Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Risale‑i Nurun Serbest İntişarı ve “Tarihçe‑i Hayat”ın Basılması Hakkında Yazılmış Bir Mektup

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Üstadımız!
Mücâhede‑i maneviyenize ve sabr‑ı cemîlinize mükâfâten Cenâb‑ı Hak tarafından ihsân buyurulan kudsî îmân da'vânızın tahakkukunu Risale‑i Nurun serbest intişarı ile idrak etmiş bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî da'vâ, bu ideal ve bu çetin mücâdele, zaferle neticelenmiş, Hakk’ın istediği olmuş, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiş, îmân, küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatır çatır yırtılarak âfâk‑ı cihan Nur’un parlak ziyâsı ile aydınlanmıştır.
Bu neticeye ve bu zafere ulaşmak, îmân ni'metinin sonsuz saâdetine kavuşmak ve dolayısıyla da Hakka yaklaşmak bahtiyarlığını bizlere, Türk milletine ve belki bütün insanlığa bahşeden Risale‑i Nur, bu muazzam ve korkunç îmânsızlık savaşının kurtarıcı atomu olmuş, rûhlarımızı tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiştir.
871
Bu bakımdan minnet ve şükrânlarımızı sevgili ve muazzez Üstadımıza arzederken, asırlık ömr‑ü mübâreklerinizin geçirdiği hayat safhalarının her ânı mücâdele, mücâhede, işkence, eziyet, zulüm, menfâ dolu korkunç bir devrin çile ve ızdırâblarıyla geçmesine rağmen, azminizin, sadâkatinizin ferâğat ve cesâretinizin ve nihâyet o çelikten daha kuvvetli îmân ve şuûrunuzun, hülâsa; İslâmiyeti anlayışta, insaniyeti kavrayışta, içte ve dışta örnek insan oluşunuzun ve bilhassa Risale‑i Nur Külliyatınızın insanlık âlemi üzerine bıraktığı te'sir, aksettirdiği mânâ ile dâima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur Talebeleri size meclûb, size müteşekkirdirler.
Muhterem Üstadımız! Artık bütün yorgunluğunuza ve ihtiyarlığınıza rağmen çetin imtihanınızın muvaffakıyetle neticelenmesi sâyesinde müsterih olunuz. Artık bu kudsî da'vâyı, bu îmân ve Kur'ân da'vâsını devam ettirecek istikbâlin genç Saidleri yetişmiştir. Îmân nuru ve şuûru ile onlar bu kudsî ve ulvî da'vâyı yürütecekler ve inşâallâh kıyâmete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.
Muhterem Efendimiz, yarın tarihin altın sahifelerinde iftihar ve ihtişamla yâdedilecek olan yeni ve mufassal Tarihçe‑i Hayat”ınızın Ankara’da tab'edilip hitâma ermesinin sevinci içinde bayram etmekteyiz. Zîra bu Tarihçe‑i Hayat ömrünüz boyunca ille‑i gaye edindiğiniz îmânı kurtarmak da'vânız uğrundaki mücâdele ve mücâhede safhalarınızı, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azîmle maksada vâsıl oluşunuzu ve âleme rahmet olan Risale‑i Nurların te'lif, tanzim ve neşri hakkında tatminkâr ma'lûmât vermesi bakımından büyük ehemmiyeti hâizdir. Bugün milyonlarca insanı coşturup, selâmete götüren bu Nur deryâsı dâima kükreyecek, küfrü boğacak, zulmeti yırtacak, insanlığa hâmî ve halâskâr olacaktır.
Size medyûn‑u şükrânız. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arzeder, duâ‑yı mübâreklerinize intizaren ellerinizden öperiz azîz, sevgili Üstadımız.
İstanbul Nur Talebeleri
872

Üstad Bediüzzaman’ın En Son Dersidir

Risale‑i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said‑i Nursî Hazretlerinin, en son defa vasiyetnâmesi hükmünde Emirdağ Lâhikası’nın sonunda derc ve neşr edilen bir beyânı ile yine Emirdağ Lâhikası’nda neşredilen en son sene kaleme aldığı Reis‑i Cumhûra ve Başvekile diye olan bir hitâbesini bu Tarihçe‑i Hayat’ın sonuna ilâve ediyoruz.
Nur talebeleri Hazret‑i Üstadın bu vasiyetnâmesinde beyân ettikleri müsbet hizmet tarzı ile NURLARI bütün cihana karşı ilân ettiler. Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamana müteveccih müsbet hizmet telâkkisi ile envâr‑ı îmâniyeyi akıl ve kalblere yerleştirdiler.
Hazret‑i Üstadın hizmetinde bulunan talebeleri
Umum Nur Talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın Vefâtından Önce Vermiş Olduğu En Son Derstir

Birinci Mes'ele

Azîz Kardeşlerim!
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rızâ‑yı İlâhîye göre sırf hizmet‑i îmâniyeyi yapmaktır, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde; herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
Meselâ: Kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım birçok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de i'dâm tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukàbele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muhârebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım.
873
Evet meselâ seksenbir hatâsını mahkemede isbât ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, bedduâ dahi etmedim. Çünkü asıl mes'ele bu zamanın cihad‑ı manevîsidir. Manevî tahribâtına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhâfaza etmek içindir. ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ile ki: Bir cânî yüzünden; onun kardeşi, hânedânı, çoluk‑çocuğu mes'ûl olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhâfazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecâvüze karşı isti'mâl edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem‑i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dâhilî muhârebât ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir ictihâd farkından ileri gelmiştir.
Ve cihad‑ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife‑i İlâhiye’ye karışmamaktır ki, Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb‑ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
Ben de Celâleddin‑i Harzemşâh gibi, Benim vazifem hizmet‑i îmâniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân’dan ders almışım.
Haricî tecâvüze karşı kuvvetle mukàbele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk‑çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribâta karşı manevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakîki talebeleri Cenâb‑ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad‑ı maneviyedeki fark pek azîmdir.
874

İkinci Mes'ele

Bir mes'ele daha var: O da çok ehemmiyetlidir. Hükm‑ü Kur'ân’a göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icâbatından olarak hâcât‑ı zarûriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryâkilikle, görenekle ve i'tiyâdla hâcât‑ı gayr-ı zarûriye, hâcât‑ı zarûriye hükmüne geçmiş. Âhirete îmân ettiği hâlde, zarûret var diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maîşet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.
Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:
Biz şimdi mecburuz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle Avrupa’nın bazı usûllerini medeniyetin icâblarını taklide mecburuz.” dediler.
Ben de dedim: Çok aldanmışsınız. Zarûret sû‑i ihtiyardan gelse, kat'iyyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Sû‑i ihtiyardan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû‑i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cârî olur, mâzûr sayılmaz, ceza görür. Çünkü, sû‑i ihtiyarı ile bu zarûret meydâna gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa, mâzûrdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zarûret var. Sû‑i ihtiyardan, gayr‑ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeğe medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâki olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû‑i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeğe sebeb olamaz. Kanun‑u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zarûret‑i kat'iyye ile, sû‑i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun‑u İlâhî’de ise, daha esâslı ve muhkem bir şekilde bu esâslar tefrik edilmiş.”
875
Bununla beraber zamanın ilcaâtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdârlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek zarûret var zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim, o hizmet‑i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde; şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.
Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale‑i Nurun neşri her tarafta kanâat‑ı tâmme verdi ki, Demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir Risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem Risale vardı ki, o mahrem Risalenin neşrini men'etmiştim. Öldükten sonra neşrolunsun.” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra berâet verdiler. Mahkeme‑i temyiz, o berâeti tasdik etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te'min için ve yüzde doksan beş masûma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. Said, meşveretle neşredebilir dedim.
876

Üçüncü Mes'ele

Üçüncü Mes'ele: Şimdi küfr‑ü mutlak, öyle Cehennem‑i manevî neşrine çalışıyor ki; kâinâtta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur'ânın Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allah’a îmân ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev'‑i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işârettir ki; o manevî Cehennem’den dünyada da onları bir derece kurtarmış.
Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı; yani Kur'ânla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'ân’a muhâlefet eden kısmı, küfr‑ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münâfıklar, zındıklar vâsıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vâsıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kàbil değildir, yaşamaz. Dinsiz bir millet yaşamaz hükmü bu noktaya işârettir. Küfr‑ü mutlak olduğu zaman, hakikat‑i hâlde yaşanmaz.
Onun için Kur'ân‑ı Hakîm, bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi olarak Risale‑i Nur şâkirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr‑ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhâfaza eden Kur'ân‑ı Hakîm’in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.
Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudî, hususan bolşevik gibi olmak Çünkü, bir İsevî, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Bir Mûsevî, Müslüman olsa, Mûsa Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; rûhunda kemâlâta medâr hiçbir hâlet kalmaz. Vicdânı tefessüh eder, hayat‑ı ictimâiyeye bir zehir olur.
Onun için Cenâb‑ı Hakk’a şükür Kur'ân‑ı Hakîm’in işârât‑ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisân‑ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nur nâmıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüz bin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sâbit olmuş.
877
Demek Risale‑i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmeğe, bu Kur'ânın kanun‑u esâsîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.
Mâdem bu zamanda küfr‑ü mutlak Kur'ân’a karşı çıkıyor. Küfr‑ü mutlakta Cehennem’den ziyâde dünyada da daha büyük bir Cehennem var. Çünkü, ölüm mâdem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehâdet ediyor. Bu ölüm küfr‑ü mutlaka düşenlere, yâhut tarafdâr olanlara; hem şahsın i'dâm‑ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i'dâm‑ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennem’den on defa daha fazla dehşetli Cehennem azâbı çeker. Demek o Cehennem azâbını küfr‑ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü; herbir insan akrabasının saâdetiyle mes'ûd, azâbıyla muazzeb olduğu gibi Allah’ı inkâr edenlerin i'tikàdlarınca bütün o saâdetleri mahvoluyor, yerine azâblar geliyor.
İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî Cehennem’i insanların kalbinden izâle eden tek bir çaresi var: O da Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Ve bu zamanın fehmine göre O’nun bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur eczâlarıdır.
Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyâsî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakàik‑ı îmâniyenin dünyada bir Cennet‑i maneviyeyi ehl‑i îmâna kazandırdığını isbât eden Risale‑i Nura mümânaat etmedi, neşrine müsâadekâr davrandı; nâşirlerine de tazyîkattan vazgeçti.
Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyâhut bütün bütün konuşmaktan bazen men'olduğum gibi men'edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, Ehvenü'ş‑şer deyip bazı bîçâre yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Dâima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil Çünkü dâhilde hareket menfîce olmaz. Mâdem siyasetçilerin bir kısmı Risale‑i Nura zarar vermiyor, az müsâadekârdır; Ehvenü'ş‑şer olarak bakınız. Daha a'zamü'ş‑şer”den kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.
878
Hem dâhildeki cihad‑ı manevî; manevî tahribâta karşı çalışmaktır ki, maddî değil manevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl‑i siyasete karışmadığımız gibi, ehl‑i siyaset de bizimle meşgul olmağa hiçbir hakları yok!‥
Meselâ: Bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği hâlde, hattâ otuz senede hapisler de tazyîkler de olduğu hâlde, hakkımı helâl ettim. Ve azâblarına mukâbil, o bîçârelerin yüzde doksanbeşini tezyif ve i'tirâzlara, zulümlere ma'rûz kalmaktan kurtulmağa vesile oldum ki, ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.
Hattâ bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve câsusların evhâmları ile; bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için sû‑i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale‑i Nurun bazı kısımlarına yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeğe çalıştığı hâlde, mahkemelerde isbât edildiği gibi, en ziyâde hücuma ma'rûz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müddeiumumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: Bu müddeiumumînin kızıdır.” O masûmun hatırı için o müddeîye bedduâ etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale‑i Nurun, o mu'cize‑i maneviyenin intişarına, ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâb etti.

Bu Zamanın Bir Hastalığı Daha Var

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enâniyet, hodfürûşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihâsı, tiryâkilik gibi hastalıklardır.
Risale‑i Nurun Kur'ân’dan aldığı dersin en birinci esâsı: Benlik, enâniyet, hodfürûşluğu terk etmek lüzumudur. ihlâs‑ı hakîki ile îmânın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenâb‑ı Hakk’a şükür, o a'zamî ihlâsı kazananların pek çok efrâdı meydâna çıkmış. Benliğini, şân ve şerefini en küçük bir mes'ele‑i îmâniyeye fedâ eden çoktur. Hattâ Nurun bîçâre bir şâkirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, Rahmet‑i İlâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar isabet‑i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musâfaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor.
879
Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu; Mâdem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhâfaza etmiyorsun?”
Cevaben dedi: Mâdem mesleğimiz a'zamî ihlâstır; değil benlik, enâniyet dünya saltanatı da verilse, bâkî bir mes'ele‑i îmâniyeyi o saltanata tercih etmek a'zamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân‑ı Hakîm’in tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ânın bir harfinin, bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; rûhunun kurtulmasına tercih etmiş.”

Bu Acîb İhlâsı Nereden Ders Almışsın?

O kardeşimize sorduk: Bu acîb ihlâsı nereden ders almışsın?”
Demiş: İki noktadan…”
Birisi: Âlem‑i İslâmiyet’in en acîb harbi olan Bedir Harbinde namaz vaktinde cemâatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücâhidlerin yarısı silâhını bırakıp cemâat hayrına şerîk olmak, iki rekât sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir Hadîs‑i Şerîfiyle emretmiş olmasıdır. Mâdem harpte bu ruhsat var. Ve mâdem cemâat hayrı da sünnet olduğu hâlde, o sünnete riâyet etmek en büyük bir hâdise‑i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad‑ı Mutlakın böyle bir işâretinden bir nüktecik alarak, biz de rûh ve canımızla ittibâ' ediyoruz.
İkincisi: Kahraman‑ı İslâm İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye’nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himâyetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için bir muhâfız ifriti Dergâh‑ı İlâhî’den niyâz etmiş.
880
İşte bu bîçâre, ömrü bu zamanda hodfürûşluk içinde yuvarlanan bîçâre kardeşiniz de; hem sebeb‑i hilkat-i âlemden, hem kahraman‑ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur'ânın esrârına ehemmiyet vermekle harb içinde rûhunun muhâfazasını dinlemeyerek, Kur'ânın bir harfinin bir nüktesini beyân etmiş.
Said Nursî

Reis‑i Cumhûra ve Başvekile

Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçâre garîb ihtiyar der ki:
Size iki hakikati beyân ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl‑i samîmiyetle, sürûr ve ferâh ile kazanmanızı bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallâh dörtyüz milyon İslâmın sulh‑u umumiyesine ve selâmet‑i âmmenin te'minine kat'î bir mukaddime olarak rûhumda hissettim. Ve namaz tesbihâtındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmağa mecbur kaldım.
881
Otuz‑kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim hâlde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar‑ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ânın bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nurun Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyâde te'sirâtı olduğu ve makbûl olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale‑i Nurun talebelerinin o havâlide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice‑i azîmeyi görmek ve beyân etmeye rûhen mecbur oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında Kulüpler sûretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb‑i Umumî’de yine ırkçılığın isti'mâli ile mübârek kardeş Arabların mücâhid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet‑i İslâmiye’ye karşı isti'mâl edilebilir ve istirahat‑i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emâreler görünüyor. Hâlbuki; menfî hareketle, başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye‑i fıtrîsi olduğu hâlde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kàbil‑i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakîki milliyetleri İslâmiyettir. O kâfîdir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike‑i azîmdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymetdâr ittifakınız, inşâallâh bu tehlikeli ırkçılığın zararını def'edecek ve dört‑beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsâlemet‑i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sâhiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmağa tam bir vesile olacağına rûhuma kanâat geldiğinden size beyân ediyorum.
Sâlisen: Altmışbeş sene evvel bir vâli bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ânı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakîki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ânı sukùt ettirmeliyiz, veyâhut Müslümanları O’ndan soğutmalıyız.”
882
İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçâre fedâkâr, masûm, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân‑ı Hakîm’den istimdâd eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir Dâru'l‑Fünûn-u İslâmiye tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir fâidesi olarak hayat‑ı dünyeviyemizi de istibdâd‑ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmağa ve akvâm‑ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk:
Birinci Vesilesi: Risale‑i Nurdur ki; uhuvvet‑i îmâniyenin inkişafına kuvvet‑i îmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsâlsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde te'lif edilmesi ve şimdi Âlem‑i İslâmın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da te'sirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir sûrette maddiyûn ve tabîiyyûn gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl‑i vukûf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallâh bir zaman da, sizin gibi uhuvvet‑i İslâmiye’nin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize‑i Kur'âniye’nin cilvesini Âlem‑i İslâma işittireceksiniz.
883
İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmiü'l‑Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem‑i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübârek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenâb‑ı Hak rahmetiyle bir fikir rûhuma verdi ki: Câmiü'l‑Ezher Afrika’da bir medrese‑i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dâru'l‑fünûn, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakîki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet‑i hakîkiye olan İslâmiyet milliyeti ile ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünûnu ile ulûm‑u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakàikıyla tam musâlaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl‑i mekteb ve ehl‑i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye Vilâyât‑ı Şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medresetü'z‑Zehrâ mânâsında, Câmiü'l‑Ezher üslûbunda bir dâru'l‑fünûn; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale‑i Nurun hakàikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşâd takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb‑i Umumî’deki esâretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcûd ikiyüz meb'ûstan yüz altmışüç meb'ûsun imzası ile yüzelli bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde aynı o üniversite için vermeyi kabûl ve imza ettiler. Mustafa Kemâl de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsîsat vermekle, o zamanda böyle kıymetdâr bir üniversitenin te'sisine herşeyden ziyâde ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an'anâttan tecerrüd etmek tarafdârı bulunan bir kısım meb'ûslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:
Biz şimdi ulûm‑u an'ane ve ulûm‑u diniyeden ziyâde garblılaşmağa ve medeniyete muhtacız.”
Ben de cevaben dedim:
Siz, farz‑ı muhâl olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyânın Asya’da, Şarkta zuhûru ve ekser hükemânın ve feylesofların Garbda gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakîki terakkî ettirecek, fen ve felsefenin te'sirâtından ziyâde hiss‑i dinî olduğu hâlde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak nâmıyla an'ane‑i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdînî bir esâs yapsanız dahi, dört‑beş büyük milletlerin merkezinde olan Vilâyât‑ı Şarkıyede; millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakàikına kat'iyyen tarafdâr olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim:
884
Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.
Dedi: Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyâde ona alâkadarım. Çünkü: Tam îmâna hizmet ediyorlar.”
Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esârette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esâretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü'l‑amel ile o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanâati geldi ki: Türkler, bu millet‑i İslâmiye’nin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb'ûslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders‑i dinî mi daha lâzım? Veyâhut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet‑i İslâmiye’yi tanımayan sırf ulûm‑u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum!”
İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefât etmişler.
Râbian: Mâdem Reis‑i Cumhûr gayet mühim mesâil‑i siyâsiye içinde Şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes'ele yapıp hattâ hàrika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medâr‑ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu Medrese‑i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnetdâr etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh‑u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil‑i azîme-i siyâsiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, fâideli hizmeti netice verecek. Ulûm‑u diniye o üniversitede esâs olacak. Çünkü; hariçteki kuvvet tahribâtı, manevîdir îmânsızlıkladır. O manevî tahribâta karşı atom bombası ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribâtı durdurabilir.
885
Mâdem ellibeş sene bu mes'eleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekàiki ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes'elede re'yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes'eleye dair istişâreye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes'elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet nâmına sizden bekliyoruz
Said Nursî
886

Risale‑i Nur ve Hariç Memleketler

Risale‑i Nurun Hariç Memleketlerdeki Fütûhâtına Kısa Bir Bakış

Risale‑i Nur, yirminci asrın ilim ve fen seviyesine uygun müsbet bir metodla akla ve kalbe hitâb ederek iknâ ve isbât yoluyla gittiği için, yalnız Türkiye’de değil, hariç memleketlerde de hüsn‑ü kabûle mazhar olmuştur. Eserler, memleketimizde yeni yazı ile matbaalarda basılmadan evvel, başta Pakistan ve Irak olmak üzere diğer İslâm memleketlerinde Arapça, Urduca, İngilizce ve Hintçe tab'edilerek bütün Âlem‑i İslâm’a tanıtılmış ve fevkalâde teveccühe mazhar olarak geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur.
Bediüzzaman, kırk‑elli seneden beri, yalnız Âlem‑i İslâm’da değil, bütün dünyaca tanınmış mümtâz bir şahsiyettir. Kendisi, küçük yaşından beri ilim sahasında ilzam edilmemiş olduğundan; gerek dâhilde ve gerekse hariçte nazarlar üzerine çevrilmiştir. Âlem‑i İslâmın ilim merkezi olan Câmiü'l‑Ezher, onun mertebe‑i ilmini ve yüksek zekâsını Üniversite Rektörü Şeyh Bahît gibi müdakkik âlimler vâsıtasıyla idrak ederken, müsbet ilimlerdeki derin vukûfu da bütün dünyaya yayılıyordu. Mısır matbuâtında Fatînü'l‑Asr diye tavsif edilerek hakkında makaleler neşrediliyordu. Kendisi, bundan kırkbeş‑elli sene önce, Şam’da, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan onbin kişilik muazzam bir cemâate Câmiü'l‑Emevî’de îrâd ettiği mühim bir hutbede, Âlem‑i İslâm’ın geri kalış sebeblerini ve nasıl ilerleyebileceğini izâh ederek, Âlem‑i İslâm’ın ittifakının ne kadar zarûrî olduğunu beyân etmişti.
887
Bu hutbesi bütün Âlem‑i İslâm’da hayranlıkla karşılanmış ve ilim meclislerinde ismi çok anılmaya başlanmıştır. Onun mücâhede ve mücâdelelerini işiten ve eserlerini okuyan binlerce kişi ona karşı büyük bir alâka duymaya başlamışlardır. Câmiü'l‑Ezher’in hamiyetli talebeleri bir Hadîs‑i Şerîfin medâr‑ı evhâm olmuş mânâsını Üstad Bediüzzaman’dan sormuşlar ve Üstad hasta olması dolayısıyla talebeleri, Risale‑i Nurdan o mes'eleye müteallik mevzûları ve Üstad tarafından daha evvel o hadîs dolayısıyla gelebilecek bir suâle verilmiş kat'î bir cevabı bir araya getirerek göndermişler ve bu cevab gayet takdirle karşılanmıştır.
Pakistan Maârif Nâzır Vekili Ali Ekber Şah (şimdi Sind Üniversitesi’nde Rektör), Türkiye’ye geldiği zaman Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş ve memleketimizden ayrılırken Üstad ve eserleri hakkında gençliğe bir hitâbede bulunmuş ve memleketine muvâsalatında da beraberinde götürdüğü Nur Külliyatının, resmen üniversitede okutturulması ve Urducaya tercümesi için teşebbüse geçmiştir. Pakistan’da münteşir Arapça ve İngilizce gazete ve mecmualarda Üstad ve eserleri okuyuculara tanıtılmış; Türkiye’deki İslâmî inkişaf, Risale‑i Nur fa'âliyetinin bir semeresi olarak belirtilmiş, Üstad Bediüzzaman Âlem‑i İslâm’ın manevî lideri olarak zikredilmiş ve Hazret‑i Bediüzzaman Said Nursî diye hakkında birçok makaleler yazılmıştır.
Bugün Risale‑i Nur, İslâm Âlemince, İslâmiyet’e yöneltilen hücumları kıran bir sedd‑i Kur'ânî olarak bilinmekte ve kabûl edilmektedir.
Risale‑i Nur; Avrupa, Amerika ve Afrika’da da hüsn‑ü teveccühe mazhar olmuş; başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere, birçok memleketlerde okunmaya başlanmıştır.
Bu cümleden olmak üzere, Almanya’da, Berlin Teknik Üniversite Mescidi’ne Risale‑i Nur Külliyatı konulmuş ve Şarkıyât Üniversitesi İlâhiyât Bölümü’nde Risale‑i Nur hakkında konferans tertib edilmiştir. Almanya’daki İslâmî fütûhâtta Risale‑i Nurun büyük rolü olmuştur.
Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde Hâfız Ali Efendi tarafından açılan dershânede Risale‑i Nur dersleri de okutturulmakta ve yüzlerce Risale‑i Nur talebesi yetişmektedir.
Finlandiya’da İslâm Cemâati Reisi tarafından Risale‑i Nur neşredilmekte ve bu sâyede birçok Finli, Müslüman olmaktadır.
Japonya ve Kore’de de Risale‑i Nurun birçok okuyucuları bulunmaktadır. Kore Harbi münâsebetiyle Türkiye’den Kore’ye giden müteaddid Nur Talebeleri tarafından bütün külliyat oraya götürülmüş; bu eserlerin bir kısmı Japon üniversitelerine ve bir kısmı da Kore kütübhânelerine hediye edilmiştir. Bu vesile ile Japonya’daki İslâm cemâati de Risale‑i Nurdan istifade etmeye başlamıştır.
888
Hindistan ve Endonezya’daki Müslümanlar da Risale‑i Nurdan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur Talebesi tanıştığı bir Hindli âlime Risale‑i Nur Külliyatını hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hintçe’ye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.
Amerika’daki Washington Câmii’ne bazı risaleler hediye edilmiş ve buradaki Müslümanların da bu eserlerden istifadeleri sağlanmıştır.
Irak’tan gönderilen Risale‑i Nur eserleri münâsebetiyle, Washington İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafından, eserleri gönderen Nur talebesine bir teşekkür mektûbu yazılmıştır.
Mezkûr beyânâtımız Risale‑i Nurun hariç memleketlerdeki inkişafının ma'lûmâtımız çevresindeki birkaç nümûnesidir.
Yakında tab'edilecek Mu'cizeli Kur'ân”da Hâfız Osman hattı aynen muhâfaza edilmekle beraber; Kur'ânın lafzî mu'cizeleri gösterilmiştir. Bu Kur'ânın, Âlem‑i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karşılanacağı şüphesizdir.
Bütün bunlar, Risale‑i Nurun dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emâreleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur'ân’a ve dolayısıyla asrımızda O’nun manevî i'câzını isbât ve beyân eden Risale‑i Nura muhtaçtır.
İşte bu kısımda, Üstad Bediüzzaman ve Risale‑i Nur hakkında hariç memleketlerde intişar eden makalelerin bir kısmını, Üstada ve talebelerine gelen mektûblardan bazılarını aşağıya dercediyoruz.
889

Ali Ekber Şah’ın Yazdığı Mektûb

Sind Üniversitesinin kıymetli Dekanı Ali Ekber Şah’ın Ankara’daki bir Nur Talebesine yazdığı mektûb.
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim!
Çok zamandan beri size mektûb yazmadığım için özür dilerim. İnşâallâh bundan sonra sık sık yazacağım. Ve sizden de, sık sık yazmanızı ricâ ederim. Muhabbetimde hiçbir azalma yok, belki bu muhabbet daha da artıyor.
Türkçe bilmiyorum, lâkin sizin Risale‑i Nuru görüyorum ve çok beğeniyorum.
Zebân‑i yâr-i men Türkî ve men Türkî nemîdânem,
Çe hûşbûde eğer bûde zebâneş der dehânem.”
Bu ne kadar iyidir ki, külliyatınızın adı da Nur’dur ve bu, Nur’un dâîsidir. Aramızda rûhâni râbıta var. Allah’tan, bu rûhâni taallukatlarını çok çok pâyidâr etmesini duâ ederim. Türkiye’de iken dostlarınızla da görüşmüştüm. Onların hâllerini yazın ve hürmet ve selâmlarımı tebliğ ediniz, meşkûr olurum. Hazret‑i Nur nasıldır? Onun hakkında yazın ve selâmlarımı ve hulûslarımı, hizmetinde olduğumuzu arzediniz. Sabir İhsanoğlu ile görüştüm ve şimdilik onunla beraber oturup Türkiye’ye ait ve sizler hakkında bahsetmekteyim. Bizler biraz daha çalışacağız ve din hizmetinde olacağız, Allah yardım etsin.
Mektûba son verirken, sıhhat için duâ eder, Cenâb‑ı Hak’tan Müslümanlara emniyet vermesini yalvarırım.
Din Kardeşiniz Seyyid Ali Ekber Şah Sind Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Dekanı Haydarabad Batı Pakistan
890

Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti tarafından gönderilen mektûb

tarihce_pakistan_islam_talebe_cemiyeti_mektub.jpgPakistan İslâm Talebe Cem'iyeti tarafından gönderilen mektûb
Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti Reisi’nden Üstad Bediüzzaman Hazretlerine gelen bir mektûb
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pakistan Talebe Cem'iyeti yıllık kongresi Pakistan’ın pâyitahtı olan Karaçi’de Hicrî 14‑15-16 Rebiülâhir 1377, Milâdî 8‑9-10 Aralık 1957’de toplanacağını bildirmekle şerefyâb oluruz. İslâmiyet uğruna çalışan gençleri teşci' etmek gayesiyle, bu kongre münâsebetiyle mesajınızı göndermenizi ricâ ederiz.
Belki semâhatlı Efendimiz, Pakistan’daki Müslüman Talebe Cem'iyeti’nin İslâmiyeti şiâr edindiğini biliyorlar Ve cihandaki müşkül mes'eleleri doğruca halledebilecek ancak İslâm Dininin olduğuna da inanmaktadır.
Bu cem'iyet, Pakistan’da en kuvvetli bir cem'iyet, en sağlam bir ictimâî nizâm olup, on seneden beri cihan‑şümûl İslâmiyet fikrini ve yüksek nizâmlarını talebe önünde ve topluluklarında isbât etmeye çalışmaktadır.
Ayrıca müsâadelerinizi ve lâyık olduğu şekilde bizim sizde olan ümîdlerimizi boşa çıkarmayacağınızdan eminiz. Çok teşekkürler ederiz. Selâmlar
Din Kardeşinizİbsar Âlim Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti Reisi
891

M. Sabir İhsanoğlu’nun Mektûbları

Birinci Mektûbu

Risale‑i Nurun, Pakistan’da neşriyatını yaparak pek çok kimselerin bu eserlerden istifadesini sağlayan Karaçi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü Asistanı ve dört büyük gazetenin muharriri M. Sabir İhsanoğlu’nun bir mektûbu.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem din kardeşlerimiz!
Kıymetli mektûbunuzu aldım, çok çok teşekkürler.
Hazret‑i Üstadımız Said Nursî’nin hâl ve sıhhati nasıldır? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi ricâ ederim.
Bu ay içerisinde Hindistan’da, İslâmiyet’in ve Türklerin hakîki düşmanı olan siyonist ve kızıl kâfirlere karşı dört makale neşrettim. Türk‑Pakistan dostluğunun esâs ve tarihi hakkında da, Karaçi’de bir fıkra neşrettim, size de gönderdim. İmâm adlı aylık bir gazetede, Rusya’da Mazlum Müslüman başlıklı bir makale yazdım, bunu da gönderdim ve başka Urduca gazetelere de gönderdim. Maksadım, İslâmiyet’e hizmet, Türk Edebiyâtı’nı tanıtmak ve Türk düşmanlarına karşı, yazmak ve çalışmaktır.
………………………
Burada mühim bir kitab neşretmek istiyorum, bunun için size yazıyorum. Bu hususta Halkçıları tanıttırıyorum ki, bunlar, Türklere karşı çalışmışlar ve Cumhûriyet adına bütün milleti aldatıp dindarları zindânlara atmışlardı. Karaçi’de neşredilen bu makaleleri bir kitab hâlinde tab'etmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neşrolacak.
Bu mektûbumdan sonra, size mühim bir mektûb yazacağım ve bunda, niçin Üstad’ın İslâm Dünyası’nın en büyük din şahsiyeti olduğu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind‑Pak Yarımadası, ne Arab ve ne de Afrika’da çıkmadığı gösterilecek.
Ey Nurcu dostlarım! Türk‑Pakistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pakistan, Bağdat Paktı muâhedesinde şerîktir. Yolumuz İslâmîdir, ne Arapçılık, ne İrancılık
Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Şah beni çağırdı, bu zât 1950’de Üstadımızı görmüş, bana çok iyi ma'lûmât verdi. O, makalelerle de Üstadı tanıtmış ve Yahudîler aleyhinde yazmıştır. Bu zât, Üstada selâmlar ve talebelere duâlar ediyor ve diyor ki: Ben iki adamın te'siri altında kaldım: Biri Mevlâna, diğeri de Said Nursî.”
M. Sabir İhsanoğlu
892

M. Sabir İhsanoğlu’nun Diğer Bir Mektûbu

Bir habere göre, Menderes Hükûmeti, Âlem‑i İslâm’ın ve dünyanın büyük mütefekkiri olan Hazret‑i Üstad Said Nursî’nin çok mühim İslâmî eserleri olan Risale‑i Nurun neşri için emir vermiş. Bu haberden, Pakistanlı din yolunda çalışan adamlar büyük bir sevinç içinde kalmıştır. Bu neşir münâsebetiyle, Hazret‑i Said Nursî’yi, talebelerini ve Türk din kardeşlerimizi rûh u canımızla tebrik eder, milleti zulüm ve istibdâd ve dinsizlikten kurtaran başta Menderes olmak üzere bütün Demokratlara teşekkür ederim.
Bu hareketten dolayı, Türk milleti aleyhinde yapılan haricî propagandalar kırılacak ve Âlem‑i İslâm’ın, Türkiye’ye olan eski muhabbeti yeniden vücûd bulacaktır. Ben, bir Pakistanlı Müslüman, Türkiye’ye hiç gitmedim, Said Nursî’yi görmedim, lâkin İstanbul Üniversitesi Nur talebelerinin neşrettikleri kitaplardan bazı parçaları mütâlaa ederek, hakîki, rûhâni bir lezzet hissettim. Ve şimdi, bu uzak diyarda bir Nur Şâkirdi oldum.
Ana dilim Urducada yazılmış, bu gibi eserler yok. Ve Nursî gibi bir din kahramanı, Hindistan ve Pakistan’da yok. Bu bir hakikattir. Eğer bu eserler Urducaya tercüme edilirse, büyük İslâmî hizmetler olacağını ümîd ediyoruz. Fi'l‑hakîka, komünizme karşı neşriyat yoluyla mücâdele çok zarûrîdir. Ve Demokratlar tüzüklerinde buna yer vermiştir. İnşâallâh, bu gibi İslâmî fa'âliyetlerle, Türklere karşı çalışan komünistler, farmasonlar ve başkaları mahvolacak ve istikbâlde Türkiye eski makamına terakkî edecek Âmîn!
M. Sabir İhsanoğluErrabadlıPakistan’da Bir Nur Şâkirdi
893

Karaçi Nur Talebeleri Adına Yazılan Bir Mektûb

Karaçi Nur Talebeleri
PAKİSTANM. Sabir İhsanoğlu, M. A. (Prev) Department of Islamic History and CultureUniversity of Karachi Islamic Republic of Pakistan
Muhterem efendim!
Azîz ve büyük Üstadımız olan Hazret‑i Bediüzzaman Said Nursî’nin mühim eserlerini aldım. Başka eserlerini görmemiştim. Siz bana ilk defa olarak gönderdiniz. İmtihanım çok yakın. Mayıs’tan sonra Hazret‑i Üstad hakkında ve onun îmânî ve Kur'ânî hizmetlerine ait makaleler yazacağım. İnşâallâh, sizlere burada neşrolunan nüshalardan da göndereceğim. Maddeten sizi tanımıyorsam da, ma'nen tanırım. Kur'ân‑ı Kerîm’e göre bütün Müslümanlar hakîki bir kardeş gibi Ben size, sizin İslâmî birader ve bâhusus Türkiyeli Müslüman ve Nurcu olmanız haysiyetiyle yazıyorum. Ben bir Pakistanlıyım, Türkiyeli değilim. Ana dilim Türkçe değil, fakat Nur talebesiyim. Bediüzzaman Said Nursî’yi en büyük din ve fikir adamı bilirim ve kendimi bir Nur talebesi ilân ederim. Said Nursî Hazretleri değil sizlerin, bütün İslâm gençliğinin Üstadıdır. Maalesef memleketimizde Türkçe bilen yoktur, bunun için Üstad’ın hizmetlerine nâvâkıftırlar.
Pakistan’dan Risale‑i Nur hakkında size ma'lûmât veriyorum:
Üstad ve Türkiye hakkında ma'lûmât çok azdır. İki yıldır biraz çalışıyorum Pakistan, Buhâra ve Birma gazetelerinde makaleler yazdım. Çok takdir edilip, benden, Türkler ve Risale‑i Nur hakkında yazılar ricâ ettiler. Benim, evvelâ Üstad hakkında ma'lûmâtım yoktu. Bu meyânda Sâlih Özcan adlı bir gence, Türkiye’ye dair kitaplar göndermesi için yazdım, bana gönderdiler. Bunlardan birisi Serdengeçti idi. Bunda, Risale‑i Nur hakkında bir makale gördüm. Okudum, istifade ettim ve Nur hakkında ma'lûmât toplamaya başladım. Ben onun eserlerini okuyup yazmayı çok isterdim. O zamandan beri onun yazılarını okudum, düşündüm; O nedir? Bana ma'lûm oldu ki: Ona karşı İslâm düşmanları dışarıda propaganda yapmışlar. Onun hakkında bugüne kadar oniki makale yazdım. Dâvet (Delhi), İstiklâl (Rangoon), Tesnîm (Lahore), El‑Münir (Layelpur), Asia (Lahore), Müslim (Dakka), İnkılâb (Karachi), Anjam ve Ceng (Karachi) ve diğer bazı gazetelerde yazmıştım.
894
Üstad hakkında yazılan bu makaleler, diğer dillere de tercüme edilmiştir. Bugün Onu, binlerce belki milyonlarca müslim ve gayr‑ı müslim biliyor, benden, onun hakkında ma'lûmât istiyorlar. Her gazete onun hakkında yazmak istiyor. İnşâallâh, üç ay sonra bu konuda bütün enerjimle çalışacağım. Düşman‑ı İslâmdan korkmuyorum. Karaçi’de Üstad’ın kitaplarını ve başka Türkçe kitapları topladım ve bir küçük kütübhâne te'sis ettim. Türkiye’den gelen bütün kitaplar buradadır.
Bu yıl Türk‑Pakistan Talebeler Birliği adlı bir cem'iyet kurmak niyetindeyiz. Nur dostlarımızdan ricâ ederim ki, Türk‑Pakistan dostluğunun bağlarını müstahkem eylesinler; Urdu lisânı da okusunlar. Bu yarımadada yüzotuz milyon Müslümanın millî lisânı yalnız Urducadır. Bizler, burada Türkçe için çalışırız. Türkçe bilen, Sibirya’dan Arnavutluk’a kadar altmış milyon Müslüman ve Türkiye’deki yirmibeş milyon Türk’tür.
Nur talebesi kardeşlerime söylüyorum: Nerede olursa olsun siyonizme karşı mücâdele etsinler.” Komünizmin icâdcıları yalnız Yahudîlerdir. Bugüne kadar bu komünistler, İdil‑Ural, Kafkasya, Almanya, Kırım, Azerbaycan, Garbî Türkistan ve komşumuz Doğu Türkistan’ı istilâ ettiler. Altmış milyon kardeşimizin hukuku pâyimal oldu. Hindistan dahi bir emperyalisttir. Nehru ve başka Hindûlar, İslâmiyet’in düşmanıdırlar. Maalesef, Müslüman devletler bunu bilmiyorlar. Nehru, Keşmirli Müslümanları öldürtüyor.
Said Nursî’ye gidip Hindli Müslümanlar hakkında söyle ki, kendi memleketinde buna karşı yazılsın.
Said Nursî Hazretlerine burada çok hürmet vardır. Onu severiz, onun sıhhat ve uzun hayatı için duâ ederiz. İslâm dünyasında Said Nursî’nin eşi yoktur. Mısır’da bir Hasan El‑Benna var idi (şehîd edilmiştir), Yutmiz’de İkbâl var idi (vefât etmiştir), hâlen bir Mevdudî var. Başka büyük adamlar da vardır, lâkin Üstadımız gibi yoktur. Üstad, İslâm dünyasının cevheridir. Onun hakkında ma'lûmât azdır. Onun eserleri Farsça, İngilizce ve Urducaya tercüme edilmemiştir. Lâkin istikbâlde olacaktır. (Hâşiye)
Üstad’ın kıymetli hayatı hapishânede geçmiştir. Halkçılar ona çok mezâlim revâ gördü. Elhamdülillâh, bunların devr‑i istibdâdı gitmiş, Demokratlar gelmiştir. Biz Pakistanlılar, bunun için Menderes Hükûmeti’nin hâmîsiyiz. Eğer Demokratlar olmasaydı; ne Türk‑Pakistan dostluğu olurdu, ne de Bağdat Paktı ve sizlerle taallukat‑ı îmâniye
895
Kusura bakma, Üstadım Hazretlerine çok çok selâmlar ve hürmetlerimi söyle, Nur dostlarıma da selâm. Üstad’ın büyük ve iyi fotoğrafını gönder.
Yaşasın İslâm kardeşliği ve Türk‑Pakistan dostluğu!
Ev Adresim: Room No. 8 University Hostel Mission Rd. Karachi
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîPakistanlı Nur ŞâkirdiErrabadlıM. Sabir İhsanoğlu30.3.1957
896

M. Sabir İhsanoğlu’nun, Türkiye’de İslâmî inkişaf münâsebetiyle memnuniyetini izhâr eden bir mektûbu

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık, muhterem kardeşlerimiz!
Dört aded mühim mektûbunuzu, fotoğrafları ve Hazret‑i Üstadın Sözler adlı eserini aldım. O kadar memnun oldum ki, beyân edemem. Mektûbunuzda okudum ki, Türkiye’de Risale‑i Nur ve İslâmiyet inkişaf ediyormuş; buna çok memnun oldum. Maalesef, eski hükûmet Üstada karşı muârız idi ve ona çok zulümler etti. Lâkin hakîki Müslüman olan bu Menderes, İslâmiyet’i baskıdan kurtardı. Var olsun! İnşâallâh Türkiye, yakında eski yüksek makamını alacaktır.
Üstad ve Risale‑i Nuru neşredenler gibi mühim din adamları Türkiye’de vardır; hükûmetiniz niçin bunları İslâmî toplantıya göndermiyor. Salâhiyetli adamlar Türkiye’de çoktur. Kanâatim şudur ki; Üstad gibi âlim dünyada yoktur. Memleketimizden, Hazret‑i Üstad gibi bir âlim çıkmadı. Maalesef ki, Kızıl Rusya ve kâfir Çin’den çok âlimler geliyorlar ve konferanslar vererek, gençleri yavaş yavaş fikren zehirlemektedirler. Eğer Türk milleti büyük Türk âlimleri gönderirse, Pakistan’da ve bütün İslâm dünyasında büyük te'sirleri olacaktır.
Biz Pakistanlılar Türkiye’yi İslâm dünyasının lideri olarak görmekteyiz.
Türkiye, İslâm dünyasının garbî kalesidir. Türkiye’siz, İttihâd‑ı İslâm mümkün değildir. Size, Üstada dair makalelerimi gönderdim. Üstada dair makalemi ve Şarkî Türkistan’da Çin Emperyalizmi adlı makalemi neşrettim.
Pakistan’da; ne Türkçe okulu, ne kütübhânesi, ne çalışkan adamları ve sefâretinizde de Urduca bilen adam yoktur. Onlar, Pakistan’ın gençleriyle temâsta değildirler; Urduca neşriyatları da yoktur. Eğer bazıları onları dâvet etseler iştirâk etmiyorlar. Basın Ataşeliğinizde dine dair ma'lûmât ve kitab da yoktur.
Geçen günlerde, Lahor’da bir İslâmî müzâkere oldu. Türkiye’den meşhûr zâtlar gelmedi. Ankara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Dr. Rehber (Pakistanlıdır) İslâmiyet’in aleyhinde konuştu. Bütün İslâmî dünya onu lânetlediler Lâkin avâm, gazetelerde okuyup onu Türk bildiler ve çok hayret ettiler. Bu adam, dini ve Türkleri tahkîr etti. Sebilürreşâd’a yazıyorum.
897
Hazret‑i Üstadın müstakil adresi nedir? Hazret‑i Üstada bir aded Kur'ân‑ı Kerîm ve onun hakkında makaleler neşrolunan mecmuaları takdim etmek istiyorum. Hakkınızda çok makaleler yazdım. Onları toplayıp kitab şeklinde basacağım.
Her zaman Pakistan’ın mühim zâtları Hazret‑i Üstada ve sıhhatine dair ma'lûmât sormaktadırlar. Bizler, buradaki Nur talebeleriyle, Hazret‑i Üstadı buraya dâvet ederiz.
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîKardeşiniz M. Sabir İhsanoğlu

İslâm Kongresi Reisi “Zafer Afaq Ansar”ın “İslâm’ın Büyük Rönesansı” Adlı Makalesinden

Pakistan’ın en büyük mecmuası Students' Voice”da İslâm Kongresi Reisi ZAFER AFAQ ANSAR”ın İslâmın Büyük Rönesansı adlı makalesinde Risale‑i Nurun muhterem ve muazzez müellifinden şöyle bahsediyor:
…………………………
Bu hareketlerin asıl merkezini, Said Nursî’nin fazla mikdarda talebesi bulunan üniversite ve kültür yerleri teşkil eder. Bu talebeler, Risale‑i Nur Talebeleri adını alır. Bu gençler: Biz, Kur'ânı kendimize düstur seçtik. Bizim gayemiz; zevki, Allah’ın yolunda aramak ve İslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktır.