Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri Nâmına Abdullâh
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Mübârek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczâlarının hepsi dağıldı; Nur’un müştâkları sürûr içinde kaldılar. Nur’dan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sîneler مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ hakikatince buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuz dört aded Sözler kapışıldı. Asâ‑yı Mûsa’lar Ankara’ya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılıyor.
……………………
Risale‑i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdârdırlar. Risale‑i Nurun Medresetü'z‑Zehrâ’sı, Anadolu çapında ve Âlem‑i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini, Risale‑i Nurdaki hakikatin yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan mü'minlerin ve ehl‑i ilmin arasında vücûda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz.
801
Medresetü'z‑Zehrâ’nın bu muazzam fa'âliyeti, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevâzi fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun‑u İlâhî’yi düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dâirelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dâirelere sapıyor.
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale‑i Nurun yetiştirdiği hakîki îmânlı zâtlar, inşâallâh yakın zamanda Âlem‑i İslâma birer nümûne‑i imtisal olup nur‑u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri nâmına Abdullâh
Büyük Bir Âlim ve Ehl‑i Kalb Bir Zâtın Üstada Yazdığı Bir Mektûbdur
Ankara’da nurları neşretmek ni'met‑i uzmâsına nâil olmuş büyük bir âlim ve ehl‑i kalb bir zâtın Üstada yazdığı bir mektûbdur.
Sâhibü'l‑ihlâs ve'n-nur ve'l-kemâl ve'l-irşad mücâhid‑i ekber Bediüzzaman Hazretleri!
Meydân‑ı ibtilâ ve imtihana Lillâh ve Fillâh için atıldığınız ândan bu âna kadar Hukukullâh ve hukuk‑u ibâdın müdafaa ve muhâfazasına leyl ü nehâr, Hak ve halk huzurunda, zâtınıza hàs kudret‑i ilmiye ve kemâliye ve nuriye ve irşadiyelerinizle fevkalâde ağır şerâit dâiresinde lâyenkatı denecek derece sa'y ü gayret ve himmetle çalıştığınıza, melek, felek, arş, kürsî, levh, kalem, arz, semâvât, âlem‑i kevn, ins ve cin ve hariçteki ehl‑i insan ve İslâm ve bu abd‑i âciz “Eşhedü billâh ilâ âhiri'd‑deverân” şâhid‑i dâimî ve ebedîyiz.
802
Sâhibü'n‑nur olan Bediüzzaman’ımız! Zât‑ı nuriyelerinizin, abd‑i âciz, can ve gönülden dostunuzum. Bu dostluğum, gelip geçici, zevâle mahkûm dostluklardan değildir. Âlem‑i mânâda, bezm‑i ezel-i elestüdeki fıtrat‑ı zâtiyelerimizden müntakil dostluk olduğu gibi, âlem‑i şühûdumuzda bir yarım asra takarrüb buyuran etvâr ve akvâl ve harekât ve sekenâtınızdan ve bu müddet zarfında devr‑i istibdâd ve meşrûtiyet ve cumhûriyette birbirinden beter ibtilâ ve imtihan ve çilelerinizden ve tevârih‑i muhtelifede a'zamî ağır şerâit dâiresinde Dîvân‑ı Harb ve sâir muhâkemelerinizden ve meydân‑ı gazâlarda harb ve darbler ve meydân‑ı ilimde akran ve emsâlinize fâik mübâhasât ve münâkaşât‑ı ilmiye ve intişar buyuran âsâr‑ı celîle ve cemîlelerinizden; ihlâsa makrûn a'mâl‑i sâliha ve efkâr‑ı nuriyelerinizden, cihad‑ı asğar ve ekberlerinizin seyr ü temâşâ ve tilâvetinden aldığım ders‑i ibret ve hikmetler, zât‑ı ekmelinize olan kadîm dostluğumu her ân arttırdı, son derece tarsin ve tahkîm buyurdu; aşka, vecde getirdi.
Bu aşk ve şevk ile Sultan Hamîd zamanından beri zâtınızın ve Nur talebelerinizin hukuk‑u umumiye ve hususiyelerinizin hasbeten Lillâh müdafaa ve muhâfaza ve himâyesi için, yakından uzaktan, karınca kudretince, dostluk vecîbelerini ma'nen‑maddeten îfâda kusur etmemeğe a'zamî çalıştım, çalışıyorum ve çalışacağım. Bu hâlime Hak ve halk ve Nur talebelerinizin bir kısm‑ı mühimmi âgâhdırlar.
803
İnşâallâh, avn‑i Hak ve imdâd‑ı Muhammediye ile ve cihad‑ı asğar ve ekberdeki fî zamaninâ bî‑misâl aşk‑ı ihlâsiyelerinizle, karîben hak gâlib, bâtıl mağlûb olur; Âlem‑i insaniyet İslâmiyete inkılâb ve Medeniyet‑i Muhammediye bütün şa'şaasıyla tulû' buyurur. İns ve cin, melek ve felek hep birlikte îd‑i ekber eyleriz. Hàssaten, bu cihan‑şümûl bayramımızı doya doya ve kana kana kemâl‑i sıhhat ve âfiyetle seyr ü temâşâlarınızı, Rahmet‑i İlâhiye’den maa‑aile duâda berdevamız. Cenâb‑ı Hak, dergâh‑ı Ulûhiyet’inde duâlarımızı Habîb‑i Kibriyâ hürmetine müstecâb buyursun! Âmîn, sümme âmîn!
Pek mübârek, kalbî, rûhî, sırrî dostum! Bilmem, abd‑i âcizi hatırladınız mı? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücâhede‑i milliye devam ederken zât‑ı hakîmânelerine, Ankara’da mücâhede‑i milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhâstan onsekizi mütecâviz dâvetnâmeler geldiği zaman, bu dâvetlere icâbet edip etmemek hususunda İstanbul’da ikametgâhınızda beynimizde takarrur eden günde buluşarak istişâre buyurduğunuz alay müftülerinden dost‑u kadîminiz Ankaralı Osman Nuri’yim. Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğü’ne ta'yin olundum. Yirmibeş seneye karîb burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara’da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl‑i insan ve İslâma leyl ü nehâr duâ ile imrâr‑ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya gözüyle zâtınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten Lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can u gönülden arzu eyliyorum.
804
Azîzlerin azîzi azîzim! Kemâl‑i ta'zîmat ve tekrîmatla zât‑ı hakîmânelerinizi ve talebe‑i nuriyelerinizi aşk ve şevk ile selâmlar ve hatırlar, iki cihanda azîz olmalarını ve olmanızı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden tazarru ve niyâz eyleriz. Pek mübârek ellerinizden hasret ve iştiyakla takbîl eyler, duâ‑yı ihlâsiyelerini ve cevab‑ı savâblarınızı bekler, Allah’a emânet eylerim, bizim bir tane sâhibi'n‑nur ve'l-azm ve'l-irâde ve'l-irşad Efendimiz Hazretleri!
El‑Bâkî HüvallâhYâr‑ı gârınız, müntehâ‑yı zirve-i hiçîde biricik abd‑i gubârOsman Nuri
805
Üstad’ın Emirdağı’na Gidişi
Üstad Said Nursî, Afyon Hapsinden tahliye edildikten sonra, yanındaki talebeleriyle beraber Emirdağı’na gitti. İki sene kadar Emirdağı’nda kaldı. 1371 yılının Muharrem ayında Eskişehir’e geldi ve bir buçuk ay kadar Yıldız Oteli’nde ikamet etti. Üstad’ın bu gelişi mânidâr idi. 1950’ye kadar nefyedildiği mahallerden, hiçbir yere çıkmamıştı, esâsen çıkmasına müsâade edilmemişti. Çok zaman, yakın bir köye dahi gidemiyordu.
Üstad, Eskişehir’de müştâk talebeleri ile görüşmüş, Risale‑i Nurun yeni ve taze meyveleri olan genç Nur Talebeleri ile konuşmuş, bir derece hayat‑ı ictimâiye ile alâkadar olmuştu. Orada her sınıf halktan talebeleri kesretle bulunduğu gibi, askerler içinde, bilhassa havacılardan pek çok Nur talebeleri vardı. Bunların herbirisi îmânlı ve yüksek ahlâk sâhibi olup, şecâat‑i milliye-i İslâmiye ile ser‑efrâz, ihlâslı, kalbleri muhabbet‑i Nebeviye ve cihan‑değer Hizmet‑i İslâmiye ve vataniye ile meşbû' kimselerdi.
İstanbul’daki Fa'âl Talebeleri, Gençlik Rehberi’ni Tab'ettirmişler (İstanbul Mahkemesi)
Bir müddet sonra Üstad, Eskişehir’den Isparta’ya gitti ve yetmiş gün kadar orada kaldı. Bu sırada, İstanbul’daki fa'âl talebeleri, “Gençlik Rehberi”ni tab'ettirmişler, bu yüzden Üstad aleyhine da'vâ açılmış ve Üstad, mahkeme için İstanbul’a çağrılmıştı.
Üstad, Isparta ve İstanbul’da iken “Nur Âleminin Bir Anahtarı” ismiyle neşredilen tevhid hakkındaki bahisleri yazmış ve mektûb olarak talebelerine göndermişti ki, bu bahisler çok kıymetdâr birer tevhid hazinesi hükmündedir.
806
İstanbul Mahkemesi
Bazı üniversiteli gençler, gençliğin îmân ve ahlâkına hizmet maksadıyla “Gençlik Rehberi”ni İstanbul’da bastırdılar. Bunun üzerine, müddeiumumîlik tarafından, 163’üncü maddeye istinâden eser, lâikliğe aykırı olarak, devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak maksadıyla yazıldığı, propaganda ve telkin mâhiyetinde olduğu iddiasıyla, Üstad, İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk olunmuştu.
22 Ocak 1952 muhâkeme günü olmak itibariyle, Bediüzzaman Said Nursî, Isparta’dan İstanbul’a gelerek mahkemede hazır bulunmuştu. Üstad’ın talebeleri genç üniversiteliler, mahkeme salonunu doldurmuşlardı. Koridorlarda büyük bir kalabalık göze çarpıyordu. Evvelâ iddianâme ve ehl‑i vukûf raporu okunmuş, Üstad’ın isticvâbı yapılmıştı.
Ehl‑i vukûf raporunda: “Müellifin, bu eserde din düşüncesini yaymaya çalıştığı, gençlere rehber olacak fikirler serdeylediği, müellifin tesettür tarafdârı olduğu; kadınların yarım çıplak ve açık bacakla dolaşmalarının İslâmiyet’e aykırı ve kadının fıtratına zıt olduğunu beyân ettiği; kadını güzelleştiren şeyin, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zîneti olduğunu söylediği; dinî tedrîsat tarafdârı olduğu, binâenaleyh devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istediği…” uzun uzadıya izâh edilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin müdafaasını İstanbul avukatlarından Seniyyüddin Başak, Mihri Helâv ve Abdurrahman Şeref Lâç derûhde etmişlerdir.
Okunan iddianâme ve rapor üzerine, Üstad Said Nursî, cevaben:
Otuzbeş senelik hayatını misâl göstererek, siyasetle, dünyevî ve menfî cereyanlarla alâkadar olmadığını, kendisini meşgul eden ve nazarını çeken tek şey, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye olduğunu, bütün kuvvetiyle îmânı kurtarmak da'vâsında gittiğini bildirir; müteaddid mahkemelerin berâet ve iâde kararlarını zikreder. “Gençlik Rehberi” adlı eserinin üniversiteli gençler tarafından bastırılmasının büyük bir memnuniyeti mûcib olması lâzım geldiğini, içinde bulunduğumuz asrın menfî cereyanlarına, bilhassa ictimâî bünyemizi sarsan ahlâksızlık ve îmânsızlık salgınına karşı, Gençlik Rehberi gibi Risale‑i Nurun bütün eczâlarının külliyetle intişarının, gençliğe ve masûm evlâdlara ve kadınlara umumen okutturulmasının, vatan‑millet saâdeti nokta‑i nazarından gayet elzem olduğunu belîğ bir sûrette ifâde etmiş; mezkûr gayeler için, kendi haberi olmadan genç üniversitelilerin tab'eylediğini beyân etmiştir.
807
Mahkeme 19 Şubat 1952 gününe ta'lik edilmiştir.
İkinci mahkeme gününde, Risale‑i Nur Külliyatından çok istifade eden bir çok üniversite talebeleri ve ehl‑i irfandan müteşekkil büyük bir kalabalık mahkemeyi dinlemek üzere erkenden koridorları doldurmuşlardı. Üstad, alkışlarla, üniversiteli Nur talebelerinin kolları arasında mahkeme salonuna girdi, maznun sandalyesine oturdu. Avukatlar da geldiler, yerlerini aldılar. Mahkeme salonunda müdhiş bir izdiham vardı. Binlerce kişi mahkemeyi dinlemek üzere salona girmek istiyor, kalabalık, dalgalar hâlinde kapılardan taşıyordu. Bu hâdisenin zâhirî heybet ve ihtişamının aksettirdiği mânâ, daha muazzam ve daha haşmetli idi. İslâmiyet nurunun mücessem bir timsâl‑i müşahhası olan Said Nursî’ye, dinî kültürden mahrum olarak yetiştirilen gençlik, ta'zîm ederek minnetdârlığını ifâde ediyordu. Güyâ lisân‑ı hâlleriyle:
“Ey yirminci asrın zulümâtını Kur'ânın nuruyla yaran, Ehl‑i İslâm’a nurlu ve beşâretli ufuklar gösteren, insanlığı, fıtratına münâsib yüksek ve ebedî saâdete dâvet eden büyük mücâhid! İnsanlığa, bâhusus bu vatan evlâdlarına yaptığın büyük hizmeti, bizler, şükrânla karşılıyoruz. Ve istikbâl dahi seni takdirle yâdedecektir. Sen, ma'nen ölüme yüz tutan bir nesli, maneviyat âb‑ı hayatına kavuşturan bir hekim olarak çok kıymetdâr ve yüksek bir hizmet îfâ ettin. Yokluğa, ebedî şekàvete atılmak istenen bir milleti ve gelecek nesillerini, Kur'ânın nuruyla ebedî saâdete ulaştırmaya ve Allah’a kavuşturmaya çalıştığını ve hayatını bu uğurda fedâ ettiğini biliyoruz…
808
Îmânlı nesiller seni takib edecektir,
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir…”
diyorlar.
Salondaki kalabalığın fazla olmasından, mahkemenin devamına imkân kalmamıştı. İntizamı te'mine tahsîs edilen polisler, halkın tehâcümüne mâni olamıyordu. Nihâyet mahkeme reisinin halka hitâben:
– Hoca Efendi’yi seviyorsanız biraz meydân veriniz ki, mahkemeye devam edebilelim, demesi üzerine, halk çekilmeye başladı. Bu sûretle, mahkemenin devamına imkân hâsıl oldu.
Gençlik Rehberi’ni basan matbaacı ve sonra polisler dinlendi. Daha sonra Üstad, ehl‑i vukûf raporuna karşı i'tirâz eyledi. İkindi namazı vakti geçmek üzere olduğundan, Üstad namaz kılmak üzere müsâade istedi. Mahkeme Reisi, Üstad’ın bu ricâsını kabûl ederek muhâkemeye nihâyet verdi.
Üstad, genç üniversitelilerin ve kendisini candan seven talebelerinin kolları arasında koridorlardan geçerken, binlerce halk tarafından alkışlanıyor, kendisi de iki eliyle sevgili talebelerini selâmlıyordu. Adliye binasının önünde üç‑dört bin kişi toplanmış, Üstadı görmek üzere bekliyorlardı. Üstad, binlerce halkın alkış tûfânı arasında merdivenlerden indi. Bu arada heyecandan ağlayanlar da vardı. Bu izdiham arasında yaya yürümek kàbil olmadığı için, Nur talebeleri tarafından Üstad bir otomobile bindirilerek Sultanahmet Câmii’ne gidilmiş ve cemâatle namaz kılınarak ikametgâhına götürülmüştü.
5 Mart 1952, Son Mahkeme Günü
Üstad 5 Mart 1952, son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk tabakalarından müteşekkil binlerce kendisini sevenlerin arasında mahkeme salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamın geçen defaki gibi mahkemenin devamına mâni olacak dereceye varmaması için, müteaddid polis müfrezeleri adliye binasının merdivenlerini ve koridorları muhâfaza altına almışlar, geçitleri kapamışlardı. Bununla beraber, mahkeme salonu kapılara kadar hıncahınç dolmuştu.
Mahkeme başladı, şâhid olarak Gençlik Rehberi’ni bastıran üniversite talebesi dinlendi. İfâdesinde; Şark ve Garb’ın eserlerini okuduğunu, sonra Risale‑i Nur eline geçtiğini, bu eserlerden aklı, fikri, rûhu ve kalbi son derece müstefîd bulunduğunu, irâde ve ahlâkı üzerinde mühim te'sirler yaptığını, Gençlik Rehberi’nin, gençlerin îmân ve ahlâkını te'min ve muhâfaza yolunda büyük te'siri olması dolayısıyla, bir hizmet‑i vataniye yapmak emeliyle bastırdığını, suç mâhiyetini hâiz bir şey görmediğini söylemiştir.
809
tarihce_ustad_fatih_camisinde.jpgBediüzzaman Hazretleri 1952 yılında İstanbul’da Fâtih türbesinde Cuma namazından çıktıktan sonra Fâtiha okurken
810
tarihce_isparta_ev1.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin bahçe kısmından görünüşü
tarihce_isparta_ev2.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin önden görünüşü
811
Üstad’ın Müdafaası
Çok uzun süren mazlumâne, mâceralı hayatıma dair gayet kısa ma'ruzâtta bulunacağım. Lütfen dinlemenizi ricâ ederim.
Mahkeme, Üstad’ın müdafaasını serbest ve rahatça yapmasına meydân verdi. Üstad da geniş ve ferâhlı bir müdafaa yaptı.
– Muhterem Hâkimler! Yirmi sekiz sene emsâlsiz ihanetlere, işkencelere, tarassud ve hapislere ma'rûz kaldım. Bütün bu iftira ve isnâdların esâsı birkaç noktaya dayanır:
1 ‑ En birinci ithamları, beni rejim aleyhtarı olarak telâkki etmeleridir. Ma'lûmdur ki, her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdânıyla, kalbiyle kabûl ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ûl olmaz. Bu hukukî bir müteârifedir.
Dininde çok müteassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabûl etmeyip Kur'ân ile reddettikleri hâlde, İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.
Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudîler, Nasrânîler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine muhâlif, zıd ve mu'teriz bulundukları hâlde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.
Hazret‑i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hıristiyan ile mahkemede birlikte muhâkeme olundular. Hâlbuki o hıristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhâlif iken, mahkemede, onun o hâli nazara alınmaması açıkça gösterir ki; adâlet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdân hürriyetinin bir ana umdesidir ki, komünist olmayan Şark’ta, Garb’da, bütün dünya adâlet müesseselerinde cârî ve hâkimdir.
812
Ben de, din ve vicdân hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek yüzlerce Âyât‑ı Kur'âniye’ye istinâden, medeniyetin bozuk kısmına, hürriyet perdesi altında yürüyen mutlak bir istibdâda, lâiklik maskesi altında dine ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem kanunlar haricine mi çıkmış oldum? Yoksa, Anayasa’nın hakîki ve samîmî müdafaasını mı yapmış bulundum?
Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhâlefet hiçbir hükûmette suç sayılmaz, bil'akis muhâlefet meşrû ve samîmî bir muvâzene‑i adâlet unsurudur.
2‑ Bana zulüm ve cefâyı revâ gören Devr‑i Sâbık’ın yaptığı isnâdların ikincisi, emniyet ve âsâyişi ihlâldir. Bu vehim ve hayâl ile bu düzme isnâd ile yirmisekiz sene bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler. Zindândan zindâna attılar. Kimse ile görüştürmediler. Tecrid ettiler, zehirlediler, türlü türlü hakaretlerde bulundular.
Biz ki beşyüzbin fedâkâr Nur talebeleri, memleketin her tarafında emniyet ve âsâyişin fahrî manevî muhâfızlarıyız; bize böyle bir isnâdda bulunmaları günahların en büyüğüdür. Onlar bize o kadar zâlimâne ihanetlerde bulundukları hâlde biz asla hislerimize kapılmayarak, gönüllerde emniyet ve âsâyişi te'min yolunda, îmân ve Kur'ân’a hizmet yolunda, gafletle anarşiye sapanları düştükleri fevzâ gayyâsından kurtarmak yolunda çalışmaktan bir ân hàlî kalmadık.
Muhterem Hâkimler! Şunu kat'î olarak arzederim ki, bu delilsiz bir iddia değildir. Bizim zulüm ve menfâ sahamız olan altı vilâyetin altı mahkemesi, uzun ve ince tedkikler neticesinde; emniyet ve âsâyişi ihlâl yolunda hiçbir vukûât kaydetmemiştir. Bu hareketimiz isbât eder ki, Nur Mekteb‑i İrfanının Talebeleri kalbler üzerinde işler, emniyet ve âsâyişin bekçisini kafalara, kalblere yerleştirir. Bizim îmân derslerimiz anarşiye karşıdır, bozgunculuğa karşıdır, farmasonlara ve komünistlere karşıdır. Memleketin bütün zâbıta dâirelerinden sorulsun, beşyüzbin Nur İrfan Mektebi talebesinden birinin olsun nizâm ve intizama aykırı bir vukûâtı var mıdır? Yoktur. Elbette yoktur; çünkü hepsinin kalbinde nizâm ve intizamın en sağlam muhâfızı olan îmân bekçisi vardır.
813
Sebilürreşâd’ın 116’ncı nüshasında “Hakikat Konuşuyor” başlıklı makalemde bu hakikatleri uzun uzadıya izâh ettim. Bütün dünyasını, hattâ icâb ederse hayatını, hattâ âhiretini dinine fedâ ettiği, bütün hayatı şehâdet eden, otuzbeş seneden beri siyaseti terkeden, müteaddid mahkemelerin o kadar incelemelerine rağmen bu yolda bir delil bulunamayan, sekseni aşmış, kabir kapısına gelmiş, dünya metâ'ından hiçbir nesneye mâlik olmamış ve ehemmiyet vermemiş bir adam hakkında “Dini, siyasete âlet ediyor.” diyen, yerden göğe kadar, gökten yere kadar haksız ve insafsızdır.
Biz Nur Mekteb‑i İrfanı Şâkirdlerinin Kur'ân‑ı Hakîm’den aldığımız hakikat dersi şudur ki: Evde, yâhut bir gemide, bir masûm, on cânî bulunsa, adâlet‑i Kur'âniye, o masûmun hakkına zarar vermemek için o hâneyi, o gemiyi yakmayı men'ettiği hâlde, on masûmu bir tek cânî yüzünden mahv için, o hâne, o gemi yakılır mı? Yakılırsa en büyük zulüm, en büyük hıyânet ve gadir olmaz mı? Bu sebeble âsâyişi ihlâl yolunda yüzde on cânî yüzünden doksan masûmun hayatını tehlikeye ve zarara sokmayı adâlet‑i İlâhiye ve hakikat‑i Kur'âniye şiddetle men'ettiği için biz bütün kuvvetimizle bu ders‑i Kur'âniyeye ittibâen âsâyişi muhâfazaya kendimizi dinen mecbur biliriz.
İşte bizi böyle haksız isnâdlarla itham eden Devr‑i Sâbık’taki gizli düşmanlarımız şübhe yok ki ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istediler, yâhut bilerek, bilmeyerek bozuk ideolojileri memleketimize yerleştirmek gayretine düştüler. Görülüyor ki, nizâm ve intizamı bozan, maddî, manevî memleketin emniyet ve âsâyişini ihlâl eden bizler değil, asıl onlardı.
Hakîki bir Müslüman, samîmî bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdâr olmaz. Dinin şiddetle men'ettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünkü, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda “Ye'cüc” ve “Me'cüc” komitesi olduğuna Kur'ân‑ı Hakîm işâret buyurmaktadır.
814
İşte muhterem hâkimler, yirmisekiz sene bana ve talebelerime böyle ezâ ve cefâda bulundular. Ve mahkemelerde savcılar bize hakaretlerde bulunmaktan çekinmediler. Biz, bunların hepsine tahammül ettik. Îmân ve Kur'ân’a hizmet yolunda devam ettik. Ve Devr‑i Sâbık ricâlinin bütün o zulüm ve cefâlarını affettik. Çünkü onlar müstehak oldukları âkıbete uğradılar. Biz de, hak ve hürriyetimize kavuştuk. Sizler gibi âdil ve îmânlı hâkimler huzurunda söz söylemek fırsatını Allah bize bahşettiğinden dolayı şükrederiz. Hâzâ min fadli Rabbî.
Said Nursî
Avukat Mihri Helâv’ın Müdafaasından Parçalar
Risale‑i Nur müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en mütevâziidir. Şöhret ve tekebbürün en büyük düşmanıdır. Bütün dünya metâ'ına arka çevirmiştir. Ne mal, ne şöhret, ne nüfûz… Bunların hiçbirisi onun pâyine ulaşamamıştır ve ulaşamaz. Gandi bile onun kadar dünyadan elini çekememiştir. Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorba ile teğaddî eden bu büyük adam, yaşıyorsa ancak Kur'ân ve îmâna hizmet için yaşıyor. Başka hiç, hiçbir şeyin, onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medh ü sitâyişinde bulundu diye onu suçlandırmağa çalışmak, 163’üncü maddenin cürüm ağına sokmağa uğraşmak, hak ve adâletle, insafla, ilimle, insanî düşünce ile hukuk fikriyle, mantıkla, akıl ve fikirle kàbil‑i te'lif midir? Burası yüksek mahkemenin takdirine aittir.
………………………
Hükûmete muhâlefet bahsi hakkında da birkaç söz söyleyerek ma'ruzâtımı neticelendirmek isterim. Karşınızda kemâl‑i safvet ve samîmiyetle âdilâne kararlarınıza intizar eden bu asırdîde zât, ömründe hiçbir defa hilâf‑ı hakikat beyânda bulunmağa tenezzül etmiş bir adam değildir. İlk celse‑i muhâkemede, bugünkü hükûmetten memnun olduğunu ve muvaffakıyetine duâ ettiğini, onun beğenmediği ve tenkid ettiği hükûmet, eski hükûmetler olduğunu alenen söylemiştir. Fi'l‑hakîka, müvekkilim, bütün milletle beraber istibdâda karşı mücâdele etmiş, hürriyet ve demokrasinin te'sisine çalışmış ve bu hususta husûle gelen muvaffakıyetten dolayı da memnun olmuştur.
815
Risale‑i Nurun gayesi de ictimâî nizâm ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyâsî ricâl, siyâsî sahada nizâm‑ı ictimâîyi, milletin hak ve hürriyetlerini te'mine çalıştıkları gibi, Risale‑i Nur müellifi de, manevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye çalışıyor. Gayeler müşterektir. Bir mekteb‑i irfan olan Risale‑i Nurun müellifi ve şâkirdleri âsâyişin, nizâm ve intizamın fahrî ve manevî bekçileridir. Manevî sahada, kalblerde ve dimağlarda anarşinin, bozgunculuğun kalkmasına çalışmaktadırlar. Kemâl‑i samîmiyetle, hiçbir ivaz ve garaz olmaksızın, hiçbir karşılık beklemeksizin, yalnız Allah rızâsı için, millet ve memleketin menfaati için çalışmaktadırlar. Bunu yapmak bir cürüm ve cinayet değil, millet ve memlekete bir hizmettir. Muâhezeye değil, takdire lâyıktır. Berâetini istemek hakkımızdır. Karar yüksek mahkemenindir.
Avukat Seniyyüddin Başak’ın Müdafaası
Müteâkiben, müellifin diğer vekili olan avukat Seniyyüddin Başak kalkmış, kısa birkaç söz söylemiştir:
– Artık mes'ele aydınlanmış, hakikat güneş gibi tezâhür etmiştir. Yüksek mahkeme herşeye vâkıf olmuştur. Benim buna ilâve edecek bir sözüm yoktur. Böyle kıymetli, faziletli, millet ve memleket için cansipârâne ve hiçbir ivaz ve bedel mukâbili olmayarak fîsebîlillâh çalışan zevâtı buralara getiren, cinayet sandalyelerine oturtan zihniyet hakkında bazı mütâlaada bulunmak isterdim; fakat onun yeri burası değildir. Bunun için ayrıca bir eser yazmak icâb eder. Çünkü bu zihniyetle mücâdele herkes için bir vazifedir. Yüksek mahkemenin yüksek vicdânı beni müdafaadan müstağnî kılacak derecede itmi'nân‑bahştır. Müvekkilimin berâetini istemekle şeref duyarım.
816
Avukat Abdurrahman Şeref Lâç’ın Müdafaası
Müteâkiben, diğer mümtâz avukat arkadaşları gibi Üstad’ın müdafaasını fahrî olarak derûhde eden îmânlı ve kudretli meşhûr ve mümtâz avukat Abdurrahman Şeref Lâç, müdafaaya başladı. Evvelâ bir mukaddime yaptı. Dedi ki:
– Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecâviz bu mübârek zâtın suçla hiçbir münâsebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezâhür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanâat hâsıl olduğunu, berâetine karar verileceğini de kuvvetle ümîd ederim. Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masûmun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesi’nin kanâat ve nokta‑i nazarını da hesaba katmak icâb eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsâadelerini ricâ ederim.
– Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun:
– Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm Dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa’nın 70’inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdân, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabîi haklarından olduğu‥ Anayasa’nın 75’inci maddesine göre de hiçbir kimse, mensûb olduğu din ve mezhebden dolayı muâheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe ma'rûz bırakılması Anayasa hükümlerine mugâyirdir.
…………………
– Yukarıda izâh ettiğimiz kanunî taraflarımız farz‑ı muhâl nazar‑ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu’nun antidemokratik 163’üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farzedilirse, isnâd edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:
817
Bir Müslüman‥ ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını, başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücûdu Allah’ın nuruyla yıkanmış, tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'âm‑ı Hak olan hayatını, Türk milleti’nin salâh ve hakîki saâdeti için vakfetmiş; emr‑i İlâhî olan rûhunu, feleğin hakîki mâliki Allah’a teslîm edinceye kadar aynı yolda yürümeğe azmetmiş, bina‑yı Sübhânî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman; bugün “Demokrasi vardır.” denilen bir gün, kalkıyor, yalnız “Allah” diyor, “Kitab” diyor, “Resûl” diyor ve gençliğe, “Dikkat!” diyor. Der demez arkasından savcı (da'vâyı açan savcı) yapışıyor:
Gel buraya… Suç işledin! diyor.
Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.
Fakat, bakın şu asîl ve necîb ihtiyar Müslümana! Ne kadar sâkin ve ne kadar rahattır. Zîra kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bî‑fütûrdur. Belâ zindânında safâyı seyretmektedir. Cefâ sofrasında vefâ bulan, mazhar‑ı tecellî olandır. Zîra eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesâfeti letâfete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz‑i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı (da'vâyı açan savcı) bu Müslümanı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.
Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr‑i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslümanın?
Ne mi yaptı? Bakın savcıya (da'vâyı açana) göre neler ve neler yaptı?
“Gençlik Rehberi” adıyla bir kitab çıkardı.
A‑ Lâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, îmân lâikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki, başka?
B‑ Devletin ictimâî, iktisadî, siyâsî ve hukukî temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istedi.
Nasıl, niçin ve ne maksadla yaptı bunları?‥
C‑ Şahsî nüfûz te'min ve te'sis etmek maksadıyla.
Peki, ya siyâsî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl‑i vukûf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mâdemki siyâsî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr‑i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki, dünyadan ne bekliyor ki nüfûz te'min etmek istesin?
818
Savcı, “Ben orasını bilmem.” diyor, “İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.”
Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?
A‑ Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek sûretiyle.
Nedir bu mukaddes tanınan şeyler? İslâm Dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur'ân, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesât olduğuna inanıyor.
Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, da'vâyı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor, hem de siyâsî bir kanuna âlet ediyor, hem de bir Müslümanı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu hâlde o da 163’üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?
“Hayır” der savcı, “Ben propaganda yapmıyorum. O propaganda ve telkin yaptı.”
Ne dedi peki? Şunları söyledi:
“… Bu zamanda, zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muhârebesinde nefs‑i emmârenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl‑i îmâna taarruz edip, saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.”
Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler gürûhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücâdele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücâdele Nizâmnâmesi ve Ahlâk Zâbıtası bunlarla geceli gündüzlü mücâdele etmiyor mu?
Var, var amma, buna biz karışırız, Allah ne karışır? diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma‥ kanun, zâbıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani iş olup bittikten sonra, nâmus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen imkân yok; fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sâyesinde her türlü rezâletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm Dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.
Nasıl? Nasihat edin, îkaz edin, Allah’ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azâb, ebedî saâdet yer etsin; bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenâlıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de cem'iyet; savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.
819
Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah’ın emirleri, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabîi hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi?
Allah’ın emrini okuyun: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ﴾
Meâli: “Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men' eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı gelenler, hiçbir zaman Allah’a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir.”
Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, îmân edenlere tekrar edin; çünkü yaptığınız iş iyidir‥ insanlar için, cem'iyet için, millet için, hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. Îmân edenlere deyin ki: ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ﴾
Meâli: “Ey bütün îmân edenler! Allah’a ve Resûlüne itâat edin de amellerinizi ibtal eylemeyin.”
Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: “Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mâni bir hâl yoktur; tedbir almağa da lüzum kalmamıştır.”
Muhterem Hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kere de da'vâyı açan savcıya sorunuz‥ bakalım hayır diyebilecek mi? Allah’ın emirleri, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye men'edilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük fuhuş, zinâ, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kàbil midir? “Komünizm” gibi bütün dünyayı tehdid eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr, serî ve sinsî tahribâtını tamamen ne ile önlemek mümkündür?
820
Muhterem vatansever, Allah’ına ve mukaddesâtına bağlı necîb Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve sâf dimağlarını senelerce tahrib ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
Ne korkunç hâl ve tezâdlar içindeyiz! Savcı bunu görmez, İslâm Dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takib etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhâfaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?
Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân‑ı Mübîn’in Allah’ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız O Nur‑u İlâhî’yi aksettiren Risale‑i Nur, Gençlik Rehberi’nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!‥
Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki, hakîki irşad âlimleri, Enbiyânın vârisleridir. Bu mübârek zâtlar da kendilerine miras kalan va'z u nasihati, Kur'ân‑ı Mübîn’in emirlerine göre yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın tâlibi değildirler. Vazifelerini fîsebîlillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün rızâsına tâlibdirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emânetidir. Müvekkilim, bu emâneti ehline tevdî' ediyor diye nasıl takib ve tâzib edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zaîf ve nahîf bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?
– Gel zindâna gir!
Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de sizlere emânet edilmiştir.
Bütün fenâlıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezâleti, fesâd ve fitneyi imha edecek nurdur.
……………………
﴿يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
821
Meâli: “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise, – muhakkak – nurunu tamamlamak – tamamen parlatmak – istiyor… kâfirler hoşlanmasalar da.”
Avukat Abdurrahman Şeref Lâç
Bu müdafaayı müteâkib Üstad Said Nursî’ye başka bir diyeceği olup olmadığı mahkeme reisi tarafından sorulmuş, mümâileyh ayağa kalkarak:
– Yalnız bir kelime söylemek için müsâadenizi ricâ ederim.
– Buyurunuz.
– Muhterem vekillerim, benim şahsım hakkında söylemiş oldukları senâkâr sözlere ben lâyık değilim. Ben, Kur'ân ve îmân hizmetinde çalışan âciz bir adamım. Başka bir diyeceğim yoktur.
Berâet kararının tebliği
Bunun üzerine muhâkeme hitâm bulmuş; hey'et‑i hâkime müşâvereden sonra ittifakla berâet kararını tebliğ etmiş ve bu karar mahkemede hazır bulunan üniversiteliler ve halk tarafından şiddetle alkışlanmıştır. Savcılık tarafından temyiz edilmediği için karar kesinleşmiştir.
822
Bediüzzaman’ın İstanbul’a Teşrîfi Münâsebetiyle Üniversiteli Bir Nur Talebesinin Arkadaşına Yazdığı Mektûb
Sevgili Üstadımızın teşrîfinden dolayı bizi ve İstanbul’u tebrikinize teşekkür ederim. Bu muhteşem, müstesnâ hâdiseden dolayı, koca şehir kaynadı; için için bayram yapıyor. Âlimi‑câhili, fakiri‑zengini, genci‑ihtiyarı mahkemelerde, otelde her yerde O’nu görmeye ve dinlemeye koşuyor.
Rüyalarımız dahi neş'e ve ferâhla dolu… Düşmanlarımızın ise yüzleri daha ziyâde karardı. Nifâklarının hiçbir şey yapmadığını ve yapamayacağını artık biliyorlar. Üstadımız, İstanbul’un şahsiyet devrinin yâdigârı olan herşeye yeniden can verdiler. Kardeşlerimizin gözünde, şehrin manzarası birdenbire değişti. Ayasofya, Sarayburnu’na kadar uzandı. Minârelerinde yine Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.) okunuyor; içinde, hâfızlar yeniden Kur'ân‑ı Kerîm tilâvetine başladılar. Fâtih, her gün türbesinden kalkarak, fethettiği şehrin büyük ve mübârek misâfirine, “Hoş geldiniz!” diyor ve O’nu tebrik ediyor. Yeni Câmi’in şerefesinden, Beyoğlu’nun en karanlık ve mülevves izbesine kadar nüfûz edecek ışık tûfânını şimdiden görür gibi oluyoruz.
Hepsinin, Ayasofya’nın, Fâtih’in, Sultan Ahmed’in, Eyüb’ün ve Süleymaniye’nin ve bütün müslüman İstanbul’un hicâb perdelerini yüzlerinden atışı ve bize daha muhteşem ve daha samîmî görünmeleri, bu büyük teşrîften ve bu ulvî nurdan… Üstadımız, artık bu şehrin güneşi. O giderse, ufkundaki güneş de onu takib edecek ve milyonluk şehir kararıverecek. Tesellîmiz, Fâtih Şehri’nin Risale‑i Nurla aydınlanacağı ve parlayacağı ümîdidir.
Üstadımızın teşrîfini telefonla haber verdikleri zaman, cansız vücûdumdan birdenbire bir cereyan geçti. Öldürücü ve uyuşturucu değil; dirilten, canlandıran bir cereyan… Maddî ve manevî varlığımın bir ânda kuvvet bulup, muazzam bir mıknatısın beni çektiğini hissettim. Ağır Ceza Mahkemesi’ne vâsıl olduğum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cem'iyette hâkim olduğunu farkettim. Mahkemenin içi ve dışı tıklım tıklım dolu idi. Kalabalığı yararak içeri girmek istedim; fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasında yürüyen Üstada ilişti. Mânâsıyla olduğu kadar maddesi ve kıyafeti ile de bambaşka olan ve şu ânda milyonlarca gözün O’nun üzerinde toplandığı müstesnâ varlık, sanki hiçbir şeyle alâkadar değildi ve hiçbir hâdiseden haberi yoktu.
………………………
823
Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir edilmez, büyük adam koca bir milletin, dinin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir kaynaşmayı müteâkib çıt yok. Herkes, bu muhteşem ve muazzam ânın mânâsını ve heyecanını duymakta…
Hastayım demelerine rağmen Üstadımızın, yerlerinden yıldırım gibi fırlayarak i'tirâz ve izâhları, mahkeme hey'etinin hayranlıkla büyük adamı seyri… İkinci celsede daha muazzam bir kalabalık… Üstadımızın, vukûfsuz ehl‑i vukûf raporuna bizzat verdikleri hàrikulâde cevablar ve mahkemenin 5 Mart’a ta'liki…
Titreyerek, günah ve zaaflarıma bin teessüf ve tevbe ederek yaklaşıp, mübârek ellerini sonsuz bir iştiyakla öptüğüm ve içimi tertemiz tutmaya çabalayarak gözlerini bulmaya cesâret ettiğim o ân, o gün, hâtıralarımın en büyük ve en nâdide yâdigârı olacak. Üniversiteli diğer kardeşlerim, Üstadımızın hizmetinde bulunmakla şeref‑i uzmâya kavuşmuşlar. O Üstadımızdan, Cenâb‑ı Hak ebediyen râzı olsun ve bütün talebelerine ve bilhassa benim gibi bîçâre, zavallı ve âcizlere akıl, dirayet, azîm ve ihlâs ihsân buyursun. Âmîn.
Evet kardeşim, bu asrın manevî şahı olduğu, hayatı ve eserleriyle sâbit olan bir Üstad’ın eserlerini biz muhtaçlara lütfeden Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürlerle beraber, şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilâç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümüne ma'rûz hey'et‑i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olan Risale‑i Nuru, ölünceye kadar okuyacağız, neşredeceğiz inşâallâh.
El‑Bâkî Hüve'l-Bâkîİstanbul Üniversitesi Nur Talebelerinden Kâmil
824
Üstad’ın Emirdağı’na Tekrar Gidişi
Üstad Bediüzzaman İstanbul’daki muhâkemesinin berâetle neticelenmesini müteâkib Emirdağı’na geldi. Emirdağı’nda Ramazan ayının bir gününde kıra çıktığı zaman, bir başçavuş ve üç silâhlı jandarma yanına gönderilerek, gelecek fıkrada beyân edildiği gibi, kendisine şapka giymesi teklif ediliyor; bu sebeble karakola celbediliyor. Bunun üzerine Üstad bir istid'a yazarak, Adliye ve Dâhiliye Vekâleti’ne gönderiyor. Aynı zamanda Ankara’daki bir talebesine de göndererek alâkadar meb'ûslara hâdisenin duyurulmasını bildiriyor. Ankara’daki talebeleri, bu şekvânın bir nüshasını, Samsun’da münteşir Büyük Cihad Gazetesi’ne gönderiyorlar. Yazı, Büyük Cihad’da “En Büyük İsbât” başlığı altında ve bir hâşiye ilâve edilerek neşrediliyor. Sonra, Ankara ve İstanbul Üniversitesi’ndeki Nur talebeleri de iki‑üç makale yazı, Büyük Cihad Gazetesi’ne gönderiyorlar ve neşrediliyor.
Bu sıralarda Malatya hâdisesi vukû'a geliyor, dindarlar aleyhinde bir sürü yalan, iftira, tezvir propagandası başlıyor. Bu tahrîklere aldanan bazı şahsiyetler, dinî gazetelerden medâr‑ı ittiham noktalar bulmak için çalışıyorlar. Samsun’da da mezkûr “En Büyük İsbât” başlıklı yazı ve Üniversite Nur talebelerinin makaleleri dolayısıyla, gazete neşriyat müdürü ile Ankara’dan bu yazıların bazılarını gönderen bir Nur talebesi tevkîf edilerek mahkemeye veriliyor. Nurculuğun memlekette inkişafı aleyhinde gazetelerde beyânâtlar, kanâatler ileri sürülüyor. Altıyüz kadar Nur talebesinin mahkûmiyetini istihdaf eder şekilde, Türkiye’de yirmibeş yerde taharrî yapılıp, bir kısmında da'vâ açılıyor. Neticede; Risale‑i Nurda ve Nur talebelerinde medâr‑ı ittiham bir nokta olmayıp, suç bulunmadığı kanâatine varılıyor.
Samsun’da açılan da'vâda evvelâ mahkûmiyete karar verilmişse de, mahkeme‑i temyizin Risale‑i Nur eserleri ve müellifi Bediüzzaman hakkında serdettiği mütâlaa ile mahkûmiyet kararını esâstan bozması sebebiyle, tekrar yapılan duruşmada, yazılarda suç unsuru bulunmadığı kanâatine varılarak berâet kararı verilmiştir.
825
“En Büyük İsbât” başlıklı yazıdan dolayı Samsun’da Üstadımız aleyhine de da'vâ açılmıştı. Samsun’a mahkemeye celbi isteniyordu. Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle kaza tabibliğinden aldığı bir raporu nazar‑ı itibara alınmayarak, mutlaka mahkemede bulunması isteniyordu. Nihâyet Üstad, Samsun’da mahkemede bulunmağa karar vererek İstanbul’a kadar geldi. Fakat sıhhatinin bozukluğu ve tahammül edememesinden yola devam edemeyip hey'et‑i sıhhiyeden bir rapor alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî’nin, yapılan muayene neticesi, ne karadan, ne denizden ve ne de havadan Samsun’a gitmeye vücûdu tahammül edemeyeceği yazılı idi. Mahkemede, müddeiumumî şiddetli ısrarlarla Said Nursî’nin mutlaka mahkemede bulunmasını istemişse de, mahkeme hey'eti, sıhhiye raporuna istinâden, Bediüzzaman’ın İstanbul mahkemelerinden birinde istinâbe sûretiyle ifâdesinin alınmasına karar verdi. Nihâyet, devam eden mahkemeler neticesinde, Samsun Mahkemesi, da'vâ mevzûu yazıda mahkûmiyeti icâb ettirecek bir kasıd görmediğinden, Said Nursî’nin berâetine karar verdi.
826
tarihce_ustad_isparta_cami_insaat_toplu.pngBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Isparta Tugay kumandanlığı Câmisi’nin temel atma merâsiminde duâ etmeleri ve ilk harcı koymaları için dâvet edildiği zaman câmi mahallinde çekilen fotoğrafıdır
827
tarihce_ustad_isparta_cami_ilk_harc.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Isparta’daki askerî birlikler için inşâ olunan câmi‑i şerîfin temeline ilk harcı koyarken*
828
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Bu Müdafaayı İstanbul Mahkemesi’nde Okumuş ve Mahkemesi Berâetle Nihâyet Bulmuştur
Gizli düşmanlarımız, bu Ramazan‑ı Şerîfte, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi, bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler, “Sen başına şapka giymiyorsun.” diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adâleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun nâmına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakîki kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acîb kanunsuzluğu ve bahânesiyle, iki seneden beri vicdânî azâb verdiklerinden; elbette mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde bunun cezasını çekeceklerdir. Evet otuz beş senedir münzevî olduğu hâlde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, “Sen frenk serpuşunu giymiyorsun.” diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsâade eder?
Yirmisekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zâbıtaları onun başına ilişmedikleri hâlde, hususan bu defa İstanbul mahkeme‑i âdilesinde yüzden ziyâde polislerin gözleri önünde, hem iki ay da yaya olarak her yeri gezdiği hâlde, hiçbir polis ilişmediği ve hem mahkeme‑i temyiz bere yasak değil diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedâr memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından – ki resmî bir libâstır – bereyi giyenler de mes'ûl olmazlar denildiği hâlde; hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan‑ı Şerîfin içinde böyle hilâf‑ı kanun en çirkin bir şey ile rûhunu meşgul etmemek ve dünyayı hâtırına getirmemek için hàs dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu hâlde, rûhu ve kalbi, vücûduyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî papazlara benzetmek için O’na teklif etmek ve adliye ile tehdid etmek, elbette zerre kadar vicdânı olan bundan nefret eder.
829
Meselâ: O’na teklif eden demiş: “Ben emir kuluyum.” – kaç vecihle kanunsuz – Cebrî, keyfî kanun ile emir olur mu ki emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’de, Yahudî ve Nasrânîlere başta benzememek için ona dair âyet olduğu gibi, ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُولِي الْاَمْرِ مِنْكُمْ﴾ âyeti, ulü'l‑emre itâati emreder. Allah ve Resûlünün itâatine zıd olmamak şartıyla, o itâatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Hâlbuki bu mes'elede, an'ane‑i İslâmiye kanunları hastalara şefkatle incitmemek, garîblere şefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm‑i îmânîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiği hâlde; hususan münzevî, dünyayı terketmiş bir adama ecnebî papazların serpuşunu teklif etmek, on vecihle değil yüz vecihle kanuna muhâlif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garîb, fakir, münzevî, Sünnet‑i Seniye’ye muhâlefet etmemek için otuzbeş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muâmeleler kat'iyyen şek ve şübhe bırakmadı ki; komünist perdesi altında, anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir sû‑i kasd eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiş haricî tahribâta karşı cebhe alan dindar meb'ûslar ve demokratlara dahi büyük bir sû‑i kasddır. Dindar meb'ûslar dikkat etsinler, bu dehşetli sû‑i kasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar.
(Hâşiye) Rus’un Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği hâlde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun i'dâm tehdidine karşı izzet‑i İslâmiye’yi muhâfaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vâsıtasıyla fetvâ verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, i'dâm tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve “Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!” cümlesiyle ve matbuât lisânıyla karşılayan ve Mustafa Kemâl’in elli meb'ûs içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, “Namaz kılmayan hâindir.” diyen ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’nin dehşetli suâllerine karşı, “Şerîatın tek bir mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım.” deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedâisi ve hakikat‑i Kur'âniyenin fedâkâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki:
“Sen, Yahudî ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemâsının icmâına muhâlefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz.” denilse, elbette öyle herşeyini hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehennem’e de atılsa, kat'iyyen, yüz rûhu da olsa, bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, fedâ edecek!
Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd‑i zulm-ü nemrûdânelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedâkârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukàbele etmemesinin hikmeti nedir?
İşte bunu, size ve umum ehl‑i vicdâna ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masûma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve âsâyişi muhâfaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için, Kur'ân‑ı Hakîm O’na o dersi vermiş. Yoksa bir günde yirmisekiz senelik zâlim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki; âsâyişi, masûmların hatırı için, muhâfaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkîr edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki:
Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet‑i İslâmiye hesabına fedâ edeceğim.
Said Nursî
830
Bu Asra “Nur Asrı” denmesi münâsibdir
Ey Mübârek Müşfik ve Muazzez Üstadımız Hazretleri!
Bu acîb madde ve dinsizlik asrında, nazarlar kısalmış; kalbler, fenâlıklar ve kötülüklerle dolmuş; yalnız ve yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamandaki en hakîki ve kat'î tereşşuhâtı olan Risale‑i Nur, o kısalmış nazarları, âdeta maddenin rûhuna nüfûz ettiriyor; o kötü kalblerin zindân gibi karanlık olan içini, nurla dolduruyor. Bunun için, bu asra “Nur Asrı” denmesi münâsibdir.
………………………
Risale‑i Nur, beşeriyetin bu tamiri imkân olmayan yarasını uhrevî ilâçlarla tedâvi ediyor.
831
Risale‑i Nur ve O’nun hàrika müellifi siz mübârek Üstadımız, binlerce münevver gence halâskârlık vazifenizi yapmış ve yapmaktasınız. Bunun böyle olduğuna îmânları kurtarılan bu âcizler canlı şâhidleriz. Bu dehşetli asırda, materyalizmi, maddeciliği temelinden yıkan, mason ve komünistlerin bâtıl ideolojilerini bütün ilim ve idrak müvâcehesinde zîr ü zeber eden Risale‑i Nur, okuyucularına – bu asrın tâlihli insanlarına – bu dünya ile, hattâ kâinâtla bile değişilmez âb‑ı hayatı, ebedîlik suyunu, yani bekà âleminin bileti olan îmânı bahşediyor.
Ey azîz ve mübârek Üstadımız! Bu kadar kıymetli bir hediyeyi bizlere veren siz Üstadımıza ne kadar hürmet ve muhabbet beslesek azdır. Siz kurtarıcı Üstadımızla Risale‑i Nur talebeleri arasındaki bağ, ebedî bir bağlılıktır. Bunu hiçbir kuvvet çözemez. Hürmetle mübârek ellerinizden öper, duâlarınızı beklerim.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Siyasal Bilgiler FakültesindenAhmed Atak