tan sonra herşeyin değişeceğini beklerken yine görüyoruz ki, vâli ve kaymakamlar eski alışkanlıklarına devamdalar.
Taharrî memurları yine konuşan iki‑üç vatandaşın peşinde ve yine Bediüzzaman’ın evi tarassud altında. Öyle ki, bir jandarma çavuşu bile elinde arama emri olmadan Türkiye Cumhûriyeti kanunlarıyla müeyyed bulunan mesken masûniyetine tecâvüz ediyor. Ve bu cür'etkâr, bir türlü ceza görmüyor. Yine Üstad’ın kılık kıyafetiyle uğraşılıyor, devr‑i sâbık’ta olduğu gibi, ziyaretine gelenler yine kaydedilip karakollara çağrılıyor.
……………………………
790
Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor; hem de Ramazan Bayramı akşamı, iftar yemeğine zehir konulmak sûretiyle!
Bu ne fecî, bu ne tahammül edilmez bir hâldir! Tecrid edilmiş, dâimî bir tarassud altında, kapısında bekçi; o içerde ölümle baş başa bırakılıyor.
Heyhât! Geliniz ey Ehl‑i İslâm! Hep beraber ağlaşalım. Hayır, hayır! Gözyaşlarıyla, feryâd ile tedâvisi mümkün değil bu derdin… Allah için uğraşalım.
Nihat Yazar
Bediüzzaman Said Nur
Cevat Rıfat Atilhan’ın Üstadla Alâkalı Bir Yazısı
Büyük ve dâhî adamların beşiği olan Türkiye şimdiye kadar, ne kadar mebzûl mücâhidler, müceddidler ve bütün mânâsıyla büyük insanlar görmüştür. Onların idrak ettikleri hayat şartları ve gördükleri itibar, buldukları ve mazhar oldukları hürmet, kadir ve kıymetlerine asla nâkìsa vermemekle beraber yürüdükleri hak yolunda muhakkak ki kendilerine büyük kolaylıklar te'min etmiştir.
Bu şartların ma'kûs tecellîsine ve zulmün en ağırına ma'rûz kaldığımız şu geçmiş yirmibeş yıl, bize ağır mücâdele ve mücâhedeler içinde yoğrulmuş, da'vâsının ve îmânının azametinden ilhâm almış ve büyüklüğünü dünyanın en ücra köşelerine yaymış bir dâhî, bir nur ve fazilet timsâli hediye etmiştir.
Nuru, birçok muzlim vicdânları aydınlatmış; kudreti, birçok zaîf îmânlı insanlara cesâret vermiş; dehâsı, birçok nasîbsiz insanların rûhuna ilhâm serpmiş olan bu büyük adam, hiç şübhe yoktur ki, Said Nur Hazretleridir.
Ondan fazilet ve fedâkârlık dersi alan birçok yolunu şaşırmış insanlar kendilerini mes'ûd ve aydınlık bir sahrânın ortasında bulmuşlardır.
Dehâsı ve celâdeti kadar îmânı da kuvvetli olan bu muhterem insan; yirmibeş yıllık istibdâd ve zulme, gözlerini kırpmadan göğüs geren ve onun korkunç işkence adâletsizliğine îmândan doğan bir cür'etle karşı koyan tek şahsiyettir.
791
Bütün Müslüman dünyası, bu kutbun câzibesinden kendisini kurtaramamıştır. Türkiye’nin ıssız ve tenhâ bir köşesinde doğan bu nur, ziyâsını Pakistanlara, Endonezyalara kadar yaymış ve kendisiyle beraber milletimizin de şân ve şerefine hâleler eklemiştir.
Ne yazıktır ki, bağrımızdan fışkırmış, bize şeref kazandırmış, kararmış gönüllerimizi aydınlatmış, dalâlet yoluna sapmış insanları hak yoluna getirmiş olan bu muhteşem ve mübârek insan, bizden hürmet yerine sâdece tazyîk ve zulüm görmüştür.
Fakat o, bundan ne yılmış, ne de yolunu değiştirmiştir. Bil'akis, o daha iyi biliyor ki mücâdelesiz, fedâkârlıksız, ızdırâbsız hiçbir da'vâ kök tutamaz.
Ne de olsa, ne kadar biz bu güneşin ışığını söndürmek istesek de onun nuru karanlık gönüllerde birer meş'ale gibi yanıyor ve bizi aydınlatıyor. Bu, büyük insanın hakkı ve da'vâsının meyvesidir. Ne mutlu kendisine!
Cevat Rıfat Atilhan
Bediüzzaman Said Nur
Güzel Türk vatanının yetiştirip bütün beşeriyete örnek insan olarak hediye ettiği büyük dâhî, büyük mürşid ve muhteşem bir insanın ismidir. Doksan yılı dolduran hayatının her günü birer nur hâlesi, birer fazilet ışığı, bir azîm ve îmân halkası hâlinde Türk nesillerinin rûhlarına ve dimağlarına girmiş ve bu nur, senelerle birçok karanlık rûhları aydınlatarak onları doğru, güzel ve ışıklı yollara sevketmiştir.
İlâhî bir zekânın remzi olan büyük Üstad Said Nur Hazretleri, Allah’ın müstesnâ bir lütûf ve keremi olan muhteşem dehâsını mü'min bir azîm ve celâdetle bu azîz milletin hayrı, terakkîsi ve yükselişi uğruna harcamış ve onun nuru Türk hududlarından taşarak komşu memleketlere, Pakistan ve Endonezya’ya kadar yayılmıştır.
Bu nurun ışığı ve insanlara bahşettiği ahlâk ve fazilet şu'lelerinin, tek bir kıymet ve takdir ölçüsünde toplanması mümkün değildir.
Ondaki azîm ve irâde, ondaki yüksek kanâat ve üstün insan vasfı, hepimiz için örnek teşkil edecek kadar büyüktür.
792
Yalnız biz değil, yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlık bu büyük insanın şahsiyetinde asâlet ve necâbetin, ahlâk ve faziletin ve bilhassa yüksek îmânın bütün göz kamaştırıcı enmûzeclerini temâşâ edebilir. Bütün Türk çocukları, vatanlarının bu kadar ilâhî bir zekâya, bu kadar muhteşem bir şahsiyete, bu kadar temiz bir insana beşik vazifesi gördüğüne iftihar edebilirler.
Evvelki gün onun bir mahkemesi vardı. Bu mahkemeden iki şey öğrendik:
Biri, asîl ve genç Türk neslinin fazilet ve ulüvv‑ü ahlâka, yüksek inanç ve irâdeye olan derin saygısı ve yüksek alâkası…
Diğeri de, lükslerini, zenginliklerini, rütbe ve mevkilerini ve bugünkü fânî ve sefil varlıklarını Türk milletinin sefâlet ve geriliğinde arayan ve zehirli ilhâmlarını ve direktiflerini ve kuvvetlerini milletlerarası gizli, devirici ve bozguncu Türk düşmanlarından alan bir soysuzlar ve nesebleri belirsiz insanların takındığı tavır…
Binlerce münevver Türk gencinin teşkil ettiği büyük topluluktan bir mikdar irkilerek zehirli, mel'ûn ve müfsid kalemlerini, korkak ve titrek dahi olsa sinsî sinsî aleyhte kullanan ve artık modası geçmiş olan palavralarla bu kıymeti küçümsemek isteyen gürûh.
Şöyle bir mukayese yapabiliriz: Üstad‑ı A'zam’la (hâşâ mason üstadı değil) muâsır olan büyük adam ve Hindistan’ın kurtuluş rehberi Mahatma Gandi… Biri, İngiliz ceberûtuna, İngiliz emperyalizmine ve onun korkunç istilâ ve istismarına baş kaldırmış ve yıllarca büyük da'vâsına hizmet ederek İngiltere’nin bütün haşmet ve kudretini, azîm irâdesi önünde âciz ve meflûç bir hâle getirmiştir. Bizim bu tipte yetiştirdiğimiz büyük insanın mücâdele ve mesâî hayatı ve şekli, birincisine çok benzemekle beraber, fazla olarak ona Cenâb‑ı Hakk’ın bahş buyurduğu Müslümanlık ve îmân nuru da kendi ziyâsını güneş gibi İslâm iklimlerine ve diyardan diyara aşırıp götürmüştür.
Arada sâdece büyük ve şâyân‑ı esef bir fark vardır.
Bu fark, birincisine dörtyüz milyona yakın bir insan topluluğunun gösterdiği sarsılmaz inanç, hürmet ve bağlılık… Bizimkine karşı da – mahdûd bile olsa – bazı asâlet fukarası soysuzların açığa vuran istihfaf ve sinsî hücumları.
793
Yâ Rabbî! Neden bizi böyle her kıymet ve fazileti paçavraya döndürecek kadar pespâyeleştirdin? Biliyoruz, sana karşı günahımız çok ve büyüktür. Yeter yâ İlâhî, yeter bu sukùt bize!
Cevat Rıfat Atilhan
Bediüzzaman Kimdir?
Bediüzzaman, ma'hud ve mühlik uçurumlarla dolu olan ictimâî seyrimizi, manevî değerler bakımından bir nur‑u îmânî ve ziyâ‑yı irşadî ile taht‑ı emniyete almağa çabalayan ve bu hususta bilmenin, kendi kendini idare etmek, bilmemenin, körü körüne idare olunmak hakikatine vücûd vereceğini halk kitleleri arasında temessül ettiren insandır.
Bediüzzaman, ahlâkî kıymetler ve millî hasletlerin pozitif ilimlerle muvâzi olarak kat'‑ı mesâfe edemediğini, bu mânâ ve şekil müvâcehesinde yetişen çöl kadar kuru ve boş rûhlarla bulanmış gençliğin, istikbâlde milletimizin rü'yet ufkunda bir kara belâ olacağı hakikat‑i kat'iyyesini gözlere sokan ve çare‑i halâsı da gösteren kimsedir.
Bediüzzaman, şark ve garb arasındaki azîm müfârakatın, şahsiyet mefhûmunun daralma ve genişlemesinden neş'et ettiğini gören ve asrın maymun taklidciliğine varan şahsiyetsizliği önünde şahsiyet mefhûmunun ilâhî yüksekliğini gönüllerin mihrâk noktasında sembolleştirmeğe tevessül eden âlimdir.
Bediüzzaman, hür adamların, hür memleketinin ilâhî kuruluş felsefesini, akıllara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.
Bu necîb millet, Bediüzzaman gibi nefsindeki menfaat putunu deviren insanların hizmetine çok, ama çok muhtaçtır.
Hukuk FakültesindenZiya Nur
794
Ehemmiyetli Bir Hakikat ve Demokratlarla Üniversite Nurcularının Bir Hasbihâlidir
Şimdi milletin arzusuyla Şeâir‑i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhâfaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare‑i yegânesi; İttihâd‑ı İslâm cereyanını kendine nokta‑i istinâd yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muârız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muârız değil; belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı ancak ve ancak hakikat‑i Kur'âniye etrafında İttihâd‑ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmağa vesile olduğu gibi, bu vatanı istilâ‑yı ecânibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. Ve bu hakikate binâen Demokratlar bütün kuvvetleriyle bu hakikate istinâd edip komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almaları zarûrîdir.
Bir Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) serbestiyetiyle kendi kuvvetlerinden yirmi defa ziyâde kuvvet kazandılar. Milleti kendilerine ısındırdılar, minnetdâr ettiler. Hem ma'nen eski İttihâd‑ı Muhammedî’den (A.S.M.) olan yüzbinler Nurcularla, eski zaman gibi farmason ve ittihâdçıların mason kısmına karşı ittifakları gibi; şimdi de aynen İttihâd‑ı İslâm’dan olan Nurcular büyük bir yekûn teşkil eder. Demokratlara bir nokta‑i istinâddır. Fakat Demokrata karşı eski partinin müfrit ve mason veya komünist mânâsını taşıyan kısmı, iki müdhiş darbeyi Demokratlara vurmaya hazırlanıyorlar.
795
Eskiden nasıl ahrarlar iki defa başa geçtiği hâlde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihâd‑ı Muhammedî efrâdının çoklarını astılar. Ve “Ahrar” denilen Demokratları, kendilerinden daha dinsiz göstermeğe çalıştılar. Aynen öyle de: Şimdi bir kısmı dindarlık perdesine girip Demokratları din aleyhine sevketmek veya kendileri gibi tahribâta sevketmek istedikleri kat'iyyen tebeyyün ediyor. Hattâ ulemânın resmî bir kısmını kendilerine alıp Demokratlara karşı sevketmek ve Demokratın tarafında, onlara mukâbil gelecek Nurcuları ezmek; tâ Nurcular vâsıtasıyla ulemâ, Demokrata ilticâ etmesinler. Çünkü Nurcular hangi tarafa meyletseler ulemâ dahi tarafdâr olur. Çünkü onlardan daha kuvvetli bir cereyan yok ki, ona girsinler.
İşte mâdem hakikat budur, yirmibeş seneden beri ehl‑i ilmi, ehl‑i tarîkatı ezen, ya kendilerine dalkavukluğa mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı bu noktadan istifade edip Demokratları devirmemek için, Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnun ve minnetdâr etmek; hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle Ezân mes'elesi gibi Şeâir‑i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir.
Maatteessüf bazı müfrit ve mason ve komünistler, Demokrat aleyhinde olduğu hâlde kendini Demokrat gösteriyorlar ki; Demokratları tahribâta sevketsin ve din aleyhinde göstersin, onları devirsin.
Nur Talebeleri ve Nurcu Üniversite Gençliği nâmına Sâdık, Sungur, Ziya
796
Demokrat Kardeşlere Tavsiye
Hz._Üstadımızın 1950’de manevî ihtara binâen yazdırdığı ve lâhikada neşrolunan bu hasbihâli, Eşref Edîb Bey, bilâhare Sebilürreşâd Mecmuasında ve Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta aynı imzalarla neşretmiş ve Hz._Üstadımız da tekrar onu lâhikalara dâhil etmiştir.
Demokrat Kardeşlere Tavsiye
Diktatörler ve şefler idaresinde memleketin dinini, îmânını, canını, hayatını kasıp kavuran merhametsiz eski devrin farmason kullarının, şu can çekişme devrinde Demokratlara tevcîh ettikleri silâhların en te'sirlisi, onu kendilerinden daha dinsiz göstermeğe çalışmalarıdır. Bir kısmı dindarlık perdesine bürünerek, Demokratların millete va'dettikleri din hürriyetini te'min etmeyeceklerini propaganda ediyorlar. Bir kısmı da, irticaı himâye ediyor ithamıyla Demokratların din hürriyetine tarafdârlık etmesini önlemeğe; kendileri gibi Demokratları da dini, din müesseselerini tahrib etmeğe, din ehline karşı şiddet göstermeğe sevkediyorlar.
Demokrat Partinin, iktidarı ele alır almaz komünistlere karşı şiddetli davranması, diğer taraftan Ezân‑ı Muhammedî’nin serbestîsini te'min etmesi, bu sebeble halkın muhabbetini kazanarak kendi kuvvetinden yirmi defa daha bir kuvvet elde etmesi Halkçıları müdhiş endişeye düşürdü.
Eski devrin din ehline ve Kur'ân ehli olan “Nurcular”a karşı takib ettiği zâlimâne siyasetin onları bu hâle düşürdüğünü Demokratlar idrak edecek bir seviyede oldukları için, onların pusularına düşmeyeceklerine i'timâdımız vardır.
Eski devrin belli başlı şiârı ma'lûmdur. Demokratlar, bekàlarını te'min etmek isterlerse, tamamıyla bu şiâra karşı bir siyaset takib etmeleri icâb eder; bir taraftan komünizme karşı şiddet, diğer taraftan dini ve din ehlini himâye. Açıkça ve mertçe bu yolda yürümek mecburiyetindedir. Bu hususta göstereceği en ufak bir za'f, yâhut en ufak bir samîmiyetsizlik onu Halkçıların çukuruna düşürür.
Biz Nur Talebeleri, kat'iyyen siyasetle iştigâl etmeyiz. Bizim yegâne emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakîki sûrette te'mini, dine ve din ehline ve Kur'ân ehli olan Nurculara karşı çeyrek asırdan beri devam eden zulüm ve tazyîkin tamamıyla bertaraf olmasıdır.
797
Demokrat kardeşlere tavsiye ederiz: Devr‑i sâbık’ın şeytankârâne oyunlarına, hilelerine aldanmasınlar; onların düştükleri dalâlete düşmesinler. Milletin rûhunu ve irâdesini onlar gibi istihfaf etmesinler. Komünizme ve dine karşı tuttukları doğru yolda azîmle devam etsinler.
Bediüzzaman
Bergson, “Ahlâkla Dinin İki Kaynağı” adlı son kitaplarından birisinde; bilhassa ahlâkın, bir insan cem'iyetinde alçalmış vak'a derekesinden, ulvî mefkûre seviyesine, ancak dindar ve temiz şahsiyetler sâyesinde yükselebileceğini kaydeder.
Bu görüş, insanlık ve Müslümanlık tarihinde sayısız örneklerle her zaman tahakkuk eylemiştir. Zâten psikoloji ilmine dayanan terbiye san'atı, – an'anevî yollarında – bu umdeye tutunduğu ve yeni bir istikamet verilecek nesilleri bu kabîl örnek insanları taklide sevkettiği nisbette, bizden evvelki devirlerde, bizden çok mes'ûd insanlar yetiştirmiştir.
Bediüzzaman, hangi cem'iyette ve hangi devirde yaşarsa yaşasın işte bu işâret ettiğimiz örnek insan vasıflarını muhâfaza eden temiz ve müstesnâ şahsiyetlerden birisidir. Türk milletini mahvetmek için câsus ellerle perde arkasında yetiştirilmiş ve Türk milletini yalanla, dolanla her sâniye aldatmayı kendine bir geçinme san'atı edinmiş bir sürü vatan hâini ve millet düşmanı mahlûklar, bu temiz şahsiyetin yıllardan beri hayatını cendereye sokmuştur.
Sorarız: (Fakat kime soracağız? Bu sorgudan da ne umacağız?) Bütün tarihimizde, her fırsatta, en korkunç ve amansız düşmanlığını isbât eden Fener Patrikleri muhteşem saraylarında saltanat sürerken; bu azîz toprağın asırlardan beri tapusunu – en az bin senelik bir mülkiyet hakkıyla – etinde ve kalbinde taşıyan Bediüzzaman, bu fesâd ocağının bir kapıcısı kadar da mı yaşamak hakkından mahrum kalsın?
Hangimiz, yaprakları arasında fikrî ve rûhî seyahatlere kalktığımız kitaplarımızın, ansızın mukaddes bilinen meskenimize tecâvüz edilerek, odamızda baskına uğrayarak ellerimizden kapılıp gasbedilmesine tahammül edebiliriz? Böyle bir hareket – güyâ taklid edilen – çağdaş medenî cem'iyetlerden en geri kalan İspanya’da da vukû' bulamaz, hele vukû'undan sonra nâmütenâhî asla tekerrür edemez.
798
Biz, Bediüzzaman’ın ilim, ahlâk, fazilet ve edeb sıfatlarıyla bezenen temiz ve yüksek şahsiyetine gösterilen ve hele son günlerde bütün bütün şiddetlenen kötü muâmelelerden ve bu muâmeleleri ona revâ görenlerden nefret ediyoruz.
Ahlâksızlık çirkefinin bir tûfân hâlinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmağa koyulduğu Türklerin bu kadar karanlık günlerinde onun feyzini bir sır gibi kalbden kalbe, mukâvemeti imkânsız bir hamle hâlinde intikal eder görmekle tesellî buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.
İnnallâhe Maa es‑Sâbirîn!
Cevdet Sezer
Üniversite Nur Talebeleri Nâmına Abdülmuhsin
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
799
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir.
Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında, beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz.
Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
“Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
800
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir.
Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Abdülmuhsin
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri Nâmına Abdullâh
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Mübârek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczâlarının hepsi dağıldı; Nur’un müştâkları sürûr içinde kaldılar. Nur’dan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sîneler مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ hakikatince buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuz dört aded Sözler kapışıldı. Asâ‑yı Mûsa’lar Ankara’ya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılıyor.
……………………
Risale‑i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdârdırlar. Risale‑i Nurun Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Anadolu çapında ve Âlem‑i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini, Risale‑i Nurdaki hakikatin yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan mü'minlerin ve ehl‑i ilmin arasında vücûda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz.
801
Medresetü'z‑Zehrâ’nın bu muazzam fa'âliyeti, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevâzi fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun‑u İlâhî’yi düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dâirelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dâirelere sapıyor.
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale‑i Nurun yetiştirdiği hakîki îmânlı zâtlar, inşâallâh yakın zamanda Âlem‑i İslâma birer nümûne‑i imtisal olup nur‑u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri nâmına Abdullâh
Büyük Bir Âlim ve Ehl‑i Kalb Bir Zâtın Üstada Yazdığı Bir Mektûbdur
Ankara’da nurları neşretmek ni'met‑i uzmâsına nâil olmuş büyük bir âlim ve ehl‑i kalb bir zâtın Üstada yazdığı bir mektûbdur.
Sâhibü'l‑ihlâs ve'n-nur ve'l-kemâl ve'l-irşad mücâhid‑i ekber Bediüzzaman Hazretleri!
Meydân‑ı ibtilâ ve imtihana Lillâh ve Fillâh için atıldığınız ândan bu âna kadar Hukukullâh ve hukuk‑u ibâdın müdafaa ve muhâfazasına leyl ü nehâr, Hak ve halk huzurunda, zâtınıza hàs kudret‑i ilmiye ve kemâliye ve nuriye ve irşadiyelerinizle fevkalâde ağır şerâit dâiresinde lâyenkatı denecek derece sa'y ü gayret ve himmetle çalıştığınıza, melek, felek, arş, kürsî, levh, kalem, arz, semâvât, âlem‑i kevn, ins ve cin ve hariçteki ehl‑i insan ve İslâm ve bu abd‑i âciz “Eşhedü billâh ilâ âhiri'd‑deverân” şâhid‑i dâimî ve ebedîyiz.
802
Sâhibü'n‑nur olan Bediüzzaman’ımız! Zât‑ı nuriyelerinizin, abd‑i âciz, can ve gönülden dostunuzum. Bu dostluğum, gelip geçici, zevâle mahkûm dostluklardan değildir. Âlem‑i mânâda, bezm‑i ezel-i elestüdeki fıtrat‑ı zâtiyelerimizden müntakil dostluk olduğu gibi, âlem‑i şühûdumuzda bir yarım asra takarrüb buyuran etvâr ve akvâl ve harekât ve sekenâtınızdan ve bu müddet zarfında devr‑i istibdâd ve meşrûtiyet ve cumhûriyette birbirinden beter ibtilâ ve imtihan ve çilelerinizden ve tevârih‑i muhtelifede a'zamî ağır şerâit dâiresinde Dîvân‑ı Harb ve sâir muhâkemelerinizden ve meydân‑ı gazâlarda harb ve darbler ve meydân‑ı ilimde akran ve emsâlinize fâik mübâhasât ve münâkaşât‑ı ilmiye ve intişar buyuran âsâr‑ı celîle ve cemîlelerinizden; ihlâsa makrûn a'mâl‑i sâliha ve efkâr‑ı nuriyelerinizden, cihad‑ı asğar ve ekberlerinizin seyr ü temâşâ ve tilâvetinden aldığım ders‑i ibret ve hikmetler, zât‑ı ekmelinize olan kadîm dostluğumu her ân arttırdı, son derece tarsin ve tahkîm buyurdu; aşka, vecde getirdi.
Bu aşk ve şevk ile Sultan Hamîd zamanından beri zâtınızın ve Nur talebelerinizin hukuk‑u umumiye ve hususiyelerinizin hasbeten Lillâh müdafaa ve muhâfaza ve himâyesi için, yakından uzaktan, karınca kudretince, dostluk vecîbelerini ma'nen‑maddeten îfâda kusur etmemeğe a'zamî çalıştım, çalışıyorum ve çalışacağım. Bu hâlime Hak ve halk ve Nur talebelerinizin bir kısm‑ı mühimmi âgâhdırlar.
803
İnşâallâh, avn‑i Hak ve imdâd‑ı Muhammediye ile ve cihad‑ı asğar ve ekberdeki fî zamaninâ bî‑misâl aşk‑ı ihlâsiyelerinizle, karîben hak gâlib, bâtıl mağlûb olur; Âlem‑i insaniyet İslâmiyete inkılâb ve Medeniyet‑i Muhammediye bütün şa'şaasıyla tulû' buyurur. İns ve cin, melek ve felek hep birlikte îd‑i ekber eyleriz. Hàssaten, bu cihan‑şümûl bayramımızı doya doya ve kana kana kemâl‑i sıhhat ve âfiyetle seyr ü temâşâlarınızı, Rahmet‑i İlâhiye’den maa‑aile duâda berdevamız. Cenâb‑ı Hak, dergâh‑ı Ulûhiyet’inde duâlarımızı Habîb‑i Kibriyâ hürmetine müstecâb buyursun! Âmîn, sümme âmîn!
Pek mübârek, kalbî, rûhî, sırrî dostum! Bilmem, abd‑i âcizi hatırladınız mı? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücâhede‑i milliye devam ederken zât‑ı hakîmânelerine, Ankara’da mücâhede‑i milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhâstan onsekizi mütecâviz dâvetnâmeler geldiği zaman, bu dâvetlere icâbet edip etmemek hususunda İstanbul’da ikametgâhınızda beynimizde takarrur eden günde buluşarak istişâre buyurduğunuz alay müftülerinden dost‑u kadîminiz Ankaralı Osman Nuri’yim. Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğü’ne ta'yin olundum. Yirmibeş seneye karîb burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara’da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl‑i insan ve İslâma leyl ü nehâr duâ ile imrâr‑ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya gözüyle zâtınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten Lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can u gönülden arzu eyliyorum.
804
Azîzlerin azîzi azîzim! Kemâl‑i ta'zîmat ve tekrîmatla zât‑ı hakîmânelerinizi ve talebe‑i nuriyelerinizi aşk ve şevk ile selâmlar ve hatırlar, iki cihanda azîz olmalarını ve olmanızı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden tazarru ve niyâz eyleriz. Pek mübârek ellerinizden hasret ve iştiyakla takbîl eyler, duâ‑yı ihlâsiyelerini ve cevab‑ı savâblarınızı bekler, Allah’a emânet eylerim, bizim bir tane sâhibi'n‑nur ve'l-azm ve'l-irâde ve'l-irşad Efendimiz Hazretleri!
El‑Bâkî HüvallâhYâr‑ı gârınız, müntehâ‑yı zirve-i hiçîde biricik abd‑i gubârOsman Nuri
805
Üstad’ın Emirdağı’na Gidişi
Üstad Said Nursî, Afyon Hapsinden tahliye edildikten sonra, yanındaki talebeleriyle beraber Emirdağı’na gitti. İki sene kadar Emirdağı’nda kaldı. 1371 yılının Muharrem ayında Eskişehir’e geldi ve bir buçuk ay kadar Yıldız Oteli’nde ikamet etti. Üstad’ın bu gelişi mânidâr idi. 1950’ye kadar nefyedildiği mahallerden, hiçbir yere çıkmamıştı, esâsen çıkmasına müsâade edilmemişti. Çok zaman, yakın bir köye dahi gidemiyordu.
Üstad, Eskişehir’de müştâk talebeleri ile görüşmüş, Risale‑i Nurun yeni ve taze meyveleri olan genç Nur Talebeleri ile konuşmuş, bir derece hayat‑ı ictimâiye ile alâkadar olmuştu. Orada her sınıf halktan talebeleri kesretle bulunduğu gibi, askerler içinde, bilhassa havacılardan pek çok Nur talebeleri vardı. Bunların herbirisi îmânlı ve yüksek ahlâk sâhibi olup, şecâat‑i milliye-i İslâmiye ile ser‑efrâz, ihlâslı, kalbleri muhabbet‑i Nebeviye ve cihan‑değer Hizmet‑i İslâmiye ve vataniye ile meşbû' kimselerdi.
İstanbul’daki Fa'âl Talebeleri, Gençlik Rehberi’ni Tab'ettirmişler (İstanbul Mahkemesi)
Bir müddet sonra Üstad, Eskişehir’den Isparta’ya gitti ve yetmiş gün kadar orada kaldı. Bu sırada, İstanbul’daki fa'âl talebeleri, “Gençlik Rehberi”ni tab'ettirmişler, bu yüzden Üstad aleyhine da'vâ açılmış ve Üstad, mahkeme için İstanbul’a çağrılmıştı.
Üstad, Isparta ve İstanbul’da iken “Nur Âleminin Bir Anahtarı” ismiyle neşredilen tevhid hakkındaki bahisleri yazmış ve mektûb olarak talebelerine göndermişti ki, bu bahisler çok kıymetdâr birer tevhid hazinesi hükmündedir.
806
İstanbul Mahkemesi
Bazı üniversiteli gençler, gençliğin îmân ve ahlâkına hizmet maksadıyla “Gençlik Rehberi”ni İstanbul’da bastırdılar. Bunun üzerine, müddeiumumîlik tarafından, 163’üncü maddeye istinâden eser, lâikliğe aykırı olarak, devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak maksadıyla yazıldığı, propaganda ve telkin mâhiyetinde olduğu iddiasıyla, Üstad, İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk olunmuştu.
22 Ocak 1952 muhâkeme günü olmak itibariyle, Bediüzzaman Said Nursî, Isparta’dan İstanbul’a gelerek mahkemede hazır bulunmuştu. Üstad’ın talebeleri genç üniversiteliler, mahkeme salonunu doldurmuşlardı. Koridorlarda büyük bir kalabalık göze çarpıyordu. Evvelâ iddianâme ve ehl‑i vukûf raporu okunmuş, Üstad’ın isticvâbı yapılmıştı.
Ehl‑i vukûf raporunda: “Müellifin, bu eserde din düşüncesini yaymaya çalıştığı, gençlere rehber olacak fikirler serdeylediği, müellifin tesettür tarafdârı olduğu; kadınların yarım çıplak ve açık bacakla dolaşmalarının İslâmiyet’e aykırı ve kadının fıtratına zıt olduğunu beyân ettiği; kadını güzelleştiren şeyin, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zîneti olduğunu söylediği; dinî tedrîsat tarafdârı olduğu, binâenaleyh devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istediği…” uzun uzadıya izâh edilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin müdafaasını İstanbul avukatlarından Seniyyüddin Başak, Mihri Helâv ve Abdurrahman Şeref Lâç derûhde etmişlerdir.
Okunan iddianâme ve rapor üzerine, Üstad Said Nursî, cevaben:
Otuzbeş senelik hayatını misâl göstererek, siyasetle, dünyevî ve menfî cereyanlarla alâkadar olmadığını, kendisini meşgul eden ve nazarını çeken tek şey, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye olduğunu, bütün kuvvetiyle îmânı kurtarmak da'vâsında gittiğini bildirir; müteaddid mahkemelerin berâet ve iâde kararlarını zikreder. “Gençlik Rehberi” adlı eserinin üniversiteli gençler tarafından bastırılmasının büyük bir memnuniyeti mûcib olması lâzım geldiğini, içinde bulunduğumuz asrın menfî cereyanlarına, bilhassa ictimâî bünyemizi sarsan ahlâksızlık ve îmânsızlık salgınına karşı, Gençlik Rehberi gibi Risale‑i Nurun bütün eczâlarının külliyetle intişarının, gençliğe ve masûm evlâdlara ve kadınlara umumen okutturulmasının, vatan‑millet saâdeti nokta‑i nazarından gayet elzem olduğunu belîğ bir sûrette ifâde etmiş; mezkûr gayeler için, kendi haberi olmadan genç üniversitelilerin tab'eylediğini beyân etmiştir.
807
Mahkeme 19 Şubat 1952 gününe ta'lik edilmiştir.
İkinci mahkeme gününde, Risale‑i Nur Külliyatından çok istifade eden bir çok üniversite talebeleri ve ehl‑i irfandan müteşekkil büyük bir kalabalık mahkemeyi dinlemek üzere erkenden koridorları doldurmuşlardı. Üstad, alkışlarla, üniversiteli Nur talebelerinin kolları arasında mahkeme salonuna girdi, maznun sandalyesine oturdu. Avukatlar da geldiler, yerlerini aldılar. Mahkeme salonunda müdhiş bir izdiham vardı. Binlerce kişi mahkemeyi dinlemek üzere salona girmek istiyor, kalabalık, dalgalar hâlinde kapılardan taşıyordu. Bu hâdisenin zâhirî heybet ve ihtişamının aksettirdiği mânâ, daha muazzam ve daha haşmetli idi. İslâmiyet nurunun mücessem bir timsâl‑i müşahhası olan Said Nursî’ye, dinî kültürden mahrum olarak yetiştirilen gençlik, ta'zîm ederek minnetdârlığını ifâde ediyordu. Güyâ lisân‑ı hâlleriyle:
“Ey yirminci asrın zulümâtını Kur'ânın nuruyla yaran, Ehl‑i İslâm’a nurlu ve beşâretli ufuklar gösteren, insanlığı, fıtratına münâsib yüksek ve ebedî saâdete dâvet eden büyük mücâhid! İnsanlığa, bâhusus bu vatan evlâdlarına yaptığın büyük hizmeti, bizler, şükrânla karşılıyoruz. Ve istikbâl dahi seni takdirle yâdedecektir. Sen, ma'nen ölüme yüz tutan bir nesli, maneviyat âb‑ı hayatına kavuşturan bir hekim olarak çok kıymetdâr ve yüksek bir hizmet îfâ ettin. Yokluğa, ebedî şekàvete atılmak istenen bir milleti ve gelecek nesillerini, Kur'ânın nuruyla ebedî saâdete ulaştırmaya ve Allah’a kavuşturmaya çalıştığını ve hayatını bu uğurda fedâ ettiğini biliyoruz…
808
Îmânlı nesiller seni takib edecektir,
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir…”
diyorlar.
Salondaki kalabalığın fazla olmasından, mahkemenin devamına imkân kalmamıştı. İntizamı te'mine tahsîs edilen polisler, halkın tehâcümüne mâni olamıyordu. Nihâyet mahkeme reisinin halka hitâben:
– Hoca Efendi’yi seviyorsanız biraz meydân veriniz ki, mahkemeye devam edebilelim, demesi üzerine, halk çekilmeye başladı. Bu sûretle, mahkemenin devamına imkân hâsıl oldu.
Gençlik Rehberi’ni basan matbaacı ve sonra polisler dinlendi. Daha sonra Üstad, ehl‑i vukûf raporuna karşı i'tirâz eyledi. İkindi namazı vakti geçmek üzere olduğundan, Üstad namaz kılmak üzere müsâade istedi. Mahkeme Reisi, Üstad’ın bu ricâsını kabûl ederek muhâkemeye nihâyet verdi.
Üstad, genç üniversitelilerin ve kendisini candan seven talebelerinin kolları arasında koridorlardan geçerken, binlerce halk tarafından alkışlanıyor, kendisi de iki eliyle sevgili talebelerini selâmlıyordu. Adliye binasının önünde üç‑dört bin kişi toplanmış, Üstadı görmek üzere bekliyorlardı. Üstad, binlerce halkın alkış tûfânı arasında merdivenlerden indi. Bu arada heyecandan ağlayanlar da vardı. Bu izdiham arasında yaya yürümek kàbil olmadığı için, Nur talebeleri tarafından Üstad bir otomobile bindirilerek Sultanahmet Câmii’ne gidilmiş ve cemâatle namaz kılınarak ikametgâhına götürülmüştü.
5 Mart 1952, Son Mahkeme Günü
Üstad 5 Mart 1952, son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk tabakalarından müteşekkil binlerce kendisini sevenlerin arasında mahkeme salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamın geçen defaki gibi mahkemenin devamına mâni olacak dereceye varmaması için, müteaddid polis müfrezeleri adliye binasının merdivenlerini ve koridorları muhâfaza altına almışlar, geçitleri kapamışlardı. Bununla beraber, mahkeme salonu kapılara kadar hıncahınç dolmuştu.
Mahkeme başladı, şâhid olarak Gençlik Rehberi’ni bastıran üniversite talebesi dinlendi. İfâdesinde; Şark ve Garb’ın eserlerini okuduğunu, sonra Risale‑i Nur eline geçtiğini, bu eserlerden aklı, fikri, rûhu ve kalbi son derece müstefîd bulunduğunu, irâde ve ahlâkı üzerinde mühim te'sirler yaptığını, Gençlik Rehberi’nin, gençlerin îmân ve ahlâkını te'min ve muhâfaza yolunda büyük te'siri olması dolayısıyla, bir hizmet‑i vataniye yapmak emeliyle bastırdığını, suç mâhiyetini hâiz bir şey görmediğini söylemiştir.
809
tarihce_ustad_fatih_camisinde.jpgBediüzzaman Hazretleri 1952 yılında İstanbul’da Fâtih türbesinde Cuma namazından çıktıktan sonra Fâtiha okurken
810
tarihce_isparta_ev1.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin bahçe kısmından görünüşü
tarihce_isparta_ev2.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin önden görünüşü
811
Üstad’ın Müdafaası
Çok uzun süren mazlumâne, mâceralı hayatıma dair gayet kısa ma'ruzâtta bulunacağım. Lütfen dinlemenizi ricâ ederim.
Mahkeme, Üstad’ın müdafaasını serbest ve rahatça yapmasına meydân verdi. Üstad da geniş ve ferâhlı bir müdafaa yaptı.
– Muhterem Hâkimler! Yirmi sekiz sene emsâlsiz ihanetlere, işkencelere, tarassud ve hapislere ma'rûz kaldım. Bütün bu iftira ve isnâdların esâsı birkaç noktaya dayanır:
1 ‑ En birinci ithamları, beni rejim aleyhtarı olarak telâkki etmeleridir. Ma'lûmdur ki, her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdânıyla, kalbiyle kabûl ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ûl olmaz. Bu hukukî bir müteârifedir.
Dininde çok müteassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabûl etmeyip Kur'ân ile reddettikleri hâlde, İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.
Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudîler, Nasrânîler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine muhâlif, zıd ve mu'teriz bulundukları hâlde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.