Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Bediüzzaman Kimdir?

Bediüzzaman, ma'hud ve mühlik uçurumlarla dolu olan ictimâî seyrimizi, manevî değerler bakımından bir nur‑u îmânî ve ziyâ‑yı irşadî ile taht‑ı emniyete almağa çabalayan ve bu hususta bilmenin, kendi kendini idare etmek, bilmemenin, körü körüne idare olunmak hakikatine vücûd vereceğini halk kitleleri arasında temessül ettiren insandır.
Bediüzzaman, ahlâkî kıymetler ve millî hasletlerin pozitif ilimlerle muvâzi olarak kat'‑ı mesâfe edemediğini, bu mânâ ve şekil müvâcehesinde yetişen çöl kadar kuru ve boş rûhlarla bulanmış gençliğin, istikbâlde milletimizin rü'yet ufkunda bir kara belâ olacağı hakikat‑i kat'iyyesini gözlere sokan ve çare‑i halâsı da gösteren kimsedir.
Bediüzzaman, şark ve garb arasındaki azîm müfârakatın, şahsiyet mefhûmunun daralma ve genişlemesinden neş'et ettiğini gören ve asrın maymun taklidciliğine varan şahsiyetsizliği önünde şahsiyet mefhûmunun ilâhî yüksekliğini gönüllerin mihrâk noktasında sembolleştirmeğe tevessül eden âlimdir.
Bediüzzaman, hür adamların, hür memleketinin ilâhî kuruluş felsefesini, akıllara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.
Bu necîb millet, Bediüzzaman gibi nefsindeki menfaat putunu deviren insanların hizmetine çok, ama çok muhtaçtır.
Hukuk FakültesindenZiya Nur
794

Ehemmiyetli Bir Hakikat ve Demokratlarla Üniversite Nurcularının Bir Hasbihâlidir

Şimdi milletin arzusuyla Şeâir‑i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhâfaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare‑i yegânesi; İttihâd‑ı İslâm cereyanını kendine nokta‑i istinâd yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muârız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muârız değil; belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı ancak ve ancak hakikat‑i Kur'âniye etrafında İttihâd‑ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmağa vesile olduğu gibi, bu vatanı istilâ‑yı ecânibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. Ve bu hakikate binâen Demokratlar bütün kuvvetleriyle bu hakikate istinâd edip komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almaları zarûrîdir.
Bir Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) serbestiyetiyle kendi kuvvetlerinden yirmi defa ziyâde kuvvet kazandılar. Milleti kendilerine ısındırdılar, minnetdâr ettiler. Hem ma'nen eski İttihâd‑ı Muhammedî’den (A.S.M.) olan yüzbinler Nurcularla, eski zaman gibi farmason ve ittihâdçıların mason kısmına karşı ittifakları gibi; şimdi de aynen İttihâd‑ı İslâm’dan olan Nurcular büyük bir yekûn teşkil eder. Demokratlara bir nokta‑i istinâddır. Fakat Demokrata karşı eski partinin müfrit ve mason veya komünist mânâsını taşıyan kısmı, iki müdhiş darbeyi Demokratlara vurmaya hazırlanıyorlar.
795
Eskiden nasıl ahrarlar iki defa başa geçtiği hâlde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihâd‑ı Muhammedî efrâdının çoklarını astılar. Ve Ahrar denilen Demokratları, kendilerinden daha dinsiz göstermeğe çalıştılar. Aynen öyle de: Şimdi bir kısmı dindarlık perdesine girip Demokratları din aleyhine sevketmek veya kendileri gibi tahribâta sevketmek istedikleri kat'iyyen tebeyyün ediyor. Hattâ ulemânın resmî bir kısmını kendilerine alıp Demokratlara karşı sevketmek ve Demokratın tarafında, onlara mukâbil gelecek Nurcuları ezmek; Nurcular vâsıtasıyla ulemâ, Demokrata ilticâ etmesinler. Çünkü Nurcular hangi tarafa meyletseler ulemâ dahi tarafdâr olur. Çünkü onlardan daha kuvvetli bir cereyan yok ki, ona girsinler.
İşte mâdem hakikat budur, yirmibeş seneden beri ehl‑i ilmi, ehl‑i tarîkatı ezen, ya kendilerine dalkavukluğa mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı bu noktadan istifade edip Demokratları devirmemek için, Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnun ve minnetdâr etmek; hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle Ezân mes'elesi gibi Şeâir‑i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir.
Maatteessüf bazı müfrit ve mason ve komünistler, Demokrat aleyhinde olduğu hâlde kendini Demokrat gösteriyorlar ki; Demokratları tahribâta sevketsin ve din aleyhinde göstersin, onları devirsin.
Nur Talebeleri ve Nurcu Üniversite Gençliği nâmına Sâdık, Sungur, Ziya
796

Demokrat Kardeşlere Tavsiye

Hz._Üstadımızın 1950’de manevî ihtara binâen yazdırdığı ve lâhikada neşrolunan bu hasbihâli, Eşref Edîb Bey, bilâhare Sebilürreşâd Mecmuasında ve Küçük Tarihçe‑i Hayat’ta aynı imzalarla neşretmiş ve Hz._Üstadımız da tekrar onu lâhikalara dâhil etmiştir.

Demokrat Kardeşlere Tavsiye

Diktatörler ve şefler idaresinde memleketin dinini, îmânını, canını, hayatını kasıp kavuran merhametsiz eski devrin farmason kullarının, şu can çekişme devrinde Demokratlara tevcîh ettikleri silâhların en te'sirlisi, onu kendilerinden daha dinsiz göstermeğe çalışmalarıdır. Bir kısmı dindarlık perdesine bürünerek, Demokratların millete va'dettikleri din hürriyetini te'min etmeyeceklerini propaganda ediyorlar. Bir kısmı da, irticaı himâye ediyor ithamıyla Demokratların din hürriyetine tarafdârlık etmesini önlemeğe; kendileri gibi Demokratları da dini, din müesseselerini tahrib etmeğe, din ehline karşı şiddet göstermeğe sevkediyorlar.
Demokrat Partinin, iktidarı ele alır almaz komünistlere karşı şiddetli davranması, diğer taraftan Ezân‑ı Muhammedî’nin serbestîsini te'min etmesi, bu sebeble halkın muhabbetini kazanarak kendi kuvvetinden yirmi defa daha bir kuvvet elde etmesi Halkçıları müdhiş endişeye düşürdü.
Eski devrin din ehline ve Kur'ân ehli olan Nurcular”a karşı takib ettiği zâlimâne siyasetin onları bu hâle düşürdüğünü Demokratlar idrak edecek bir seviyede oldukları için, onların pusularına düşmeyeceklerine i'timâdımız vardır.
Eski devrin belli başlı şiârı ma'lûmdur. Demokratlar, bekàlarını te'min etmek isterlerse, tamamıyla bu şiâra karşı bir siyaset takib etmeleri icâb eder; bir taraftan komünizme karşı şiddet, diğer taraftan dini ve din ehlini himâye. Açıkça ve mertçe bu yolda yürümek mecburiyetindedir. Bu hususta göstereceği en ufak bir za'f, yâhut en ufak bir samîmiyetsizlik onu Halkçıların çukuruna düşürür.
Biz Nur Talebeleri, kat'iyyen siyasetle iştigâl etmeyiz. Bizim yegâne emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakîki sûrette te'mini, dine ve din ehline ve Kur'ân ehli olan Nurculara karşı çeyrek asırdan beri devam eden zulüm ve tazyîkin tamamıyla bertaraf olmasıdır.
797
Demokrat kardeşlere tavsiye ederiz: Devr‑i sâbık’ın şeytankârâne oyunlarına, hilelerine aldanmasınlar; onların düştükleri dalâlete düşmesinler. Milletin rûhunu ve irâdesini onlar gibi istihfaf etmesinler. Komünizme ve dine karşı tuttukları doğru yolda azîmle devam etsinler.

Bediüzzaman

Bergson, Ahlâkla Dinin İki Kaynağı adlı son kitaplarından birisinde; bilhassa ahlâkın, bir insan cem'iyetinde alçalmış vak'a derekesinden, ulvî mefkûre seviyesine, ancak dindar ve temiz şahsiyetler sâyesinde yükselebileceğini kaydeder.
Bu görüş, insanlık ve Müslümanlık tarihinde sayısız örneklerle her zaman tahakkuk eylemiştir. Zâten psikoloji ilmine dayanan terbiye san'atı, an'anevî yollarında bu umdeye tutunduğu ve yeni bir istikamet verilecek nesilleri bu kabîl örnek insanları taklide sevkettiği nisbette, bizden evvelki devirlerde, bizden çok mes'ûd insanlar yetiştirmiştir.
Bediüzzaman, hangi cem'iyette ve hangi devirde yaşarsa yaşasın işte bu işâret ettiğimiz örnek insan vasıflarını muhâfaza eden temiz ve müstesnâ şahsiyetlerden birisidir. Türk milletini mahvetmek için câsus ellerle perde arkasında yetiştirilmiş ve Türk milletini yalanla, dolanla her sâniye aldatmayı kendine bir geçinme san'atı edinmiş bir sürü vatan hâini ve millet düşmanı mahlûklar, bu temiz şahsiyetin yıllardan beri hayatını cendereye sokmuştur.
Sorarız: (Fakat kime soracağız? Bu sorgudan da ne umacağız?) Bütün tarihimizde, her fırsatta, en korkunç ve amansız düşmanlığını isbât eden Fener Patrikleri muhteşem saraylarında saltanat sürerken; bu azîz toprağın asırlardan beri tapusunu en az bin senelik bir mülkiyet hakkıyla etinde ve kalbinde taşıyan Bediüzzaman, bu fesâd ocağının bir kapıcısı kadar da yaşamak hakkından mahrum kalsın?
Hangimiz, yaprakları arasında fikrî ve rûhî seyahatlere kalktığımız kitaplarımızın, ansızın mukaddes bilinen meskenimize tecâvüz edilerek, odamızda baskına uğrayarak ellerimizden kapılıp gasbedilmesine tahammül edebiliriz? Böyle bir hareket güyâ taklid edilen çağdaş medenî cem'iyetlerden en geri kalan İspanya’da da vukû' bulamaz, hele vukû'undan sonra nâmütenâhî asla tekerrür edemez.
798
Biz, Bediüzzaman’ın ilim, ahlâk, fazilet ve edeb sıfatlarıyla bezenen temiz ve yüksek şahsiyetine gösterilen ve hele son günlerde bütün bütün şiddetlenen kötü muâmelelerden ve bu muâmeleleri ona revâ görenlerden nefret ediyoruz.
Ahlâksızlık çirkefinin bir tûfân hâlinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmağa koyulduğu Türklerin bu kadar karanlık günlerinde onun feyzini bir sır gibi kalbden kalbe, mukâvemeti imkânsız bir hamle hâlinde intikal eder görmekle tesellî buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.
İnnallâhe Maa es‑Sâbirîn!
Cevdet Sezer

Üniversite Nur Talebeleri Nâmına Abdülmuhsin

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
799
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir.
Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında, beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz.
Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
800
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir.
Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Abdülmuhsin

Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri Nâmına Abdullâh

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Mübârek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczâlarının hepsi dağıldı; Nur’un müştâkları sürûr içinde kaldılar. Nur’dan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sîneler مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ hakikatince buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuz dört aded Sözler kapışıldı. Asâ‑yı Mûsa’lar Ankara’ya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılıyor.
……………………
Risale‑i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdârdırlar. Risale‑i Nurun Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Anadolu çapında ve Âlem‑i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini, Risale‑i Nurdaki hakikatin yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan mü'minlerin ve ehl‑i ilmin arasında vücûda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz.
801
Medresetü'z‑Zehrâ’nın bu muazzam fa'âliyeti, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevâzi fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun‑u İlâhî’yi düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dâirelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dâirelere sapıyor.
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale‑i Nurun yetiştirdiği hakîki îmânlı zâtlar, inşâallâh yakın zamanda Âlem‑i İslâma birer nümûne‑i imtisal olup nur‑u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri nâmına Abdullâh

Büyük Bir Âlim ve Ehl‑i Kalb Bir Zâtın Üstada Yazdığı Bir Mektûbdur

Ankara’da nurları neşretmek ni'met‑i uzmâsına nâil olmuş büyük bir âlim ve ehl‑i kalb bir zâtın Üstada yazdığı bir mektûbdur.
Sâhibü'l‑ihlâs ve'n-nur ve'l-kemâl ve'l-irşad mücâhid‑i ekber Bediüzzaman Hazretleri!
Meydân‑ı ibtilâ ve imtihana Lillâh ve Fillâh için atıldığınız ândan bu âna kadar Hukukullâh ve hukuk‑u ibâdın müdafaa ve muhâfazasına leyl ü nehâr, Hak ve halk huzurunda, zâtınıza hàs kudret‑i ilmiye ve kemâliye ve nuriye ve irşadiyelerinizle fevkalâde ağır şerâit dâiresinde lâyenkatı denecek derece sa'y ü gayret ve himmetle çalıştığınıza, melek, felek, arş, kürsî, levh, kalem, arz, semâvât, âlem‑i kevn, ins ve cin ve hariçteki ehl‑i insan ve İslâm ve bu abd‑i âciz Eşhedü billâh ilâ âhiri'd‑deverân şâhid‑i dâimî ve ebedîyiz.
802
Sâhibü'n‑nur olan Bediüzzaman’ımız! Zât‑ı nuriyelerinizin, abd‑i âciz, can ve gönülden dostunuzum. Bu dostluğum, gelip geçici, zevâle mahkûm dostluklardan değildir. Âlem‑i mânâda, bezm‑i ezel-i elestüdeki fıtrat‑ı zâtiyelerimizden müntakil dostluk olduğu gibi, âlem‑i şühûdumuzda bir yarım asra takarrüb buyuran etvâr ve akvâl ve harekât ve sekenâtınızdan ve bu müddet zarfında devr‑i istibdâd ve meşrûtiyet ve cumhûriyette birbirinden beter ibtilâ ve imtihan ve çilelerinizden ve tevârih‑i muhtelifede a'zamî ağır şerâit dâiresinde Dîvân‑ı Harb ve sâir muhâkemelerinizden ve meydân‑ı gazâlarda harb ve darbler ve meydân‑ı ilimde akran ve emsâlinize fâik mübâhasât ve münâkaşât‑ı ilmiye ve intişar buyuran âsâr‑ı celîle ve cemîlelerinizden; ihlâsa makrûn a'mâl‑i sâliha ve efkâr‑ı nuriyelerinizden, cihad‑ı asğar ve ekberlerinizin seyr ü temâşâ ve tilâvetinden aldığım ders‑i ibret ve hikmetler, zât‑ı ekmelinize olan kadîm dostluğumu her ân arttırdı, son derece tarsin ve tahkîm buyurdu; aşka, vecde getirdi.
Bu aşk ve şevk ile Sultan Hamîd zamanından beri zâtınızın ve Nur talebelerinizin hukuk‑u umumiye ve hususiyelerinizin hasbeten Lillâh müdafaa ve muhâfaza ve himâyesi için, yakından uzaktan, karınca kudretince, dostluk vecîbelerini ma'nen‑maddeten îfâda kusur etmemeğe a'zamî çalıştım, çalışıyorum ve çalışacağım. Bu hâlime Hak ve halk ve Nur talebelerinizin bir kısm‑ı mühimmi âgâhdırlar.
803
İnşâallâh, avn‑i Hak ve imdâd‑ı Muhammediye ile ve cihad‑ı asğar ve ekberdeki fî zamaninâ bî‑misâl aşk‑ı ihlâsiyelerinizle, karîben hak gâlib, bâtıl mağlûb olur; Âlem‑i insaniyet İslâmiyete inkılâb ve Medeniyet‑i Muhammediye bütün şa'şaasıyla tulû' buyurur. İns ve cin, melek ve felek hep birlikte îd‑i ekber eyleriz. Hàssaten, bu cihan‑şümûl bayramımızı doya doya ve kana kana kemâl‑i sıhhat ve âfiyetle seyr ü temâşâlarınızı, Rahmet‑i İlâhiye’den maa‑aile duâda berdevamız. Cenâb‑ı Hak, dergâh‑ı Ulûhiyet’inde duâlarımızı Habîb‑i Kibriyâ hürmetine müstecâb buyursun! Âmîn, sümme âmîn!
Pek mübârek, kalbî, rûhî, sırrî dostum! Bilmem, abd‑i âcizi hatırladınız ? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücâhede‑i milliye devam ederken zât‑ı hakîmânelerine, Ankara’da mücâhede‑i milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhâstan onsekizi mütecâviz dâvetnâmeler geldiği zaman, bu dâvetlere icâbet edip etmemek hususunda İstanbul’da ikametgâhınızda beynimizde takarrur eden günde buluşarak istişâre buyurduğunuz alay müftülerinden dost‑u kadîminiz Ankaralı Osman Nuri’yim. Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğü’ne ta'yin olundum. Yirmibeş seneye karîb burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara’da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl‑i insan ve İslâma leyl ü nehâr duâ ile imrâr‑ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya gözüyle zâtınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten Lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can u gönülden arzu eyliyorum.
804
Azîzlerin azîzi azîzim! Kemâl‑i ta'zîmat ve tekrîmatla zât‑ı hakîmânelerinizi ve talebe‑i nuriyelerinizi aşk ve şevk ile selâmlar ve hatırlar, iki cihanda azîz olmalarını ve olmanızı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden tazarru ve niyâz eyleriz. Pek mübârek ellerinizden hasret ve iştiyakla takbîl eyler, duâ‑yı ihlâsiyelerini ve cevab‑ı savâblarınızı bekler, Allah’a emânet eylerim, bizim bir tane sâhibi'n‑nur ve'l-azm ve'l-irâde ve'l-irşad Efendimiz Hazretleri!
El‑Bâkî HüvallâhYâr‑ı gârınız, müntehâ‑yı zirve-i hiçîde biricik abd‑i gubârOsman Nuri
805

Üstad’ın Emirdağı’na Gidişi

Üstad Said Nursî, Afyon Hapsinden tahliye edildikten sonra, yanındaki talebeleriyle beraber Emirdağı’na gitti. İki sene kadar Emirdağı’nda kaldı. 1371 yılının Muharrem ayında Eskişehir’e geldi ve bir buçuk ay kadar Yıldız Oteli’nde ikamet etti. Üstad’ın bu gelişi mânidâr idi. 1950’ye kadar nefyedildiği mahallerden, hiçbir yere çıkmamıştı, esâsen çıkmasına müsâade edilmemişti. Çok zaman, yakın bir köye dahi gidemiyordu.
Üstad, Eskişehir’de müştâk talebeleri ile görüşmüş, Risale‑i Nurun yeni ve taze meyveleri olan genç Nur Talebeleri ile konuşmuş, bir derece hayat‑ı ictimâiye ile alâkadar olmuştu. Orada her sınıf halktan talebeleri kesretle bulunduğu gibi, askerler içinde, bilhassa havacılardan pek çok Nur talebeleri vardı. Bunların herbirisi îmânlı ve yüksek ahlâk sâhibi olup, şecâat‑i milliye-i İslâmiye ile ser‑efrâz, ihlâslı, kalbleri muhabbet‑i Nebeviye ve cihan‑değer Hizmet‑i İslâmiye ve vataniye ile meşbû' kimselerdi.

İstanbul’daki Fa'âl Talebeleri, Gençlik Rehberi’ni Tab'ettirmişler (İstanbul Mahkemesi)

Bir müddet sonra Üstad, Eskişehir’den Isparta’ya gitti ve yetmiş gün kadar orada kaldı. Bu sırada, İstanbul’daki fa'âl talebeleri, Gençlik Rehberi”ni tab'ettirmişler, bu yüzden Üstad aleyhine da'vâ açılmış ve Üstad, mahkeme için İstanbul’a çağrılmıştı.
Üstad, Isparta ve İstanbul’da iken Nur Âleminin Bir Anahtarı ismiyle neşredilen tevhid hakkındaki bahisleri yazmış ve mektûb olarak talebelerine göndermişti ki, bu bahisler çok kıymetdâr birer tevhid hazinesi hükmündedir.
806

İstanbul Mahkemesi

Bazı üniversiteli gençler, gençliğin îmân ve ahlâkına hizmet maksadıyla Gençlik Rehberi”ni İstanbul’da bastırdılar. Bunun üzerine, müddeiumumîlik tarafından, 163’üncü maddeye istinâden eser, lâikliğe aykırı olarak, devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak maksadıyla yazıldığı, propaganda ve telkin mâhiyetinde olduğu iddiasıyla, Üstad, İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk olunmuştu.
22 Ocak 1952 muhâkeme günü olmak itibariyle, Bediüzzaman Said Nursî, Isparta’dan İstanbul’a gelerek mahkemede hazır bulunmuştu. Üstad’ın talebeleri genç üniversiteliler, mahkeme salonunu doldurmuşlardı. Koridorlarda büyük bir kalabalık göze çarpıyordu. Evvelâ iddianâme ve ehl‑i vukûf raporu okunmuş, Üstad’ın isticvâbı yapılmıştı.
Ehl‑i vukûf raporunda: Müellifin, bu eserde din düşüncesini yaymaya çalıştığı, gençlere rehber olacak fikirler serdeylediği, müellifin tesettür tarafdârı olduğu; kadınların yarım çıplak ve açık bacakla dolaşmalarının İslâmiyet’e aykırı ve kadının fıtratına zıt olduğunu beyân ettiği; kadını güzelleştiren şeyin, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zîneti olduğunu söylediği; dinî tedrîsat tarafdârı olduğu, binâenaleyh devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istediği…” uzun uzadıya izâh edilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin müdafaasını İstanbul avukatlarından Seniyyüddin Başak, Mihri Helâv ve Abdurrahman Şeref Lâç derûhde etmişlerdir.
Okunan iddianâme ve rapor üzerine, Üstad Said Nursî, cevaben:
Otuzbeş senelik hayatını misâl göstererek, siyasetle, dünyevî ve menfî cereyanlarla alâkadar olmadığını, kendisini meşgul eden ve nazarını çeken tek şey, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye olduğunu, bütün kuvvetiyle îmânı kurtarmak da'vâsında gittiğini bildirir; müteaddid mahkemelerin berâet ve iâde kararlarını zikreder. Gençlik Rehberi adlı eserinin üniversiteli gençler tarafından bastırılmasının büyük bir memnuniyeti mûcib olması lâzım geldiğini, içinde bulunduğumuz asrın menfî cereyanlarına, bilhassa ictimâî bünyemizi sarsan ahlâksızlık ve îmânsızlık salgınına karşı, Gençlik Rehberi gibi Risale‑i Nurun bütün eczâlarının külliyetle intişarının, gençliğe ve masûm evlâdlara ve kadınlara umumen okutturulmasının, vatan‑millet saâdeti nokta‑i nazarından gayet elzem olduğunu belîğ bir sûrette ifâde etmiş; mezkûr gayeler için, kendi haberi olmadan genç üniversitelilerin tab'eylediğini beyân etmiştir.
807
Mahkeme 19 Şubat 1952 gününe ta'lik edilmiştir.
İkinci mahkeme gününde, Risale‑i Nur Külliyatından çok istifade eden bir çok üniversite talebeleri ve ehl‑i irfandan müteşekkil büyük bir kalabalık mahkemeyi dinlemek üzere erkenden koridorları doldurmuşlardı. Üstad, alkışlarla, üniversiteli Nur talebelerinin kolları arasında mahkeme salonuna girdi, maznun sandalyesine oturdu. Avukatlar da geldiler, yerlerini aldılar. Mahkeme salonunda müdhiş bir izdiham vardı. Binlerce kişi mahkemeyi dinlemek üzere salona girmek istiyor, kalabalık, dalgalar hâlinde kapılardan taşıyordu. Bu hâdisenin zâhirî heybet ve ihtişamının aksettirdiği mânâ, daha muazzam ve daha haşmetli idi. İslâmiyet nurunun mücessem bir timsâl‑i müşahhası olan Said Nursî’ye, dinî kültürden mahrum olarak yetiştirilen gençlik, ta'zîm ederek minnetdârlığını ifâde ediyordu. Güyâ lisân‑ı hâlleriyle:
Ey yirminci asrın zulümâtını Kur'ânın nuruyla yaran, Ehl‑i İslâm’a nurlu ve beşâretli ufuklar gösteren, insanlığı, fıtratına münâsib yüksek ve ebedî saâdete dâvet eden büyük mücâhid! İnsanlığa, bâhusus bu vatan evlâdlarına yaptığın büyük hizmeti, bizler, şükrânla karşılıyoruz. Ve istikbâl dahi seni takdirle yâdedecektir. Sen, ma'nen ölüme yüz tutan bir nesli, maneviyat âb‑ı hayatına kavuşturan bir hekim olarak çok kıymetdâr ve yüksek bir hizmet îfâ ettin. Yokluğa, ebedî şekàvete atılmak istenen bir milleti ve gelecek nesillerini, Kur'ânın nuruyla ebedî saâdete ulaştırmaya ve Allah’a kavuşturmaya çalıştığını ve hayatını bu uğurda fedâ ettiğini biliyoruz
808
Îmânlı nesiller seni takib edecektir,
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir…”
diyorlar.
Salondaki kalabalığın fazla olmasından, mahkemenin devamına imkân kalmamıştı. İntizamı te'mine tahsîs edilen polisler, halkın tehâcümüne mâni olamıyordu. Nihâyet mahkeme reisinin halka hitâben:
Hoca Efendi’yi seviyorsanız biraz meydân veriniz ki, mahkemeye devam edebilelim, demesi üzerine, halk çekilmeye başladı. Bu sûretle, mahkemenin devamına imkân hâsıl oldu.
Gençlik Rehberi’ni basan matbaacı ve sonra polisler dinlendi. Daha sonra Üstad, ehl‑i vukûf raporuna karşı i'tirâz eyledi. İkindi namazı vakti geçmek üzere olduğundan, Üstad namaz kılmak üzere müsâade istedi. Mahkeme Reisi, Üstad’ın bu ricâsını kabûl ederek muhâkemeye nihâyet verdi.
Üstad, genç üniversitelilerin ve kendisini candan seven talebelerinin kolları arasında koridorlardan geçerken, binlerce halk tarafından alkışlanıyor, kendisi de iki eliyle sevgili talebelerini selâmlıyordu. Adliye binasının önünde üç‑dört bin kişi toplanmış, Üstadı görmek üzere bekliyorlardı. Üstad, binlerce halkın alkış tûfânı arasında merdivenlerden indi. Bu arada heyecandan ağlayanlar da vardı. Bu izdiham arasında yaya yürümek kàbil olmadığı için, Nur talebeleri tarafından Üstad bir otomobile bindirilerek Sultanahmet Câmii’ne gidilmiş ve cemâatle namaz kılınarak ikametgâhına götürülmüştü.

5 Mart 1952, Son Mahkeme Günü

Üstad 5 Mart 1952, son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk tabakalarından müteşekkil binlerce kendisini sevenlerin arasında mahkeme salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamın geçen defaki gibi mahkemenin devamına mâni olacak dereceye varmaması için, müteaddid polis müfrezeleri adliye binasının merdivenlerini ve koridorları muhâfaza altına almışlar, geçitleri kapamışlardı. Bununla beraber, mahkeme salonu kapılara kadar hıncahınç dolmuştu.
Mahkeme başladı, şâhid olarak Gençlik Rehberi’ni bastıran üniversite talebesi dinlendi. İfâdesinde; Şark ve Garb’ın eserlerini okuduğunu, sonra Risale‑i Nur eline geçtiğini, bu eserlerden aklı, fikri, rûhu ve kalbi son derece müstefîd bulunduğunu, irâde ve ahlâkı üzerinde mühim te'sirler yaptığını, Gençlik Rehberi’nin, gençlerin îmân ve ahlâkını te'min ve muhâfaza yolunda büyük te'siri olması dolayısıyla, bir hizmet‑i vataniye yapmak emeliyle bastırdığını, suç mâhiyetini hâiz bir şey görmediğini söylemiştir.
809
tarihce_ustad_fatih_camisinde.jpgBediüzzaman Hazretleri 1952 yılında İstanbul’da Fâtih türbesinde Cuma namazından çıktıktan sonra Fâtiha okurken
810
tarihce_isparta_ev1.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin bahçe kısmından görünüşü
tarihce_isparta_ev2.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin önden görünüşü
811

Üstad’ın Müdafaası

Çok uzun süren mazlumâne, mâceralı hayatıma dair gayet kısa ma'ruzâtta bulunacağım. Lütfen dinlemenizi ricâ ederim.
Mahkeme, Üstad’ın müdafaasını serbest ve rahatça yapmasına meydân verdi. Üstad da geniş ve ferâhlı bir müdafaa yaptı.
Muhterem Hâkimler! Yirmi sekiz sene emsâlsiz ihanetlere, işkencelere, tarassud ve hapislere ma'rûz kaldım. Bütün bu iftira ve isnâdların esâsı birkaç noktaya dayanır:
1 En birinci ithamları, beni rejim aleyhtarı olarak telâkki etmeleridir. Ma'lûmdur ki, her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdânıyla, kalbiyle kabûl ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ûl olmaz. Bu hukukî bir müteârifedir.
Dininde çok müteassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabûl etmeyip Kur'ân ile reddettikleri hâlde, İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.
Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudîler, Nasrânîler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine muhâlif, zıd ve mu'teriz bulundukları hâlde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.
Hazret‑i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hıristiyan ile mahkemede birlikte muhâkeme olundular. Hâlbuki o hıristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhâlif iken, mahkemede, onun o hâli nazara alınmaması açıkça gösterir ki; adâlet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdân hürriyetinin bir ana umdesidir ki, komünist olmayan Şark’ta, Garb’da, bütün dünya adâlet müesseselerinde cârî ve hâkimdir.
812
Ben de, din ve vicdân hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek yüzlerce Âyât‑ı Kur'âniye’ye istinâden, medeniyetin bozuk kısmına, hürriyet perdesi altında yürüyen mutlak bir istibdâda, lâiklik maskesi altında dine ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem kanunlar haricine mi çıkmış oldum? Yoksa, Anayasa’nın hakîki ve samîmî müdafaasını yapmış bulundum?
Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhâlefet hiçbir hükûmette suç sayılmaz, bil'akis muhâlefet meşrû ve samîmî bir muvâzene‑i adâlet unsurudur.
2 Bana zulüm ve cefâyı revâ gören Devr‑i Sâbık’ın yaptığı isnâdların ikincisi, emniyet ve âsâyişi ihlâldir. Bu vehim ve hayâl ile bu düzme isnâd ile yirmisekiz sene bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler. Zindândan zindâna attılar. Kimse ile görüştürmediler. Tecrid ettiler, zehirlediler, türlü türlü hakaretlerde bulundular.
Biz ki beşyüzbin fedâkâr Nur talebeleri, memleketin her tarafında emniyet ve âsâyişin fahrî manevî muhâfızlarıyız; bize böyle bir isnâdda bulunmaları günahların en büyüğüdür. Onlar bize o kadar zâlimâne ihanetlerde bulundukları hâlde biz asla hislerimize kapılmayarak, gönüllerde emniyet ve âsâyişi te'min yolunda, îmân ve Kur'ân’a hizmet yolunda, gafletle anarşiye sapanları düştükleri fevzâ gayyâsından kurtarmak yolunda çalışmaktan bir ân hàlî kalmadık.
Muhterem Hâkimler! Şunu kat'î olarak arzederim ki, bu delilsiz bir iddia değildir. Bizim zulüm ve menfâ sahamız olan altı vilâyetin altı mahkemesi, uzun ve ince tedkikler neticesinde; emniyet ve âsâyişi ihlâl yolunda hiçbir vukûât kaydetmemiştir. Bu hareketimiz isbât eder ki, Nur Mekteb‑i İrfanının Talebeleri kalbler üzerinde işler, emniyet ve âsâyişin bekçisini kafalara, kalblere yerleştirir. Bizim îmân derslerimiz anarşiye karşıdır, bozgunculuğa karşıdır, farmasonlara ve komünistlere karşıdır. Memleketin bütün zâbıta dâirelerinden sorulsun, beşyüzbin Nur İrfan Mektebi talebesinden birinin olsun nizâm ve intizama aykırı bir vukûâtı var mıdır? Yoktur. Elbette yoktur; çünkü hepsinin kalbinde nizâm ve intizamın en sağlam muhâfızı olan îmân bekçisi vardır.
813
Sebilürreşâd’ın 116’ncı nüshasında Hakikat Konuşuyor başlıklı makalemde bu hakikatleri uzun uzadıya izâh ettim. Bütün dünyasını, hattâ icâb ederse hayatını, hattâ âhiretini dinine fedâ ettiği, bütün hayatı şehâdet eden, otuzbeş seneden beri siyaseti terkeden, müteaddid mahkemelerin o kadar incelemelerine rağmen bu yolda bir delil bulunamayan, sekseni aşmış, kabir kapısına gelmiş, dünya metâ'ından hiçbir nesneye mâlik olmamış ve ehemmiyet vermemiş bir adam hakkında Dini, siyasete âlet ediyor.” diyen, yerden göğe kadar, gökten yere kadar haksız ve insafsızdır.
Biz Nur Mekteb‑i İrfanı Şâkirdlerinin Kur'ân‑ı Hakîm’den aldığımız hakikat dersi şudur ki: Evde, yâhut bir gemide, bir masûm, on cânî bulunsa, adâlet‑i Kur'âniye, o masûmun hakkına zarar vermemek için o hâneyi, o gemiyi yakmayı men'ettiği hâlde, on masûmu bir tek cânî yüzünden mahv için, o hâne, o gemi yakılır ? Yakılırsa en büyük zulüm, en büyük hıyânet ve gadir olmaz ? Bu sebeble âsâyişi ihlâl yolunda yüzde on cânî yüzünden doksan masûmun hayatını tehlikeye ve zarara sokmayı adâlet‑i İlâhiye ve hakikat‑i Kur'âniye şiddetle men'ettiği için biz bütün kuvvetimizle bu ders‑i Kur'âniyeye ittibâen âsâyişi muhâfazaya kendimizi dinen mecbur biliriz.
İşte bizi böyle haksız isnâdlarla itham eden Devr‑i Sâbık’taki gizli düşmanlarımız şübhe yok ki ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istediler, yâhut bilerek, bilmeyerek bozuk ideolojileri memleketimize yerleştirmek gayretine düştüler. Görülüyor ki, nizâm ve intizamı bozan, maddî, manevî memleketin emniyet ve âsâyişini ihlâl eden bizler değil, asıl onlardı.
Hakîki bir Müslüman, samîmî bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdâr olmaz. Dinin şiddetle men'ettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünkü, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda Ye'cüc ve Me'cüc komitesi olduğuna Kur'ân‑ı Hakîm işâret buyurmaktadır.
814
İşte muhterem hâkimler, yirmisekiz sene bana ve talebelerime böyle ezâ ve cefâda bulundular. Ve mahkemelerde savcılar bize hakaretlerde bulunmaktan çekinmediler. Biz, bunların hepsine tahammül ettik. Îmân ve Kur'ân’a hizmet yolunda devam ettik. Ve Devr‑i Sâbık ricâlinin bütün o zulüm ve cefâlarını affettik. Çünkü onlar müstehak oldukları âkıbete uğradılar. Biz de, hak ve hürriyetimize kavuştuk. Sizler gibi âdil ve îmânlı hâkimler huzurunda söz söylemek fırsatını Allah bize bahşettiğinden dolayı şükrederiz. Hâzâ min fadli Rabbî.
Said Nursî

Avukat Mihri Helâv’ın Müdafaasından Parçalar

Risale‑i Nur müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en mütevâziidir. Şöhret ve tekebbürün en büyük düşmanıdır. Bütün dünya metâ'ına arka çevirmiştir. Ne mal, ne şöhret, ne nüfûz Bunların hiçbirisi onun pâyine ulaşamamıştır ve ulaşamaz. Gandi bile onun kadar dünyadan elini çekememiştir. Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorba ile teğaddî eden bu büyük adam, yaşıyorsa ancak Kur'ân ve îmâna hizmet için yaşıyor. Başka hiç, hiçbir şeyin, onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medh ü sitâyişinde bulundu diye onu suçlandırmağa çalışmak, 163’üncü maddenin cürüm ağına sokmağa uğraşmak, hak ve adâletle, insafla, ilimle, insanî düşünce ile hukuk fikriyle, mantıkla, akıl ve fikirle kàbil‑i te'lif midir? Burası yüksek mahkemenin takdirine aittir.
………………………
Hükûmete muhâlefet bahsi hakkında da birkaç söz söyleyerek ma'ruzâtımı neticelendirmek isterim. Karşınızda kemâl‑i safvet ve samîmiyetle âdilâne kararlarınıza intizar eden bu asırdîde zât, ömründe hiçbir defa hilâf‑ı hakikat beyânda bulunmağa tenezzül etmiş bir adam değildir. İlk celse‑i muhâkemede, bugünkü hükûmetten memnun olduğunu ve muvaffakıyetine duâ ettiğini, onun beğenmediği ve tenkid ettiği hükûmet, eski hükûmetler olduğunu alenen söylemiştir. Fi'l‑hakîka, müvekkilim, bütün milletle beraber istibdâda karşı mücâdele etmiş, hürriyet ve demokrasinin te'sisine çalışmış ve bu hususta husûle gelen muvaffakıyetten dolayı da memnun olmuştur.
815
Risale‑i Nurun gayesi de ictimâî nizâm ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyâsî ricâl, siyâsî sahada nizâm‑ı ictimâîyi, milletin hak ve hürriyetlerini te'mine çalıştıkları gibi, Risale‑i Nur müellifi de, manevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye çalışıyor. Gayeler müşterektir. Bir mekteb‑i irfan olan Risale‑i Nurun müellifi ve şâkirdleri âsâyişin, nizâm ve intizamın fahrî ve manevî bekçileridir. Manevî sahada, kalblerde ve dimağlarda anarşinin, bozgunculuğun kalkmasına çalışmaktadırlar. Kemâl‑i samîmiyetle, hiçbir ivaz ve garaz olmaksızın, hiçbir karşılık beklemeksizin, yalnız Allah rızâsı için, millet ve memleketin menfaati için çalışmaktadırlar. Bunu yapmak bir cürüm ve cinayet değil, millet ve memlekete bir hizmettir. Muâhezeye değil, takdire lâyıktır. Berâetini istemek hakkımızdır. Karar yüksek mahkemenindir.

Avukat Seniyyüddin Başak’ın Müdafaası

Müteâkiben, müellifin diğer vekili olan avukat Seniyyüddin Başak kalkmış, kısa birkaç söz söylemiştir:
Artık mes'ele aydınlanmış, hakikat güneş gibi tezâhür etmiştir. Yüksek mahkeme herşeye vâkıf olmuştur. Benim buna ilâve edecek bir sözüm yoktur. Böyle kıymetli, faziletli, millet ve memleket için cansipârâne ve hiçbir ivaz ve bedel mukâbili olmayarak fîsebîlillâh çalışan zevâtı buralara getiren, cinayet sandalyelerine oturtan zihniyet hakkında bazı mütâlaada bulunmak isterdim; fakat onun yeri burası değildir. Bunun için ayrıca bir eser yazmak icâb eder. Çünkü bu zihniyetle mücâdele herkes için bir vazifedir. Yüksek mahkemenin yüksek vicdânı beni müdafaadan müstağnî kılacak derecede itmi'nân‑bahştır. Müvekkilimin berâetini istemekle şeref duyarım.
816

Avukat Abdurrahman Şeref Lâç’ın Müdafaası

Müteâkiben, diğer mümtâz avukat arkadaşları gibi Üstad’ın müdafaasını fahrî olarak derûhde eden îmânlı ve kudretli meşhûr ve mümtâz avukat Abdurrahman Şeref Lâç, müdafaaya başladı. Evvelâ bir mukaddime yaptı. Dedi ki:
Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecâviz bu mübârek zâtın suçla hiçbir münâsebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezâhür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanâat hâsıl olduğunu, berâetine karar verileceğini de kuvvetle ümîd ederim. Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masûmun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesi’nin kanâat ve nokta‑i nazarını da hesaba katmak icâb eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsâadelerini ricâ ederim.
Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun:
Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm Dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa’nın 70’inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdân, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabîi haklarından olduğu Anayasa’nın 75’inci maddesine göre de hiçbir kimse, mensûb olduğu din ve mezhebden dolayı muâheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe ma'rûz bırakılması Anayasa hükümlerine mugâyirdir.
…………………
Yukarıda izâh ettiğimiz kanunî taraflarımız farz‑ı muhâl nazar‑ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu’nun antidemokratik 163’üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farzedilirse, isnâd edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:
817
Bir Müslüman ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını, başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücûdu Allah’ın nuruyla yıkanmış, tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'âm‑ı Hak olan hayatını, Türk milleti’nin salâh ve hakîki saâdeti için vakfetmiş; emr‑i İlâhî olan rûhunu, feleğin hakîki mâliki Allah’a teslîm edinceye kadar aynı yolda yürümeğe azmetmiş, bina‑yı Sübhânî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman; bugün Demokrasi vardır.” denilen bir gün, kalkıyor, yalnız Allah diyor, Kitab diyor, Resûl diyor ve gençliğe, Dikkat!” diyor. Der demez arkasından savcı (da'vâyı açan savcı) yapışıyor:
Gel buraya Suç işledin! diyor.
Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.
Fakat, bakın şu asîl ve necîb ihtiyar Müslümana! Ne kadar sâkin ve ne kadar rahattır. Zîra kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bî‑fütûrdur. Belâ zindânında safâyı seyretmektedir. Cefâ sofrasında vefâ bulan, mazhar‑ı tecellî olandır. Zîra eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesâfeti letâfete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz‑i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı (da'vâyı açan savcı) bu Müslümanı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.
Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr‑i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslümanın?
Ne mi yaptı? Bakın savcıya (da'vâyı açana) göre neler ve neler yaptı?
Gençlik Rehberi adıyla bir kitab çıkardı.
ALâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, îmân lâikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki, başka?
BDevletin ictimâî, iktisadî, siyâsî ve hukukî temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istedi.
Nasıl, niçin ve ne maksadla yaptı bunları?‥
CŞahsî nüfûz te'min ve te'sis etmek maksadıyla.
Peki, ya siyâsî menfaat kasdı var acaba? Hayır bu yok. Ehl‑i vukûf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mâdemki siyâsî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr‑i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki, dünyadan ne bekliyor ki nüfûz te'min etmek istesin?
818
Savcı, Ben orasını bilmem.” diyor, İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.”
Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?
ADini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek sûretiyle.
Nedir bu mukaddes tanınan şeyler? İslâm Dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur'ân, tefsir Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesât olduğuna inanıyor.
Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, da'vâyı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor, hem de siyâsî bir kanuna âlet ediyor, hem de bir Müslümanı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu hâlde o da 163’üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?
Hayır der savcı, Ben propaganda yapmıyorum. O propaganda ve telkin yaptı.”
Ne dedi peki? Şunları söyledi:
Bu zamanda, zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muhârebesinde nefs‑i emmârenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl‑i îmâna taarruz edip, saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.”
Peki yalan bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler gürûhu inkâr ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücâdele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücâdele Nizâmnâmesi ve Ahlâk Zâbıtası bunlarla geceli gündüzlü mücâdele etmiyor mu?
Var, var amma, buna biz karışırız, Allah ne karışır? diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma kanun, zâbıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani olup bittikten sonra, nâmus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen imkân yok; fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sâyesinde her türlü rezâletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm Dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.
Nasıl? Nasihat edin, îkaz edin, Allah’ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azâb, ebedî saâdet yer etsin; bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenâlıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de cem'iyet; savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.
819
Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah’ın emirleri, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabîi hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi?
Allah’ın emrini okuyun: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ
Meâli: Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men' eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı gelenler, hiçbir zaman Allah’a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir.”
Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, îmân edenlere tekrar edin; çünkü yaptığınız iyidir insanlar için, cem'iyet için, millet için, hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. Îmân edenlere deyin ki: ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ
Meâli: Ey bütün îmân edenler! Allah’a ve Resûlüne itâat edin de amellerinizi ibtal eylemeyin.”
Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mâni bir hâl yoktur; tedbir almağa da lüzum kalmamıştır.”
Muhterem Hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kere de da'vâyı açan savcıya sorunuz bakalım hayır diyebilecek mi? Allah’ın emirleri, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye men'edilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük fuhuş, zinâ, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kàbil midir? Komünizm gibi bütün dünyayı tehdid eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr, serî ve sinsî tahribâtını tamamen ne ile önlemek mümkündür?
820
Muhterem vatansever, Allah’ına ve mukaddesâtına bağlı necîb Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve sâf dimağlarını senelerce tahrib ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
Ne korkunç hâl ve tezâdlar içindeyiz! Savcı bunu görmez, İslâm Dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takib etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhâfaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?
Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân‑ı Mübîn’in Allah’ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız O Nur‑u İlâhî’yi aksettiren Risale‑i Nur, Gençlik Rehberi’nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!‥
Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki, hakîki irşad âlimleri, Enbiyânın vârisleridir. Bu mübârek zâtlar da kendilerine miras kalan va'z u nasihati, Kur'ân‑ı Mübîn’in emirlerine göre yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın tâlibi değildirler. Vazifelerini fîsebîlillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün rızâsına tâlibdirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emânetidir. Müvekkilim, bu emâneti ehline tevdî' ediyor diye nasıl takib ve tâzib edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zaîf ve nahîf bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?
Gel zindâna gir!
Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de sizlere emânet edilmiştir.
Bütün fenâlıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezâleti, fesâd ve fitneyi imha edecek nurdur.
……………………