Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Tevâzu' ve Mahviyetkârlığı

Nur Risalelerinin bu kadar hàrikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin te'sirleri görülmüştür.
29
Çünkü, Üstad; sohbet ve te'liflerinde kendine bir Kutbu'l‑Ârifîn ve bir Gavsü'l‑Vâsılîn süsü vermediği için, gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samîmiyetle sevmiş ve derhâl ulvî gayesini benimsemiştir.
Meselâ ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcîh eder! Keskin ve ateşîn hitâbelerinin ilk ve yegâne muhâtabı öz nefsidir. Oradan merkezden muhîte yayılırcasına bütün nur ve sürûra, saâdet ve huzura müştâk olan gönüllere yayılır.
Üstad, hususî hayatında gayet halîm‑selîm ve son derece mütevâzidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a'zamî fedâkârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırâb ve mahrumiyetlere katlanır; fakat îmânına, Kur'ânına dokunulmamak şartıyla!‥
Artık o zaman bakmışsınız ki; o sâkin deniz, dalgaları semâlara yükselen bir tûfân, sâhillere heybet ve dehşet saçan bir ummân kesilmiştir. Çünkü O, Kur'ân‑ı Kerîm’in sâdık hizmetkârı ve îmân hududlarını bekleyen kahraman ve fedâi bir neferidir. Kendisi bu hakikati vecîz bir cümle ile şu şekilde ifâde eder: Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben de, Kur'ânın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!‥”
Vazife başında ve cihad meydânında iken şu mısralar, lisân‑ı hâlidir:
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gem’i,
Sinsî düşmanlara, hâşâ, satamam benliğimi
Benliğimden uzak olmaktır esâret bence,
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım,
Dest‑i kudretle yapılmış kaledir îmânım,
30
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım,
Görmek ister beni Cennet’te şehîd ecdâdım
Rûhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm,
En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm
Kitaba girmezden evvel, Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cebheleri ile de mütâlaa etmek isterdim Fakat çok derin ve pek şümûllü olan bu mevzûların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat'î bir sûrette idrak ettikten sonra; artık, adı geçen mevzûlara birkaç cümle ile temâs etmeyi münâsib gördüm.
Rabbim imkânlar lütfederse, bu derin mevzûları, Risale‑i Nur Külliyatı ve Nur Talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir sûrette tedkik ve mütâlaa etmeyi bütün rûhumla arzu ediyorum. Bu hususta, Büyük Üstadımızın ve azîz kardeşlerimin kıymetli duâlarını niyâz eylerim!

Üstad’ın İlmî Cebhesi

Merhum Ziya Paşa, şu:Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.Şahsın görünür rütbe‑i aklı eserinde.beyti ile, nesilden nesile bir düstur hâlinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifâde etmiştir.
Evet, müslüman ırkımıza Risale‑i Nur Külliyatı gibi muazzam bir îmân ve irfan kütübhânesini hediye eden, gönüller üzerinde, mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtâz ve müstesnâ zâtın kudret‑i ilmiyesi hakkında tafsilâta girişmek; öğle vakti, güneşi ta'rif etmek kadar fuzûlî bir iştir.
31
Yalnız, yanık bir şâirimizin:Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider.dediği gibi, hayatının her lahzasında İlâhî tecellîlere mazhar bulunan bu mübârek zâtın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemâlâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlâhî bir haz veriyor Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.
Üstad, Risale‑i Nur Külliyatı’nda; dinî, ictimâî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzûlara temâs etmiş ve hepsinde de hàrikulâde bir sûrette muvaffak olmuştur.
İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemânın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzûları, gayet açık bir şekilde ve en kat'î bir sûrette hallettiği gibi, en girdablı derinliklerden, Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin tuttuğu nurlu yolu takib ederek sâhil‑i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.
Bu sebeble, Risale‑i Nur Külliyatı’nı azîz milletimizin her tabakasına kemâl‑i emniyet ve samîmiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur'ân‑ı Kerîm’in nur deryâsından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billûr huzmelerdir.
Binâenaleyh; her Müslümana düşen en mukaddes vazife, îmânı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zîra, tarihte pek çok defalar görülmüştür ki, bir eser; nice ferdlerin, ailelerin, cem'iyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saâdetine sebeb olmuştur Âh! Ne bahtiyardır o insan ki, bir mü'min kardeşinin îmânının kurtulmasına sebeb olur!

Üstad’ın Fikrî Cebhesi

Ma'lûm ya; her mütefekkirin kendine mahsûs bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takib ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bediüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filân yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:
32
Bütün Semâvî kitapların ve bil'umum Peygamberlerin yegâne da'vâları olan Hàlık‑ı Kâinâtın ulûhiyet ve vahdâniyetini ilân ve bu büyük da'vâyı da, ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle isbât eylemektir.”
O hâlde Üstad’ın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?
Evet, mantık ve felsefe, Kur'ânla barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan‑şümûl da'vâsını isbât vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat'î bürhânları, Kur'ân‑ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha isbât ve ilân eden müsbet ilim”dir.
Zâten felsefe, aslında hikmet mânâsına geldikçe, Vâcibü'l‑Vücûd Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini, Zât‑ı Bârî’sine lâyık sıfatlarla isbâta çalışan her eser en büyük hikmet ve o eserin sâhibi de en büyük hakîmdir.
İşte Üstad; böyle ilmî bir yolu, yani Kur'ân‑ı Kerîm’in nurlu yolunu takib ettiği için binlerle üniversitelinin îmânını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin, bu hususta hâiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misâller getirerek inşâallâh müstakil bir eserde arzetmek emelindeyim. Ve minallâhi't‑tevfîk.

Tasavvuf Cebhesi

Nakşibendî meşâyihinden, her harekâtını Peygamber‑i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zâta sordum:
Efendi hazretleri, ulemâ ile mutasavvife arasındaki gerginliğin sebebi nedir?
Ulemâ, Resûl‑i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr‑i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta zülcenâheyn”, yani iki kanatlı deniliyor
33
Binâenaleyh, tarîkattan maksad, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip Ahlâk‑ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsında fânî olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl‑i hakikattirler. Yani, tarîkattan maksûd ve matlûb olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için, büyüklerimiz matlûb olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şerîat dâiresinin içinde bir dâiredir. Tarîkattan düşen şerîata düşer, fakat maâzallâh şerîattan düşen ebedî hüsrânda kalır.
Bu büyük zâtın beyânâtına göre, Bediüzzaman’ın açtığı nur yolu ile, hakîki ve şâibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilâf yoktur. Her ikisi de Rızâ‑yı Bârî’ye ve binnetice Cennet‑i a'lâya ve dîdâr‑ı Mevlâya götüren yollardır.
Binâenaleyh; bu asîl gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale‑i Nur Külliyatını seve seve okumasına hiçbir mâni kalmadığı gibi, bil'akis, Risale‑i Nur; tasavvuftaki murâkabe dâiresini, Kur'ân‑ı Kerîm yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.
34
Evet; insanın gözüne, gönlüne bambaşka ufuklar açan bu Tefekkür sebebiyle sâdece kalbinin murâkabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letâifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinâtı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temâşâ, murâkabe ve müşâhede ederek, Cenâb‑ı Hakk’ın o âlemlerde binbir şekilde tecellî etmekte olan Esmâ‑i Hüsnâ’sını, Sıfât‑ı Ulyâsını kemâl‑i vecd ile görerek, artık sonsuz bir ma'bedde olduğunu aynelyakìn, ilmelyakìn ve hakkalyakìn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği ma'bed öyle ulu bir ma'beddir ki; milyarlara sığmayan cemâatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hàlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisânları, şîve, nağme, âhenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ diyorlar.
Risale‑i Nurun açtığı îmân ve irfan ve Kur'ân yolunu takib eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir ma'bede girer ve herkes de, îmân ve irfanı, feyiz ve ihlâsı nisbetinde feyizyâb olur.

Edebî Cebhesi

Eskiden beri, lafz ve mânâ, üslûb ve muhtevâ bakımından, edîbler ve şâirler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sâdece üslûb ve ifâdeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek, mânâyı ifâdeye fedâ etmişlerdir. Ve bu hâl de, kendini, en çok şiirde gösterir.
Diğer zümre ise en çok mânâ ve muhtevâya ehemmiyet vererek, özü söze kurban etmemişlerdir.
Artık Bediüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cebhesi, bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zîra Üstad, o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bil'akis; kalblerde, rûhlarda, vicdân ve fikirlerde kudsî bir ideal hâlinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, îmân şuûrunun, ahlâk ve fazilet mefhûmunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık, bu kadar ulvî bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücâhid, pek tabîidir ki, fânî şekillerle meşgul olamaz.
35
Bununla beraber, Üstad; zevk inceliği, gönül hassâsiyeti, fikir derinliği ve hayâl yüksekliği bakımından hàrikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi hâizdir. Ve bu sebeble, üslûb ve ifâdesi, mevzûa göre değişir.
Meselâ ilmî ve felsefî mevzûlarda mantıkî ve riyâzî delillerle aklı iknâ ederken, gayet vecîz terkîbler kullanır. Fakat gönlü mest edip, rûhu yükselteceği ânlarda ifâde o kadar berraklaşır ki ta'rif edilemez.
Meselâ semâlardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtâblardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenâb‑ı Hakk’ın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûb o kadar latîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hàrikalar hàrikası bir âlemi canlandırır
İşte, bu hikmete mebnîdir ki bir Nur Talebesi, Risale‑i Nur Külliyatını mütâlaası ile üniversitenin herhangi bir fakültesine mensûb da olsa hissen, fikren, rûhen, vicdânen ve hayâlen tam mânâsıyla tatmin edilmiş oluyor.
Nasıl tatmin edilmez ki; Risale‑i Nur Külliyatı, Kur'ân‑ı Kerîm’in cihan‑şümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binâenaleyh, onda; O mübârek ve İlâhî bahçenin nuru, havası, ziyâsı ve kokusu vardır!‥
Rûhun, bu ihtiyacını söyler akan sular,
Kur'ân’a, her zaman, beşerin ihtiyacı var
Ali Ulvî Kurucu
36

Giriş

Evvelâ şunu itiraf edelim ki; bu Tarihçe‑i Hayat büyük Üstad’ın hayatını tam mânâsıyla ifâde etmekten çok uzaktır. Pek çok noktalar kısa kesilmiştir.
Hem, onun şahsiyetine ait hususları aydınlatacak ve açacak mâhiyetteki vak'a ve hâdiselerden bir çoğu zikredilmemiştir. Serdedilen fikir ve kanâatleri te'yid eden vak'a ve hâdiseler pek çoktur. Bahsetmeyişimizin yegâne sebebi, kendisinin râzı olmamasıdır.
Evvelden beri; hem sohbetlerinde, hem mektûblarında bu zamanın cemâat zamanı olup, şahsî kemâlât ve meziyetlerin hizmet‑i îmâniyede şahs‑ı manevî kadar te'siri olmadığını zikretmesi; hem şahsından ziyâde, Kur'ân‑ı Hakîm’den nebeân eden Risale‑i Nura nazar edilmesini, bütün kıymet ve faziletin Risale‑i Nurda tecellî eden Hakikat‑i Kur'âniyeye ait olduğunu defalarca ihtar etmesi ve kendisine ait böyle bir tarihçe‑i hayat hazırlandığını duyduğu zaman: Tafsilâta lüzum yok. Yalnız Risale‑i Nur hizmetine dair bahisler yazılsın diye haber göndermesi gibi sebeblere binâen, şahsına ait bahisler gayet kısa kesilmiştir.
Üstad’ın hayatına temâs eden ve daha ziyâde Hizmet‑i Nuriyeye ait mektûblar, müdafaalar, muhtelif zamanlara ait o zamandaki ahvâlini bir derece ifâde eden makale ve hâtıralarını olduğu gibi koyduk. Bu sûretle bu eser, istikbâldeki münevver Nur Talebeleri için hakîki bir me'haz teşkil etmektedir. Muhterem edip ve muharrirler, bundan istifade ile inşâallâh daha mükemmel, daha hakikatli ve faydalı Tarihçe‑i Hayat’lar hazırlayacaklardır.
37
Şurasını da hatırlatmak isteriz ki; bu eser, muhtelif meslek ve meşreblere mensûb bulunan muharrirlerin indî mütâlaalarına ve edîblerin yersiz mübâlağalara kaçan kalemlerine havâle edilerek sâfiyeti bozulmamıştır.
Hem yine itiraf edelim ki; Risale‑i Nurun parlak ve nurlu vasfına ve Said Nursî’nin baştanbaşa iffet‑i mücesseme ve şecâat‑i hàrika teşkil eden hayat ve ahlâkına lâyık izâh, ifâde ve üslûb ile meydâna çıkamadık. Bu zâtın îfâ ettiği binler küllî hizmetten bir tek hizmet, yaşadığı müteaddid zamanlardan tek bir zamanda gösterdiği kahramanlık ve hàrika şecâati, te'lif ettiği âsârından bir tek eseri dahi onun için muazzam bir tarihçe‑i hayat hazırlanmasına sebeb olabilirken; binler ayrı ayrı seciye, ahlâk‑ı àliye, Hizmet‑i Kur'âniye, Şehâmet‑i Îmâniye ile dolu ve yüzotuz kadar eserleriyle değil bir kasaba, bir vilâyet, bir memlekette; belki milletler, devletler müvâcehesinde Âlem‑i İslâm ve insaniyete şâmil ve müessir hizmet‑i külliye ile mücehhez tarihçesi, elbette bu esere sığışmaz ve sığışamadı
Hem Üstad’ın mesleğini, meşrebini ve hususî ahvâlini, pek çok seciye ve hasletleri şahsında ve hizmetinde toplayan şahsiyetini ta'rif edemedik. Onun yaşadığı müteaddid hayat safhalarını yakından gören ve içinde bulunan talebe ve hizmetkârlarını birer birer dinlemek ve görüşmek lâzımdır ki, Tarihçe‑i Hayat’ı bir derece mufassal hazırlanabilsin.

Bütün İnsaniyet İçin Büyük Bir Hakikat Meydâna Çıkmıştır

Bu eserin mütâlaasıyla görülecek ki; bugün, yalnız Anadolu ve Âlem‑i İslâm için değil, bütün insaniyet için kayda değer büyük bir hakikat meydâna çıkmıştır. Bu hakikat, umumun iştirâkiyle külliyet kesbederek, Risale‑i Nur Hizmet‑i Îmâniyesi ve Bediüzzaman ve Nur Talebeleri diye adlandırılmaktadır. Bu hakikatin ve bu cereyanın neden ibaret bulunduğu, menşe'i, gaye ve ideali ne olduğu, halk tabakalarındaki te'siri, ferd ve cem'iyetin hayat‑ı maddiye ve maneviyesine, istikbâldeki milletçe emniyet ve saâdetimizin te'minine ait te'siri, bu Tarihçe‑i Hayat’la tebârüz etmektedir.
38
Netice itibariyle, zehirlemekten zevk alan akrep misillû ve anarşist rûhlu olmayan herbir ferd, bu da'vânın karşısında ancak sevinç duyar.
Belki bize şöyle bir suâl sorulabilir: Acaba bu Tarihçe‑i Hayat’la Said Nursî beşerin efkârına insan üstü bir varlık olarak gösterilmek mi isteniyor?‥”
Hayır!…
Dünyanın ve hayatın mâhiyetini bilen insanlar için, muvakkat âlâyişin, şân ve şöhretin hiçbir kıymeti yoktur. Hakikati müdrik bir insan, fânîlerin sahte iltifatlarına kıymet vermez ve arkasına dönüp bakmaz. İşte Said Nursî bu noktadan da manevî büyük bir kahramandır. Hayatı, insanı hayrette bırakan çeşitli kahramanlıklarla dolu olmakla beraber; Hak’ta, Hak yolunda fânî olup, şahsından ferâğat etmede de mümtâz bir fedâkâr olarak nazara çarpmaktadır. İlâhî bir inâyete mazhariyetle, dağ gibi engelleri aşıp bu asrın yüzlerce menfî cereyanları karşısında kudsî da'vâsını çekinmeyerek ilân edip selâmete çıkarması, kendisinin şahsiyetinden tamamıyla ferâğat ettiğini, Hak yolunda fedâi olduğunu göstermektedir.
Evet, Said Nursî şahsî dehâsıyla ve inâyet‑i Hak’la insanlık âleminde yeni bir çığır açmıştır. Bu zât, bütün isti'dâdını ve benliğini ezelî bir hakikate fedâ ederek bütün zamanlarda hükümrân olan bu Kur'ânî hakikati da'vâ edinmiştir. Şahsında ve hizmetinde görünen bütün yüksek vasıf ve kemâlât, ancak kudsî da'vâsından aksetmektedir. Nasıl ki binler ayna ortasında bulunan bir lamba, nurânî, ışığa mâlik olduğu için karşısındaki aynalar adedince külliyet kesbeder ve o kadar kıymet alır. Zîra herbir aynada bir lamba, ışığıyla beraber mevcûddur
39
Aynen öyle de, Bediüzzaman, şu kâinâtın ve umum zamanların manevî güneşi olan Kur'ân‑ı Hakîm’e ve Din‑i Mübîn-i İslâm’ın mübelliği Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olmuştur. Ve onların ziyâsına ma'kes, Risale‑i Nurun zuhûruna, inkişafına vesile olduğu için eserinden ışık alan, da'vâsından feyiz ve kuvvet alan yüzbinler, hattâ milyonlarca insanın âyine‑misâl akıl, kalb ve rûhlarında ma'nen yaşamakta ve örnek bir insan, büyük bir mütefekkir olarak kabûl ve yâd edilmektedir. İşte onu ma'nen yaşatan bu gibi kıymetlerdir.
Dalâlet cereyanlarının karşısında ehl‑i îmân fedâkârlarından büyük bir şahs‑ı manevî meydâna çıkararak, muhkem bir sedd‑i Kur'ânî ve îmânî te'sis edip mü'minlerin nokta‑i istinâdı olmasıdır. İnandığı kudsî da'vâya gösterdiği azîm ve sebatla, mü'minlerin kalblerini ihtizâza vererek, rûhlarda İslâmî aşk ve heyecanı uyandırmasıdır. Fânîlere perestiş eden bîçâre insanlara, bâkî ve lâyemût bir hakikati gösterip nazarları oraya çevirmeğe çalışmasıdır. Vazifesinin böyle ulviyeti ile beraber fakat beşeriyet itibariyle ubûdiyet vazifesiyle de kendini herkesten ziyâde kusurlu, noksan ve âciz gören ve öyle bilen, dergâh‑ı rahmette acz ve fakr ile niyâz eden ve insanlığa rahmeti, saâdeti taleb eden bir abd‑i azîzdir, bir fakir‑i müstağnîdir.
Evet O, Bir kimsenin îmânını kurtarırsam o zaman, bana Cehennem dahi gül‑gülistan olur demektedir. Nefsindeki enâniyet ve gurur putunu kırmakla kalmamış âlemdeki tabiat‑perestlerin putlarını dahi târ ü mâr etmek gibi bir vazife gördüğü dost ve düşman, herkesin ma'lûmu olmuştur.
40
İşte Bediüzzaman hakkında takdir ve tebriki ifâde eden bütün yazılar bu mânâ içindir.
Bazı gazetelerin zaman zaman yaptıkları neşriyattan anlaşılıyor ki din ve İslâmiyet düşmanları, ekseriyâ perde ardından bahâneler icâd ederek dine saldırmaktadırlar. Doğrudan doğruya dinin ve İslâmiyetin aleyhinde bulunmuyorlar; dine hizmet eden, bu uğurda türlü fedâkârlıklara katlananları nazar‑ı âmmede kötülemek, halkın sevgisini çürütmek için hücuma geçiyorlar; ki dine hizmet edenleri âtıl vaziyete getirip, dinî inkişafa mâni olsunlar; îmânsızlığın, ahlâksızlığın revâc bulmasını te'min etsinler. Demokrasi devrinde ve din hürriyetine müsâade edildiği bu zamanda böyle olursa; Din zehirdir diye millet kürsüsünden ilânat yapıldığı bir devirde dindarlara, hususan İslâmî gelişme ve inkişafa hizmet edenlere nasıl davranıldığı kolayca anlaşılır
Devr‑i sâbık’ta, Üstad ve Nur Talebelerini mahkemeye sevkedenler arasında öyleleri çıkmış ki; kanun perdesi altında menfî ideolojilerine, şahsî kin ve ihtiraslarına göre hareket etmişler. Vazifelerinin icâbını yapmaları lâzımgelirken sanki vatan ve millet hâinlerini yakalamış gibi çeşitli hakaret ve iftiralarla Bediüzzaman ve talebelerine hücum etmişler; mahkeme berâet vermişken kanunu tatbik etmekle mükellef bazıları, Said Nursî için yakında i'dâm edileceği şâyiasını etrafa yaymaktan sıkılmamışlardır.
Biz, bu yazılarla onlar aleyhinde konuşmak değil, bir hakikati beyân etmek istiyoruz. Belki onlardan birçoğu, bu hareketinde mâzûrdur, mecburen yapmıştır. Her ne olursa olsun bu muâmeleler isbât ediyor ki; Bediüzzaman’ın muhâkeme olunduğu, mahkemeye sevkedildiği tarihlerde gizli dinsizler, ifsad komiteleri fa'âliyette idiler. Mahkeme eliyle mahkûm edemedikleri ve da'vâsına mâni olamadıkları Said Nursî’ye, insafsızca iftiralarda, yalan propagandalarda bulunacaktılar ve bulundular. Bu elîm vaziyeti gören her insaf sâhibi, Onun müstakîm bir din adamı, hakikat adamı olduğunu söylemekten çekinmemiştir.
41
Binâenaleyh Bediüzzaman ve Risale‑i Nur hakkında tekrarla ve ısrarla devam edegelen takdirkâr yazı ve takrizlerin neşredilmesinin bir mühim âmili de bu olsa gerektir ve tenkid edilmemelidir. Nazar‑ı dikkatle bu zâtı ve eserlerini temâşâ edenler, kemâl‑i takdirle tebrik ve senâdan kendilerini alamamışlardır.
Bilhassa mahkûm ettirilmek için sevkedildiği mahkemeler ve ehl‑i vukûflar, eserlerini ve hayatını tedkikten sonra, eserlerinde görünen kemâlât ve güzelliği tasdik etmişlerdir. Şu hâlde; milletin en zekî ve ferâsetli tabakasının, ehl‑i akıl ve kalbin yarım asırdan beri devam edegelen ve gittikçe umumiyet kesbeden Said Nursî ve Risale‑i Nur hakkındaki kanâat ve ifâdeleri, gerçekten büyük bir hakikatin tezâhürü olarak kabûl edilmek icâb eder.

Risale‑i Nurun Neşriyle Hizmeti, Doğrudan Doğruya Kur'ân Hesabınadır

Suâl: Mâdem Allah Alîm’dir; O’nun bilmesi ve iltifatı kâfîdir. Ehl‑i kemâl büyük zâtlar, dâima kendilerini setretmişler. Hem bâkî bir âlemde hakikatler bütün çıplaklığıyla ortaya döküleceğine göre; ne için Risale‑i Nurun meziyetleri, İlâhî inâyet ve ikramlar çoklukla zikredilmiş; Said Nursî’nin Hizmet‑i Kur'âniyesi esnâsında mazhar olduğu hàrika muvaffakıyet ve kemâlât beyân edilmiş ve bunlar ne için neşredilmiş? Hattâ ilmî eserlerinin bir çoğunun arkasında bu nev'i takrizler konulmuş?…
Cevab: Bu hususta mukni' cevablar bazı mektûblarda vardır. Bir hülâsası şudur: Bediüzzaman’ın Risale‑i Nurun neşriyle hizmeti, doğrudan doğruya Kur'ân hesabınadır. Îmân hakikatlerinin neşri, Müslümanların îmânlarının takviyesi, kuvvetlenmesi, dolayısıyla İslâm Dininin teâlî etmesi, din düşmanlarının müfsid hücumlarının def' edilmesi ve İslâm Dininin insanlar arasında maddî ve manevî kemâlâtın zübde ve hülâsası olduğunu âleme ilân etmek ve herkese kanâat‑ı kat'iyye vermek için zikredilmiştir.
42
Yukarıda bahsedildiği gibi aleyhte olanlar öyle insafsızca hücumlarda bulunmuşlardır ki; Said Nursî, hadsiz muârızlara, çok kuvvetli ve kesretli düşmanlara karşı az, fakir ve zaîf olan Risale‑i Nur Talebelerine, kuvve‑i maneviye, gaybî imdâd, teşci', sebat ve metânet vermek için Risale‑i Nur hakkındaki ikram‑ı İlâhî ve hizmetin makbûliyetine ait inâyet‑i Rabbâniye’yi zikretmiş; insafsız hücum ve asılsız iftiralara karşı mecburiyetle müdafaaya geçilmiştir.
Hem Tarihçe‑i Hayat’a geçen bir mektûbunda, Bediüzzaman:
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmağa hiçbir vecihle liyâkatim yoktur. Fakat çok ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halketmek kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım, Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir. Hàlık‑ı Rahîm’ime yüzbinler şükür olsun ki; beni kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs‑i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adamın, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşet verici bir hasârettir. İşte bu hâlet‑i rûhiye ile, yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun, Kur'ânın malı olarak meziyetlerini izhâr ediyorum. Sözler’deki hakàik ve kemâlât benim değil, Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle kuru çubuk hükmündeyim.”
43
Evet, Said Nursî, Risale‑i Nurla dinsizliğe ve İslâmiyet aleyhindeki cereyanlara karşı giriştiği Kur'ân ve îmân hizmetinde çok yardımcılara, hükûmet ve milletçe teşvik ve müzâherete muhtaç iken bil'akis çeşitli iftira, tezvir ve ithamlarla hapse sürülmek, eserlerini imha etmek, halkı kendinden soğutmak için aleyhinde türlü isnâdlar yapılmıştır. Elbette hak bildiği mesleğini, Kur'ânın şerefine ve Hazret‑i Peygamberin nübüvvetinin teâlîsine ait hizmetini aleyhteki iftiralardan müberrâ kılmak için hakikati söyleyecek, müdafaada bulunacak. Farazâ bazılar tarafından şahsî bir noksanlık telâkki edilse bile, umumun istifade ve saâdeti için şahsî zararına da râzı olacaktır. Onun için Risale‑i Nur hakkında beyân edilen ve neşredilen senâlara bu gibi noktalardan bakmak lâzımdır; yoksa hizmete zarar olur.
Dar düşünce ile hareket etmek zamanında değiliz. Îmânsızlar, kendi muzır mesleklerini menfî ideolojilerini, sahte kahramanları hattâ İslâm düşmanlarını onlar asla lâyık olmadığı hâlde çeşitli medh ü senâ ile insanlığın nazarına göstermeğe, alkış toplamağa çalışıyorlar. Uzağa gitmeğe lüzum yok; dünyayı saran dehşetli dinsizlik cereyanını idare edenler, büyük kahramanlar olarak ilân edilirken neden Müslümanlar hak dinlerini medh ü senâ etmesinler, onun kemâlâtını, ulviyetini neşretmesinler; Kur'ân’a âyine olan ve bu zamanın dinsizlik cereyanlarına meydân okuyup, dine en büyük hizmeti îfâ eden bir eser külliyatı ve onun muhterem, mütevâzi ve hadsiz zulümlere ma'rûz kalmış müellifi, medhedilmesin? Hâlbuki yazılan yazılar, mücerred mevzûlar olarak değil, ekseriyetle müdafaa kabîlinden, aleyhteki iftiralara cevab olarak neşredilmiş hakikatlerdir.

Üstad’ın hayatı, küllî hizmeti noktasından topluca iki büyük safha arzetmektedir.

Birincisi: Doğuşundan itibaren tahsil hayatı, Van’daki ikameti, İstanbul’a gelişi, siyâsî hayatı, seyahatleri, harb‑i umumiyeye iştirâki, Rusya’daki esâreti, İstanbul’da Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunuşu, Kuvâ‑yı Milliye’de İstanbul’daki hizmeti, Ankara’ya gelerek ilk Meclis‑i Meb'ûsân’daki fa'âliyetleri ve kısa bir müddet sonra Van’a çekilip inzivayı ihtiyar etmesi gibi herbiri ayrı bir hayat sahnesi olan Üstad’ın hayatının bu birinci safhası, îmân ve Kur'ân hizmeti itibariyle ikinci safha hayatının mukaddimesi hükmündedir. İkinci büyük hizmetine hazırlıktır. Ömrünün ellinci senesine kadardır.
44
İkincisi: Van’da inzivada iken Garb’a nefyedilip Isparta’nın Barla Nahiyesi’nde ikamete memur edildiği zamandan başlar ki; Risale‑i Nurun zuhûru ve intişarıdır. A'zamî ihlâs, a'zamî fedâkârlık, a'zamî sadâkat, metânet ve dikkat ve iktisad içinde Risale‑i Nurla giriştiği hizmet‑i îmâniye ve manevî cihad‑ı diniyedir.
Hayatının bu ikinci safhası, Harb‑i Umumî neticesinde Osmanlı Hilâfetinin inkırâz bulmasıyla insanlık âleminde medeniyet‑i beşeriyeyi mahveden ve semâvî dinlerle mücâdeleyi esâs ittihàz edinen, komünizm rejiminin insaniyetin yarısını istilâ ederek dünyayı dehşete saldığı ve memleketimizi tehdide yeltendiği ve manevî tahribâtının tehlikesine ma'rûz kaldığımız bir devreye rastlar. Bu devre, bin senedir Kur'ân’a bayraktarlık yapmış, İslâmiyete asırlarca hizmet etmiş kahraman bir millet için dikkatle incelenmesi lâzım gelen bir devredir.
Üstad, Risale‑i Nuru te'lif ederken Kur'ânın i'câzî lem'aları olan bu eserlerin, her tâife‑i insaniyede inkişaf edeceğini, dinsizliğin memleketimizi istilâsına mâni olacağını, memleket ve millet için bir sedd‑i Kur'ânî vazifesini göreceğini, Risale‑i Nur hizmetinin umumiyet kesbedip, Türk milletinin yine İslâmiyetin kahraman bir ordusu ve fedâkârı olacağını, Risale‑i Nurun neşri ve ileride resmen intişarı, milletçe benimsenmesi ve maârif dâiresinin hakikat‑i Kur'âniyeye yapışması neticesi; maddeten ve ma'nen milletin terakkî edeceğini, İslâmiyetin büyük kuvvet bulacağını zikretmiştir.
45
Risale‑i Nur bir alemdir, ünvândır. Bu zamanda zuhûr eden Kur'ânî hakikatler manzûmesidir. Necîb milletimizin, insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyete sarılması, yepyeni bir rûh ve taze bir îmân aşkı ve heyecanı içinde uyanmasının ifâdesidir. İçinde bulunduğumuz asrın değiştirdiği hayat şartları ve yeni bir dünya nizâmı ve görüşü karşısında îmânın tahkîm ve takviyesi ile feverân eden hamiyet‑i İslâmiye’nin mânâsıdır. Mütenebbih, kalbleri îmân ve muhabbet‑i Nebevî ile coşkun ve cihan‑değer şeref‑i intisabıyla ser‑efrâz fedâkârların yetişmesi ve bu milletin mâzisine mütenâsib kahramanlığı, yüksek îmân ve ahlâkı izhâr etmesi işâretidir.
Bediüzzaman, Risale‑i Nuru hiçbir makam ve meşrebin te'siri altında kalmadan, maddî‑manevî hiçbir menfaat ve hissiyat karışmadan, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in umumun istifade edebileceği ve umuma hitâb eden hakikatlerini tefsir etmiş, bu hakikatlerin tercümânlığını yapmıştır. Te'lif ettiği âsârından herkes istifade edebilmektedir. Bir tâifeye, bir sınıf halka mahsûs değildir. Bu Tarihçe‑i Hayat, okuyucularının nazarını bu zamanda Kur'ânın hikmet nurları olan Risale‑i Nura çevirip, ondan istifadeyi gösterecektir. Said Nursî ise Kur'ânın hizmetinde fedâkârâne çalışmış, Sünnet‑i Peygamberî’ye ittibâ' etmiş, nümûne‑i imtisal bir zât olarak görünmektedir.
Tarihçe‑i Hayat’ta geçen bazı mektûblardan anlaşılacağı üzere:
Said Nursî, bir zamanlar felsefe mesleğinde çok ileri gitmiş, sonra Kur'ân‑ı Hakîm’in irşadıyla, hak ve hakikate erişmiş ve bu zamanda fen ve felsefe ile iştigâl edip şek ve şübhelere ma'rûz kalanları, aklî delillerle şübhelerden kurtaracak eserler te'lif etmiştir.
Risale‑i Nurun yolu, mesleği; bu zamandaki hayat şartlarına, insanların ahvâl‑i rûhiyelerine göre en selâmetli, en kısa ve umumî bir cadde‑i Kur'ân’dır. Serâpâ ilim ve tefekkür üzerine gitmektedir. İctimâî hayatta çeşitli hizmetler gören ferdlerin istifadesi büyüktür.
Risale‑i Nuru okuyan ve ondan ders alarak tefekkür‑ü îmâniyeyi kazananlar, dünyevî vazife ve mesleklerini, âhiret hayatına ve ebedî saâdete vesile yaparak büyük bahtiyarlığa erişecektir. İslâm Dinindeki bu büyük hakikati derkeden münevverler, elbette hak dininin hizmetini büyük bir saâdetle derûhde edecekler, hakikati arayan, fakat bulamayan insanlığa da neşre çalışacaklar.
46
Evet, talebe, profesör, meb'ûs, kim olursa olsun, mes'ûliyet dâiresi olanlar, muhîtini tenvir ile mükelleftir. Bir vilâyet, hattâ bir memleketin saâdet ve selâmeti, tenvir ve irşadı ile mükellef olanlar, elbette çok daha ziyâde müteyakkız davranmak mecburiyetindedirler.
Said Nursî, Risale‑i Nurla, bu millete en büyük hizmeti, iyiliği yapmıştır. Mukâbilinde, şahsı için bir teşekkür dahi istemiyor; gerçi şahsına tevcîh edilen yüksek medih ve tavsifâtı hâvî mektûblar var. Bunları, okuyucuların, Nurlardan istifadelerine bir alâmet olduğu cihetle, Risale‑i Nur hesabına kabûl etmiş. Hakikatte Said Nursî’nin bu milletten, gençlikten istediği; îmânla, dünyevî ve uhrevî saâdeti kazanmalarıdır. Bunun için, Kur'ânın bu zamana ait dersi olan Risale‑i Nuru esâs tutup her yerde, her dâirede neşrini, îmân hakikatlerinin öğrenilmesini istemektedir. Kendisi defalarca, bu millet ve memleket aleyhindeki cereyanlara karşı yegâne çarenin Risale‑i Nur olduğunu ihtar etmekte ve müjdelemektedir.
Üstad’ın Rızâ‑yı İlâhîye mâtuf hizmet, hareket ve fa'âliyetlerini başka maksad ve gayelere yorumlamak isteyenler, ancak basîretsizliklerini ilân ediyorlar.
İnsanın yüksek mâhiyet ve rûhunun istediği hakîki saâdet, ancak Kur'ânın gösterdiği yolda ve rızâ‑yı İlâhînin parıldadığı ufuktadır. Bediüzzaman, Risale‑i Nurla insanlığa bu yolu ve bu ufku göstermekte, Sırat‑ı Müstakîm ashâbının nurlu kafilesine iltihak etmenin, insan için elzem olduğunu duyurmakta ve isbât etmektedir.
İşte biz, âcizâne hazırladığımız bu eserle bu hakikate bir nebze hizmet etmek istedik. İstikbâlin münevver bahtiyarlarına bir me'haz olarak bu eseri neşrediyoruz. Daha derin ve geniş bir tarihçe hazırlanması dileğimizdir.
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
Hazırlayanlar
47

Birinci Kısımİlk Hayatı

48
Bediüzzaman Said Nursî, (Rûmî 1293) tarihinde Bitlis Vilâyeti’ne bağlı Hizan Kazası’nın İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyü’nde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye’dir. Dokuz yaşına kadar peder ve vâlidesinin yanında kaldı. O esnâda bir hâlet‑i rûhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullâh’ın, ilimden ne derece feyizyâb olduğunu tedkike sevketti. Molla Abdullâh’ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezâhür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı.
Bunun üzerine ciddi bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyü’nde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Hâlet‑i fıtriyeleri icâbı, dâima izzetini (Hâşiye) koruması ve hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’ta ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi.
Bir müddet sonra Pirmis Karyesi’ne, sonra Hizan Şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu. Bu dört talebe birleşip, kendisini dâima tâciz ettiklerinden bir gün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhâr‑ı acz ile arkadaşlarını şikâyet etmeyerek şöyle dedi:
49
Şeyh Efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit, dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.
Seyyid Nur Muhammed, küçük Said’in bu mertliğinden hoşlanarak:
Sen benim talebemsin, kimse sana ilişemez! buyurdu.
Bu hâdiseden sonra Şeyh Talebesi diye yâdedildi. Burada bir müddet kaldıktan sonra, biraderi Molla Abdullâh ile beraber Nurşin Köyü’ne geldiler. Yaz olması dolayısıyla, ahâli ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylası’na gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullâh ile bir gün döğüşmüş. Tağî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said’e:
Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhûr Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyla, hocasına şu yolda cevab verir:
Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu hâlde burada hocalık hakkınız yoktur!. diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.
Şarkî Anadolu’da medrese teşkilâtındaki hususiyetlerden birisi şudur ki: İcâzet almış bir âlim, istediği köyde hasbeten Lillâh bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sâhibi tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından te'min edilir; hoca meccânen ders verir, talebelerin iâşe ve levâzımatını da halk derûhde ederdi. Bunların içinde yalnız Molla Said, hiçbir sûretle zekât almıyordu. Zekât ve başkasının eser‑i minneti olan bir parayı kat'iyyen kabûl etmiyordu. (Hâşiye‑1)
50
Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hizan’a döndü. Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür:
Kıyâmet kopmuş, kâinât yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihâyet sırat köprüsünün başına gidip durmak hâtırına gelir: Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân‑ı İzâm hazerâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır.
Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil‑i ilim için (Hâşiye‑2) büyük bir şevk uyandırır. Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvâs Nahiyesi’ne gider. Burada icra‑yı tedrîs eden meşhûr Molla Mehmed Emin Efendi, kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir. Bir gün bu meşhûr müderris câmide ders okutmakta iken, Molla Said i'tirâz ederek:
Efendim, öyle değil!.
Hitâbında bulunur. Okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mir Hasan Velî Medresesi’ne gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icâb eden yedi ders kitabını terkederek, sekizinci kitaptan okuduğunu söyledi.
Birkaç gün sonra Vastan Kasabası’na gitti ise de, orada tebdil‑i hava için ancak bir ay kadar kaldı; bilâhare Molla Mehmed isminde bir zâtın refâkatinde Erzurum Vilâyeti’ne tâbi Bayezid’e hareket etti. Hakîki tahsiline işte bu tarihte başlar.
51
Bu zamana kadar hep Sarf ve Nahiv mebâdîleriyle meşgul olmuştu ve İzhâr”a kadar okumuştu. Bayezid’de Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakîki ve ciddi tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek garîbdir. Zîra Şarkî Anadolu usûl‑ü tedrîsiyle, Molla Câmî”den nihâyete kadar ikmal‑i nüsah etti. Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihâyet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebâkisini terkeyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretleri ne için böyle yaptığını suâl edince Molla Said cevaben:
Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherât kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab'ıma muvâfık olanlara çalışırım, demiştir.
Maksadı ise, esâsen kendisinde fıtraten mevcûd bulunan icâd ve teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücûda getirmek (Hâşiye) ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi' etmemekti. Bu sûretle, ale'l‑usûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünûnun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.
52
Bunun üzerine hocalarının; hangi ilim tab'ına muvâfık olduğu suâline cevaben:
Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyâhut hiçbirisini bilmiyorum, der.
Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında Cem'ül‑Cevâmi'”, Şerhü'l‑Mevâkıf”, İbnü'l‑Hacer gibi kitapların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütâlaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat‑ı zâhirî ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suâle tereddüdsüz derhâl cevab verirdi.
53

O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış

Evvelâ: Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyâzete başladı. Hükemâ‑i İşrâkìyyûn, tedrîc kanunu mûcibince vücûdlarını riyâzete alıştırmışlardı. O ise, tedrîce riâyet etmeyerek, birdenbire riyâzete daldı. Gün geçtikçe, vücûdu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulemâ‑i İşrâkìyyûn’un, Riyâzetin küşâyiş‑i fikre hizmet ettiği nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Sâniyen: İmâm‑ı Gazâlî Hazretlerinin İhyâu'l‑Ulûm”unda tasavvuf nokta‑i nazarında دَعْ مَا يُر۪يبُكَ اِلٰى مَا لَا يُر۪يبُكَ kaidesine ittibâen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
Sâlisen: Nâdir konuşuyordu. Kürdlerin edîb dâhîlerinden Molla Ahmed Hânî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe‑i saâdetine kapanır, bazen geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahâli, Bediüzzaman’a: Ahmed Hânî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur diyordu. Bu hâli müşârün‑ileyhin kerâmetine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç‑ondört yaşlarında idi.
Sonra, ulemâdan mümtâz sîmâlarla mülâkat etmeye karar verdi; ve Bağdat’a, ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve‑i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:
54
Ben henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabûl etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhâvere cereyan etti.
Molla Abdullâh: Sizden sonra ben Şerh‑i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Ben seksen kitab okudum.
Molla Abdullâh: Ne demek?
Bediüzzaman: İkmal‑i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.
Molla Abdullâh: Öyle ise seni imtihan edeyim?
Bediüzzaman: Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullâh, biraderini imtihan eder. Kifâyet‑i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i kendisine üstad kabûl etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihâyet talebeler, Molla Abdullâh’ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da; Molla Abdullâh cevaben nazar değmemek için Ben ona ders veriyorum”, demiş ve talebelerini aldatmıştı.
Molla Abdullâh’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt’e gelir. Orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullâh, Molla Said’e:
Geçen sene Süyûtî okuyordunuz, bu sene Molla Câmî”yi mi okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Evet Câmî”yi bitirdim.
Molla Fethullâh hangi kitabı sordu ise, bitirdim cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:
55
Geçen sene deli idin, bu sene de mi delisin?
Bediüzzaman: İnsan başkasına karşı kesr‑i nefis için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat‑i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz, der.
Molla Fethullâh hangi kitaptan sordu ise, cevabını güzelce verir.
Bunun üzerine bu muhâvereyi dinleyen ve bir sene evvel Said’in hocasının hocası bulunan Molla Ali‑i Suran nâmındaki zât, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullâh: Pek a'lâ, zekâda hàrikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makàmât‑ı Harîriye’den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.
Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.
Molla Fethullâh: Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmu'u nâdirdir, diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman orada iken, Cem'ül‑Cevâmi' kitabını, günde bir‑iki saat iştigâl etmek üzere bir haftada hıfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullâh şu kelâmı söyleyerek kitabın üzerine yazdı: قَدْ جَمَعَ ف۪ي حِفْظِهِ « جَمْعُ الْجَوَامِعِ » جَم۪يعَهُ ف۪ي جُمْعَةٍ
Bu hâl Siirt’te şüyû bulmuş ve Molla Fethullâh, ulemâya:
Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne suâl ettimse bilâ‑tevakkuf cevab verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım, diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ulemâ bir yerde toplanarak Bediüzzaman’ı dâvet ederler. Bediüzzaman, intihâb ettikleri bütün suâllerine bilâ‑tereddüd cevab verirken, Molla Fethullâh’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevab veriyordu. Bunu gören ulemâ, Bediüzzaman’ın hàrikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve senâ ettiler. Bu hâl etrafta işitilir. Ahâli, kendisine veliyullâh derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar.
56
Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takım âlim ve talebelerin rekabetlerini arttırdı. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlûb edemedikleri Bediüzzaman’ı kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, mes'eleden haberdar olan Siirt ahâlisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahâli nazarında büyük mevkii olduğu için, derhâl muârızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muârızları bulunan talebe ve ehl‑i ilmin câhillere hedef olmamasını te'min için kendisi odadan çıkıp muârızları tarafından telef edilse bile ehl‑i ilmin işine câhillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilâfı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye:
Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhâfaza ediniz! diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihâyet ihtilâf bertaraf edilmiştir. Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhâfaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman:
Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız. Binâenaleyh, mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvâfık olmadığından gelemeyeceğim ve hatâ da benimdir, cevabında bulunarak jandarmaları reddetmiştir.
Bu esnâda onbeş‑onaltı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve‑i bedeniyece pek çevik ve metîndi. Said el‑Meşhûr lakabıyla yâdediliyordu. Siirt’te, kendisiyle mücâdele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suâllere cevab vereceğini, kimseye suâl sormayacağını ilân etti.
Sonra tekrar Bitlis’e geldi. Bitlis’te bir‑iki şeyh hânedânının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesâdı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince; Molla Said’i, Şeyh Emin Efendi’ye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:
Henüz çocuk olduğundan kàbil‑i hitâb değildir, der.
Bu söz Molla Said’e tebliğ edildiği ânda, zâten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi’nin huzuruna çıkarak elini öper ve:
57
Efendim, beni imtihan ediniz; kàbil‑i hitâb olduğumu isbât etmek isterim, der.
Şeyh Emin Efendi, mütenevvi' ilimlerden ve en müşkül mes'elelerden onaltı suâl tertib ederek sorar. Molla Said, suâllerin umumuna cevab verdikten sonra, Kureyş Câmii’ne gider, ahâliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahâlisinin bir kısmı Molla Said’e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vâli, büyük bir vukûâta meydân vermemek için Bediüzzaman’ı nefyeder.
Bu defa da Şirvan’a gider. Zâten infirad eden böyle zâtların muârızları pek çok bulunur. Bilhassa mücâdele‑i ilmiyede mağlûb düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said’i ahâli nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her hususatını tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasılsa, kazâen sabah namazını geçirmiş. Buna vâkıf olan hasımları, Molla Said, namazı terketmiştir diyerek ahâli arasında işâada bulundular. Molla Said’den soruldu ki:
Niçin herkes bunu böyle söylüyor?
Molla Said:
Evet, esâssız bir şey, âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hatâ bendedir. Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itâbı, diğeri nâsın ta'rizi. Bunun esâs sebebi ise, geceleyin âdet edindiğim vird‑i şerîfi terkettiğimdir. İşte âlemin rûhu bu hakikate temâs etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatâyı isimlendirmişler, cevabını verir.
Şirvan’da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:
Aman efendim, Siirt’e bir çocuk gelmiş, kendisi ondört‑onbeş yaşında, umum ulemâyı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi dâvete geldim, der.
Molla Said de şu dâvete icâbet ederek Siirt’e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsâf ve kıyafetini sorar. O adam:
Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı. Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum ulemâyı ilzam etti.
58
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukûâtının şimdi civar köylerde şüyû bulduğunu anlayarak geriye döner, dâvete icâbet etmez.
Bilâhare Siirt’e bağlı Tillo Kasabasına gitti. Meşhûr bir türbeye kapandı. Orada hàrika olarak Kamus‑u Okyanus’u Bâbü's‑Sin’e kadar hıfzetti. Ne fikre binâen kamusu hıfzettiği sorulduğunda:
Kamus, her kelimenin kaç mânâya geldiğini yazıyor; ben de bunun aksine olarak her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücûda getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu. Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri, kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek, kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanâat ediyordu.
Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde;
Bunlarda hayat‑ı ictimâiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazife‑şinâslık ve çalışma bulunduğunu müşâhede ettiğim için cumhûriyet‑perverliklerine mükâfâten kendilerine muâvenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur (Hâşiye)
Tillo’da iken, bir gece Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî (K.S.) Hazretlerini rüyasında görür. Geylânî Hazretleri (K.S.) kendisine hitâben:
59
Molla Said! Mîran aşîreti reisi Mustafa Paşa’ya gidiniz ve kendisini tarîk‑ı hidayete dâvet ediniz. Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve emr‑i mârufa müdâvim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.
Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedârikini yaparak Mîran aşîretine doğru Tillo’dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa’nın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyâm ettikleri hâlde Molla Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşanın nazar‑ı dikkatini celbedince, aşîret binbaşılarından Fettâh Bey’den kim olduğunu sorar. Fettâh Bey, meşhûr Molla Said olduğunu bildirir. Hâlbuki Paşa, ulemâdan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhâr etmemişti. Molla Said’e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:
Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terkedip namazını kılacaksın veyâhut seni öldüreceğim! demesinden paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said’e ne için geldiğini tekrar sorar. Molla Said:
Sana söyledim ya onun için geldim, der. Mustafa Paşa çadırın direğinde asılı bulunan Said’in kılıncına işâret ederek:
Bu pis kılınçla ?