Reis‑i Cumhûra ve Başvekile
Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçâre garîb ihtiyar der ki:
Size iki hakikati beyân ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl‑i samîmiyetle, sürûr ve ferâh ile kazanmanızı bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallâh dörtyüz milyon İslâmın sulh‑u umumiyesine ve selâmet‑i âmmenin te'minine kat'î bir mukaddime olarak rûhumda hissettim. Ve namaz tesbihâtındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmağa mecbur kaldım.
881
Otuz‑kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim hâlde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar‑ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ânın bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nurun Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyâde te'sirâtı olduğu ve makbûl olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale‑i Nurun talebelerinin o havâlide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice‑i azîmeyi görmek ve beyân etmeye rûhen mecbur oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “Kulüpler” sûretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb‑i Umumî’de yine ırkçılığın isti'mâli ile mübârek kardeş Arabların mücâhid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet‑i İslâmiye’ye karşı isti'mâl edilebilir ve istirahat‑i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emâreler görünüyor. Hâlbuki; menfî hareketle, başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye‑i fıtrîsi olduğu hâlde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kàbil‑i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakîki milliyetleri İslâmiyettir. O kâfîdir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike‑i azîmdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymetdâr ittifakınız, inşâallâh bu tehlikeli ırkçılığın zararını def'edecek ve dört‑beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsâlemet‑i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sâhiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmağa tam bir vesile olacağına rûhuma kanâat geldiğinden size beyân ediyorum.
Sâlisen: Altmışbeş sene evvel bir vâli bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ânı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakîki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ânı sukùt ettirmeliyiz, veyâhut Müslümanları O’ndan soğutmalıyız.”
882
İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçâre fedâkâr, masûm, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân‑ı Hakîm’den istimdâd eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dâru'l‑Fünûn-u İslâmiye” tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir fâidesi olarak hayat‑ı dünyeviyemizi de istibdâd‑ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmağa ve akvâm‑ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk:
Birinci Vesilesi: Risale‑i Nurdur ki; uhuvvet‑i îmâniyenin inkişafına kuvvet‑i îmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsâlsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde te'lif edilmesi ve şimdi Âlem‑i İslâmın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da te'sirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir sûrette maddiyûn ve tabîiyyûn gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl‑i vukûf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallâh bir zaman da, sizin gibi uhuvvet‑i İslâmiye’nin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize‑i Kur'âniye’nin cilvesini Âlem‑i İslâma işittireceksiniz.
883
İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmiü'l‑Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem‑i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübârek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenâb‑ı Hak rahmetiyle bir fikir rûhuma verdi ki: Câmiü'l‑Ezher Afrika’da bir medrese‑i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dâru'l‑fünûn, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakîki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet‑i hakîkiye olan İslâmiyet milliyeti ile ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ Kur'ânın bir kanun‑u esâsîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünûnu ile ulûm‑u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakàikıyla tam musâlaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl‑i mekteb ve ehl‑i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye Vilâyât‑ı Şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medresetü'z‑Zehrâ mânâsında, Câmiü'l‑Ezher üslûbunda bir dâru'l‑fünûn; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale‑i Nurun hakàikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşâd takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb‑i Umumî’deki esâretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcûd ikiyüz meb'ûstan yüz altmışüç meb'ûsun imzası ile yüzelli bin lira, – o zaman paranın kıymetli vaktinde – aynı o üniversite için vermeyi kabûl ve imza ettiler. Mustafa Kemâl de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsîsat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdâr bir üniversitenin te'sisine herşeyden ziyâde ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an'anâttan tecerrüd etmek tarafdârı bulunan bir kısım meb'ûslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:
“Biz şimdi ulûm‑u an'ane ve ulûm‑u diniyeden ziyâde garblılaşmağa ve medeniyete muhtacız.”
Ben de cevaben dedim:
“Siz, farz‑ı muhâl olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyânın Asya’da, Şarkta zuhûru ve ekser hükemânın ve feylesofların Garbda gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakîki terakkî ettirecek, fen ve felsefenin te'sirâtından ziyâde hiss‑i dinî olduğu hâlde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak nâmıyla an'ane‑i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdînî bir esâs yapsanız dahi, dört‑beş büyük milletlerin merkezinde olan Vilâyât‑ı Şarkıyede; millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakàikına kat'iyyen tarafdâr olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim:
884
Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.
Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyâde ona alâkadarım. Çünkü: Tam îmâna hizmet ediyorlar.”
Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esârette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esâretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü'l‑amel ile o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanâati geldi ki: Türkler, bu millet‑i İslâmiye’nin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb'ûslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders‑i dinî mi daha lâzım? Veyâhut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet‑i İslâmiye’yi tanımayan sırf ulûm‑u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum!”
İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefât etmişler.
Râbian: Mâdem Reis‑i Cumhûr gayet mühim mesâil‑i siyâsiye içinde Şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes'ele yapıp hattâ hàrika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medâr‑ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu Medrese‑i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnetdâr etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh‑u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil‑i azîme-i siyâsiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, fâideli hizmeti netice verecek. Ulûm‑u diniye o üniversitede esâs olacak. Çünkü; hariçteki kuvvet tahribâtı, manevîdir‥ îmânsızlıkladır. O manevî tahribâta karşı atom bombası ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribâtı durdurabilir.
885
Mâdem ellibeş sene bu mes'eleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekàiki ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes'elede re'yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes'eleye dair istişâreye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes'elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet nâmına sizden bekliyoruz…
Said Nursî
886
Risale‑i Nur ve Hariç Memleketler
Risale‑i Nurun Hariç Memleketlerdeki Fütûhâtına Kısa Bir Bakış
Risale‑i Nur, yirminci asrın ilim ve fen seviyesine uygun müsbet bir metodla akla ve kalbe hitâb ederek iknâ ve isbât yoluyla gittiği için, yalnız Türkiye’de değil, hariç memleketlerde de hüsn‑ü kabûle mazhar olmuştur. Eserler, memleketimizde yeni yazı ile matbaalarda basılmadan evvel, başta Pakistan ve Irak olmak üzere diğer İslâm memleketlerinde Arapça, Urduca, İngilizce ve Hintçe tab'edilerek bütün Âlem‑i İslâm’a tanıtılmış ve fevkalâde teveccühe mazhar olarak geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur.
Bediüzzaman, kırk‑elli seneden beri, yalnız Âlem‑i İslâm’da değil, bütün dünyaca tanınmış mümtâz bir şahsiyettir. Kendisi, küçük yaşından beri ilim sahasında ilzam edilmemiş olduğundan; gerek dâhilde ve gerekse hariçte nazarlar üzerine çevrilmiştir. Âlem‑i İslâmın ilim merkezi olan Câmiü'l‑Ezher, onun mertebe‑i ilmini ve yüksek zekâsını Üniversite Rektörü Şeyh Bahît gibi müdakkik âlimler vâsıtasıyla idrak ederken, müsbet ilimlerdeki derin vukûfu da bütün dünyaya yayılıyordu. Mısır matbuâtında “Fatînü'l‑Asr” diye tavsif edilerek hakkında makaleler neşrediliyordu. Kendisi, bundan kırkbeş‑elli sene önce, Şam’da, içinde yüz ehl‑i ilim bulunan onbin kişilik muazzam bir cemâate Câmiü'l‑Emevî’de îrâd ettiği mühim bir hutbede, Âlem‑i İslâm’ın geri kalış sebeblerini ve nasıl ilerleyebileceğini izâh ederek, Âlem‑i İslâm’ın ittifakının ne kadar zarûrî olduğunu beyân etmişti.
887
Bu hutbesi bütün Âlem‑i İslâm’da hayranlıkla karşılanmış ve ilim meclislerinde ismi çok anılmaya başlanmıştır. Onun mücâhede ve mücâdelelerini işiten ve eserlerini okuyan binlerce kişi ona karşı büyük bir alâka duymaya başlamışlardır. Câmiü'l‑Ezher’in hamiyetli talebeleri bir Hadîs‑i Şerîfin medâr‑ı evhâm olmuş mânâsını Üstad Bediüzzaman’dan sormuşlar ve Üstad hasta olması dolayısıyla talebeleri, Risale‑i Nurdan o mes'eleye müteallik mevzûları ve Üstad tarafından daha evvel o hadîs dolayısıyla gelebilecek bir suâle verilmiş kat'î bir cevabı bir araya getirerek göndermişler ve bu cevab gayet takdirle karşılanmıştır.
Pakistan Maârif Nâzır Vekili Ali Ekber Şah (şimdi Sind Üniversitesi’nde Rektör), Türkiye’ye geldiği zaman Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş ve memleketimizden ayrılırken Üstad ve eserleri hakkında gençliğe bir hitâbede bulunmuş ve memleketine muvâsalatında da beraberinde götürdüğü Nur Külliyatının, resmen üniversitede okutturulması ve Urducaya tercümesi için teşebbüse geçmiştir. Pakistan’da münteşir Arapça ve İngilizce gazete ve mecmualarda Üstad ve eserleri okuyuculara tanıtılmış; Türkiye’deki İslâmî inkişaf, Risale‑i Nur fa'âliyetinin bir semeresi olarak belirtilmiş, Üstad Bediüzzaman Âlem‑i İslâm’ın manevî lideri olarak zikredilmiş ve “Hazret‑i Bediüzzaman Said Nursî” diye hakkında birçok makaleler yazılmıştır.
Bugün Risale‑i Nur, İslâm Âlemince, İslâmiyet’e yöneltilen hücumları kıran bir sedd‑i Kur'ânî olarak bilinmekte ve kabûl edilmektedir.
Risale‑i Nur; Avrupa, Amerika ve Afrika’da da hüsn‑ü teveccühe mazhar olmuş; başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere, birçok memleketlerde okunmaya başlanmıştır.
Bu cümleden olmak üzere, Almanya’da, Berlin Teknik Üniversite Mescidi’ne Risale‑i Nur Külliyatı konulmuş ve Şarkıyât Üniversitesi İlâhiyât Bölümü’nde Risale‑i Nur hakkında konferans tertib edilmiştir. Almanya’daki İslâmî fütûhâtta Risale‑i Nurun büyük rolü olmuştur.
Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde Hâfız Ali Efendi tarafından açılan dershânede Risale‑i Nur dersleri de okutturulmakta ve yüzlerce Risale‑i Nur talebesi yetişmektedir.
Finlandiya’da İslâm Cemâati Reisi tarafından Risale‑i Nur neşredilmekte ve bu sâyede birçok Finli, Müslüman olmaktadır.
Japonya ve Kore’de de Risale‑i Nurun birçok okuyucuları bulunmaktadır. Kore Harbi münâsebetiyle Türkiye’den Kore’ye giden müteaddid Nur Talebeleri tarafından bütün külliyat oraya götürülmüş; bu eserlerin bir kısmı Japon üniversitelerine ve bir kısmı da Kore kütübhânelerine hediye edilmiştir. Bu vesile ile Japonya’daki İslâm cemâati de Risale‑i Nurdan istifade etmeye başlamıştır.
888
Hindistan ve Endonezya’daki Müslümanlar da Risale‑i Nurdan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur Talebesi tanıştığı bir Hindli âlime Risale‑i Nur Külliyatını hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hintçe’ye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.
Amerika’daki Washington Câmii’ne bazı risaleler hediye edilmiş ve buradaki Müslümanların da bu eserlerden istifadeleri sağlanmıştır.
Irak’tan gönderilen Risale‑i Nur eserleri münâsebetiyle, Washington İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafından, eserleri gönderen Nur talebesine bir teşekkür mektûbu yazılmıştır.
Mezkûr beyânâtımız Risale‑i Nurun hariç memleketlerdeki inkişafının ma'lûmâtımız çevresindeki birkaç nümûnesidir.
Yakında tab'edilecek “Mu'cizeli Kur'ân”da Hâfız Osman hattı aynen muhâfaza edilmekle beraber; Kur'ânın lafzî mu'cizeleri gösterilmiştir. Bu Kur'ânın, Âlem‑i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karşılanacağı şüphesizdir.
Bütün bunlar, Risale‑i Nurun dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emâreleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur'ân’a ve dolayısıyla asrımızda O’nun manevî i'câzını isbât ve beyân eden Risale‑i Nura muhtaçtır.
İşte bu kısımda, Üstad Bediüzzaman ve Risale‑i Nur hakkında hariç memleketlerde intişar eden makalelerin bir kısmını, Üstada ve talebelerine gelen mektûblardan bazılarını aşağıya dercediyoruz.
889
Ali Ekber Şah’ın Yazdığı Mektûb
Sind Üniversitesinin kıymetli Dekanı Ali Ekber Şah’ın Ankara’daki bir Nur Talebesine yazdığı mektûb.
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim!
Çok zamandan beri size mektûb yazmadığım için özür dilerim. İnşâallâh bundan sonra sık sık yazacağım. Ve sizden de, sık sık yazmanızı ricâ ederim. Muhabbetimde hiçbir azalma yok, belki bu muhabbet daha da artıyor.
Türkçe bilmiyorum, lâkin sizin Risale‑i Nuru görüyorum ve çok beğeniyorum.
“Zebân‑i yâr-i men Türkî ve men Türkî nemîdânem,
Çe hûşbûde eğer bûde zebâneş der dehânem.”
Bu ne kadar iyidir ki, külliyatınızın adı da Nur’dur ve bu, Nur’un dâîsidir. Aramızda rûhâni râbıta var. Allah’tan, bu rûhâni taallukatlarını çok çok pâyidâr etmesini duâ ederim. Türkiye’de iken dostlarınızla da görüşmüştüm. Onların hâllerini yazın ve hürmet ve selâmlarımı tebliğ ediniz, meşkûr olurum. Hazret‑i Nur nasıldır? Onun hakkında yazın ve selâmlarımı ve hulûslarımı, hizmetinde olduğumuzu arzediniz. Sabir İhsanoğlu ile görüştüm ve şimdilik onunla beraber oturup Türkiye’ye ait ve sizler hakkında bahsetmekteyim. Bizler biraz daha çalışacağız ve din hizmetinde olacağız, Allah yardım etsin.
Mektûba son verirken, sıhhat için duâ eder, Cenâb‑ı Hak’tan Müslümanlara emniyet vermesini yalvarırım.
Din Kardeşiniz Seyyid Ali Ekber Şah Sind Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Dekanı Haydarabad – Batı Pakistan
890
Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti tarafından gönderilen mektûb
tarihce_pakistan_islam_talebe_cemiyeti_mektub.jpgPakistan İslâm Talebe Cem'iyeti tarafından gönderilen mektûb
Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti Reisi’nden Üstad Bediüzzaman Hazretlerine gelen bir mektûb
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pakistan Talebe Cem'iyeti yıllık kongresi Pakistan’ın pâyitahtı olan Karaçi’de Hicrî 14‑15-16 Rebiülâhir 1377, Milâdî 8‑9-10 Aralık 1957’de toplanacağını bildirmekle şerefyâb oluruz. İslâmiyet uğruna çalışan gençleri teşci' etmek gayesiyle, bu kongre münâsebetiyle mesajınızı göndermenizi ricâ ederiz.
Belki semâhatlı Efendimiz, Pakistan’daki Müslüman Talebe Cem'iyeti’nin İslâmiyeti şiâr edindiğini biliyorlar… Ve cihandaki müşkül mes'eleleri doğruca halledebilecek ancak İslâm Dininin olduğuna da inanmaktadır.
Bu cem'iyet, Pakistan’da en kuvvetli bir cem'iyet, en sağlam bir ictimâî nizâm olup, on seneden beri cihan‑şümûl İslâmiyet fikrini ve yüksek nizâmlarını talebe önünde ve topluluklarında isbât etmeye çalışmaktadır.
Ayrıca müsâadelerinizi ve lâyık olduğu şekilde bizim sizde olan ümîdlerimizi boşa çıkarmayacağınızdan eminiz. Çok teşekkürler ederiz. Selâmlar…
Din Kardeşinizİbsar Âlim Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti Reisi
891
M. Sabir İhsanoğlu’nun Mektûbları
Birinci Mektûbu
Risale‑i Nurun, Pakistan’da neşriyatını yaparak pek çok kimselerin bu eserlerden istifadesini sağlayan Karaçi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü Asistanı ve dört büyük gazetenin muharriri M. Sabir İhsanoğlu’nun bir mektûbu.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem din kardeşlerimiz!
Kıymetli mektûbunuzu aldım, çok çok teşekkürler.
Hazret‑i Üstadımız Said Nursî’nin hâl ve sıhhati nasıldır? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi ricâ ederim.
Bu ay içerisinde Hindistan’da, İslâmiyet’in ve Türklerin hakîki düşmanı olan siyonist ve kızıl kâfirlere karşı dört makale neşrettim. Türk‑Pakistan dostluğunun esâs ve tarihi hakkında da, Karaçi’de bir fıkra neşrettim, size de gönderdim. “İmâm” adlı aylık bir gazetede, “Rusya’da Mazlum Müslüman” başlıklı bir makale yazdım, bunu da gönderdim ve başka Urduca gazetelere de gönderdim. Maksadım, İslâmiyet’e hizmet, Türk Edebiyâtı’nı tanıtmak ve Türk düşmanlarına karşı, yazmak ve çalışmaktır.
………………………
Burada mühim bir kitab neşretmek istiyorum, bunun için size yazıyorum. Bu hususta Halkçıları tanıttırıyorum ki, bunlar, Türklere karşı çalışmışlar ve Cumhûriyet adına bütün milleti aldatıp dindarları zindânlara atmışlardı. Karaçi’de neşredilen bu makaleleri bir kitab hâlinde tab'etmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neşrolacak.
Bu mektûbumdan sonra, size mühim bir mektûb yazacağım ve bunda, niçin Üstad’ın İslâm Dünyası’nın en büyük din şahsiyeti olduğu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind‑Pak Yarımadası, ne Arab ve ne de Afrika’da çıkmadığı gösterilecek.
Ey Nurcu dostlarım! Türk‑Pakistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pakistan, Bağdat Paktı muâhedesinde şerîktir. Yolumuz İslâmîdir, ne Arapçılık, ne İrancılık…
Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Şah beni çağırdı, bu zât 1950’de Üstadımızı görmüş, bana çok iyi ma'lûmât verdi. O, makalelerle de Üstadı tanıtmış ve Yahudîler aleyhinde yazmıştır. Bu zât, Üstada selâmlar ve talebelere duâlar ediyor ve diyor ki: “Ben iki adamın te'siri altında kaldım: Biri Mevlâna, diğeri de Said Nursî.”
M. Sabir İhsanoğlu
892
M. Sabir İhsanoğlu’nun Diğer Bir Mektûbu
Bir habere göre, Menderes Hükûmeti, Âlem‑i İslâm’ın ve dünyanın büyük mütefekkiri olan Hazret‑i Üstad Said Nursî’nin çok mühim İslâmî eserleri olan Risale‑i Nurun neşri için emir vermiş. Bu haberden, Pakistanlı din yolunda çalışan adamlar büyük bir sevinç içinde kalmıştır. Bu neşir münâsebetiyle, Hazret‑i Said Nursî’yi, talebelerini ve Türk din kardeşlerimizi rûh u canımızla tebrik eder, milleti zulüm ve istibdâd ve dinsizlikten kurtaran başta Menderes olmak üzere bütün Demokratlara teşekkür ederim.
Bu hareketten dolayı, Türk milleti aleyhinde yapılan haricî propagandalar kırılacak ve Âlem‑i İslâm’ın, Türkiye’ye olan eski muhabbeti yeniden vücûd bulacaktır. Ben, bir Pakistanlı Müslüman, Türkiye’ye hiç gitmedim, Said Nursî’yi görmedim, lâkin İstanbul Üniversitesi Nur talebelerinin neşrettikleri kitaplardan bazı parçaları mütâlaa ederek, hakîki, rûhâni bir lezzet hissettim. Ve şimdi, bu uzak diyarda bir Nur Şâkirdi oldum.
Ana dilim Urducada yazılmış, bu gibi eserler yok. Ve Nursî gibi bir din kahramanı, Hindistan ve Pakistan’da yok. Bu bir hakikattir. Eğer bu eserler Urducaya tercüme edilirse, büyük İslâmî hizmetler olacağını ümîd ediyoruz. Fi'l‑hakîka, komünizme karşı neşriyat yoluyla mücâdele çok zarûrîdir. Ve Demokratlar tüzüklerinde buna yer vermiştir. İnşâallâh, bu gibi İslâmî fa'âliyetlerle, Türklere karşı çalışan komünistler, farmasonlar ve başkaları mahvolacak ve istikbâlde Türkiye eski makamına terakkî edecek… Âmîn!
M. Sabir İhsanoğluErrabadlıPakistan’da Bir Nur Şâkirdi
893
Karaçi Nur Talebeleri Adına Yazılan Bir Mektûb
Karaçi Nur Talebeleri
PAKİSTANM. Sabir İhsanoğlu, M. A. (Prev) Department of Islamic History and CultureUniversity of Karachi Islamic Republic of Pakistan
Muhterem efendim!
Azîz ve büyük Üstadımız olan Hazret‑i Bediüzzaman Said Nursî’nin mühim eserlerini aldım. Başka eserlerini görmemiştim. Siz bana ilk defa olarak gönderdiniz. İmtihanım çok yakın. Mayıs’tan sonra Hazret‑i Üstad hakkında ve onun îmânî ve Kur'ânî hizmetlerine ait makaleler yazacağım. İnşâallâh, sizlere burada neşrolunan nüshalardan da göndereceğim. Maddeten sizi tanımıyorsam da, ma'nen tanırım. Kur'ân‑ı Kerîm’e göre bütün Müslümanlar hakîki bir kardeş gibi… Ben size, sizin İslâmî birader ve bâhusus Türkiyeli Müslüman ve Nurcu olmanız haysiyetiyle yazıyorum. Ben bir Pakistanlıyım, Türkiyeli değilim. Ana dilim Türkçe değil, fakat Nur talebesiyim. Bediüzzaman Said Nursî’yi en büyük din ve fikir adamı bilirim ve kendimi bir Nur talebesi ilân ederim. Said Nursî Hazretleri değil sizlerin, bütün İslâm gençliğinin Üstadıdır. Maalesef memleketimizde Türkçe bilen yoktur, bunun için Üstad’ın hizmetlerine nâvâkıftırlar.
Pakistan’dan Risale‑i Nur hakkında size ma'lûmât veriyorum:
Üstad ve Türkiye hakkında ma'lûmât çok azdır. İki yıldır biraz çalışıyorum… Pakistan, Buhâra ve Birma gazetelerinde makaleler yazdım. Çok takdir edilip, benden, Türkler ve Risale‑i Nur hakkında yazılar ricâ ettiler. Benim, evvelâ Üstad hakkında ma'lûmâtım yoktu. Bu meyânda Sâlih Özcan adlı bir gence, Türkiye’ye dair kitaplar göndermesi için yazdım, bana gönderdiler. Bunlardan birisi Serdengeçti idi. Bunda, Risale‑i Nur hakkında bir makale gördüm. Okudum, istifade ettim ve Nur hakkında ma'lûmât toplamaya başladım. Ben onun eserlerini okuyup yazmayı çok isterdim. O zamandan beri onun yazılarını okudum, düşündüm; O nedir? Bana ma'lûm oldu ki: Ona karşı İslâm düşmanları dışarıda propaganda yapmışlar. Onun hakkında bugüne kadar oniki makale yazdım. Dâvet (Delhi), İstiklâl (Rangoon), Tesnîm (Lahore), El‑Münir (Layelpur), Asia (Lahore), Müslim (Dakka), İnkılâb (Karachi), Anjam ve Ceng (Karachi) ve diğer bazı gazetelerde yazmıştım.
894
Üstad hakkında yazılan bu makaleler, diğer dillere de tercüme edilmiştir. Bugün Onu, binlerce belki milyonlarca müslim ve gayr‑ı müslim biliyor, benden, onun hakkında ma'lûmât istiyorlar. Her gazete onun hakkında yazmak istiyor. İnşâallâh, üç ay sonra bu konuda bütün enerjimle çalışacağım. Düşman‑ı İslâmdan korkmuyorum. Karaçi’de Üstad’ın kitaplarını ve başka Türkçe kitapları topladım ve bir küçük kütübhâne te'sis ettim. Türkiye’den gelen bütün kitaplar buradadır.
Bu yıl “Türk‑Pakistan Talebeler Birliği” adlı bir cem'iyet kurmak niyetindeyiz. Nur dostlarımızdan ricâ ederim ki, Türk‑Pakistan dostluğunun bağlarını müstahkem eylesinler; Urdu lisânı da okusunlar. Bu yarımadada yüzotuz milyon Müslümanın millî lisânı yalnız Urducadır. Bizler, burada Türkçe için çalışırız. Türkçe bilen, Sibirya’dan Arnavutluk’a kadar altmış milyon Müslüman ve Türkiye’deki yirmibeş milyon Türk’tür.
Nur talebesi kardeşlerime söylüyorum: “Nerede olursa olsun siyonizme karşı mücâdele etsinler.” Komünizmin icâdcıları yalnız Yahudîlerdir. Bugüne kadar bu komünistler, İdil‑Ural, Kafkasya, Almanya, Kırım, Azerbaycan, Garbî Türkistan ve komşumuz Doğu Türkistan’ı istilâ ettiler. Altmış milyon kardeşimizin hukuku pâyimal oldu. Hindistan dahi bir emperyalisttir. Nehru ve başka Hindûlar, İslâmiyet’in düşmanıdırlar. Maalesef, Müslüman devletler bunu bilmiyorlar. Nehru, Keşmirli Müslümanları öldürtüyor.
Said Nursî’ye gidip Hindli Müslümanlar hakkında söyle ki, kendi memleketinde buna karşı yazılsın.
Said Nursî Hazretlerine burada çok hürmet vardır. Onu severiz, onun sıhhat ve uzun hayatı için duâ ederiz. İslâm dünyasında Said Nursî’nin eşi yoktur. Mısır’da bir Hasan El‑Benna var idi (şehîd edilmiştir), Yutmiz’de İkbâl var idi (vefât etmiştir), hâlen bir Mevdudî var. Başka büyük adamlar da vardır, lâkin Üstadımız gibi yoktur. Üstad, İslâm dünyasının cevheridir. Onun hakkında ma'lûmât azdır. Onun eserleri Farsça, İngilizce ve Urducaya tercüme edilmemiştir. Lâkin istikbâlde olacaktır. (Hâşiye)
Üstad’ın kıymetli hayatı hapishânede geçmiştir. Halkçılar ona çok mezâlim revâ gördü. Elhamdülillâh, bunların devr‑i istibdâdı gitmiş, Demokratlar gelmiştir. Biz Pakistanlılar, bunun için Menderes Hükûmeti’nin hâmîsiyiz. Eğer Demokratlar olmasaydı; ne Türk‑Pakistan dostluğu olurdu, ne de Bağdat Paktı ve sizlerle taallukat‑ı îmâniye…
895
Kusura bakma, Üstadım Hazretlerine çok çok selâmlar ve hürmetlerimi söyle, Nur dostlarıma da selâm. Üstad’ın büyük ve iyi fotoğrafını gönder.
Yaşasın İslâm kardeşliği ve Türk‑Pakistan dostluğu!
Ev Adresim: Room No. 8 University Hostel Mission Rd. Karachi
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîPakistanlı Nur ŞâkirdiErrabadlıM. Sabir İhsanoğlu30.3.1957
896
M. Sabir İhsanoğlu’nun, Türkiye’de İslâmî inkişaf münâsebetiyle memnuniyetini izhâr eden bir mektûbu
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık, muhterem kardeşlerimiz!
Dört aded mühim mektûbunuzu, fotoğrafları ve Hazret‑i Üstadın “Sözler” adlı eserini aldım. O kadar memnun oldum ki, beyân edemem. Mektûbunuzda okudum ki, Türkiye’de Risale‑i Nur ve İslâmiyet inkişaf ediyormuş; buna çok memnun oldum. Maalesef, eski hükûmet Üstada karşı muârız idi ve ona çok zulümler etti. Lâkin hakîki Müslüman olan bu Menderes, İslâmiyet’i baskıdan kurtardı. Var olsun! İnşâallâh Türkiye, yakında eski yüksek makamını alacaktır.
Üstad ve Risale‑i Nuru neşredenler gibi mühim din adamları Türkiye’de vardır; hükûmetiniz niçin bunları İslâmî toplantıya göndermiyor. Salâhiyetli adamlar Türkiye’de çoktur. Kanâatim şudur ki; Üstad gibi âlim dünyada yoktur. Memleketimizden, Hazret‑i Üstad gibi bir âlim çıkmadı. Maalesef ki, Kızıl Rusya ve kâfir Çin’den çok âlimler geliyorlar ve konferanslar vererek, gençleri yavaş yavaş fikren zehirlemektedirler. Eğer Türk milleti büyük Türk âlimleri gönderirse, Pakistan’da ve bütün İslâm dünyasında büyük te'sirleri olacaktır.
Biz Pakistanlılar Türkiye’yi İslâm dünyasının lideri olarak görmekteyiz.
Türkiye, İslâm dünyasının garbî kalesidir. Türkiye’siz, İttihâd‑ı İslâm mümkün değildir. Size, Üstada dair makalelerimi gönderdim. Üstada dair makalemi ve “Şarkî Türkistan’da Çin Emperyalizmi” adlı makalemi neşrettim.
Pakistan’da; ne Türkçe okulu, ne kütübhânesi, ne çalışkan adamları ve sefâretinizde de Urduca bilen adam yoktur. Onlar, Pakistan’ın gençleriyle temâsta değildirler; Urduca neşriyatları da yoktur. Eğer bazıları onları dâvet etseler iştirâk etmiyorlar. Basın Ataşeliğinizde dine dair ma'lûmât ve kitab da yoktur.
Geçen günlerde, Lahor’da bir İslâmî müzâkere oldu. Türkiye’den meşhûr zâtlar gelmedi. Ankara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Dr. Rehber (Pakistanlıdır) İslâmiyet’in aleyhinde konuştu. Bütün İslâmî dünya onu lânetlediler… Lâkin avâm, gazetelerde okuyup onu Türk bildiler ve çok hayret ettiler. Bu adam, dini ve Türkleri tahkîr etti. Sebilürreşâd’a yazıyorum.
897
Hazret‑i Üstadın müstakil adresi nedir? Hazret‑i Üstada bir aded Kur'ân‑ı Kerîm ve onun hakkında makaleler neşrolunan mecmuaları takdim etmek istiyorum. Hakkınızda çok makaleler yazdım. Onları toplayıp kitab şeklinde basacağım.
Her zaman Pakistan’ın mühim zâtları Hazret‑i Üstada ve sıhhatine dair ma'lûmât sormaktadırlar. Bizler, buradaki Nur talebeleriyle, Hazret‑i Üstadı buraya dâvet ederiz.
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîKardeşiniz M. Sabir İhsanoğlu
İslâm Kongresi Reisi “Zafer Afaq Ansar”ın “İslâm’ın Büyük Rönesansı” Adlı Makalesinden
Pakistan’ın en büyük mecmuası “Students' Voice”da İslâm Kongresi Reisi “ZAFER AFAQ ANSAR”ın “İslâmın Büyük Rönesansı” adlı makalesinde Risale‑i Nurun muhterem ve muazzez müellifinden şöyle bahsediyor:
…………………………
Bu hareketlerin asıl merkezini, Said Nursî’nin fazla mikdarda talebesi bulunan üniversite ve kültür yerleri teşkil eder. Bu talebeler, Risale‑i Nur Talebeleri adını alır. Bu gençler: “Biz, Kur'ânı kendimize düstur seçtik. Bizim gayemiz; zevki, Allah’ın yolunda aramak ve İslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktır.
Siyonizm, Komünizm, Allahsızlık gibi İslâmiyete zıt olan cereyanlara karşı mücâdele etmektir.
İslâmiyeti, bütün Türk gençliğinin tam mânâsıyla benimsemesine çalışmaktır.
Türkiye’yi, her türlü tehlikeye karşı müdafaa etmektir.
Irkî ve kavmî ayrılıkları bertaraf ederek, İslâm Birliği’ni meydâna getirmektir.”
Hazret‑i Üstad Nursî tarafından yazılan ve 130 kitab ve risaleden ibaret olan Risale‑i Nur Külliyatı bu talebeler tarafından yayılmaktadır.
898
Pakistan Basınında Risale‑i Nur ve Üstad Said Nursî Hazretleri Hakkındaki Neşriyattan Örnekler
31 Ocak 1958 tarihli Students' Voice (Talebelerin Sesi) Gazetesi, Pakistan İslâm Talebe Cem'iyeti tarafından On Beş Günde Bir Çıkarılan ve Talebeleri (İstikbâlin Büyüklerini) Yüksek İslâmî Esâslara Göre Hazırlamayı Gaye Edinmiş Bir Talebe Cem'iyetinin Neşir Organıdır. Bu Gazetenin “Türk Gençliği Uyanıyor” Başlıklı Makalesinden:
Bütün İslâm memleketlerinde İttihâd‑ı İslâm için çalışan İslâmî teşkilâtlar ta'dâd edilip, Türkiye’de de Nur Talebeleri bu meyânda zikrediliyor ve en sonra İttihâd‑ı İslâm için çalışan ve Pakistan’ın en iyi dostları olan Nur Talebelerini tanıdık. Nur Talebelerinin Üstadı, seksen beş yaşında büyük bir âlim olan Üstad Said Nursî’dir. Hakikat‑i İslâmiye için yaptığı mücâdele, kendi ana vatanında – yani Türkiye’de – otuz sene işkenceli bir hayat ve sık sık hapiste yatmasına sebeb oldu ve 1952’de serbest bırakıldı. Fakat bu ihtiyarın bakışları hâlâ ateşlidir. Otuz yıllık hapis ve işkenceler onu mağlûb edemedi. Bu mücâdelesiyle, birbirine çok sıkı bağlı olan Nur Talebeleri kitlesini meydâna getirdi. Üstad Said Nursî, Risale‑i Nur eserleri vâsıtasıyla Türk gençliğini İslâm ideolojisinin en büyük düşmanları olan siyonist ve komünistlerin hilekâr tuzaklarına düşmekten kurtarmıştır. Türkiye Başvekili Adnan Menderes Risale‑i Nur Külliyatı’nın neşrine müsâade ettiği zaman, Türkiye’nin Pakistan elçisi Sayın Salâhaddin Rıfat Erbil vâsıtasıyla bu büyük adama takdir ve tebriklerimizi bildirmiştik ve bu vesileyle, Üstad Said Nursî ve Nur Talebelerini de selâmlamıştık ve bu mektûbumuz Türkiye’de binlerle basılarak dağıtılmıştı. Bizim programımız Türkçeye çevrildi. Biz de, birkaç önemli Risaleleri, Urducaya çevirdik.
Pakistan İslâmî Talebe Cem'iyeti’nin onuncu yıl dönümünde, Türkiye’deki İslâmî hareketi göstermek için, Türklerin, İslâm Edebiyâtı sergisi de vardı. Bu sergide İlâhiyât Fakültesi, Diyânet İşleri Yayınları, bazı Türkçeye çevrilmiş İslâmî eserler ve onbeş aded Risale‑i Nur Külliyatı’ndan eserler vardı. Nur talebelerinin fa'âliyeti bu sergide harita ve fotoğraflarla ve grafikle izâh edildi.
899
30 Nisan 1958 Tarihli Students' Voice Gazetesi: “İslâm Dünyasındaki Müsbet Uyanıklık”
30 Nisan 1958 Tarihli Students' Voice Gazetesi “İslâm Dünyasındaki Müsbet Uyanıklık” başlıklı makalede:
Her İslâm memleketinde, İslâmiyetin hâkimiyeti için yapılan övülmeye lâyık şerefli mücâdeleler anlatılıyor ve Türkiye’de yapılan mücâdelelerin neticesi olarak hükûmet, din hürriyetini sıkan bağları gevşetmiştir. Mehmed Âkif, materyalist milliyetçiliği takbih eden ve halk arasında taze bir heyecan verecek olan “Safahât” isimli eseri yazdı.
Hazret‑i Said Nursî, yılmadan, Hakikat‑i İslâmiye için mücâdele etmektedir. Kendisi, Türkiye’de en büyük cinayet telâkki edilen Atatürk aleyhtarı olmakla itham ve aleyhinde neşriyat yapılmışsa da, bu zulümler, halkı onun etrafında toplamıştır. Yüzotuz parça eserin sâhibi olan Üstad hapiste iken verilmiş olan zehirlerin te'siriyle ihtiyarlığını geçirmekte olup, bu hâl – seksen yaşını geçtiği hâlde – Hakikat‑i İslâmiye ve İslâmların saâdeti için mücâdelesine mâni olamamıştır.
900
tarihce_pakistan_arapca_iktisad.jpgPakistan’da, Arapça ve Urduca olarak muhtelif gazete ve mecmualarda intişar eden Risale‑i Nurdan İktisad Risalesi’nin Es‑Sıddık Mecmuası’ndaki Arapça tercümesi
tarihce_pakistan_arapca_hutuvat‑i_sitte.jpgPakistan’da, Arapça ve Urduca olarak muhtelif gazete ve mecmualarda intişar eden Risale‑i Nurdan Hutuvât‑ı Sitte Risalesi’nin Es‑Sıddık Mecmuası’ndaki Arapça tercümesi
901
Medine‑i Münevvere’de Bulunan Bir Zâtın Mektûbudur
Medine‑i Münevvere’de bulunan ve Nurun hakikatini tam anlayan ve İslâmiyete hizmet eden bir zâtın mektûbudur.
Gönüller fâtihi pek muhterem ve mükerrem Üstadımız Hazretleri!
Mübârek ellerinizden öper, bütün azîz ve sadâkatli talebelerinizle beraber sıhhat ve selâmette dâim olmanızı Bârgâh‑ı Kibriyâ’dan niyâz eylerim.
Müslümanlar için en büyük bir bayram diye ancak vasıflandırılabilen berâetiniz bütün Nurcuları şâd ve handân eylediği gibi, bendenizi de dünyalar kadar memnun ve mesrûr eylemiştir… Nasıl memnun etmesin ki; sizin eserlerinizle birlikte berâetiniz demek, rûhun maddiyâta, nurun zulmete, îmânın küfre, hakkın bâtıla, tevhidin şirke ve irfanın cehle gâlib gelmesi demektir.
Yıllardan beri önüne sıradağlar gibi engeller, korkunç uçurumlar gibi mâniler konulan “Nur Çağlayanı”, en sonunda mu'cizevî bir şekilde bütün sedleri yıkmış, mânileri aşmış, nur ile bütün zulmetleri târ ü mâr eylemiştir.
“Mu'cizevî hàrikalarla doğan İlâhî tecellîlerin vasfında kalemler kırılır, fikirler gürülder, ilhâmlar yanar, kül olur.” derlerdi. Hakikaten bendeniz, şimdi bu müstesnâ zaferin karşısında aynı aczi, bütün varlığımla hissediyorum. Zîra tefekkür ve ilhâmıma nihâyetsiz bir ufuk açılıyor… Cihan, muhteşem bir “Nur Ma'bedi”ni andırıyor… Civarımdaki herşey, her yer, derin vecd ve istiğraklarla gaşyolmuş bir hâlde… Her zerrede ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ sırr‑ı Sübhânîsi tecellî ediyor…
Binâenaleyh, bilmiyorum, bu mes'ûd hâdiseyi şânlı bir zafer, şâhâne bir fetih, İlâhî bir kurtuluş, cihan‑şümûl bir bayram diye mi vasıflandırayım? Zîra, kudsî da'vânın kazanmış olduğu bu İlâhî zafer, bütün İslâm ve insanlık dünyasındaki mücâhidlerin azîmlerine kuvvet, rûhlarına can, îmânlarına hız ve heyecan vermiştir.
902
Evet, azîm ve îmânları, aşk ve emelleri henüz kemâle ermemiş olan birçok Müslümanlar, maalesef acıklı bir ye's içinde idiler. Böyle bir zaferin tahakkukunu, hayâl ve muhâl görüyorlardı. Fakat bütün feyiz ve nurunu insanlığı tenvir ve irşad için İlâhî bir güneş hâlinde Arş‑ı A'zamın pür‑nur ufuklarından inen Kur'ân‑ı Kerîm’den alan Nur neşriyatı, durgun gölleri andıran gönülleri deryâlar gibi coşturmuş, kasvet ve hicran yıllarının ümîd ve emellere vurduğu müdhiş zincirleri kırmıştır. O nur kaynağından fışkıran o serâpâ feyiz ve hikmetler saçan eserler; hislerin, fikirlerin ve bilhassa alevler içinde yanan rûh ve vicdânların ezelî ve ebedî ihtiyaçlarına cevab verdiği gibi; onları, dalga dalga boğucu karanlıklar muhîtinden, tertemiz ve pırıl pırıl nur ufuklarına çıkarmıştır.
Yıllarca devam eden uzun bir sükût, derin bir gaflet ve boğucu bir zulmetten sonra İlâhî bir güneş hâlinde parlayan bu kudsî zafer, nur için yol aramakta olan perîşan beşeriyetin yakın bir gelecekte uyanacağını müjdelemektedir… Çünkü din ihtiyacı, sırf Müslümanların değil, bil'umum insanların ezelî ve ebedî ihtiyacıdır.
Bugün bedbaht insanlık, din ni'metinden mahrum olmanın sürekli hicran ve felâketlerini bağrı yanarak çekmektedir. Bu acıklı buhranın korkunç neticesidir ki, çeyrek asır zarfında iki büyük harbe girmiş ve üçüncüsünün de kapısını çalmak çılgınlığını göstermektedir.
Artık bütün insanları kardeş yaparak yemyeşil Cennetlerin nurlu ufuklarından esen refah ve saâdet, huzur ve âsâyiş rüzgârıyla dalgalanan âlem‑şümûl bir bayrak altında toplayacak olan yegâne kuvvet, İslâmdır. Zîra beşeriyetin bugünkü hâli, tıpkı İslâmdan evvelki insan cem'iyetlerinin acıklı hâlidir. Bunun için, insanlığı o günkü ebedî felâketten kurtaran İslâm, bugün de kurtarabilir…
Evet, milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan o derin yarayı saracak yegâne müşfik el, İslâmdır. Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazı uydurma ışıklar görülüyorsa da, müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzat Rabbü'l‑Âlemîn’den alan ezelî ve ebedî “Yıldız”ındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.
903
Cihan‑kıymet Üstadım!
Ma'lûm‑u fâzılâneleridir ki; son günlerde mukaddes da'vâya hizmet eden bazı tenvir ve irşad hareketleri doğmuş, fakat maalesef hiçbirisi Risale‑i Nur Külliyatı’nın gördüğü mühim işi görememiş ve ihrâz ettiği İlâhî zaferi kazanamamıştır. Zîra bu yol; Peygamberlerin, velîlerin, âriflerin, sâlihlerin ve bilhassa canını cânâna seve seve fedâ eden ve sayısı milyonlara sığmayan kahraman şehîdlerin mukaddes yoludur. Artık bu çetin yolda yürümek isteyenler, her ân karşılarına dikilecek olan müdhiş mâniaları dâima göz önünde tutmaları lâzımdır.
Evet, bu yolda yürüyecek olanların, sizdeki sarsılmak bilmeyen îmânla, yüksek ve İlâhî irfanla ve bilhassa hàrikulâde ihlâs ve ferâğatle mücehhez olmaları gerektir. Çünkü, bu mühim vâdide Nur da'vâsının takib ettiği tebliğ, tenvir ve irşad usûlü bambaşka hususiyetler taşımaktadır. Artık insanın his ve fikrine, rûh ve vicdânına bambaşka ufuklar açacak olan bu derin bahsi, duâ buyurun da, müstakil ve mufassal bir eserde azîz din gönüldaşlarımıza arzetmek şerefine nâil olayım… Çünkü, bu nurlu bahis o kadar derin ve o derece mühimdir ki, böyle birkaç sahifelik mektûb ve makalelerle asla ifâde edilemez.
Îmân ve Kur'ân nuru ile tertemiz gönlünü fethettiğiniz gençlik, İlâhî zaferinizin en parlak delilini teşkil eden en mühim varlık ve en kıymetli cevherdir… “Nurdan Sesler”in hemen her mısraında, asîl ve şuûrlu rûhuna hitâb ettiğim tertemiz gençlik, işte bu hak ve hakikatin bağrıyanık âşıkı olan gençliktir.
Nurlu da'vânın kazanmış olduğu bu son zaferin verdiği bütün vecdle dolu bir ilhâmla yazdığım şu manzûmeyi takdim ediyorum. Kabûlünü ricâ ve istirham eylerim.
Tekrar tekrar ellerinizden öper, kıymetli duâlarınızı beklerim, pek muhterem Üstadım Hazretleri.
Manevî Evlâdlarınızdan Ali Ulvî
904
Risale‑i Nurdan Gençlik Rehberi’nin İstanbul Mahkemesi’nde berâeti münâsebetiyle Bağdat’tan gelen tebrik telgrafı.
Sebilürreşâd Mecmuası’na,
İstanbul
Büyük İslâm Âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin berâet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevincimize vesile olan bu âdil hükme istinâden, Türk Mahkemesi’ne ve fahrî avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize tebriklerimizi mecmuanız vâsıtasıyla bildiririz.
Irak Emced Zuhavi
Pakistan’daki Nur Talebelerinin Üstad Said Nursî’den istedikleri mesaj münâsebetiyle, Irak’taki bir Nur talebesinin gönderdiği mektûb
Bundan birkaç gün evvel, Pakistan’da talebeler konferansı vardı. Hazret‑i Üstaddan bir mesaj istemişlerdi ve bunun tarihî bir te'siri olacaktı. Haber aldık ki; Sâlih, Nur Talebeleri nâmına bir mesaj göndermiş. Sizlere de yazmışlar ki, acele Hazret‑i Üstada bildirirsiniz…
Konferansta, Hazret‑i Üstad ve Nurlar çok medhedilmiş. Komünistler tarafından i'tirâzlar yapılmış. Fakat reis hepsini reddetmiş. Hazret‑i Üstadın fotoğrafları teşhîr edilmiş. Yakında Nur ve Nura ait uzun ve resimli bir yazı ile bir mecmua çıkaracaklarmış. Sonsuz selâm ve duâlar.
Ahmed Ramazan
905
Bağdat’ta çıkan “Eddifa'” gazetesinin muharriri İsâ Abdülkadir’in Arabî makalesinin tercümesi
Bağdat’ta çıkan Arabî “Eddifa'” gazetesi Risale‑i Nur Talebelerinden bahisle diyor ki:
“Türkiye’deki Nur Talebelerinin İhvân‑ı Müslimîn Cem'iyeti ile alâkaları nedir, ne münâsebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye’deki Nur Talebeleri, Mısır’da ve bilâd‑ı Arab’da İhvân‑ı Müslimîn nâmında İttihâd‑ı İslâma çalışan cem'iyetler gibi müstakil cem'iyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?” Ben de cevab veriyorum ki:
Nur Talebelerinin ve İhvân‑ı Müslimîn Cem'iyeti’nin gerçi maksadları hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeye hizmet ve İttihâd‑ı İslâm dâiresinde Müslümanların saâdet‑i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur Talebelerinin beş‑altı cihetle farkları var.
Birinci Fark: Nur Talebeleri siyasetle iştigâl etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar; tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyâsî bir cem'iyetleri asla mevcûd değil.
İhvân‑ı Müslimîn ise; memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigâl ediyorlar ve siyâsî cem'iyet de teşkil ediyorlar.
İkinci Fark: Nurcular, Üstadlarıyla ictimâ' etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla ictimâ'a mecburiyet hissetmiyorlar; ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki, koca bir memleket bir dershâne hükmünde, Risale‑i Nur kitapları onların eline geçmekle, Üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukàbelesiz veriyorlar ki, (❋) okusunlar ve dinlesinler. Bu sûretle büyük bir memleket, bir medrese hükmünde oluyor.
İhvân‑ı Müslimîn ise; umumî merkezlerinde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cem'iyetin şûbelerinde de, o büyük üstadla ve nâibleriyle ve vekilleri hükmündeki zâtlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.
906
Hem umumî merkezlerinde çıkan ceride ve mecellelerin fiatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü Fark: Nur Talebeleri aynen àlî bir medresenin ve bir üniversite dâru'l‑fünûnunun talebeleri gibi, ilmî muhâbere vâsıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet, bir medrese hükmüne geçer. Birbirlerini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları hâlde, birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Amma İhvân‑ı Müslimîn ise; memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktâr‑ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü Fark: Nur Talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd‑ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları hâlde, hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki tecemmu' edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cem'iyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Amma İhvân‑ı Müslimîn ise; vaziyetleri itibariyle siyasete temâs etmeye ve cem'iyet teşkiline ve şûbeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icâzet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esâs üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır’da, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Ürdün’de, Sudan’da, Mağrib’de ve Bağdat’ta çok şûbeler açmışlar.
Beşinci Fark: Nur Talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi‑sekiz yaşındaki, câmilerde Kur'ân okumak için elifbâ’yı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen‑doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın‑erkek hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar tâifeler Nurcularda var. Bütün Nurcuların bu çok tâifelerinin umumen bütün maksadları, Kur'ân‑ı Mecid’in hidayetinden ve hakàik‑ı îmâniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları, ilim ve irfan ve hakàik‑ı îmâniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şey ile iştigâl ettikleri bilinmiyor. Yirmisekiz seneden beri dehşetli mahkemeler, dessâs ve kıskanç muârızlar bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksad bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine tarafdârları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar… “Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız, onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar.” diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakîki ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
907
Amma İhvân‑ı Müslimîn ise; gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm‑u İslâmiye ve mârifet‑i İslâmiye ve hakàik‑ı îmâniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temâs iktizasıyla, ziyâdeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, tarafdârları arıyorlar.
Altıncı Fark: Hakîki ihlâslı Nurcular, menfaat‑i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı a'zamî iktisad ve kanâatle ve fakirü'l‑hâl olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğnâ ile ve Hizmet‑i Kur'âniye’de hakîki bir ihlâs ve fedâkârlıkla ve çok kesretli ve şiddetli ehl‑i dalâlete karşı mağlûb olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şübhe bırakmamak için ve rızâ‑yı İlâhîden başka o hizmet‑i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için bir cihette hayat‑ı ictimâiye fâidelerinden çekiniyorlar.
Amma İhvân‑ı Müslimîn ise; onlar da hakikaten maksad itibariyle aynı mâhiyette oldukları hâlde, mekân ve mevzû ve bazı esbâb sebebiyle Nur Talebeleri gibi dünyayı terkedemiyorlar, a'zamî fedâkârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
İsâ Abdülkadir
“Eddifa'” Gazetesinin Muharriri İsâ Abdülkadir Diyor ki
Bağdat’ta çıkan ehemmiyetli, siyâsî bir Ceride olan “Eddifa'” gazetesinin muharriri İsâ Abdülkadir diyor ki:
Nur Talebelerinin mürşidi olan Bediüzzaman Said Nursî hakkında “Eddifa'” gazetesini okuyanlar benden soruyorlar: “Türkiye’deki Nur Talebelerinden ve Üstadları olan Said Nursî’den bize ma'lûmât ver” diyorlar. Ben de bunlar hakkında kısa bir cevab vereceğim. Çünkü, Üstad’ın, Nurun ve Nur Talebelerinin Arablarda hakkı olduğu için, Arablar onlardan ciddi bahsetsinler. Zîra İslâmiyetin madde‑i esâsiyesi olan Arablar, Risale‑i Nurdan ziyâdesiyle fâide görmeye başlamışlar.
908
Bu Nur Talebeleri, Risale‑i Nurla, hem Türkiye’de, hem bilâd‑ı Arab’da komünistliğe karşı muhkem bir sed te'sis ediyorlar.
…………………………
Bu yazı Demokratlar çıkmadan evvelki zamana bakar; onun için, Nur Talebelerinin adedi hakkında müddeiumumînin dediği gibi, yalnız beşyüzbin değil, belki şimdi Türkiye’de milyonları aşmış bulunuyor ve her gün de ziyâdeleşiyor.
…………………………