İstanbul’daki Fa'âl Talebeleri, Gençlik Rehberi’ni Tab'ettirmişler (İstanbul Mahkemesi)
Bir müddet sonra Üstad, Eskişehir’den Isparta’ya gitti ve yetmiş gün kadar orada kaldı. Bu sırada, İstanbul’daki fa'âl talebeleri, “Gençlik Rehberi”ni tab'ettirmişler, bu yüzden Üstad aleyhine da'vâ açılmış ve Üstad, mahkeme için İstanbul’a çağrılmıştı.
Üstad, Isparta ve İstanbul’da iken “Nur Âleminin Bir Anahtarı” ismiyle neşredilen tevhid hakkındaki bahisleri yazmış ve mektûb olarak talebelerine göndermişti ki, bu bahisler çok kıymetdâr birer tevhid hazinesi hükmündedir.
806
İstanbul Mahkemesi
Bazı üniversiteli gençler, gençliğin îmân ve ahlâkına hizmet maksadıyla “Gençlik Rehberi”ni İstanbul’da bastırdılar. Bunun üzerine, müddeiumumîlik tarafından, 163’üncü maddeye istinâden eser, lâikliğe aykırı olarak, devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak maksadıyla yazıldığı, propaganda ve telkin mâhiyetinde olduğu iddiasıyla, Üstad, İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk olunmuştu.
22 Ocak 1952 muhâkeme günü olmak itibariyle, Bediüzzaman Said Nursî, Isparta’dan İstanbul’a gelerek mahkemede hazır bulunmuştu. Üstad’ın talebeleri genç üniversiteliler, mahkeme salonunu doldurmuşlardı. Koridorlarda büyük bir kalabalık göze çarpıyordu. Evvelâ iddianâme ve ehl‑i vukûf raporu okunmuş, Üstad’ın isticvâbı yapılmıştı.
Ehl‑i vukûf raporunda: “Müellifin, bu eserde din düşüncesini yaymaya çalıştığı, gençlere rehber olacak fikirler serdeylediği, müellifin tesettür tarafdârı olduğu; kadınların yarım çıplak ve açık bacakla dolaşmalarının İslâmiyet’e aykırı ve kadının fıtratına zıt olduğunu beyân ettiği; kadını güzelleştiren şeyin, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb‑ı Kur'âniye zîneti olduğunu söylediği; dinî tedrîsat tarafdârı olduğu, binâenaleyh devletin temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istediği…” uzun uzadıya izâh edilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin müdafaasını İstanbul avukatlarından Seniyyüddin Başak, Mihri Helâv ve Abdurrahman Şeref Lâç derûhde etmişlerdir.
Okunan iddianâme ve rapor üzerine, Üstad Said Nursî, cevaben:
Otuzbeş senelik hayatını misâl göstererek, siyasetle, dünyevî ve menfî cereyanlarla alâkadar olmadığını, kendisini meşgul eden ve nazarını çeken tek şey, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye olduğunu, bütün kuvvetiyle îmânı kurtarmak da'vâsında gittiğini bildirir; müteaddid mahkemelerin berâet ve iâde kararlarını zikreder. “Gençlik Rehberi” adlı eserinin üniversiteli gençler tarafından bastırılmasının büyük bir memnuniyeti mûcib olması lâzım geldiğini, içinde bulunduğumuz asrın menfî cereyanlarına, bilhassa ictimâî bünyemizi sarsan ahlâksızlık ve îmânsızlık salgınına karşı, Gençlik Rehberi gibi Risale‑i Nurun bütün eczâlarının külliyetle intişarının, gençliğe ve masûm evlâdlara ve kadınlara umumen okutturulmasının, vatan‑millet saâdeti nokta‑i nazarından gayet elzem olduğunu belîğ bir sûrette ifâde etmiş; mezkûr gayeler için, kendi haberi olmadan genç üniversitelilerin tab'eylediğini beyân etmiştir.
807
Mahkeme 19 Şubat 1952 gününe ta'lik edilmiştir.
İkinci mahkeme gününde, Risale‑i Nur Külliyatından çok istifade eden bir çok üniversite talebeleri ve ehl‑i irfandan müteşekkil büyük bir kalabalık mahkemeyi dinlemek üzere erkenden koridorları doldurmuşlardı. Üstad, alkışlarla, üniversiteli Nur talebelerinin kolları arasında mahkeme salonuna girdi, maznun sandalyesine oturdu. Avukatlar da geldiler, yerlerini aldılar. Mahkeme salonunda müdhiş bir izdiham vardı. Binlerce kişi mahkemeyi dinlemek üzere salona girmek istiyor, kalabalık, dalgalar hâlinde kapılardan taşıyordu. Bu hâdisenin zâhirî heybet ve ihtişamının aksettirdiği mânâ, daha muazzam ve daha haşmetli idi. İslâmiyet nurunun mücessem bir timsâl‑i müşahhası olan Said Nursî’ye, dinî kültürden mahrum olarak yetiştirilen gençlik, ta'zîm ederek minnetdârlığını ifâde ediyordu. Güyâ lisân‑ı hâlleriyle:
“Ey yirminci asrın zulümâtını Kur'ânın nuruyla yaran, Ehl‑i İslâm’a nurlu ve beşâretli ufuklar gösteren, insanlığı, fıtratına münâsib yüksek ve ebedî saâdete dâvet eden büyük mücâhid! İnsanlığa, bâhusus bu vatan evlâdlarına yaptığın büyük hizmeti, bizler, şükrânla karşılıyoruz. Ve istikbâl dahi seni takdirle yâdedecektir. Sen, ma'nen ölüme yüz tutan bir nesli, maneviyat âb‑ı hayatına kavuşturan bir hekim olarak çok kıymetdâr ve yüksek bir hizmet îfâ ettin. Yokluğa, ebedî şekàvete atılmak istenen bir milleti ve gelecek nesillerini, Kur'ânın nuruyla ebedî saâdete ulaştırmaya ve Allah’a kavuşturmaya çalıştığını ve hayatını bu uğurda fedâ ettiğini biliyoruz…
808
Îmânlı nesiller seni takib edecektir,
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir…”
diyorlar.
Salondaki kalabalığın fazla olmasından, mahkemenin devamına imkân kalmamıştı. İntizamı te'mine tahsîs edilen polisler, halkın tehâcümüne mâni olamıyordu. Nihâyet mahkeme reisinin halka hitâben:
– Hoca Efendi’yi seviyorsanız biraz meydân veriniz ki, mahkemeye devam edebilelim, demesi üzerine, halk çekilmeye başladı. Bu sûretle, mahkemenin devamına imkân hâsıl oldu.
Gençlik Rehberi’ni basan matbaacı ve sonra polisler dinlendi. Daha sonra Üstad, ehl‑i vukûf raporuna karşı i'tirâz eyledi. İkindi namazı vakti geçmek üzere olduğundan, Üstad namaz kılmak üzere müsâade istedi. Mahkeme Reisi, Üstad’ın bu ricâsını kabûl ederek muhâkemeye nihâyet verdi.
Üstad, genç üniversitelilerin ve kendisini candan seven talebelerinin kolları arasında koridorlardan geçerken, binlerce halk tarafından alkışlanıyor, kendisi de iki eliyle sevgili talebelerini selâmlıyordu. Adliye binasının önünde üç‑dört bin kişi toplanmış, Üstadı görmek üzere bekliyorlardı. Üstad, binlerce halkın alkış tûfânı arasında merdivenlerden indi. Bu arada heyecandan ağlayanlar da vardı. Bu izdiham arasında yaya yürümek kàbil olmadığı için, Nur talebeleri tarafından Üstad bir otomobile bindirilerek Sultanahmet Câmii’ne gidilmiş ve cemâatle namaz kılınarak ikametgâhına götürülmüştü.
5 Mart 1952, Son Mahkeme Günü
Üstad 5 Mart 1952, son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk tabakalarından müteşekkil binlerce kendisini sevenlerin arasında mahkeme salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamın geçen defaki gibi mahkemenin devamına mâni olacak dereceye varmaması için, müteaddid polis müfrezeleri adliye binasının merdivenlerini ve koridorları muhâfaza altına almışlar, geçitleri kapamışlardı. Bununla beraber, mahkeme salonu kapılara kadar hıncahınç dolmuştu.
Mahkeme başladı, şâhid olarak Gençlik Rehberi’ni bastıran üniversite talebesi dinlendi. İfâdesinde; Şark ve Garb’ın eserlerini okuduğunu, sonra Risale‑i Nur eline geçtiğini, bu eserlerden aklı, fikri, rûhu ve kalbi son derece müstefîd bulunduğunu, irâde ve ahlâkı üzerinde mühim te'sirler yaptığını, Gençlik Rehberi’nin, gençlerin îmân ve ahlâkını te'min ve muhâfaza yolunda büyük te'siri olması dolayısıyla, bir hizmet‑i vataniye yapmak emeliyle bastırdığını, suç mâhiyetini hâiz bir şey görmediğini söylemiştir.
809
tarihce_ustad_fatih_camisinde.jpgBediüzzaman Hazretleri 1952 yılında İstanbul’da Fâtih türbesinde Cuma namazından çıktıktan sonra Fâtiha okurken
810
tarihce_isparta_ev1.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin bahçe kısmından görünüşü
tarihce_isparta_ev2.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da kaldığı evin önden görünüşü
811
Üstad’ın Müdafaası
Çok uzun süren mazlumâne, mâceralı hayatıma dair gayet kısa ma'ruzâtta bulunacağım. Lütfen dinlemenizi ricâ ederim.
Mahkeme, Üstad’ın müdafaasını serbest ve rahatça yapmasına meydân verdi. Üstad da geniş ve ferâhlı bir müdafaa yaptı.
– Muhterem Hâkimler! Yirmi sekiz sene emsâlsiz ihanetlere, işkencelere, tarassud ve hapislere ma'rûz kaldım. Bütün bu iftira ve isnâdların esâsı birkaç noktaya dayanır:
1 ‑ En birinci ithamları, beni rejim aleyhtarı olarak telâkki etmeleridir. Ma'lûmdur ki, her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdânıyla, kalbiyle kabûl ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ûl olmaz. Bu hukukî bir müteârifedir.
Dininde çok müteassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabûl etmeyip Kur'ân ile reddettikleri hâlde, İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.
Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudîler, Nasrânîler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine muhâlif, zıd ve mu'teriz bulundukları hâlde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.
Hazret‑i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hıristiyan ile mahkemede birlikte muhâkeme olundular. Hâlbuki o hıristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhâlif iken, mahkemede, onun o hâli nazara alınmaması açıkça gösterir ki; adâlet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdân hürriyetinin bir ana umdesidir ki, komünist olmayan Şark’ta, Garb’da, bütün dünya adâlet müesseselerinde cârî ve hâkimdir.
812
Ben de, din ve vicdân hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek yüzlerce Âyât‑ı Kur'âniye’ye istinâden, medeniyetin bozuk kısmına, hürriyet perdesi altında yürüyen mutlak bir istibdâda, lâiklik maskesi altında dine ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem kanunlar haricine mi çıkmış oldum? Yoksa, Anayasa’nın hakîki ve samîmî müdafaasını mı yapmış bulundum?
Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhâlefet hiçbir hükûmette suç sayılmaz, bil'akis muhâlefet meşrû ve samîmî bir muvâzene‑i adâlet unsurudur.
2‑ Bana zulüm ve cefâyı revâ gören Devr‑i Sâbık’ın yaptığı isnâdların ikincisi, emniyet ve âsâyişi ihlâldir. Bu vehim ve hayâl ile bu düzme isnâd ile yirmisekiz sene bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler. Zindândan zindâna attılar. Kimse ile görüştürmediler. Tecrid ettiler, zehirlediler, türlü türlü hakaretlerde bulundular.
Biz ki beşyüzbin fedâkâr Nur talebeleri, memleketin her tarafında emniyet ve âsâyişin fahrî manevî muhâfızlarıyız; bize böyle bir isnâdda bulunmaları günahların en büyüğüdür. Onlar bize o kadar zâlimâne ihanetlerde bulundukları hâlde biz asla hislerimize kapılmayarak, gönüllerde emniyet ve âsâyişi te'min yolunda, îmân ve Kur'ân’a hizmet yolunda, gafletle anarşiye sapanları düştükleri fevzâ gayyâsından kurtarmak yolunda çalışmaktan bir ân hàlî kalmadık.
Muhterem Hâkimler! Şunu kat'î olarak arzederim ki, bu delilsiz bir iddia değildir. Bizim zulüm ve menfâ sahamız olan altı vilâyetin altı mahkemesi, uzun ve ince tedkikler neticesinde; emniyet ve âsâyişi ihlâl yolunda hiçbir vukûât kaydetmemiştir. Bu hareketimiz isbât eder ki, Nur Mekteb‑i İrfanının Talebeleri kalbler üzerinde işler, emniyet ve âsâyişin bekçisini kafalara, kalblere yerleştirir. Bizim îmân derslerimiz anarşiye karşıdır, bozgunculuğa karşıdır, farmasonlara ve komünistlere karşıdır. Memleketin bütün zâbıta dâirelerinden sorulsun, beşyüzbin Nur İrfan Mektebi talebesinden birinin olsun nizâm ve intizama aykırı bir vukûâtı var mıdır? Yoktur. Elbette yoktur; çünkü hepsinin kalbinde nizâm ve intizamın en sağlam muhâfızı olan îmân bekçisi vardır.
813
Sebilürreşâd’ın 116’ncı nüshasında “Hakikat Konuşuyor” başlıklı makalemde bu hakikatleri uzun uzadıya izâh ettim. Bütün dünyasını, hattâ icâb ederse hayatını, hattâ âhiretini dinine fedâ ettiği, bütün hayatı şehâdet eden, otuzbeş seneden beri siyaseti terkeden, müteaddid mahkemelerin o kadar incelemelerine rağmen bu yolda bir delil bulunamayan, sekseni aşmış, kabir kapısına gelmiş, dünya metâ'ından hiçbir nesneye mâlik olmamış ve ehemmiyet vermemiş bir adam hakkında “Dini, siyasete âlet ediyor.” diyen, yerden göğe kadar, gökten yere kadar haksız ve insafsızdır.
Biz Nur Mekteb‑i İrfanı Şâkirdlerinin Kur'ân‑ı Hakîm’den aldığımız hakikat dersi şudur ki: Evde, yâhut bir gemide, bir masûm, on cânî bulunsa, adâlet‑i Kur'âniye, o masûmun hakkına zarar vermemek için o hâneyi, o gemiyi yakmayı men'ettiği hâlde, on masûmu bir tek cânî yüzünden mahv için, o hâne, o gemi yakılır mı? Yakılırsa en büyük zulüm, en büyük hıyânet ve gadir olmaz mı? Bu sebeble âsâyişi ihlâl yolunda yüzde on cânî yüzünden doksan masûmun hayatını tehlikeye ve zarara sokmayı adâlet‑i İlâhiye ve hakikat‑i Kur'âniye şiddetle men'ettiği için biz bütün kuvvetimizle bu ders‑i Kur'âniyeye ittibâen âsâyişi muhâfazaya kendimizi dinen mecbur biliriz.
İşte bizi böyle haksız isnâdlarla itham eden Devr‑i Sâbık’taki gizli düşmanlarımız şübhe yok ki ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istediler, yâhut bilerek, bilmeyerek bozuk ideolojileri memleketimize yerleştirmek gayretine düştüler. Görülüyor ki, nizâm ve intizamı bozan, maddî, manevî memleketin emniyet ve âsâyişini ihlâl eden bizler değil, asıl onlardı.
Hakîki bir Müslüman, samîmî bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdâr olmaz. Dinin şiddetle men'ettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünkü, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda “Ye'cüc” ve “Me'cüc” komitesi olduğuna Kur'ân‑ı Hakîm işâret buyurmaktadır.
814
İşte muhterem hâkimler, yirmisekiz sene bana ve talebelerime böyle ezâ ve cefâda bulundular. Ve mahkemelerde savcılar bize hakaretlerde bulunmaktan çekinmediler. Biz, bunların hepsine tahammül ettik. Îmân ve Kur'ân’a hizmet yolunda devam ettik. Ve Devr‑i Sâbık ricâlinin bütün o zulüm ve cefâlarını affettik. Çünkü onlar müstehak oldukları âkıbete uğradılar. Biz de, hak ve hürriyetimize kavuştuk. Sizler gibi âdil ve îmânlı hâkimler huzurunda söz söylemek fırsatını Allah bize bahşettiğinden dolayı şükrederiz. Hâzâ min fadli Rabbî.
Said Nursî
Avukat Mihri Helâv’ın Müdafaasından Parçalar
Risale‑i Nur müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en mütevâziidir. Şöhret ve tekebbürün en büyük düşmanıdır. Bütün dünya metâ'ına arka çevirmiştir. Ne mal, ne şöhret, ne nüfûz… Bunların hiçbirisi onun pâyine ulaşamamıştır ve ulaşamaz. Gandi bile onun kadar dünyadan elini çekememiştir. Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorba ile teğaddî eden bu büyük adam, yaşıyorsa ancak Kur'ân ve îmâna hizmet için yaşıyor. Başka hiç, hiçbir şeyin, onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medh ü sitâyişinde bulundu diye onu suçlandırmağa çalışmak, 163’üncü maddenin cürüm ağına sokmağa uğraşmak, hak ve adâletle, insafla, ilimle, insanî düşünce ile hukuk fikriyle, mantıkla, akıl ve fikirle kàbil‑i te'lif midir? Burası yüksek mahkemenin takdirine aittir.
………………………
Hükûmete muhâlefet bahsi hakkında da birkaç söz söyleyerek ma'ruzâtımı neticelendirmek isterim. Karşınızda kemâl‑i safvet ve samîmiyetle âdilâne kararlarınıza intizar eden bu asırdîde zât, ömründe hiçbir defa hilâf‑ı hakikat beyânda bulunmağa tenezzül etmiş bir adam değildir. İlk celse‑i muhâkemede, bugünkü hükûmetten memnun olduğunu ve muvaffakıyetine duâ ettiğini, onun beğenmediği ve tenkid ettiği hükûmet, eski hükûmetler olduğunu alenen söylemiştir. Fi'l‑hakîka, müvekkilim, bütün milletle beraber istibdâda karşı mücâdele etmiş, hürriyet ve demokrasinin te'sisine çalışmış ve bu hususta husûle gelen muvaffakıyetten dolayı da memnun olmuştur.
815
Risale‑i Nurun gayesi de ictimâî nizâm ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyâsî ricâl, siyâsî sahada nizâm‑ı ictimâîyi, milletin hak ve hürriyetlerini te'mine çalıştıkları gibi, Risale‑i Nur müellifi de, manevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye çalışıyor. Gayeler müşterektir. Bir mekteb‑i irfan olan Risale‑i Nurun müellifi ve şâkirdleri âsâyişin, nizâm ve intizamın fahrî ve manevî bekçileridir. Manevî sahada, kalblerde ve dimağlarda anarşinin, bozgunculuğun kalkmasına çalışmaktadırlar. Kemâl‑i samîmiyetle, hiçbir ivaz ve garaz olmaksızın, hiçbir karşılık beklemeksizin, yalnız Allah rızâsı için, millet ve memleketin menfaati için çalışmaktadırlar. Bunu yapmak bir cürüm ve cinayet değil, millet ve memlekete bir hizmettir. Muâhezeye değil, takdire lâyıktır. Berâetini istemek hakkımızdır. Karar yüksek mahkemenindir.
Avukat Seniyyüddin Başak’ın Müdafaası
Müteâkiben, müellifin diğer vekili olan avukat Seniyyüddin Başak kalkmış, kısa birkaç söz söylemiştir:
– Artık mes'ele aydınlanmış, hakikat güneş gibi tezâhür etmiştir. Yüksek mahkeme herşeye vâkıf olmuştur. Benim buna ilâve edecek bir sözüm yoktur. Böyle kıymetli, faziletli, millet ve memleket için cansipârâne ve hiçbir ivaz ve bedel mukâbili olmayarak fîsebîlillâh çalışan zevâtı buralara getiren, cinayet sandalyelerine oturtan zihniyet hakkında bazı mütâlaada bulunmak isterdim; fakat onun yeri burası değildir. Bunun için ayrıca bir eser yazmak icâb eder. Çünkü bu zihniyetle mücâdele herkes için bir vazifedir. Yüksek mahkemenin yüksek vicdânı beni müdafaadan müstağnî kılacak derecede itmi'nân‑bahştır. Müvekkilimin berâetini istemekle şeref duyarım.
816
Avukat Abdurrahman Şeref Lâç’ın Müdafaası
Müteâkiben, diğer mümtâz avukat arkadaşları gibi Üstad’ın müdafaasını fahrî olarak derûhde eden îmânlı ve kudretli meşhûr ve mümtâz avukat Abdurrahman Şeref Lâç, müdafaaya başladı. Evvelâ bir mukaddime yaptı. Dedi ki:
– Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecâviz bu mübârek zâtın suçla hiçbir münâsebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezâhür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanâat hâsıl olduğunu, berâetine karar verileceğini de kuvvetle ümîd ederim. Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masûmun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesi’nin kanâat ve nokta‑i nazarını da hesaba katmak icâb eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsâadelerini ricâ ederim.
– Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun:
– Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm Dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa’nın 70’inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdân, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabîi haklarından olduğu‥ Anayasa’nın 75’inci maddesine göre de hiçbir kimse, mensûb olduğu din ve mezhebden dolayı muâheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe ma'rûz bırakılması Anayasa hükümlerine mugâyirdir.
…………………
– Yukarıda izâh ettiğimiz kanunî taraflarımız farz‑ı muhâl nazar‑ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu’nun antidemokratik 163’üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farzedilirse, isnâd edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:
817
Bir Müslüman‥ ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını, başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücûdu Allah’ın nuruyla yıkanmış, tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'âm‑ı Hak olan hayatını, Türk milleti’nin salâh ve hakîki saâdeti için vakfetmiş; emr‑i İlâhî olan rûhunu, feleğin hakîki mâliki Allah’a teslîm edinceye kadar aynı yolda yürümeğe azmetmiş, bina‑yı Sübhânî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman; bugün “Demokrasi vardır.” denilen bir gün, kalkıyor, yalnız “Allah” diyor, “Kitab” diyor, “Resûl” diyor ve gençliğe, “Dikkat!” diyor. Der demez arkasından savcı (da'vâyı açan savcı) yapışıyor:
Gel buraya… Suç işledin! diyor.
Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.
Fakat, bakın şu asîl ve necîb ihtiyar Müslümana! Ne kadar sâkin ve ne kadar rahattır. Zîra kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bî‑fütûrdur. Belâ zindânında safâyı seyretmektedir. Cefâ sofrasında vefâ bulan, mazhar‑ı tecellî olandır. Zîra eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesâfeti letâfete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz‑i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı (da'vâyı açan savcı) bu Müslümanı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.
Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr‑i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslümanın?
Ne mi yaptı? Bakın savcıya (da'vâyı açana) göre neler ve neler yaptı?
“Gençlik Rehberi” adıyla bir kitab çıkardı.
A‑ Lâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, îmân lâikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki, başka?
B‑ Devletin ictimâî, iktisadî, siyâsî ve hukukî temel nizâmlarını dinî esâslara uydurmak istedi.
Nasıl, niçin ve ne maksadla yaptı bunları?‥
C‑ Şahsî nüfûz te'min ve te'sis etmek maksadıyla.
Peki, ya siyâsî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl‑i vukûf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mâdemki siyâsî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr‑i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki, dünyadan ne bekliyor ki nüfûz te'min etmek istesin?
818
Savcı, “Ben orasını bilmem.” diyor, “İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.”
Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?
A‑ Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek sûretiyle.
Nedir bu mukaddes tanınan şeyler? İslâm Dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur'ân, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesât olduğuna inanıyor.
Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, da'vâyı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor, hem de siyâsî bir kanuna âlet ediyor, hem de bir Müslümanı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu hâlde o da 163’üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?
“Hayır” der savcı, “Ben propaganda yapmıyorum. O propaganda ve telkin yaptı.”
Ne dedi peki? Şunları söyledi:
“… Bu zamanda, zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muhârebesinde nefs‑i emmârenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl‑i îmâna taarruz edip, saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.”
Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler gürûhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücâdele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücâdele Nizâmnâmesi ve Ahlâk Zâbıtası bunlarla geceli gündüzlü mücâdele etmiyor mu?
Var, var amma, buna biz karışırız, Allah ne karışır? diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma‥ kanun, zâbıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani iş olup bittikten sonra, nâmus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen imkân yok; fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sâyesinde her türlü rezâletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm Dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.
Nasıl? Nasihat edin, îkaz edin, Allah’ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azâb, ebedî saâdet yer etsin; bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenâlıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de cem'iyet; savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.
819
Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah’ın emirleri, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabîi hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi?
Allah’ın emrini okuyun: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ﴾
Meâli: “Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men' eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı gelenler, hiçbir zaman Allah’a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir.”
Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, îmân edenlere tekrar edin; çünkü yaptığınız iş iyidir‥ insanlar için, cem'iyet için, millet için, hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. Îmân edenlere deyin ki: ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ﴾
Meâli: “Ey bütün îmân edenler! Allah’a ve Resûlüne itâat edin de amellerinizi ibtal eylemeyin.”
Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: “Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mâni bir hâl yoktur; tedbir almağa da lüzum kalmamıştır.”
Muhterem Hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kere de da'vâyı açan savcıya sorunuz‥ bakalım hayır diyebilecek mi? Allah’ın emirleri, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye men'edilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük fuhuş, zinâ, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kàbil midir? “Komünizm” gibi bütün dünyayı tehdid eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr, serî ve sinsî tahribâtını tamamen ne ile önlemek mümkündür?
820
Muhterem vatansever, Allah’ına ve mukaddesâtına bağlı necîb Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve sâf dimağlarını senelerce tahrib ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
Ne korkunç hâl ve tezâdlar içindeyiz! Savcı bunu görmez, İslâm Dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takib etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhâfaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?
Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân‑ı Mübîn’in Allah’ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız O Nur‑u İlâhî’yi aksettiren Risale‑i Nur, Gençlik Rehberi’nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!‥
Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki, hakîki irşad âlimleri, Enbiyânın vârisleridir. Bu mübârek zâtlar da kendilerine miras kalan va'z u nasihati, Kur'ân‑ı Mübîn’in emirlerine göre yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın tâlibi değildirler. Vazifelerini fîsebîlillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün rızâsına tâlibdirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emânetidir. Müvekkilim, bu emâneti ehline tevdî' ediyor diye nasıl takib ve tâzib edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zaîf ve nahîf bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?
– Gel zindâna gir!
Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de sizlere emânet edilmiştir.
Bütün fenâlıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezâleti, fesâd ve fitneyi imha edecek nurdur.
……………………
﴿يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
821
Meâli: “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise, – muhakkak – nurunu tamamlamak – tamamen parlatmak – istiyor… kâfirler hoşlanmasalar da.”
Avukat Abdurrahman Şeref Lâç
Bu müdafaayı müteâkib Üstad Said Nursî’ye başka bir diyeceği olup olmadığı mahkeme reisi tarafından sorulmuş, mümâileyh ayağa kalkarak:
– Yalnız bir kelime söylemek için müsâadenizi ricâ ederim.
– Buyurunuz.
– Muhterem vekillerim, benim şahsım hakkında söylemiş oldukları senâkâr sözlere ben lâyık değilim. Ben, Kur'ân ve îmân hizmetinde çalışan âciz bir adamım. Başka bir diyeceğim yoktur.
Berâet kararının tebliği
Bunun üzerine muhâkeme hitâm bulmuş; hey'et‑i hâkime müşâvereden sonra ittifakla berâet kararını tebliğ etmiş ve bu karar mahkemede hazır bulunan üniversiteliler ve halk tarafından şiddetle alkışlanmıştır. Savcılık tarafından temyiz edilmediği için karar kesinleşmiştir.
822
Bediüzzaman’ın İstanbul’a Teşrîfi Münâsebetiyle Üniversiteli Bir Nur Talebesinin Arkadaşına Yazdığı Mektûb
Sevgili Üstadımızın teşrîfinden dolayı bizi ve İstanbul’u tebrikinize teşekkür ederim. Bu muhteşem, müstesnâ hâdiseden dolayı, koca şehir kaynadı; için için bayram yapıyor. Âlimi‑câhili, fakiri‑zengini, genci‑ihtiyarı mahkemelerde, otelde her yerde O’nu görmeye ve dinlemeye koşuyor.
Rüyalarımız dahi neş'e ve ferâhla dolu… Düşmanlarımızın ise yüzleri daha ziyâde karardı. Nifâklarının hiçbir şey yapmadığını ve yapamayacağını artık biliyorlar. Üstadımız, İstanbul’un şahsiyet devrinin yâdigârı olan herşeye yeniden can verdiler. Kardeşlerimizin gözünde, şehrin manzarası birdenbire değişti. Ayasofya, Sarayburnu’na kadar uzandı. Minârelerinde yine Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.) okunuyor; içinde, hâfızlar yeniden Kur'ân‑ı Kerîm tilâvetine başladılar. Fâtih, her gün türbesinden kalkarak, fethettiği şehrin büyük ve mübârek misâfirine, “Hoş geldiniz!” diyor ve O’nu tebrik ediyor. Yeni Câmi’in şerefesinden, Beyoğlu’nun en karanlık ve mülevves izbesine kadar nüfûz edecek ışık tûfânını şimdiden görür gibi oluyoruz.
Hepsinin, Ayasofya’nın, Fâtih’in, Sultan Ahmed’in, Eyüb’ün ve Süleymaniye’nin ve bütün müslüman İstanbul’un hicâb perdelerini yüzlerinden atışı ve bize daha muhteşem ve daha samîmî görünmeleri, bu büyük teşrîften ve bu ulvî nurdan… Üstadımız, artık bu şehrin güneşi. O giderse, ufkundaki güneş de onu takib edecek ve milyonluk şehir kararıverecek. Tesellîmiz, Fâtih Şehri’nin Risale‑i Nurla aydınlanacağı ve parlayacağı ümîdidir.
Üstadımızın teşrîfini telefonla haber verdikleri zaman, cansız vücûdumdan birdenbire bir cereyan geçti. Öldürücü ve uyuşturucu değil; dirilten, canlandıran bir cereyan… Maddî ve manevî varlığımın bir ânda kuvvet bulup, muazzam bir mıknatısın beni çektiğini hissettim. Ağır Ceza Mahkemesi’ne vâsıl olduğum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cem'iyette hâkim olduğunu farkettim. Mahkemenin içi ve dışı tıklım tıklım dolu idi. Kalabalığı yararak içeri girmek istedim; fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasında yürüyen Üstada ilişti. Mânâsıyla olduğu kadar maddesi ve kıyafeti ile de bambaşka olan ve şu ânda milyonlarca gözün O’nun üzerinde toplandığı müstesnâ varlık, sanki hiçbir şeyle alâkadar değildi ve hiçbir hâdiseden haberi yoktu.
………………………
823
Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir edilmez, büyük adam koca bir milletin, dinin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir kaynaşmayı müteâkib çıt yok. Herkes, bu muhteşem ve muazzam ânın mânâsını ve heyecanını duymakta…
Hastayım demelerine rağmen Üstadımızın, yerlerinden yıldırım gibi fırlayarak i'tirâz ve izâhları, mahkeme hey'etinin hayranlıkla büyük adamı seyri… İkinci celsede daha muazzam bir kalabalık… Üstadımızın, vukûfsuz ehl‑i vukûf raporuna bizzat verdikleri hàrikulâde cevablar ve mahkemenin 5 Mart’a ta'liki…
Titreyerek, günah ve zaaflarıma bin teessüf ve tevbe ederek yaklaşıp, mübârek ellerini sonsuz bir iştiyakla öptüğüm ve içimi tertemiz tutmaya çabalayarak gözlerini bulmaya cesâret ettiğim o ân, o gün, hâtıralarımın en büyük ve en nâdide yâdigârı olacak. Üniversiteli diğer kardeşlerim, Üstadımızın hizmetinde bulunmakla şeref‑i uzmâya kavuşmuşlar. O Üstadımızdan, Cenâb‑ı Hak ebediyen râzı olsun ve bütün talebelerine ve bilhassa benim gibi bîçâre, zavallı ve âcizlere akıl, dirayet, azîm ve ihlâs ihsân buyursun. Âmîn.
Evet kardeşim, bu asrın manevî şahı olduğu, hayatı ve eserleriyle sâbit olan bir Üstad’ın eserlerini biz muhtaçlara lütfeden Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürlerle beraber, şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilâç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümüne ma'rûz hey'et‑i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olan Risale‑i Nuru, ölünceye kadar okuyacağız, neşredeceğiz inşâallâh.
El‑Bâkî Hüve'l-Bâkîİstanbul Üniversitesi Nur Talebelerinden Kâmil
824
Üstad’ın Emirdağı’na Tekrar Gidişi
Üstad Bediüzzaman İstanbul’daki muhâkemesinin berâetle neticelenmesini müteâkib Emirdağı’na geldi. Emirdağı’nda Ramazan ayının bir gününde kıra çıktığı zaman, bir başçavuş ve üç silâhlı jandarma yanına gönderilerek, gelecek fıkrada beyân edildiği gibi, kendisine şapka giymesi teklif ediliyor; bu sebeble karakola celbediliyor. Bunun üzerine Üstad bir istid'a yazarak, Adliye ve Dâhiliye Vekâleti’ne gönderiyor. Aynı zamanda Ankara’daki bir talebesine de göndererek alâkadar meb'ûslara hâdisenin duyurulmasını bildiriyor. Ankara’daki talebeleri, bu şekvânın bir nüshasını, Samsun’da münteşir Büyük Cihad Gazetesi’ne gönderiyorlar. Yazı, Büyük Cihad’da “En Büyük İsbât” başlığı altında ve bir hâşiye ilâve edilerek neşrediliyor. Sonra, Ankara ve İstanbul Üniversitesi’ndeki Nur talebeleri de iki‑üç makale yazı, Büyük Cihad Gazetesi’ne gönderiyorlar ve neşrediliyor.
Bu sıralarda Malatya hâdisesi vukû'a geliyor, dindarlar aleyhinde bir sürü yalan, iftira, tezvir propagandası başlıyor. Bu tahrîklere aldanan bazı şahsiyetler, dinî gazetelerden medâr‑ı ittiham noktalar bulmak için çalışıyorlar. Samsun’da da mezkûr “En Büyük İsbât” başlıklı yazı ve Üniversite Nur talebelerinin makaleleri dolayısıyla, gazete neşriyat müdürü ile Ankara’dan bu yazıların bazılarını gönderen bir Nur talebesi tevkîf edilerek mahkemeye veriliyor. Nurculuğun memlekette inkişafı aleyhinde gazetelerde beyânâtlar, kanâatler ileri sürülüyor. Altıyüz kadar Nur talebesinin mahkûmiyetini istihdaf eder şekilde, Türkiye’de yirmibeş yerde taharrî yapılıp, bir kısmında da'vâ açılıyor. Neticede; Risale‑i Nurda ve Nur talebelerinde medâr‑ı ittiham bir nokta olmayıp, suç bulunmadığı kanâatine varılıyor.
Samsun’da açılan da'vâda evvelâ mahkûmiyete karar verilmişse de, mahkeme‑i temyizin Risale‑i Nur eserleri ve müellifi Bediüzzaman hakkında serdettiği mütâlaa ile mahkûmiyet kararını esâstan bozması sebebiyle, tekrar yapılan duruşmada, yazılarda suç unsuru bulunmadığı kanâatine varılarak berâet kararı verilmiştir.
825
“En Büyük İsbât” başlıklı yazıdan dolayı Samsun’da Üstadımız aleyhine de da'vâ açılmıştı. Samsun’a mahkemeye celbi isteniyordu. Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle kaza tabibliğinden aldığı bir raporu nazar‑ı itibara alınmayarak, mutlaka mahkemede bulunması isteniyordu. Nihâyet Üstad, Samsun’da mahkemede bulunmağa karar vererek İstanbul’a kadar geldi. Fakat sıhhatinin bozukluğu ve tahammül edememesinden yola devam edemeyip hey'et‑i sıhhiyeden bir rapor alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî’nin, yapılan muayene neticesi, ne karadan, ne denizden ve ne de havadan Samsun’a gitmeye vücûdu tahammül edemeyeceği yazılı idi. Mahkemede, müddeiumumî şiddetli ısrarlarla Said Nursî’nin mutlaka mahkemede bulunmasını istemişse de, mahkeme hey'eti, sıhhiye raporuna istinâden, Bediüzzaman’ın İstanbul mahkemelerinden birinde istinâbe sûretiyle ifâdesinin alınmasına karar verdi. Nihâyet, devam eden mahkemeler neticesinde, Samsun Mahkemesi, da'vâ mevzûu yazıda mahkûmiyeti icâb ettirecek bir kasıd görmediğinden, Said Nursî’nin berâetine karar verdi.
826
tarihce_ustad_isparta_cami_insaat_toplu.pngBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Isparta Tugay kumandanlığı Câmisi’nin temel atma merâsiminde duâ etmeleri ve ilk harcı koymaları için dâvet edildiği zaman câmi mahallinde çekilen fotoğrafıdır
827
tarihce_ustad_isparta_cami_ilk_harc.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Isparta’daki askerî birlikler için inşâ olunan câmi‑i şerîfin temeline ilk harcı koyarken*
828
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Bu Müdafaayı İstanbul Mahkemesi’nde Okumuş ve Mahkemesi Berâetle Nihâyet Bulmuştur
Gizli düşmanlarımız, bu Ramazan‑ı Şerîfte, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi, bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler, “Sen başına şapka giymiyorsun.” diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adâleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun nâmına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakîki kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acîb kanunsuzluğu ve bahânesiyle, iki seneden beri vicdânî azâb verdiklerinden; elbette mahkeme‑i kübrâ-yı haşirde bunun cezasını çekeceklerdir. Evet otuz beş senedir münzevî olduğu hâlde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, “Sen frenk serpuşunu giymiyorsun.” diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsâade eder?
Yirmisekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zâbıtaları onun başına ilişmedikleri hâlde, hususan bu defa İstanbul mahkeme‑i âdilesinde yüzden ziyâde polislerin gözleri önünde, hem iki ay da yaya olarak her yeri gezdiği hâlde, hiçbir polis ilişmediği ve hem mahkeme‑i temyiz bere yasak değil diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedâr memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından – ki resmî bir libâstır – bereyi giyenler de mes'ûl olmazlar denildiği hâlde; hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan‑ı Şerîfin içinde böyle hilâf‑ı kanun en çirkin bir şey ile rûhunu meşgul etmemek ve dünyayı hâtırına getirmemek için hàs dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu hâlde, rûhu ve kalbi, vücûduyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî papazlara benzetmek için O’na teklif etmek ve adliye ile tehdid etmek, elbette zerre kadar vicdânı olan bundan nefret eder.
829
Meselâ: O’na teklif eden demiş: “Ben emir kuluyum.” – kaç vecihle kanunsuz – Cebrî, keyfî kanun ile emir olur mu ki emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’de, Yahudî ve Nasrânîlere başta benzememek için ona dair âyet olduğu gibi, ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُولِي الْاَمْرِ مِنْكُمْ﴾ âyeti, ulü'l‑emre itâati emreder. Allah ve Resûlünün itâatine zıd olmamak şartıyla, o itâatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Hâlbuki bu mes'elede, an'ane‑i İslâmiye kanunları hastalara şefkatle incitmemek, garîblere şefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm‑i îmânîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiği hâlde; hususan münzevî, dünyayı terketmiş bir adama ecnebî papazların serpuşunu teklif etmek, on vecihle değil yüz vecihle kanuna muhâlif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garîb, fakir, münzevî, Sünnet‑i Seniye’ye muhâlefet etmemek için otuzbeş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muâmeleler kat'iyyen şek ve şübhe bırakmadı ki; komünist perdesi altında, anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir sû‑i kasd eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiş haricî tahribâta karşı cebhe alan dindar meb'ûslar ve demokratlara dahi büyük bir sû‑i kasddır. Dindar meb'ûslar dikkat etsinler, bu dehşetli sû‑i kasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar.
(Hâşiye) Rus’un Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği hâlde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun i'dâm tehdidine karşı izzet‑i İslâmiye’yi muhâfaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vâsıtasıyla fetvâ verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, i'dâm tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve “Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!” cümlesiyle ve matbuât lisânıyla karşılayan ve Mustafa Kemâl’in elli meb'ûs içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, “Namaz kılmayan hâindir.” diyen ve Dîvân‑ı Harb-i Örfî’nin dehşetli suâllerine karşı, “Şerîatın tek bir mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım.” deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedâisi ve hakikat‑i Kur'âniyenin fedâkâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki:
“Sen, Yahudî ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemâsının icmâına muhâlefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz.” denilse, elbette öyle herşeyini hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehennem’e de atılsa, kat'iyyen, yüz rûhu da olsa, bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, fedâ edecek!
Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd‑i zulm-ü nemrûdânelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedâkârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukàbele etmemesinin hikmeti nedir?
İşte bunu, size ve umum ehl‑i vicdâna ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masûma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve âsâyişi muhâfaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için, Kur'ân‑ı Hakîm O’na o dersi vermiş. Yoksa bir günde yirmisekiz senelik zâlim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki; âsâyişi, masûmların hatırı için, muhâfaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkîr edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki:
Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet‑i İslâmiye hesabına fedâ edeceğim.
Said Nursî
830
Bu Asra “Nur Asrı” denmesi münâsibdir
Ey Mübârek Müşfik ve Muazzez Üstadımız Hazretleri!
Bu acîb madde ve dinsizlik asrında, nazarlar kısalmış; kalbler, fenâlıklar ve kötülüklerle dolmuş; yalnız ve yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamandaki en hakîki ve kat'î tereşşuhâtı olan Risale‑i Nur, o kısalmış nazarları, âdeta maddenin rûhuna nüfûz ettiriyor; o kötü kalblerin zindân gibi karanlık olan içini, nurla dolduruyor. Bunun için, bu asra “Nur Asrı” denmesi münâsibdir.
………………………
Risale‑i Nur, beşeriyetin bu tamiri imkân olmayan yarasını uhrevî ilâçlarla tedâvi ediyor.
831
Risale‑i Nur ve O’nun hàrika müellifi siz mübârek Üstadımız, binlerce münevver gence halâskârlık vazifenizi yapmış ve yapmaktasınız. Bunun böyle olduğuna îmânları kurtarılan bu âcizler canlı şâhidleriz. Bu dehşetli asırda, materyalizmi, maddeciliği temelinden yıkan, mason ve komünistlerin bâtıl ideolojilerini bütün ilim ve idrak müvâcehesinde zîr ü zeber eden Risale‑i Nur, okuyucularına – bu asrın tâlihli insanlarına – bu dünya ile, hattâ kâinâtla bile değişilmez âb‑ı hayatı, ebedîlik suyunu, yani bekà âleminin bileti olan îmânı bahşediyor.
Ey azîz ve mübârek Üstadımız! Bu kadar kıymetli bir hediyeyi bizlere veren siz Üstadımıza ne kadar hürmet ve muhabbet beslesek azdır. Siz kurtarıcı Üstadımızla Risale‑i Nur talebeleri arasındaki bağ, ebedî bir bağlılıktır. Bunu hiçbir kuvvet çözemez. Hürmetle mübârek ellerinizden öper, duâlarınızı beklerim.
Üniversite Nur Talebeleri nâmına Siyasal Bilgiler FakültesindenAhmed Atak
832
Bu mektûb Samsun’da münteşir “Büyük Cihad” gazetesinde intişar etmiştir
Bu Mektûb Samsun’da Münteşir Büyük Cihad Gazetesi’nde İntişar Etmiştir. Müfterilerin Tahrîkâtıyla Samsun’da Muhâkeme Açılmasına Vesile Olmuştur. Muhâkeme Berâetle Neticelenmiştir
Âlem‑i İslâmın halâskârı, ehl‑i îmânın sertâcı, Risale‑i Nurun tercümânı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine!
Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesi’nce Risale‑i Nurun serbestiyetine, bütün risale, mektûb ve mecmualarının suç mevzûu teşkil etmediğinden iâdelerine karar verilmesini, senelerce evvel ilân ettiğiniz “Risale‑i Nur benim değil, Kur'ânın malıdır; Kur'ânın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu’nun sînesinden koparıp atamayacaktır. Risale‑i Nur, Kur'ân’a bağlıdır; Kur'ân ise Arş‑ı A'zamla bağlanmıştır; kimin haddi var ki O’nu oradan söküp atsın.” diye olan hakikatli beyânâtınızın açık bir tezâhürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur'ânî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu berâet kararının Âlem‑i İslâmın ve bâhusus bu millet‑i İslâmiye’nin saâdetlerinin başlangıcı olması itibariyle, başta, bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatler deryâsına kaptan ta'yin edilen ve zulmet‑i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdî ihsân olunan azîz, sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl‑i îmânı kendilerine dost ve tarafdâr eyleyen dindar Demokratları ve âdil hey'et‑i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:
Uzun senelerden beri terakkî ve teâlîsi için çalıştığınız ve uğrunda fedâ‑yı nefs ve can eylediğiniz hakikat‑i Kur'âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl‑i îmânın kalblerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî da'vâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi isbât ediyor.
833
Yirmibeş‑otuz seneden beri bütün mânilere ve sıkıntılara rağmen bu kadar sabır ve metânetiniz ve Kur'ân’dan kalb‑i münevverinize gelen Risale‑i Nurun neşri cihetinde bu hàrika hizmet ve mücâhedeleriniz, istikbâlin nesillerine ve İslâmın kahraman mücâhidlerine bir nümûne‑i iktidâ ve imtisal oluyor. Kur'ân güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî lem'aları olan Nur şuâlarıyla cehl ve dalâlet karanlıklarını izâle ederek, milyonlar kalbleri o nurla nurlandırıp, ehl‑i îmânı kendinize minnetdâr ettiniz.
Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak sizin bu hizmetinizi, bu fedâkârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere‑i àliye her tarafı kaplayacak ve o Nur ağacının etrafına toplanan büyük cemâatler ve Risale‑i Nurun yükselen ebedî şuâları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha şa'şaalı idâme edecekler.
Siz, Risale‑i Nurun tercümânı haysiyetiyle ve bu îmân hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle gelen bu asrın bir hidayet serdarısınız.
Kur'ân‑ı Kerîm’in Ondördüncü Asr‑ı Muhammedî’deki (A.S.M.) azîz dellâlı‥ ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümâtına karşı Nur‑u Kur'ân’la mukàbele eden büyük fedâkârı‥ ve Risale‑i Nurun yüzbinler nüshalarını yüzbinler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr‑ü mutlaka karşı bir sedd‑i Kur'ânî te'sis eden muhteşem kahraman, sevgili Üstadımız!
Âlemlere rahmetler ve saâdetler getiren ve insanlığa selâmet ve tesellîler bahşeden bu mukaddes hizmetinizle ehl‑i îmâna zuhûrunu müjde verip isbât ettiğiniz ve emâreleri gözükmeye başlayan ve bütün kıt'alara şâmil Hâkimiyet‑i İslâmiye’nin nurlu ve büyük bayramını bütün rûhumuzla tebrik eder, Cenâb‑ı Hak’tan uzun ömürlerinize duâlar eder, ellerinizden ta'zîmle öperiz.
Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinden İsmail, Sâlih, Âtıf, Ahmed, Ziya, Mehmed, Abdullâh
834
Üstad Said Nursî’nin Isparta’da İkametleri
1953 senesi yaz aylarında Üstad Emirdağı’ndan Isparta’ya geldi. Isparta’da pek çok sâdık talebeleri vardı. Daha evvel gönderdiği mektûblarında Isparta’yı taşıyla, toprağıyla mübârek olarak tavsif ediyor ve Risale‑i Nurun zuhûru ve intişarıyla vücûd bulan manevî hayatının idâmesine en kuvvetli medâr Isparta olduğunu beyân buyuruyordu. Fi'l‑hakîka Isparta, Üstad’ın bu iltifatına lâyık olduğunu uzun senelerdeki hâdiselerin şehâdetiyle isbât etmiş ve göstermiştir. Çünkü, Risale‑i Nurun birinci medresesi ve te'lif yeri olan Barla, Isparta’nın bir nahiyesidir. Risale‑i Nurun büyük mecmuaları burada te'lif edilmiştir.
Risale‑i Nuru binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp neşredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misâl olarak Sav Köyü’nü göstermek kâfîdir. Üstad Kastamonu’da bulunduğu zaman, Isparta’nın yalnız Sav Köyü’nde bin kadar kalem senelerce Nurları yazmış, çoğaltılmasında çalışmıştır.
Herbirisi birer vilâyet kadar, belki daha ziyâde Risale‑i Nura alâka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillû çalışan Nur merkezleri Isparta’dadır. Gül ve Nur Fabrikaları ve bunların etrafında Medrese‑i Nuriye şâkirdleri, Mübârekler Hey'eti, hep Isparta Vilâyeti dâhilindedir.
Hem herbirisi Hizmet‑i Kur'âniye itibariyle birer kutub hükmünde olan Nur talebelerinin medâr‑ı iftihar büyük kardeşleri de yine Ispartalı’dırlar.
Hem Isparta Adliyesi ve Emniyeti dâima Nurlara insafla muâmele etmiştir. Üstad, Isparta Adliyesine çok defa duâ etmiş, sâir vilâyetlere bu noktada da Isparta’yı hüsn‑ü misâl göstermiştir.
Bu ve bu gibi sebebler tahtında Üstad, âhir ömrünü Isparta’da geçirmek, ölümünü oradaki mübârek sâdık kardeşlerinin arasında karşılamak, mezarını Isparta’da Sav’da veya Barla’da vasiyet etmek üzere Isparta’ya geldi. Kira ile bir eve yerleşti. Yanında dört‑beş talebesi vardı. Bu talebeleriyle Üstad, hususî Dershâne‑i Nuriyesini vücûda getirmişti.
835
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar(❋)
Mahkeme Safahâtı
Afyon Mahkemesi tarafından kitaplar serbest bırakılmadan, Malatya hâdisesi münâsebetiyle bazı vilâyet ve kasabalarda taharrîler yapıldı, mahkemeler açıldı. Ezcümle: Mersin’de, Rize’de, Diyarbakır’da Nurlar ve Nurcular aleyhine da'vâ açıldı; neticede mahkemeler berâet verdi. Birçok vilâyetlerde yapılan taharrîler ve soruşturmalar ile Nurcular aleyhine umumî bir da'vâ açılması için Isparta Müddeiumumîliği harekete geçti. Sekseni mütecâviz Nur talebesi hakkında iddianâme hazırlandı ve dosya Sorgu Hâkimliği’ne tevdî' edildi.
Emniyetin pek çok gizli mensûbları, Nur talebeleri arasında dolaşmaya, her hareketlerini kontrole başladılar. Ankara, İstanbul, Adapazarı, Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van gibi yerlerde araştırmalar, sorgular yapıldı. Yapılan bütün tedkîkàt ve taharrîler neticesi:
Vatan, millet aleyhinde zerre kadar bir hareket bulunmayıp, bil'akis her vatandaşın göğsünü iftiharla kabartacak ilmî, îmânî, vatanî hizmetler, ahlâkî gayret ve fa'âliyetler ile hareket ettikleri, Risale‑i Nuru okumak, okutmak ve neşrine çalışmaktan başka bir gaye ve maksadları bulunmadığı anlaşılmasıyla, “Nurcularda suç bulamıyoruz, medâr‑ı mes'ûliyet bir hareket ve fa'âliyetleri görülmemiştir.” diye umumen kanâat getirildi. Bu soruşturmalar, Risale‑i Nurun hakkâniyetinin anlaşılmasına vesile oldu. Neticede Nurların berâetine karar verildi.
836
Urfa ve Diyarbakır’daki fa'âl Nur talebeleri birer Medrese‑i Nuriye kurdular. Risale‑i Nuru her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemâate okumak sûretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe‑i ulûmun şerefini ihyâ ettiler. Şark havâlisinde büyük hizmet‑i îmâniye îfâ olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla îmâna ve Kur'ân’a hizmet eden fa'âl bir Nur talebesi aleyhine da'vâ açıldı, berâetle neticelendi, mü'minlerin sürûr ve minnetdârlığına vesile oldu.
Afyon’da da devam eden mahkeme neticelendi. 1956 tarihinde Risale‑i Nuru inceleyen Diyânet İşleri Müşâvere Kurulu verdiği bir raporla, Risale‑i Nurun îmân ve ahlâkî tekemmülâta hizmet hususundaki vasfını ilân etti. Afyon Mahkemesi de bu rapora istinâden, Risale‑i Nur eserlerinin berâetine ve serbestiyetine karar verdi; hüküm kat'îleşti.
Afyon Mahkemesinin berâet kararından sonra, Isparta Sorgu Hâkimliği de men'‑i muhâkeme kararı verdi. Böylece, Risale‑i Nur, birçok adlî süzgeçlerden geçerek umumî ve küllî bir serbestiyet ve hüsn‑ü kabûle mazhar oldu.
Nurların Neşri
Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber; bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa Medrese‑i Nuriyeleri, yalnız bulundukları muhîtte değil, çok geniş bir sahada hizmet‑i îmâniyede bulundular. Bu hizmetleri; yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız ma'lûm şahıslar değil; Hizmet‑i Kur'âniye olduğu için, pek çok vecihlerde, pek çok zâtlar tarafından îfâ edildi. İsmi bilinmeyen nice hàlis talebeler, sâdık mü'minler, bu hizmet‑i kudsiyede çalıştılar, Nur‑u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.
Ankara’da, Üniversiteli talebeler ve muhterem hamiyet‑perver zâtlar, Risale‑i Nur mecmualarının matbaalarda tab' ile her tarafa neşrine, bilhassa yeni harfle istifadeye muntazır kitlenin ellerine ulaşmasına çalıştılar. Risale‑i Nurun küllî neşriyatını gençliğin, mekteblilerin derûhde etmeleri bu hususta büyük fedâkârlık göstermeleri ise, bu millet ve vatan için büyük bir saâdet oldu. Çünkü, hiçbir şahsî menfaat taleb etmeden ve yalnız rızâ‑yı İlâhî için hareket etmeleri, onların bu asîl milletin hakîki evlâdları olduğunu gösterdi.
837
Üstad’ın Barla’ya Gidişi
Üstad, Barla’dan yirmi sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs Köyü’nden ziyâde alâkadardı. Çünkü hayat‑ı maneviyesi olan Risale‑i Nur burada te'lif edilmeye başlamıştı. Kur'ân‑ı Hakîm’in hidayet nurlarını temsîl eden “Sözler” ve “Mektûbat” ve “Lemeât‑ı Nuriye” buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale‑i Nur Dershânesi’nin ilk merkezi idi.
Barla’daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassud altında geçmekle acı idi; fakat Risale‑i Nur hakikatlerinin te'lif yeri olduğundan Üstad’ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır denilebilir. Bu defa Barla’ya nefiy ile değil, hapis ile değil, kendi rızâsı ile ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstadı karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikametgâhı olan Medrese‑i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdeta kendisini selâmlıyordu.
Bir vakitler, yani Barla’da sekiz sene ikametten sonra Isparta’ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübârek çınar ağacı Üstadı ma'nen teşyî' etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb‑ı Hakk’a olan secdevâri ubûdiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir müfârakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın sürûru içinde Hàlık‑ı Rahmâna secde‑i şükrâna kapanıyordu. Üstad, o mübârek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahâliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti; zâten göz yaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur Dershânesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı, hazîn ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.
838
Evet, şüphesiz Rahmet‑i İlâhiye’nin nihâyetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu’dan Isparta havâlisine sürülmüştü… Isparta’dan da, dağlar arasındaki Barla Nahiyesi’ne nefyedilmişti; burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle çok kahraman ve fedâkâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saâdeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil‑i akliye ile ilim meydânına çıkan bir kimse idi.
Üç devir geçirmiş, cebbâr kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî da'vâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hâdiselerin dalgalarından yılmamıştı…
Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren, asr‑ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur'ân ve îmân da'vâsındaki yolundan çevirememişti. O, rûhundaki şecâat‑i îmâniye ile kat'î inanıyordu ki, da'vâ ettiği hakikat bir gün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüzbinler Said olacak. İnsanlık câmiasında neşrettiği hakàik‑ı îmâniyenin fütûhâtı ve inkişafı başlayacak ve âfâk‑ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur'ân’dan eline verilen bu meş'ale‑i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen îmân rûhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, ma'nen ölmeye yüz tutan millet‑i İslâmiye’yi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin – biiznillâh – cihana efendiliğinin maddî manevî mübeşşiri olacaktı.
İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve nâşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medâr‑ı iftiharı bulunan bu azîz zât, din düşmanlarının plânıyla – vaktiyle – bu beldeye gönderilmiş, Anadolu’da te'sis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdâhalesine mümânaat olunmuştu. Heyhât! Esâsen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl‑i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbâli nurlandıracak bir hakikatin te'lif ve neşrine çalışıyordu. Kâinâtın sâhibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah, O’nun hâmîsi, muîni ve yardımcısı idi.
İşte, yirmi sene sonra tekrar Barla’ya döndüğü zaman, hizmet‑i îmâniyesinde nâil olduğu büyük ikramları, inâyetleri düşünerek, müşâhede ederek mesrûr oldu ve sürûrundan ağlıyordu, secde‑i şükrâna varıyordu.
839
Hâl‑i hâzırda Üstad Isparta’da ikamet eder. Bazen Emirdağı’na, bazen Barla’ya gider. Buraları, Risale‑i Nurun te'lif ve inkişaf merkezleri olduğu için rûhen çok alâkadardır. Hem, kendisi doksan yaşına yaklaştığı ve birçok defalar zehirlendiği için rahatsızdır. Hastalığı ta'rif edilmeyecek derecede ağırdır ve şiddetlidir. Rûhen, hissiyatı kuvvetli ve âlem, bâhusus Âlem‑i İslâm, bilhassa Risale‑i Nur dâiresi, vücûd‑u manevîsi hükmünde olduğundan, her iki vücûdundaki ızdırâb şedîddir. Gerçi talebelerinin duâları ve neşr‑i envâr-ı îmâniye o ızdırâbına bir merhem ve devâ ise de, yine de pek vâsi' şefkati itibariyle zaman zaman ızdırâbı şiddetlenmektedir. Bu itibarla, tebdil‑i havaya çok muhtaçtır. Bir yerde fazla kalamıyor. Tebdil‑i havaya çıktığı zaman hastalığı kısmen azalıyor, rahat nefes alabiliyor.
Üstad, Risale‑i Nur kesretle intişar ettiğinden ve her yerde pek çok Nur Talebeleri mevcûd olduğundan halklarla konuşmayı tamamıyla terk etmiştir. “Risale‑i Nur, benimle sohbetten on derece ziyâde fâidelidir.” deyip ziyaretçi de kabûl etmemektedir. Hattâ yanındaki talebeleriyle dahi zarûret hâlinde konuşmaktadır.
Artık hayatının son safhasına geldiğini söylemekte, dâima içinde yaşadığı ayı çıkarabileceğinden şübhe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir. Nurların neşriyatından memnun ve müteşekkirdir. Millet ve devletçe İslâmiyet ve saâdet yolunda atılan her adımı takdir ve tasvîble karşılamakta, Hak yolunda yürüyen, İslâmî şeâiri ihyâ edenlere duâ etmektedir. Aynı zamanda, Âlem‑i İslâmın maddeten ve ma'nen selâmet ve saâdetini dilemekte ve bu yolda girişilen dâhil ve hariçteki gayretlerden hadsiz derecede sevinç ve memnuniyet duymaktadır.
Risale‑i Nuru Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamana mahsûs bir mu'cizesi bilmekte, bu vatanı komünizm tehlikesinden Risale‑i Nurdaki hakikat‑i Kur'âniye muhâfaza ettiğini beyân etmekte ve Âlem‑i İslâmla hakîki kardeşliğe ve uhuvvete ve ittifaka medâr olacağını, dünyevî ve uhrevî saâdetimizin bu hakikate yapışmamızda bulunduğunu duyurmaktadır.
Risale‑i Nurun Anadolu’dan başka diğer müslüman memleketlerde yayılmasının elzem olduğu kanâatindedir. Siyâsî gayret ve fa'âliyetlerden evvel, Risale‑i Nurun neşrolmasının daha menfaatdâr olacağını ihbar etmektedir.
840
Bediüzzaman ve Risale‑i Nur
Risale‑i Nur Nedir ve Nasıl Bir Tefsirdir?
Kur'ânın hakikatlerini müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izâh ve isbât eden Risale‑i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mes'ele olan “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcûdât nereden gelip nereye gidiyorlar? Mâhiyet ve hakikatleri nedir?” gibi suâllerin cevabını vâzıh ve kat'î bir şekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifâde ile beyân edip rûh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
Yirminci asrın Kur'ân felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyâtı, diğer taraftan îmân ve ahlâk olarak maneviyatı câmi' ve hâvî olacak Türk Medeniyeti’nin, sâdece maddiyâta dayanan sâir medeniyetleri geride bırakacağını da isbât ve ilân etmektedir.
Ecdâdımızın bir zamanlar kalblerinde yerleşen îmân ve i'tikàd cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyâde devletlere, milletlere karşı îmânından gelen bir kahramanlıkla mukàbele etmesi‥ İslâmiyet ve kemâlât‑ı maneviyenin bayrağını Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirmesi‥ ve “Ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” deyip ölümü gülerek karşılayarak müteselsil düşman hâdisâta karşı dayanması‥ gibi, milletçe medâr‑ı iftihar, àlî seciyemizin bugün biz gençlerde inkişafı, vatan ve millet menfaati bakımından ve istikbâlimizin selâmeti noktasından ne derece elzem olduğu ma'lûmdur. Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ve şahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türk’ün millî tarihinin şeref ve haysiyeti ile kàbil‑i te'lif olamaz. Bizler, ancak rızâ‑yı İlâhî için çalışıyoruz. Bizzat hizmetinde bulunmakla aldığımız telezzüz, kardeş ve vatandaşlarımıza, İslâmiyete ve insaniyete yardımda bulunabilmek mazhariyetinden gelen ebedî hayatımıza ait sürûr ve ümîd, bizim bu bâbda aldığımız ve alacağımız yegâne hakîki mukàbele ve ücrettir.
841
Risale‑i Nur, nasıl bir tefsirdir?
“Tefsir iki kısımdır.
Birisi: Ma'lûm tefsirlerdir ki, Kur'ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izâh ve isbât ederler.
İkinci Kısım Tefsir İse: Kur'ân’ın îmânî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve isbât ve izâh etmektir. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Zâhir ma'lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risale‑i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esâs tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları da susturan bir manevî tefsirdir.”
Risale‑i Nur, subjektif nazariye ve mütâlaalardan uzak bir şekilde, her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur'ânın hakikatlerini rasyonel ve objektif bir şekilde izâh edip insaniyetin istifadesine arzedilen bir külliyattır.
Risale‑i Nur!‥ Kur'ân âyetlerinin nurlu bir tefsiri. Baştan başa îmân ve tevhid hakikatleriyle müberhen… Her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış… Müsbet ilimlerle mücehhez. Vesveseli şübhecileri iknâ ediyor… En avâmdan en hàvâssa kadar herkese hitâb edip, en muannid feylesofları dahi teslîme mecbur ediyor…
Risale‑i Nur!‥ Nurlu bir külliyat… Yüzotuz eser… Büyüklü küçüklü risaleler hâlinde… Asrın ihtiyaçlarına tam cevab verir… Aklı ve kalbi tatmin eder… Kur'ân‑ı Kerîm’in yirminci asırdaki – lafzî değil – manevî tefsiri…
İsbât ediyor!‥ Akla gelen bütün istifhâmları… Zerreden güneşe kadar îmân mertebelerini… Vahdâniyet‑i İlâhiye’yi… Nübüvvetin hakikatini…
842
İsbât ediyor!‥ Arz ve semâvâtın tabakàtından, melâike ve rûh bahsinden, zamanın hakikatinden, Haşir ve Âhiretin vukû'undan, Cennet ve Cehennem’in varlığından, ölümün mâhiyet‑i asliyesinden ebedî saâdet ve şekàvetin menba'ına kadar… Akla gelen ve gelmeyen bütün îmânî mes'eleleri en kat'î delillerle aklen, mantıken, ilmen isbât ediyor… Pozitif ilimlerin müşevviki… Riyâzî mes'elelerden daha kat'î delillerle aklı ve kalbi iknâ edip, merakları izâle eden bir şâheser…
Az mikdarda bastırılabilen, hiçbir ticârî gaye ve zihniyetle çalışılmayarak bâyilere dahi verilmeyen bu eserlerin geliri, mütebâki eserlerin tab'ına hasredilecektir.
Büyük bir titizlik ve hassâsiyetle üzerinde durduğumuz mühim bir husus da, Risale‑i Nurun lâyık ellere geçmesi ve onun hakîki fiatı olarak en az yirmibeş kişinin istifade etmesinin te'min edilmesidir.
Bu manevî tefsir; “Sözler”, “Mektûbat”, “Lem'alar”, “Şuâlar” diye dört büyük kısımdan müteşekkil olup, yekûnu yüzotuz risaledir.
Neşrinde Çalışanlar
843
tarihce_ustad_istanbul_arabada_1959.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri 1959’da İstanbul’a teşrîf ettikleri zaman araba içinde çekilen fotoğrafı
844
tarihce_ustad_ve_talebeleri_ankara_1959.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri 1959 yılında Ankara’ya teşrîf ettikleri zaman misâfir olarak kaldıkları otelden çıkarken
845
Konuşan Yalnız Hakikattir
Risale‑i Nurda isbât edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma'rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur; zindâna da atılır. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa, adâletin tecellîsine bir vesile olur. Kader‑i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi, bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adâlet‑i İlâhiye’nin bir nev'i tecellîsidir.
Ben şimdi düşünüyorum: Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyor, mahkemeden mahkemeye sevkediliyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat‑i hâlde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor, diğer bir mahkeme aynı mes'eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma'rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti.
Bana isnâd ettikleri suçun aslı esâsı olmadığını nihâyet kendileri de anladılar. Onlar, bu ittihamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun; benim böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl‑i kat'iyyetle yakìnen ve vicdânen biliyorum… Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor… Hattâ, beni bu suçla itham edenler de biliyorlar… O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masûm olduğum hâlde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye ma'rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl, Adâlet‑i İlâhiye’ye muhâlif düşmez mi?‥
846
Bir çeyrek asırdır bu suâllerin cevablarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarib oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîki sebebini şimdi bildim. Ben kemâl‑i teessürle söylerim ki: Benim suçum, Hizmet‑i Kur'âniyemi maddî‑manevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış. Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. Allah’a binlerle şükrediyorum ki; uzun seneler, ihtiyarım haricinde olarak hizmet‑i îmâniyemi maddî ve manevî kemâlât ve terakkiyâtıma; azâbdan, Cehennem’den kurtulmaklığıma; hattâ saâdet‑i ebediyeme vesile yapmaklığıma yâhut her hangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men'ediyordu.
Bu derûnî hisler ve ilhâmlar, beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl‑i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde; ben, rûhen ve kalben men'ediliyordum. Rızâ‑yı İlâhîden başka, fıtrî vazife‑i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi.
Çünkü, şimdi bu zamanda, hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik‑ı îmâniyeyi; fıtrî ubûdiyetle bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda – yani, hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda – bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr‑ü mutlakı ve mütemerrid ve inâdcı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin.
Bu kanâat da, bu zamanda, bu şerâit dâhilinde; dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir. Yoksa, komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet‑i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük manevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.
847
Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader‑i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz‑ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor. “Sakın!” diyor, “Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma. Tâ ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”
İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur, başka bir şey değil. Risale‑i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynını; binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde, yine küfr‑ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr‑ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risale‑i Nur, bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat‑i îmâniyedir.
Mâdemki nur‑u hakikat, îmâna muhtaç gönüllerde te'sirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, ma'rûz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindânlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki: Ben, senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî‑manevî füyûzât hislerimi fedâ etmeseydim, îmân hizmetinde bu büyük, manevî kudreti kaybedecektim. Ben maddî ve manevî herşeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sâyede hakikat‑i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sâyede Nur mekteb‑i irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet‑i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve manevî herşeyden ferâğat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır.
…………………………………
848
Bize işkence edenler, bilmeyerek kader‑i İlâhî’nin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da'vâmıza hakikat‑i îmâniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz, onlar için yalnız hidayet temennîsinden ibarettir.
Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü'z‑Zehrâ’nın Risale‑i Nur Talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
Said Nursî
849
İslâmiyet Düşmanlarının Yaptıkları Taarruz ve Hilâf‑ı Hakikat Menfî Propagandalarına Mukâbil Üniversite Nur Talebelerinin Bir Açıklamasıdır
Azîz, sıddık kardeşlerimiz,
İmtihan ve gazanız geçmiş olsun der, sizi tebrik ederiz. Risale‑i Nurun tahkîkî îmân dersleriyle îmân mertebelerinde terakkî ve teâlî edip kuvvetli îmânı elde eden Nur talebeleri için öyle taarruzlar, bir cihetten bir imtihandır ve kömürle elması tefrik eden bir mehenktir. Nur talebeleri için Allah’a îmân, Peygamber’e ittibâ' ve Kur'ân‑ı Kerîm’le amelden dolayı hapisler bir Medrese‑i Yûsufiye’dir. Zulüm ve işkenceler, birer kamçı, birer perçindir. Kader‑i İlâhî bize o hücumlarla işâret veriyor ki: “Haydi durma çalış!‥” Kur'ân ve îmân hizmeti uğrunda mahkemelerde konuşmak, Nur talebelerince bir dostu ile sohbet etmektir. Karakollara götürülüp, getirilmek, çarşı pazara gidip gelmekten farksızdır. Kelepçeler, dinî cihad‑ı ekberin birer altın bileziğidirler. Beşerin zulmen mahkûm etmesi ise, hakikatte Hakk’ın berâet vereceğine bir delildir. Bütün öyle işkence ve zulümler, Nur Talebeleri için birer şeref madalyasıdır. Ne mutlu ki, otuz seneden beri Nur talebeleri ağabeylerimiz bu ni'metlere mazhar olmuşlar. Maalesef bizlere ki, bizler bu şereflere nâil olamadık ve olamayacağız da. Zîra bunları kazandıran devir kapanmak üzeredir.
Risale‑i Nur, bu vatan ve millete emniyet ve âsâyişi te'min eden ve kalblere birer yasakçı bırakan îmânî bir eserdir. İslâmiyet düşmanlarının tahrîkâtıyla olan müteaddid mahkemelerde Risale‑i Nura berâetler verilmiş, Temyiz Mahkemesi ittifakla berâet kararını tasdik ederek Risale‑i Nur da'vâsı kaziye‑i muhkeme hâlini almıştır. Yirmibeş mahkeme de “Risale‑i Nurda suç bulamıyoruz.” diye karar vermiştir.
850
Otuz seneden beri yüzbinlerle Nur talebelerinin bir tek vukûâtı görülmemiştir. Bunun için, Risale‑i Nurun neşrine mâni olmaya çalışanlar, emniyet ve âsâyişin düşmanı ve vatan ve millet hâini anarşistlerin hesabına bilerek veya bilmeyerek çalışanlardır. Risale‑i Nura ilişen hükûmet değildir; çünkü, emniyet ve zâbıta anlamış ki, Bediüzzaman ve Nur talebelerinde siyâsî bir gaye yoktur. Bunların meşguliyeti, sâdece îmân ve İslâmiyettir. İşte o gizli din düşmanlarının taarruzları karşısında Nur talebeleri, Risale‑i Nurdaki tahkîkî îmân derslerinin verdiği îmân kuvvetiyle metîn salâbetli ve mağlûb edilmez bir Hizbü'l‑Kur'ân ve fethedilmez bir kale hâlindedirler. Din düşmanları tarafından hücumlar oldukça, Nur talebelerinin Risale‑i Nura ve Üstadlarına olan sadâkat ve sebat ve fa'âliyetleri ziyâdeleşir, perçinleşir. Bir talebesi Üstadımıza şöyle yazmış:
“Ey benim azîz kahraman Üstadım! Muârızlarımız arttıkça kuvvetimiz çoğalıyor; Rabb‑i Rahîm’imize hadsiz şükürler olsun!”
Evet, o bir zamanlar ki, karanlıklı, zulümâtlı ve eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak devrinde herkes susturulmuş; fakat tek bir kimse susmamış ve susturulamamış. Bu yektâ ve nâdir kimse olan Bediüzzaman’ın talebeleri de mağlûb edilememişlerdir…
Nur talebeleri, evvelâ kendi îmânlarını kurtarmak, bununla beraber din kardeşlerinin de îmânlarını kurtarmak için Kur'ân‑ı Hakîm’in yüksek ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru okumuşlar ve okutmuşlardır. Îmânlarını kurtarmaya çalıştıkları ve rızâ‑yı İlâhî için Kur'ân’a ve îmâna Risale‑i Nurla hizmet ettikleri sırada ma'rûz kaldıkları hücum ve taarruzlara hiç ehemmiyet vermeyerek o gizli din düşmanlarının tasallutlarını, saldırışlarını kendileri için îmân ve Kur'ân hesabına bir kamçı ve bir teşvikçi hükmüne geçtiğine kanâat getirmişlerdir. Otuz senelik bu nev'i hâdisâtın ve bu nev'i te'sirâtın neticeleri, bu Millet‑i İslâmiye müvâcehesinde meydândadır.
İşte Risale‑i Nurun yeni ve müştâk talebeleri olan kardeşlerimiz! Sizler de böyle bir Üstad’ın ve böyle bir eserin talebeleri olduğunuzdan sizlerin de bu semerelere ve meyvelere mazhar olup Nurlara daha ziyâde sarılarak, harâret ve iştiyakınız daha fazla ziyâdeleşmiş olarak Nurları sebat ve sadâkatle okumak derecesine nâil olacağınızdan, hem sizleri rûh u canımızla tebrik ediyoruz, hem sizlere binler selâm ve duâlar edip duâlarınızı bekliyoruz.
851
Nurlara Olan Taarruzların Bir Zararı Olsa Yirmi Faydası Vardır
Nurlara olan taarruzların bir zararı olsa yirmi faydası vardır. Elbette yirmi kazanca karşı bir zarar hiç hükmündedir. Taarruzlar ancak ve ancak Nur’un neşriyat ve fütûhâtının genişlemesine, inkişafına sebebdir ve Millet‑i İslâmiye nazarında i'timâd ve emniyet kazanmasına medârdır. Risale‑i Nurun Anadolu genişliğinde ve Âlem‑i İslâm vüs'atinde ve Avrupa ve Amerika çapındaki maddî ve manevî te'sirât ve fütûhâtına ve neşriyatına şâhid olan İslâmiyet düşmanları yine bazı taarruzlar yapmışlar. Aldığımız haberlere göre bu taarruzlardan sonra, hususan Şark vilâyetlerinde, eskisine nazaran Nur’un fütûhâtı on gün içinde on misli fazlalaşmış. Hem böylelikle halkın nazar‑ı dikkati Risale‑i Nura ve Üstadımıza çevrilmiş, uyuyanlar uyanmış, tenbeller harekete gelmiş, ihtiyatsızlar ihtiyata muvaffak olmuşlardır. Bu acı taarruzlar gelip geçici olmakla beraber, sırf bir korku ve evhâm yaymak kasdıyla yapılan vesileler ve desîseli manevralardır. Ahmak din düşmanları, güyâ Nur talebelerini korkutmak sevdâsıyla resmî kimseleri aldatıp tahrîk ve âlet etmeye çalışıyorlar. Acaba o gâfiller bilmiyorlar mı ki bizler Nur’un talebeleriyiz… Dinsizlerin, masonların, komünistlerin mâhiyeti gayet derecede zaîftir. Zâhiren kuvvetli gibi görünmeleri, serseri bir çocuğun bir hâneyi bir kibritle mahvetmesi gibi, tahribâtla iş görmelerindendir. Evet, onlar son derece zaîftirler; çünkü, bir serçe kuşu kadar iktidarı olmayan kendi varlıklarına güvenirler. Hem son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedirler; çünkü, insanlara kul‑köle olup onlara mürâîlik, riyâkârlık ve dalkavukluk ediyorlar. Ehl‑i îmân ise, hususan tahkîkî îmân ile îmânı inkişaf edenler kavîdirler, muazzezdirler. Onların herbiri bir abd‑i azîz ve bir abd‑i küllîdirler; çünkü onlar, bir Kadîr‑i Zülcelâl’e ve bir Hakîm‑i Zülkemâl’e ve bir Hàlık‑ı Kâinâta ve bir ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ’a ve bir ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾’e ibâdet ederler, kulluk ederler… O’na intisab ederler, hem istinâd ederler.
852
Bu gizli din düşmanları ve münâfıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları, Risale‑i Nurdan ve Üstadlarından ayırmak kàbil değildir. Bunun için şeytânî plânlarını, desîselerini değiştirdiler. Bir zaîf damarlarından veya sâfiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münâfıklar veya o münâfıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost sûretine girerek, bazen de talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete hizmettir; bu da onlarla mücâdeledir. Şu ma'lûmâtı elde edersen, Risale‑i Nura daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir.” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihâyet Risale‑i Nura çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyâhut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar. Risale‑i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, rûhî, kalbî intibâh ve uyanıklık veriyor ki; bütün böyle aldatmalar, bizi Risale‑i Nura şiddetle sevk ve teşvik ve o dessâs münâfıkların maksadlarının tam aksine olarak bir te'sir ve bir netice hâsıl ediyor. Fesübhânallâh!‥ Hattâ öyle Nur talebeleri meydâna gelmektedir ki, asıl hàlis niyet ve kudsî gayeden sonra – bir sebeb olarak da – münâfıkların mezkûr plânlarının inâdına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale‑i Nura vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmiyet fedâisi olmak zamanıdır.” اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
853
Bizim hizmet‑i Îmâniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyânet Riyâseti ehl‑i vukûf raporunda: “Risale‑i Nur kitaplarında siyaseti alâkadar eden mevzûlar yoktur.” demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon savcısı da iddianâmesinde: “Bediüzzaman ve talebelerinin fa'âliyeti siyâsî değildir.” diye hükmetmiştir. Evet, Risale‑i Nur şâkirdlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesâil‑i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur’a kâfî gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine îmânı kurtarmak da'vâsına hasredeceğiz. Hem bir takım siyâsî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fenâ şeylerle meşguliyet fenâ te'sir eder. Fenâ iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı, iyice tasvir etmek, sâfî zihinleri idlâldir.” Evet menfîlikleri öğrenerek mücâdele edeceğim gibi sâf bir niyetle başlayıp menfî şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadâkati eski hâline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.
Risale‑i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izâle ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenâyı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle, bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfûz kılıyor.
Hülâsa‑i kelâm: Biz, ancak nurlarla meşgulüz, biz mücevherât‑ı Kur'âniye ile iştigâl ediyoruz, bizler, Kur'ânın kâinât vüs'atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz, bizler, ancak bâkîye hizmet ediyoruz, bizler, fânî şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim, Risale‑i Nurla olan hizmet‑i îmâniyemiz, başka şeylerle iştigâlimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfî geliyor…
Elhâsıl: Üstadımız Bediüzzaman’la ve Risale‑i Nurla mücâdele eden insafsız gizli din düşmanları, acz‑i mutlakla ebede kadar mağlûbiyettedirler. Bediüzzaman ve Risale‑i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktır. Şahsı çürütmeye çalışmakla Risale‑i Nur çürütülemez. Zîra, Risale‑i Nur, bizâtihi hüccet ve bürhândır. Onu ve Onun müellifini çürütmeye çalışanlar, çürümeye mahkûm olmuşlardır. Nümûnesi, tarih müvâcehesinde meydândadır ve hem de çürüyeceklerdir. Risale‑i Nurdaki yüksek hakikat, Risale‑i Nuru ebede kadar pâyidâr kılacaktır…
854
Evet, Nur talebeleri Ağır Ceza Mahkemelerinde demişler ki: “Bizi Üstadımız Bediüzzaman’dan ve Risale‑i Nurdan ve bizi bizden ayıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur.” Evet, o münâfıkların atomları dahi bu hususta âcizdir. Farz‑ı muhâl yapabilseler, hattâ cesedimizi öldürseler de, rûhumuz selâmet ve saâdetle ebediyete gidecektir. Hem Üstadımızın Mektûbat Mecmuası’nda dediği gibi deriz: “Birimiz dünyada, birimiz Âhiret’te, birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz şimâlde, birimiz cenûbda olsak; biz yine birbirimizle beraberiz.”
Üstadımız hiçbir manevî makam iddia etmiyor. Başkaları tarafından kendine verilen büyük ve müstesnâ pâyeleri reddediyor. Fakat O’nun hâl ve ahvâli, fiiliyât ve harekâtı, O’nun kim olduğunu anlamaya ve isbâta kâfîdir. Evet Bediüzzaman’ın ve Risale‑i Nurun Kur'ân, îmân ve İslâmiyet hizmetine mâni olabilmek için dünyayı elinde tutup çevirecek bir kuvvet lâzımdır.
Hazret‑i Üstadımızın i'dâm plânlarıyla sevk edildiği mahkemedeki müdafaâtlarından, Büyük Müdafaât kitabından bazı cümleler:
“Risale‑i Nur Talebeleri başkalarına benzemez, onlarla uğraşılmaz, onlar mağlûb olmazlar. Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır. Kur'ân‑ı Hakîm’den süzülmüştür. Kur'ân ise arşı, ferşle bağlayan bir zincir‑i nurânîdir… Kimin haddi var ki buna el uzatsın. Risale‑i Nur, bu Anadolu’nun sînesine yerleşmiştir; hiçbir kuvvet onu söküp atamayacaktır.”
855
Meşhûr ve hàrikulâde bir eser olan “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”nden:
“Risale‑i Nur, yalnız cüz'î bir tahribâtı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb‑i umumîyi ve efkâr‑ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm‑ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâsların ve cereyanların ve şeâirlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân‑ı umumiyeyi, Kur'ânın i'câzıyla ve geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakìn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve binler tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden çıkan Risale‑i Nur, o vazifeyi görmekle beraber; îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medâr olmuştur ve olmaktadır!‥”
Azîz kardeşlerimiz!
Yüzlerce ulemânın susturulduğu ve dini neşriyatın yaptırılmadığı ve Kur'ânın hakikatlerini beyân ve tebliğ etmeye dinen muvazzaf oldukları hâlde cebren yaptırılmadığı ve din adamlarının imha edilmesi gibi dehşetli ve tarihin görmediği bir hengâmda, Kur'ân ve îmân ve İslâmiyeti yıkmak plânlarının tatbik edildiği en müdhiş bir devirde ve küfr‑ü mutlakın ve dinsizliğin en azgın bir zamanında Bediüzzaman Said Nursî, Kur'ân ve îmân ve İslâmiyetin fedâkâr ve pervâsız bir müdâfi'i ve muhâfızı olarak cihad‑ı diniye meydânında yegâne şahıs olarak görülmüştür. Evet, Bediüzzaman, devletlere, milletlere mukâbil, değil yalnız bir yerdeki Fir'avunlara, bütün Avrupa dinsizliğine karşı tek başıyla meydân okumuş ve okuyor. Ve Kur'ân hakikatlerini eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak içerisinde neşrediyor. “Vazifemiz çalışmaktır. Bizi gâlib etmek, mağlûb etmek, muvaffak etmek ve Nurları kabûl ettirmek Cenâb‑ı Hakk’a aittir. Biz, vazife‑i İlâhiye’ye karışmayız.” demiş ve tarihte misline rastlanmayan zulüm ve işkenceler içerisinde çok zâlimâne muâmeleler görmüş ve kapısında jandarma ve polis bekletilmek sûretiyle Cuma namazına dahi gitmekten men'edilmiş ve bütün bu tarihî fâciaları kapatmak ve kimseye işittirmemek için de sıkı bir takyidat altına alınmıştır.
856
İşte, böyle ağır şartlar içerisinde Risale‑i Nuru Hazret‑i Üstadımız inâyet‑i İlâhiye ile te'lif edip, ekserîsini Kur'ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle – aynı zamanda – Kur'ân hattını da muhâfaza etmiş ve yüzbinlerle Müslüman Türk gençleri Risale‑i Nuru okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur'ânın yazısını öğrenmek ni'met ve şerefine nâil olmuşlardır. Üstadımız, mâlik olduğu kuvvet‑i îmân ve ihlâs‑ı tâmme ile hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi avâm ve hàvâs talebelerinin umumunun istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yepyeni bir tarz‑ı beyânla ifâde ve izhâr etmiştir. Böylece Risale‑i Nur gibi taptaze ve parlak ve yüksek bir tefsir‑i Kur'ânîyi inâyet‑i Hak’la meydâna getirmiştir.
Bu hàrikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhâfaza etmiştir. Hem Şeâir‑i İslâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberût devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeâirden fedâkârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve İslâmiyete muhâlif fetvâlara ve bid'alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında Bediüzzaman, ne lisân‑ı hâlinde, ne lisân‑ı kàlinde ve ne de fiiliyâtında o kadar zulümler çektiği ve i'dâmlarla tehdid edildiği hâlde en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır. Bil'akis, “Ecel birdir, tağayyür etmez… Ölüm, bu âlem‑i fenâdan âlem‑i bekàya ve âlem‑i nura gitmek için bir terhistir.” deyip mücâdeleye atılmış; bid'aları tanıtan ve durduran ve Şeâir‑i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve Sünnet‑i Seniye’yi ihyâ eden eserleri perde altında otuz seneden beri neşretmiş ve muhîtinde, âdeta Devr‑i Saâdet’in bir cilvesini yaşatmıştır. Bir Sünnet‑i Seniye’ye muhâlif hareket etmemek için işkenceli bir inzivayı ihtiyar etmiştir. Otuz seneden beri milyonlara hükmeden dinsiz ve emsâlsiz bir istibdâd‑ı mutlak, Bediüzzaman’ı hiçbir cihetten hiçbir vakit hükmü altına alamamış, bil'akis zâlim müstebidler O’na mağlûb olmuşlardır.
857
Risale‑i Nur, taklidî îmânı tahkîkî îmâna çevirip – îmânı kuvvetlendirip – iki cihanın saâdetini kazandırıp, hüsn‑ü hâtimeyi netice verir. En büyük dinsiz feylesofları da ilzam etmiştir. Risale‑i Nurun bir hususiyeti de şudur ki: – Diğer Mütekellimîn’e muhâlif olarak – ehl‑i dalâletin menfîliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek yara yapmaksızın tedâvi etmesidir. Bu itibarla bu zamanda Risale‑i Nur, vehim ve vesveseleri mahvediyor, akla gelen suâlleri, istifhâmları; nefsi ilzam, kalbi iknâ ederek cevablandırıyor.
Risale‑i Nur, hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır; hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki; yalnız akılla giden ehl‑i mekteb ve ehl‑i felsefe ve kalb yoluyla giden ehl‑i tasavvuf, Risale‑i Nura sarılıyorlar. Ve ehl‑i mekteb ve felsefe anlıyorlar ki, hakîki münevverlik, akıl ve kalb nurunun mezciyle kàbildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hâl ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukùtu netice veriyor. İhlâslı, hàlis ehl‑i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile hem akıl ile bizi hakikat yolunda götürecek ve hakikate vâsıl edecek Kur'ânî bir yol lâzımdır ki, biz zülcenâheyn olabilelim. (Hâşiye‑1) İntibâha gelmiş olan ehl‑i medrese vâkıf oluyorlar ki, eski zamanda medrese usûlü ile onbeş senede elde edilebilen îmânî ve İslâmî netice bu zamanda, Risale‑i Nurla onbeş haftada elde edilebiliyor. Üstadımız buyuruyorlar ki: “Bir sene Risale‑i Nur derslerini anlayarak ve kabûl ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir.”
858
Risale‑i Nur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin nurânî meşrebini ve Sahâbe‑i Kirâm’ın àlî seciyesini beyân eden bir nur ve feyiz hazinesidir. İşte bu mezkûr vaziyet, bugünkü dünyaya taptaze, nurânî bir hayat ve yepyeni bir veche vererek şu hakikati gösteriyor ki, çoktandır birbirine muârız zannedilen ehl‑i mekteble ehl‑i medreseyi ve ehl‑i tekyeyi, Risale‑i Nur tevhid ve te'lif ediyor. Hem de, muâraza hâlinde olan Şark’la Garb’ı barıştırıyor. İttihâd‑ı İslâm’ı meydâna getirmek için çalışan Ehl‑i İslâm’a yegâne çarenin Risale‑i Nur olduğu mütehassıs zâtlar tarafından kabûl ve tasdik edilmektedir. Hem, bugünkü dünyadaki ihtilâfları halledecek olan; aklen, fikren terakkî etmiş yirminci asır insanlarına hak ve hakikati anlatabilecek yepyeni bir ilmî keşfiyâtı ve bir teceddüdü, Amerika’da, Avrupa’da hususan Almanya’da taharrî eden cereyanlar meydâna gelmiş; eğer idrak edebilirler ve görebilirlerse, işte Risale‑i Nur Külliyatı… Nitekim bu hakikatin idrak edilmeye başlandığını gösteren emâreler bahtiyar Alman Milleti içinde görülmektedir. (Hâşiye‑2)
859
Eski zaman Garb feylesoflarının çözemedikleri ve yeni zaman feylesoflarının da: “Felsefe henüz bunu halledememiştir.” dedikleri düğümler, Risale‑i Nurda, Kur'ânın feyziyle keşf ve halledilerek aklen ve mantıken isbât edilmiştir. Şark’ın dâhî hükemâlarının kırk sahifede anlatmaya çalıştıkları müşküller, Risale‑i Nurun bir sahifesinde vecîz bir şekilde ifâde edilmiştir.
Bediüzzaman’ın 1935 senesinde i'dâm edilmek üzere verildiği Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki müdafaâtından bir‑iki cümle: “Risale‑i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale‑i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale‑i Nur, tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâftır.”
Hem, haşr‑i cismânî mes'elesinde, hükemâdan İbn‑i Sînâ gibi meşhûr bir dâhînin, “Haşir naklîdir, îmân ederiz; akıl bu yolda gidemez.” dediği bir hakikat, Risale‑i Nurda, hem umumun istifade edebileceği emsâlsiz bir tarzda Kur'ânın feyziyle aklen isbât edilmiştir.
Dalâlet‑âlûd Avrupa feylesoflarının ve sapkın talebelerinin bazı müteşâbih âyât‑ı kerîme ve ehâdîs‑i şerîfenin zâhirî mânâlarını anlamayarak yaptıkları kasıdlı i'tirâzlara, Risale‑i Nurda aklen, mantıken cevablar verilerek, o âyetlerin ve o hadîslerin birer mu'cize oldukları isbât edilmiştir. Böylelikle de, bu zamanda fen ve felsefeden gelen dalâlet ve şübheleri Risale‑i Nur kökünden kesmiştir. Risale‑i Nur bunu yaparken de müsbet bir usûl takib etmiştir.
860
Risale‑i Nur, fevkalâde müstesnâ bir edebî üstünlüğe mâliktir. En meşhûr eserlerle bile kàbil‑i kıyâs olmayan ve başlıbaşına bir hususiyeti hâiz olan üslûbunda yüksek bir belâğat, fesâhat ve selâset ve îcâz vardır. Hattâ Bediüzzaman’ın eserlerini Âlem‑i İslâmın ısrarla arzu etmesiyle Arapça’ya tercüme ettirmek için büyük İslâm Âlimlerine “Asâ‑yı Mûsa Mecmuası” götürüldüğü vakit, okumuşlar ve demişlerdir ki: “Bediüzzaman’ın eserlerini ancak kendisi tercüme edebilir; Risale‑i Nurdaki yüksek belâğatı ve misilsiz olan fesâhat ve îcâzı tercümede muhâfaza etmekten ve O’nun ilmini ihâta etmekten âciziz!” Bu sûretle o yüksek âlimler, Üstadımızın faziletini ve Risale‑i Nurun kemâlâtını göstermişlerdir.
Bediüzzaman, eserlerinde, hemen bütün büyük müellif ve edîblerden farklı olarak lafızdan ziyâde mânâya ehemmiyet vermiştir. Mânâyı, lafza fedâ etmemiş; lafzı mânâya fedâ etmiştir. Üslûbda okuyucunun bir nev'i hevesini nazara almamış, hakikati ve mânâyı esâs tutmuştur. Vücûda elbiseyi yaparken vücûddan kesmemiş, elbiseden kesmiştir. Risale‑i Nurdaki aklı, kalbi, rûhu ve vicdânı celbeden ve hakikate râmeden o İlâhî câzibedendir ki, çoluğu‑çocuğu, genci‑ihtiyarı, avâmı‑hàvâssı o Nur’a koşuyorlar ve o câzibedâr Nur’un pervânesi oluyorlar. Bu hakikatin parlak bir misâli olarak geniş bir talebe kitlesi, az zamanda din düşmanlarını titreten bir hâle gelmiştir.
Risale‑i Nurun her cihetten olduğu gibi edebî cihetten de kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek, edîblerin, hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktır. Bu husustaki karınca kararınca olan sönük, fakat samîmî ve hakikatli ifâdelerimiz, Risale‑i Nurdan gördüğümüz azîm istifadeye mukâbil sonsuz bir minnet ve şükrânımızın ifâdesinden ibarettir. Yoksa bu mevzûlarda sâhib‑i salâhiyet ve sâhib‑i ihtisàs, ancak ve ancak Risale‑i Nurun kendi müellifi olabilir.
861
Risale‑i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevab veren yegâne tefsir‑i Kur'ânî olduğu, enâniyetini Hakk’a fedâ eden fazilet‑perver İslâm ulemâsı tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî’nin te'lifâtındaki hususiyetler ve bir bahr‑i ummân gibi O’nun ilmî dehâsıdır ki, Mısır matbuâtında “Bediüzzaman, Fatînü'l‑Asr’dır.” diye yüksek ehl‑i ilme hüküm verdirmiştir.
Bediüzzaman, mukàbelesiz hediye kabûl etmemeyi düstur‑u hayat edindiği düşmanlarınca da tasdik edilerek, İslâmiyet düşmanlarının ehl‑i ilme yaptığı ithamı, bu düsturuyla fiilen tekzîb ve ilmin hiçbir şeye âlet olmadığını yine fiiliyâtı ile isbât etmiştir. Ulemâ‑i İslâm’ın şeref ve haysiyetini ve izzet‑i İslâmiye ve izzet‑i diniyeyi, en zâlim ve hunhar hükümdarlar karşısında bile muhâfaza ve müdafaa etmiştir. Aç kaldığı zamanlarda dahi, hayatı boyunca olan istiğnâ kaidesini bozmamış ve “İktisad ve kanâat iki büyük hazinedir, bunların bereketi bana kâfîdir.” diyerek halklardan istiğnâ etmiş ve etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin senelerden beri hapisten hapse, zindândan zindâna atılması ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine dâima tazyîkler ve şiddetli zulüm ve dehşetli işkenceler yapılması ve onyedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylık azâblar çektirilmesi, kendisinin ve Risale‑i Nur Külliyatının hakkâniyet ve sıdkına birer canlı mühür ve birer parlak delildir. Meselâ Hindistan’da sormuşlar: “Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?” Cevaben denilmiş ki: “Hasta, garîb, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabûl etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir da'vâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.” Onlar da: “Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr‑ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyâkârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur'ân ve İslâmiyete te'sirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da Ona zulüm etmişler.” demişler.
862
Üstadımız Bediüzzaman hakkında, takdirkâr ve fazilet‑perver zâtların takdirleri, bir senâdan ibaret değildir; bir vâkıadır; fiiliyât ve icraatının belki yüzden birisini kısaca âcizâne ve noksan bir tarzda nakletmektir. Hem bu mevzûda Risale‑i Nur talebelerinin takdirkâr makale, mektûb ve fıkraları bir medih değildir; belki Üstadımızın dinî hizmetini hedef tutan, şahsına taarruz eden vicdânsız ve insafsız din düşmanlarına karşı müsbet bir müdafaadır. (Hâşiye)
Böyle olduğu hâlde Üstadımız öyle zâtların ve Risale‑i Nur talebelerinin hakikatli takdir ve beyânlarına karşı hiddetlenerek, çok defa da hatırlarını kırarak der ki: “Zaman, şahıs zamanı değil, şahs‑ı manevî zamanıdır. Risale‑i Nurda şahıs yok, şahs‑ı manevî var. Ben bir hiçim. Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır; Kur'ân’dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur'ânındır. Şahsımla, Risale‑i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risale‑i Nura aittir. Risale‑i Nurun neşrindeki hàrika muvaffakıyet ise, Risale‑i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binâen Cenâb‑ı Hak, Kur'ân‑ı Hakîm’den bana ilâç ve tiryâkları ihsân etti, ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümânlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risale‑i Nurun talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum hâlde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım.” der.
863
Bediüzzaman Said Nursî’nin cihan‑şümûl Kur'ân ve îmân ve İslâmiyet hizmetindeki müstesnâ muvaffakıyet ve zaferinin ve Risale‑i Nurdaki kuvvetli te'sirâtın sırrı; kendisinin ihlâs‑ı etemmi kazanmış olmasıdır. Yani, yalnız ve yalnız rızâ‑yı İlâhîyi esâs maksad edinmiştir. Bu hususta: “Mesleğimizin esâsı, a'zamî ihlâs ve terk‑i enâniyettir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır. İnsanların maddî manevî hediyelerinden hürmet ve teveccüh‑ü âmmeden, şöhretten şiddetle kaçıyorum.” der. Ziyaretçi kabûl etmemesinin bir hikmeti de bu sır olsa gerek. Hem ihlâsa verdiği gayet fazla ehemmiyet, yüzotuz parça eserinden yalnız “İhlâs Risalesi”nin başına, “Lâakal her onbeş günde bir defa okunmalıdır.” kaydını koymasından da anlaşılıyor. “Büyük Mahkeme Müdafaâtı” kitabında: “Risale‑i Nur, değil dünyaya, kâinâta da âlet edilemez; gayemiz, rızâ‑yı İlâhî’dir.” demiştir.
İşte bu sırr‑ı ihlâstandır ki, İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) gibi en meşhûr İslâm hükemâlarının eserlerini tetebbu' eden muhakkìk ve müdakkik bir ehl‑i ilim diyor ki:
Risale‑i Nurdan okuduğum bir sahifenin bana verdiği istifade, diğer eserlerin on sahifesinden daha fazladır.