Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Diyânet İşleri Müşâvere Kurulunca Bütün Eserler Tedkik Ettirildi

Afyon Mahkemesi’nin Risale‑i Nuru müsâdere kararını, Mahkeme‑i Temyiz esâstan bozdu. Bozma kararında ileri sürdüğü sebeblerden birisi; kararnâmede suç unsuru gösterilen risalelerin, Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nde berâet eden eserlerden olup olmadığının zikredilmediği, şâyet berâet edip iâde edilen eserlerden ise, kararın yanlış olacağı; hem Temyizin tasdikinden geçip kaziye‑i muhkeme hâline gelen bir da'vânın yeniden taht‑ı muhâkemeye alınışının kanuna uygunsuz olduğudur.
768
Temyizin bozma kararından sonra, Afyon’da tekrar duruşma başladı. Bu şekilde mahkeme devam ederken iktidarı ele alan Demokrat Parti Hükûmeti, umumî af ilân etti. Afyon Mahkemesi de af kanununun dâire‑i şümûlüne girdiği için dosya ortadan kaldırıldı. (Hâşiye)
769

Böyle Eserleri Neşretmek, Diyânet Riyâsetinin Vazifesidir

Afyon hâdisesi başlamadan evvel Diyânet İşleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki, Said Nursî’den iki takım Risale‑i Nur eserlerini, bir takımını Diyânet İşleri Kütübhânesi’ne koymak, bir takımını da şahsına alıkoymak için istemişti. Fakat hapis hâdisesi çıktı, gönderilemedi. Üstad, hapisten sonra Emirdağı’na geldiği vakit, evvelce hazırlanan iki takımı tashih ederek Ahmed Hamdi’ye gönderdi ve aşağıdaki mektûbu kendisine yazdı.
Muhterem Ahmed Hamdi Efendi!
Bir hâdise‑i rûhiyemi size beyân ediyorum: Çok zaman evvel zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların, zarûrete binâen ruhsata tâbi ve azîmet‑i şer'iyeyi bırakan fikirlerine, benim fikirlerim muvâfık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. Neden azîmeti terkedip ruhsata tâbi oluyorlar.” diye Risale‑i Nuru doğrudan doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç‑dört sene evvel kalbime size karşı tenkidkârâne bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:
Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribâta karşı ehvenü'ş‑şer düsturuyla bir kısım vazife‑i ilmiyeyi, mukaddesâtın muhâfazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı ruhsatlarına ve kusurlarına inşâallâh keffâret olur.” diye kalbime şiddetle ihtar edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakîki uhuvvet nazarıyla bakmağa başladım.
Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefâtımla neticelenmesi düşüncesiyle, Nurlara benim bedelime hakîki sâhib ve hâmî ve muhâfız olacağınızı düşünerek ve üç sene evvel sizin ısrarla bir takım Risale‑i Nuru istemenize binâen vermek niyet etmiştim. Şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil Nur şâkirdlerinden üç zâtın on‑onbeş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için şiddetli hastalığım içinde bir derece tashih ettim.
770
Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukâbil onun manevî fiatı üç şeydir:
Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyânet Riyâsetinin şûbelerine; mümkünse eski harf, değilse yeni harf ile ve hàs arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyânet Riyâsetinin şûbelerine yirmi‑otuz tane teksir ederek göndermektir. Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyânet Riyâsetinin vazifesidir.
İkincisi: Mâdem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esâsı, hem başları, hem şâkirdlerisiniz; onlar sizin hakîki malınızdır.
Üçüncüsü: Tevâfuklu Kur'ânımız mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab'edilsin ki, tevâfuktaki lem'a‑i i'câziye görünsün
Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî’nin ve Talebelerinin 1950’den Sonra Yazdığı Mektûblardan Bazıları

Demokratların Ezân‑ı Muhammedî’yi Arapça olarak okunmasına müsâade etmeleri dolayısıyla yazılan bir hasbihâl

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem sizin, hem bu memleketin, hem Âlem‑i İslâmın mühim bayramlarının mukaddimesi ve bu memlekette Şeâir‑i İslâmiyenin parlamasının bir müjdecisi olan Ezân‑ı Muhammedî’nin kemâl‑i ferâhla onbinler minârelerde okunmasını tebrik ediyoruz. Ve seksen küsûr sene bir ibâdet ömrünü kazandıran Ramazan‑ı Şerîfteki ibâdet ve duâlarınızın makbûliyetine Âmîn!” diyerek Rahmet‑i İlâhiye’den herbir gece‑i Ramazan bir Leyle‑i Kadir hükmünde sizlere sevâb kazandırmasını niyâz ediyoruz. Bu Ramazanda şiddetli za'fiyet ve hastalığımdan tam çalışamadığımdan sizlerden manevî yardım ricâ ediyorum.
Said Nursî
771

Ey Azîz ve Necîb Kavm‑i Arab’ın Nurânî Âzâları!

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âlem‑i İslâm Merkezlerindeki Mübârek Müslüman Kardeşlere!
Sizleri, bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl‑ü ulemânın ve fuhûl‑ü müfessirînin en yükseği olan Bediüzzaman Hazretlerine, kıymetdâr ve mübârek bir mücâhid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriki takdim etmiştik.
Bediüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektûblarında, o kıymetdâr, bî‑nazîr Üstad Bediüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur'ân ve îmân kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat‑i Kur'âniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü'l‑Kur'ân’ın dâiresi içinde çok saflardan iki muvâfık ve iki müterâfık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş. Ve o mü'min kardeşlerimizin Risale‑i Nurla ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübârek İslâm cemâatlerinin Urfa’daki Nur şâkirdleriyle ve Nur eczâlarıyla himâyetkârâne alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.
772
Ey azîz ve necîb Kavm‑i Arab’ın nurânî âzâları! Tarihin a'mâkına gömülen ve mâziden istikbâle atlayan ecdâdlarımıza, bu millet‑i İslâm’ı parçalamak için bin dörtyüz seneden beri hücum eden küffar orduları, en nihâyet Birinci Harb‑i Umumî’de emellerine muvaffak oldular. Türk ve Arab iki hakîki müslüman kardeşin bin senelik sarsılmayan muhabbetlerini pek çok desîselerle, yalanlarla söndürdüler. Ehl‑i İslâm’ın ve nev'‑i beşerin medâr‑ı fahri ve bütün mevcûdâtın sebeb‑i hilkati ve bütün Füyûzât‑ı İlâhiye’nin mazharı O àlî Peygamberin Ravza‑i Mutahhara’sına yüzler sürmek için pek büyük bir iştiyakı kalblerinde yaşattıklarına tahammül edemediler. O àlî Peygamber‑i Zîşan’ın küçücük bir iltifatına mazhar olmak için, rûhlarına varıncaya kadar herşeylerini fedâ ettiklerini hazmedemediler. Bin dörtyüz seneden beri zeminin yüzünde, zamanın sahifeleri üzerinde ve şehîdlerin ve gâzilerin beyaz kılınç kalemleriyle kırmızı mürekkebleriyle yazıp tarihe emânet bıraktıkları medâr‑ı iftiharları muhteşem yazılarını Müslümanlara unutturmak istediler. Bu azîmle yürüyen o amansız düşmanlar, pek acı işkenceler altında ezdikleri Türk ve Arab bu iki kardeşi, bir daha ittihâd etmemek için en müdhiş muâhedelerin zincirleriyle bağladılar. Çelik zincirler altında senelerle inlettirdiler. Her türlü şenâati Müslümanlığa icra ettiler.
Heyhât! İnâyet‑i İlâhiye’nin tekrar yâr olacağını, Risale‑i Nur gibi pek büyük ve pek hàrika bir tefsir‑i Kur'ânla ve onun àlî müellifi Bediüzzaman’la, Müslümanlığın büyük zaferini bilemediler ve göremediler. O eserler ki, vahdâniyet‑i İlâhiye ile Risalet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) ve hakikat‑i haşriyeyi o kadar kuvvetli ve hakikatli bürhânlarla o kadar parlak bir sûrette isbât ediyor ki, şimdiye kadar hiçbir feylesof, hiçbir âlim karşısına çıkıp i'tirâz edememiş.
Biz Türkler, seyyidleri kesretle içinde bulunan ve necîb Kavm‑i Arab olan sizlere ve sizin ecdâdlarınız olan Sahâbe‑i Güzîn’e, Allah nâmına, Peygamber‑i Zîşan hesabına sonsuz bir sevgiyi ve nihâyetsiz bir hürmeti dâima kalbimizde, rûhumuzda besliyoruz ve yaşatıyoruz. O àlî Peygamber‑i Zîşan için ve O’nun àlî dini için, başta rûhumuz ve herşeyimizi fedâya hazırız.
773
Cenâb‑ı Hakk’ın lütf‑u kereminden büyük bir ümîd ile yalvarıp istiyoruz ki, sevgili Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin verdikleri haber‑i beşâretle, Türk ve Arab iki hakîki kardeş millet, inşâallâh yakın bir âtîde ittihâd edecek. Ve o ittihâd sâyesinde, o müdhiş düşmanların Müslümanlar içine saçtıkları fesâd tohumları kendi yüzlerine atılacak. Ve zincirler altında inleyen dörtyüz milyon Müslümanlık, yeniden hayat‑ı kudsiye-i İslâmiye ile, nev'‑i beşerin başına geçip, sulh ve müsâlemet‑i umumiyeyi te'min edecek, inşâallâh.
Risale‑i Nurun Âciz Bir ŞâkirdiHusrev
774

Risale‑i Nur’un büyük hizmetini takdir eden Adnan Menderes’e Üstadın yazdığı mektup

Risale‑i Nurun vatana, millete ve İslâmiyete büyük hizmetini kabûl ve takdir eden Başvekil Adnan Menderes’e Üstad’ın yazdığı bir mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben çok hasta olduğum ve siyasetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnan Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaziyetim görüşmeğe müsâade etmediği için; o sûrî konuşmak yerine bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.
Gayet kısa birkaç esâsı, İslâmiyetin bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyân ediyorum:
Birincisi: İslâmiyetin pek çok kanun‑u esâsîsinden birisi: ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyet‑i kerîmesinin hakikatidir ki: Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ûl olamaz.”
Hâlbuki şimdiki siyaset‑i hâzırada particilik tarafdârlığı ile bir cânînin yüzünden pek çok masûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinayeti yüzünden tarafdârları veyâhut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve tezyifler edilip bir tek cinayet, yüz cinayete çevrildiğinden gayet dehşetli bir kin ve adâveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukàbele‑i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat‑ı ictimâiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar bu esâstan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hâl bizde olsa pek dehşetli olur.
Bu tehlikeye karşı çare‑i yegâne: Uhuvvet‑i İslâmiye’yi ve esâs İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masûmları himâye için, cânîlerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun‑u esâsîden geliyor.
Meselâ: Bir hânede veya bir gemide bir masûm ile on cânî bulunsa, hakîki adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstur‑u esâsîsi ile o masûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım; ki, masûm çıkıncaya kadar
775
İşte bu kanun‑u esâsî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet‑i dâhiliyeye ilişmek, on cânî yüzünden doksan masûmu tehlikeye atmak gadab‑ı İlâhiye’nin celbine vesile olur.
Mâdem Cenâb‑ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîki dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu kanun‑u esâsîsini kendilerine bir nokta‑i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.
İslâmiyetin İkinci Bir Kanun‑u Esâsîsi: Şu Hadîs‑i Şerîftir: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatiyle memuriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil
Bu zamanda terbiye‑i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin za'fiyetiyle benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi; adâlet, adâlet olmaz, esâsıyla da bozulur. Ve hukuk‑u ibâd da zîr ü zeber olur. Hukuk‑u ibâd, Hukukullâh hükmüne geçemiyor ki hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesile olur.
Şimdi, Adnan Menderes gibi, İslâmiyetin ve dinin icâblarını yerine getireceğiz diye ve mezkûr iki kanun‑u esâsiyeye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun‑u esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk masûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd‑ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dindar hürriyet‑perverlere hücum ediliyor.
776
İkinci Hücum da: İslâmiyet milliyet‑i kudsiyesini bırakıp evvelkisi gibi bir cânî yüzünden yüz masûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet‑perver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem Demokratın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyâde hakîki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.
Meselâ: İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakîki kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ‑yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz milyon mübârek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz'î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir; ve öyle yapanlar da hakîki Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler.
Bu iki tâife herşeyden istifadeye çalışıp, dindar Demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları meydândaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahribâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı; kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân‑ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dörtyüz sene zarfında ve her asırda üçyüz‑dörtyüz milyon şâkirdi bulunan hakikat‑i Kur'âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet‑i ebediyenin zevklerine o câzibedâr hakikatle beraber nokta‑i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çare‑i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve haricî düşmanlarınız sizin bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfi edilmeyecek bir tehlike olur.
Cenâb‑ı Hak sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabûl etmenize mukâbil duâ etmeye karar vereceğiz.
777
Üçüncüsü: İslâmiyetin hayat‑ı ictimâiyeye dair bir kanun‑u esâsîsi dahi bu Hadîs‑i Şerîfin اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا hakikatidir. Yani, hariçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir.”
Hattâ en bedevî tâifeler dahi bu kanun‑u esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def'oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfürûşluktan, gururdan ve gaddâr siyasetten gelen dâhildeki tarafgirâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak muhâlifine melek yardım etse lânet edecek gibi hâdisâtlar görünüyor.
Hattâ bir sâlih âlim fikr‑i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi; hem Ramazan‑ı Şerîfe, hem Şeâir‑i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptığı vakit muhâliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki, küfre rızâ küfür olduğu gibi; dalâlete, fıska, zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mâzûr göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar.
İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi ictimâî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye büyük bir sû‑i kasd hükmündedir.
Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta‑i esâsiyeyi şimdilik dindar hürriyet‑perverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum.
Said Nursî
778

Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan içtimaî hayatımıza ait bir hakikatin hâşiyesi

Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan ictimâî hayatımıza ait bir hakikatin hâşiyesini takdim ediyoruz.
Hâşiye: Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve sû‑i isti'mâlleri neticesiyle, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden Ticanî mes'elesini dindar Demokratlara yüklememek ve Âlem‑i İslâmın nazarında Demokratları düşürmemenin çare‑i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum:
Ezân‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beşyüz sene devam eden vaziyet‑i kudsiyesine çevirmek ve hâlen İslâmda çok hüsn‑ü te'sir yapan ve bu vatan ahâlisine Âlem‑i İslâmın hüsn‑ü teveccühünü kazandıran, yirmisekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risale‑i Nurun resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nev'i merhem vurmalıdırlar. O vakit Âlem‑i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimâne kabahatleri onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuzbeş seneden beri terk ettiğim siyasete bir‑iki saat baktım ve bunu yazdım.
Said Nursî

Ankara’daki Nur Talebelerinin Bir Mektûbu

Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Mektûbunuzdan, İslâm güneşinin bir ziyâsını sezer gibi olduk. Yüzlerce seneden beri insaniyet aleyhine, İslâmiyet zararına mütecâviz fikir neşreden ehl‑i küfrün tahriblerini tamir için ortaya atılan Risale‑i Nurun sizlerin mektûbunuzdan gençlerin arasına yayıldığını sezdik. Ebedî hayat yolunun hak‑perest yolcuları, hayâlî boş lafları terkedip, Risale‑i Nurla küfür tohumlarını eriteceklerdir. Nur’un talebeleri, ehl‑i kalb ve îmânın hakîki kardeşleridirler. Siz kardeşlerimizin mektûbları, bizlere hız veriyor ve verecek.
779
Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nur, bize dalâlette kalmanın ve küfürle mücâdele etmemenin bu zamanda büyük ahmaklık olduğunu bildiriyor. Komünistliğin, anarşistliğin, masonluğun kuvvet kazandığı bir devirde en mühim bir vazife, Nur’a hizmet etmek ve rızâ‑yı İlâhîyi tahsil için onu isteyene vermektir. Bu en baş ve en ehemmiyetli, en kıymetli ve mübârek vazifemizden bizi döndürmek isteyen en ağır hücumlar dahi, bizlerin hızını arttıracaktır.
Risale‑i Nur bize öğretiyor ve isbât ediyor ki: Bu dünya, bir misâfirhânedir. Ebedî hayatı isteyenler, misâfirhânedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esâslı vazifemiz bataklıktan kurtulmak isteyen ehl‑i dinin; karanlıktan usanmış, gıdâsız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur’un dellâllığını yapmaktır.
Bilhassa ve bilhassa şurası çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki, en başta ve en evvel Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle devamlı olarak okumak ve o muazzam eser külliyatındaki Kur'ân ve îmân hakikatleriyle kendimizi techiz etmek ve bu esâs ve şartlarla, o hàrika eser külliyatını bir ân evvel ikmal etmektir. İşte bu ni'met‑i uzmâya nâil olan her genç ve herkes, bire yüz, bin kuvvetinde, kendine, vatan ve milletine fâideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem‑i İslâm çapında hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir.
Bunun için, başta Hazret‑i Üstadımız Bediüzzaman ve onun hakîki ve ihlâslı talebeleri olmaya lâyık sizlerden duâ istirham ediyoruz ki; Risale‑i Nurun mecmualarını bir ân evvel te'min edelim, arayalım, bulalım; dikkat, tefekkür ve ihlâsla okuyalım. Kur'ân ve îmân hizmetine bu vaziyette koşalım.
Risale‑i Nurun bu asırdaki makbûliyetine işâret eden deliller fazlasıyla mevcûd olduğuna göre, insaf sâhibi her mü'min kardeşimiz, onun tabîi bir yardımcısıdır.
Hem mâdem, Risale‑i Nur bu asra hàs hususiyetler taşıyor; hem mâdem binlerce âlimlerin takdirleriyle karşılanıyor; hem mâdem Kur'ânın dellâllığını yapan kahraman Üstad, eşine rastlanmayacak bir mükemmeliyetle, dürüst adımlarla, hakîki prensiplerle, bütün hayatını îmân ve İslâmiyete vakfetmiş, dünyevî hiçbir menfaat aramadan, sırf Allah rızâsı uğruna çalışmıştır; hem mâdem bütün kuvvetiyle Nur talebeleri de, îmân ve İslâmiyete Ehl‑i Sünnet dâiresinde hizmet için hayatlarını dahi çekinmeden veriyor ve süflî menfaat peşinde değildirler ve mâdem yüz binlerce Nur talebeleri bütün tazyîk ve tehdidlere rağmen bu hakikati fiilen isbât etmişler; hem her talebe, bugün cereyan eden bâtıl felsefenin akîdelerine, hakîki, mantıkî cevablar vermek üzere yetişmişler ve yetişiyorlar; hem her ihtiyacımıza Kur'ân cevab veriyor, O’nda lâzım olan her hakikat sarîh olarak vardır ve mâdem Kur'ân, en güzel şekilde ders veren Allah’ın hediyesi, bir nuru ve rahmetidir
780
Öyle ise; bu hazine‑i rahmeti ve menba'‑ı hakikati ders veren ve hakîki sûrette, gençliğin ve avâmın anlayabileceği bir şekilde bildiren Risale‑i Nuru, dikkat ve tefekkürle ve devamlı olarak, müsâid vakitlerimizi boşa gidermeden okumak ve yazmak en büyük ibâdet ve zevk kaynağıdır. Hâl ve istikbâlin ve biz gençlerin, çok lezîz ve iştiyakla alacağı gayet nâfi' ve vâfî bir ilâç ve bir tiryâktır, bir manevî kurtarıcıdır. Bu kat'î hakikatler meydânda iken, ona bütün kuvvetimizle sarılmamak, baştan aşağı Risale‑i Nuru tedkik etmemek, alâkadar olmamak, ancak gafletin eseri olabilir.
Hem, kim hakikat peşinde koşuyorsa, Risale‑i Nurdan ders alması lâzımdır. Ve Nur yolunda giden her münevver, hakîki saâdete kavuşacak ve yeryüzünün mâhiyetini derkedecektir diye, biz Ankara Nur Talebeleri dahi ittifak ediyoruz. Ebedî hayat hazinesini gösteren Kur'ân‑ı Hakîm’in nuru olan Risale‑i Nur, elbette bir zaman dünyayı çınlatan nurlu sesini yükseltecektir.
Mâdem İslâm âlimleri Hadîs‑i Şerîfe göre dünya ikbâl ve heveslerinin peşinde koşmadıkça, peygamberlerin en emin vârisleridirler. Biz de Risale‑i Nuru, O’nun tam vârisi biliyoruz. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, hakîki vâris olmanın esâsını yaşamış ve yaşıyor. Onun karşısına çıkan körler ve sağırlar ve hissiz gâfiller küçüleceklerdir. Böyle muazzam bir olgunluğa sâhib olan Risale‑i Nur, elbette bütün feylesofları, dünya ilim ve hak erbâbını çağıracak ve her akl‑ı selîm ve kalb‑i kerîm olan mübârek insanları talebesi yapacak. Bu da inşâallâh uzakta değil, yakında tahakkuk edecektir. Dünya, ekserî feylesofların ve âlimlerin dediği gibi, yepyeni bir oluşun eşiğindedir. Dünya, nurunu arıyor. Hakikat şâiri Mehmed Âkif:O nuru gönder İlâhî, asırlar oldu yeter!Bunaldı milletin âfâkı, bir sabah ister.diye, işte bu Nur’a işâret ettiği, bugün bizce bir hakikattir.
781
Azîz kardeşlerimiz,
Risale‑i Nura lâyık olacak şekilde çalışmamız için bize de duâ ediniz ki, Ankara muhîti, bizi içine alıp eritmesin. Nur, her ne kadar karanlığı gideriyorsa da, yine onu görecek göz, anlayacak kafa lâzım. Böyle bir muhîtte, gözlerimize perde inmesin. Biz bîçârelere duâ ediniz. Allah hepimizi Risale‑i Nura sarılmakla azîz din‑i mübînimize hizmet edenlerden eylesin, âmîn
Bir kardeşimiz dedi ki: Bugün, sabah namazından sonra şu mısralar mülhem oldu, kardeşlerimize bildirelim.
Dinim İslâm, kitabım Kur'ân, îmânım haktır.
Bu uğurda can vermek, ebedî yaşamaktır.
Sizleri çok sevenAnkara Üniversitesi Nur Talebeleri

Tahliller

Uzun bir ayrılıktan sonra

Belki yirmiyedi‑yirmisekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübârek sîmâsını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim hâlde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o, kalblerde yaşadığı için, manevî varlığı ile dâima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nurânî sîmâsının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehâneye gelir; Âkifler, Naimler, Ferîdler, İzmirlilerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musâhabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsûs şîvesiyle yüksek ilmî mes'elelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehâmet bizi de heyecanlandırırdı. Hàrikulâde fıtrî bir zekâ, ilâhî bir mevhibe En mu'dil mes'elelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Dâima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem'alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan nebeân ediyor. Bir müçtehid, bir imâm kadar re'y sâhibi. Kalbi bir Sahâbî kadar îmânla dolu. Rûhunda, Ömer’in şehâmeti var. Yirminci asırda Devr‑i Saâdeti nefsinde yaşatan bir mü'min. Bütün hedefi îmân ve Kur'ân.
782
İslâmın gayetü'l‑gayesi olan Tevhid ve Allah’a Îmân esâsı, onun ve Risale‑i Nurun en büyük umdesidir. Devr‑i Saâdette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret‑i Peygamber, Kâbe’deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirke ve put‑perestliğe o derece düşmandır.
Mücâhede ile gönüllerde îmân ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehâmetle geçen bir ömür. Harb meydânlarında, mücâhidlerin önünde, kılınç elinde, dimdik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esârette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İ'dâm sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman
Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedâi. Fitnenin, bozgunculuğun en müdhiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere bedduâ bile etmez. Onu zindânlara atanlara, ancak salâh ve îmân temennî eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir.
Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle teğaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakirânedir; beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde i'tinâ eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek nâmına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cem'iyet için yaşar.
Yapısı ufak‑tefektir, fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer şems‑i tâbân gibi nur saçar. Bakışları şâhânedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır; fakat maneviyat âleminin sultanıdır.
Seksen küsûr senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi, pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halîm ve selîmdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
783
En sevmediği şey siyasettir. Otuzbeş senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuûnu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra, ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabûl etmez, ibâdetle meşgul olur. Pek az uyur.
Talebelerini de siyasetten şiddetle men'eder. Memleketin her tarafında altıyüz bini mütecâviz, belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletli evlâdlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şâkirdleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüzbinlerce Risale‑i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhill hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizâm ve intizamın tabîi birer muhâfızıdır; âsâyişin manevî bekçisidir.

İstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadığını sordum:

Bana ızdırâb veren, dedi, yalnız İslâmın ma'rûz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukâvemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor; kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukâvemet güçleşti. Korkarım ki cem'iyetin bünyesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cem'iyetin basîret gözü böyle körleşirse, îmân kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırâbım, yegâne ızdırâbım budur. Yoksa şahsımın ma'rûz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate ma'rûz kalsam da îmân kalesinin istikbâli selâmette olsa!
Yüzbinlerce îmânlı talebeleriniz size âtî için ümîd ve tesellî vermiyor mu?
Evet, büsbütün ümîdsiz değilim.
…………………
Dünya, büyük bir manevî buhran geçiriyor. Manevî temelleri sarsılan garb cem'iyeti içinde doğan bir hastalık, bir vebâ, bir tâun felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müdhiş sârî illete karşı İslâm cem'iyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cem'iyetinin ter ü taze îmân esâslarıyla mi? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum! Îmân kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz! Onun için, ben yalnız îmân üzerine mesâîmi teksif etmiş bulunuyorum.
784
Risale‑i Nuru anlamıyorlar. Yâhut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr‑ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes'eleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler te'lif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cem'iyetin hayatını, manevî varlığını, vicdân ve îmânını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ânın te'sis ettiği tevhid ve îmân esâsı üzerinde işliyorum ki; İslâm cem'iyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cem'iyet yoktur.
Bana, Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müdhiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmânımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifâde eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam zannediyorlar? Ben, cem'iyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydânlarında, esâret zindânlarında, yâhut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân‑ı harb’lerde, bir cânî gibi muâmele gördüm. Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindânlarında aylarca ihtilâttan men'edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere ma'rûz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men'etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
785
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehâmet‑i İslâmiye beni bu hâlde bulunmaktan şiddetle men'eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zâlim bir cebbâr, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım! Beni zindâna atar, yâhut i'dâm sehpasına götürür, hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdânı zulümkârlığa dayanabilseydi Said bugün asılmış ve masûmlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musîbetle geçti. Cem'iyetin îmânı, saâdet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı fedâ ettim. Helâl olsun. Onlara bedduâ bile etmiyorum. Çünkü, bu sâyede Risale‑i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yâhut birkaç milyon kişinin Adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon savcısı beşyüzbin demişti. Belki daha ziyâde îmânını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmânın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.
Sonra, ben cem'iyetin îmân selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu. Cem'iyetin, yirmi beş milyon Türk cem'iyetinin îmânı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur'ânımız yeryüzünde cemâatsiz kalırsa Cennet’i de istemem, orası da bana zindân olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmağa râzıyım; çünkü vücûdum yanarken, gönlüm gül‑gülistan olur!
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu! Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle rûhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatîb gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
Mahkemede sıkıldınız ? diye sordum.
………………………
Dinî tedrîsata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde iffet ve şereflerini muhâfaza etmelerine tarafdâr olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var ? Kalbe gelen hakikat gibi tâbirleri de şahsî nüfûz te'mini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım.
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsâade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.
1952Eşref Edip
786

Said Nur ve Talebeleri

Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış Allah’a!‥ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a O’nun ulu Peygamberine O’nun büyük Kitabına Kur'ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hâl var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr‑ı Saâdet’te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak, her yerde hâzır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdâlısı olmak Evet!‥ Ne büyük saâdet!
Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir; Meşrûtiyet, İttihâd ve Terakkî, Cumhûriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var, O ayakta!‥ Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. Îmânı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerîrlerine karşı îmânlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş; başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrûr. Hiçbir zâlim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irâde Şimşekler gibi bir zekâ İşte Said Nur!‥ Dîvân‑ı harb’ler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâblar Onun için kurulan i'dâm sehpaları Sürgünler Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara îmânından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesâretle karşı koymuş. Kur'ân‑ı Kerîm’de İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.” (Âl‑i İmran Sûresi, âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecellî etmiş!
Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefis müdafaası değildir; büyük bir da'vânın müdafaasıdır. Celâdet, cesâret, zekâ eseri, şâheseri
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebî olmak gerek.
787
O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O, hapishânelerden hapishânelere atıldı. Hapishâneler, zindânlar onun sâyesinde Medrese‑i Yûsufiye oldu. Said Nur, zindânları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı kàtiller, nice nizâm ve ırz düşmanları, bu îmân âbidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm‑selîm mü'minler hâline, hayırlı vatandaşlar hâline geldiler Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı sâf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishâne duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir ân bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesâfetler; din, aşk, îmân sâyesinde letâfetler hâline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, rûh âleminin ummânlarında büyük dalgalar meydâna getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.
Yıllardır mukaddesâtları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, îmâna susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad’ın Nur Risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç‑ihtiyar, câhil‑münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. Îmân, tekniğe meydân okudu. Nur Risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
Gözlerinin nuru sönmüş, âlemlerinin ışığı sönmüş, harâbeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu azîz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri İnkılâba, lâikliğe aykırı hareket ediyor.” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishânelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindânlar dershâne O’nun nuru, Kur'ânın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem‑i İslâmı dolaştı.
Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, âlâyişi, nümâyişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir da'vâya vermişlerin şuûrlu, îmânlı, inanlı kalabalığıdır.
O. Yüksel (Serdengeçti)
788

Bediüzzaman’ı Zehirlediler

Bundan yedi sene önce; kanunların çiğnendiği, beşer haklarının çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasatın kanunlardan üstün tutulduğu bir devr‑i rezîlânede, Afyon Vilâyeti’nin Emirdağı Kazası’na seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfûs kütüğüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur'ân‑ı Kerîm’in ahkâmını tebliğ, insanları doğruya, iyiye ve nâmusluluğa sevketmek olan bir fikir adamı, nefyediliyor Her cebhesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, Engizisyon mahkemelerinin dahi insanoğluna revâ görmeyeceği zulme, işkencelere tâbi tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor; jandarma dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor.
Sürgün olarak gönderildiği yerde dahi rahat bırakılmıyor. Ecdâdından misâfir‑perverliği, ihtiyarların, garîb ve kimsesizlerin yardımına koşmayı miras alan her Türk gibi, bu kaza halkı da, ilmî eserleriyle, ef'âl ve hareketleriyle müsellem olan bu zâtın yardımına koşmayı vicdânî bir vazife telâkki ediyor.
İslâm’ın ve ilmin, izzet ü vakarını şerefle muhâfaza etmesini bilen ve asla dünya zevkleri için mihnet kabûl etmeyen bu şahsın, siyâsî hiçbir parti ve teşekkülle de kat'iyyen alâkası yoktur.
Türkiye’de îmân ve karakter sâhibi her fikir adamına yapıldığı gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmış, mahkemelere verilmiş, bütün eserleri, mektûbları en ufak teferruâtına varıncaya kadar müsâdere edilerek suçsuz yere hapishânelerde süründürülmüştür.
Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü, vâli ve kaymakamından tutunuz da, karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar Üstada ezâ ve cefâ etmek, hapishânelerde süründürmek bir vesile‑i iftihar; şefin gözüne girebilmek, terfî‑i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur.
789
Bu zulüm, bu işkencenin sebeblerini, o devrin dine karşı olan temâyülünde, vicdân hürriyetine ve İslâmiyet’e yaptığı baskıda aramak lâzımdır. Bu hâlin, o devirde hiç de acâib olan bir tarafı yoktur. Zîra o devirde memlekette; dinsiz materyalist, behîmî hislerin zebûnu köle rûhlu bir nesil yetiştirilmek istenirken, bu zâtın kendi hayatını istihkar derecesinde ortaya atılıp hürriyetle, ahlâkla, îmânla meşbû'; hayvanî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uğurda çalışması elbette hoş görülmezdi. Millet haklarını çiğneyip, milyonların sırtından ahtapotlar gibi geçinmeyi şiâr edinenler için korkulacak bir hâldir bu.
Takibler, baskılar senelerce devam etti. Onunla konuşanların, mektûblaşanların, hizmetine koşanların evleri arandı, kendileri Afyon Hapishânesi’nde çürütülerek çoluk‑çocukları sokaklarda sürünmeye mahkûm edildi.
Onun el yazması Kur'ân‑ı Kerîm’i ile bunun tefsiri olan Risale‑i Nur parçaları birer hıyânet‑i vataniye evrakı imiş gibi müsâdere edilip savcılıklara devredildi. Muhâkemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere hapishânede bırakıldı.
Öyle bir ân geldi ki, bu vak'aların cereyan ettiği Afyon Hapishânesi, Allah’a inanmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten gayrı hiçbir suçu olmayan masûm vatandaşlarla dolup taştı. Onlara revâ görülen zulüm, işkence; şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyûka çıktı, vahşet hâlini aldı. Nasıl Kudüs‑i Şerîf Yahudîlerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere sahne olmuşsa, Afyon şehri de, insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu.
14 Mayıs seçimleriyle çeyrek asrın diktatoryası zîr ü zeber edilip çatır çatır yıkılırken, millet, kendi mukadderâtına hâkim olmaktan duyduğu hududsuz bir sevinç içerisinde bayram ediyor.
………………………
14 Mayıs’tan sonra herşeyin değişeceğini beklerken yine görüyoruz ki, vâli ve kaymakamlar eski alışkanlıklarına devamdalar.
Taharrî memurları yine konuşan iki‑üç vatandaşın peşinde ve yine Bediüzzaman’ın evi tarassud altında. Öyle ki, bir jandarma çavuşu bile elinde arama emri olmadan Türkiye Cumhûriyeti kanunlarıyla müeyyed bulunan mesken masûniyetine tecâvüz ediyor. Ve bu cür'etkâr, bir türlü ceza görmüyor. Yine Üstad’ın kılık kıyafetiyle uğraşılıyor, devr‑i sâbık’ta olduğu gibi, ziyaretine gelenler yine kaydedilip karakollara çağrılıyor.
……………………………
790
Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor; hem de Ramazan Bayramı akşamı, iftar yemeğine zehir konulmak sûretiyle!
Bu ne fecî, bu ne tahammül edilmez bir hâldir! Tecrid edilmiş, dâimî bir tarassud altında, kapısında bekçi; o içerde ölümle baş başa bırakılıyor.
Heyhât! Geliniz ey Ehl‑i İslâm! Hep beraber ağlaşalım. Hayır, hayır! Gözyaşlarıyla, feryâd ile tedâvisi mümkün değil bu derdin Allah için uğraşalım.
Nihat Yazar

Bediüzzaman Said Nur

Cevat Rıfat Atilhan’ın Üstadla Alâkalı Bir Yazısı

Büyük ve dâhî adamların beşiği olan Türkiye şimdiye kadar, ne kadar mebzûl mücâhidler, müceddidler ve bütün mânâsıyla büyük insanlar görmüştür. Onların idrak ettikleri hayat şartları ve gördükleri itibar, buldukları ve mazhar oldukları hürmet, kadir ve kıymetlerine asla nâkìsa vermemekle beraber yürüdükleri hak yolunda muhakkak ki kendilerine büyük kolaylıklar te'min etmiştir.
Bu şartların ma'kûs tecellîsine ve zulmün en ağırına ma'rûz kaldığımız şu geçmiş yirmibeş yıl, bize ağır mücâdele ve mücâhedeler içinde yoğrulmuş, da'vâsının ve îmânının azametinden ilhâm almış ve büyüklüğünü dünyanın en ücra köşelerine yaymış bir dâhî, bir nur ve fazilet timsâli hediye etmiştir.
Nuru, birçok muzlim vicdânları aydınlatmış; kudreti, birçok zaîf îmânlı insanlara cesâret vermiş; dehâsı, birçok nasîbsiz insanların rûhuna ilhâm serpmiş olan bu büyük adam, hiç şübhe yoktur ki, Said Nur Hazretleridir.
Ondan fazilet ve fedâkârlık dersi alan birçok yolunu şaşırmış insanlar kendilerini mes'ûd ve aydınlık bir sahrânın ortasında bulmuşlardır.
Dehâsı ve celâdeti kadar îmânı da kuvvetli olan bu muhterem insan; yirmibeş yıllık istibdâd ve zulme, gözlerini kırpmadan göğüs geren ve onun korkunç işkence adâletsizliğine îmândan doğan bir cür'etle karşı koyan tek şahsiyettir.
791
Bütün Müslüman dünyası, bu kutbun câzibesinden kendisini kurtaramamıştır. Türkiye’nin ıssız ve tenhâ bir köşesinde doğan bu nur, ziyâsını Pakistanlara, Endonezyalara kadar yaymış ve kendisiyle beraber milletimizin de şân ve şerefine hâleler eklemiştir.
Ne yazıktır ki, bağrımızdan fışkırmış, bize şeref kazandırmış, kararmış gönüllerimizi aydınlatmış, dalâlet yoluna sapmış insanları hak yoluna getirmiş olan bu muhteşem ve mübârek insan, bizden hürmet yerine sâdece tazyîk ve zulüm görmüştür.
Fakat o, bundan ne yılmış, ne de yolunu değiştirmiştir. Bil'akis, o daha iyi biliyor ki mücâdelesiz, fedâkârlıksız, ızdırâbsız hiçbir da'vâ kök tutamaz.
Ne de olsa, ne kadar biz bu güneşin ışığını söndürmek istesek de onun nuru karanlık gönüllerde birer meş'ale gibi yanıyor ve bizi aydınlatıyor. Bu, büyük insanın hakkı ve da'vâsının meyvesidir. Ne mutlu kendisine!
Cevat Rıfat Atilhan

Bediüzzaman Said Nur

Güzel Türk vatanının yetiştirip bütün beşeriyete örnek insan olarak hediye ettiği büyük dâhî, büyük mürşid ve muhteşem bir insanın ismidir. Doksan yılı dolduran hayatının her günü birer nur hâlesi, birer fazilet ışığı, bir azîm ve îmân halkası hâlinde Türk nesillerinin rûhlarına ve dimağlarına girmiş ve bu nur, senelerle birçok karanlık rûhları aydınlatarak onları doğru, güzel ve ışıklı yollara sevketmiştir.
İlâhî bir zekânın remzi olan büyük Üstad Said Nur Hazretleri, Allah’ın müstesnâ bir lütûf ve keremi olan muhteşem dehâsını mü'min bir azîm ve celâdetle bu azîz milletin hayrı, terakkîsi ve yükselişi uğruna harcamış ve onun nuru Türk hududlarından taşarak komşu memleketlere, Pakistan ve Endonezya’ya kadar yayılmıştır.
Bu nurun ışığı ve insanlara bahşettiği ahlâk ve fazilet şu'lelerinin, tek bir kıymet ve takdir ölçüsünde toplanması mümkün değildir.
Ondaki azîm ve irâde, ondaki yüksek kanâat ve üstün insan vasfı, hepimiz için örnek teşkil edecek kadar büyüktür.
792
Yalnız biz değil, yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlık bu büyük insanın şahsiyetinde asâlet ve necâbetin, ahlâk ve faziletin ve bilhassa yüksek îmânın bütün göz kamaştırıcı enmûzeclerini temâşâ edebilir. Bütün Türk çocukları, vatanlarının bu kadar ilâhî bir zekâya, bu kadar muhteşem bir şahsiyete, bu kadar temiz bir insana beşik vazifesi gördüğüne iftihar edebilirler.
Evvelki gün onun bir mahkemesi vardı. Bu mahkemeden iki şey öğrendik:
Biri, asîl ve genç Türk neslinin fazilet ve ulüvv‑ü ahlâka, yüksek inanç ve irâdeye olan derin saygısı ve yüksek alâkası
Diğeri de, lükslerini, zenginliklerini, rütbe ve mevkilerini ve bugünkü fânî ve sefil varlıklarını Türk milletinin sefâlet ve geriliğinde arayan ve zehirli ilhâmlarını ve direktiflerini ve kuvvetlerini milletlerarası gizli, devirici ve bozguncu Türk düşmanlarından alan bir soysuzlar ve nesebleri belirsiz insanların takındığı tavır
Binlerce münevver Türk gencinin teşkil ettiği büyük topluluktan bir mikdar irkilerek zehirli, mel'ûn ve müfsid kalemlerini, korkak ve titrek dahi olsa sinsî sinsî aleyhte kullanan ve artık modası geçmiş olan palavralarla bu kıymeti küçümsemek isteyen gürûh.
Şöyle bir mukayese yapabiliriz: Üstad‑ı A'zam’la (hâşâ mason üstadı değil) muâsır olan büyük adam ve Hindistan’ın kurtuluş rehberi Mahatma Gandi Biri, İngiliz ceberûtuna, İngiliz emperyalizmine ve onun korkunç istilâ ve istismarına baş kaldırmış ve yıllarca büyük da'vâsına hizmet ederek İngiltere’nin bütün haşmet ve kudretini, azîm irâdesi önünde âciz ve meflûç bir hâle getirmiştir. Bizim bu tipte yetiştirdiğimiz büyük insanın mücâdele ve mesâî hayatı ve şekli, birincisine çok benzemekle beraber, fazla olarak ona Cenâb‑ı Hakk’ın bahş buyurduğu Müslümanlık ve îmân nuru da kendi ziyâsını güneş gibi İslâm iklimlerine ve diyardan diyara aşırıp götürmüştür.
Arada sâdece büyük ve şâyân‑ı esef bir fark vardır.
Bu fark, birincisine dörtyüz milyona yakın bir insan topluluğunun gösterdiği sarsılmaz inanç, hürmet ve bağlılık Bizimkine karşı da mahdûd bile olsa bazı asâlet fukarası soysuzların açığa vuran istihfaf ve sinsî hücumları.
793
Yâ Rabbî! Neden bizi böyle her kıymet ve fazileti paçavraya döndürecek kadar pespâyeleştirdin? Biliyoruz, sana karşı günahımız çok ve büyüktür. Yeter İlâhî, yeter bu sukùt bize!
Cevat Rıfat Atilhan