Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
240

Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi

﴿
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Şu mes'ele Yedi İşâret”tir.

Birkaç Sırr‑ı İnâyetin İzhârına Yedi Sebeb

Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına Yedi Sebebi beyân ederiz:

Birinci Sebeb

Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve O’nun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.

İkinci Sebeb

Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de O’nun dersine ittibâen, O’nun tefsirini medhedeceğiz.
241
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ ’larda ﴿حٰمٓ’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü O Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

Üçüncü Sebeb

Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil, Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
242

Dördüncü Sebeb

Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi, biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ düsturuyla derim ki:وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
Mâdem böyledir; hakàik‑ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât‑ı İlâhiye’yi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs‑i ni'mettir.
243

Beşinci Sebeb

Çok zaman evvel bir ehl‑i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.
Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât‑ı İlâhiye’yi beyân etmekte medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükür ve tahdîs‑i ni'met olur.

Altıncı Sebeb

Sözler’in te'lifi vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmetimize bir mükâfât‑ı àcile ve bir vâsıta‑i teşvik olan inâyât‑ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram‑ı İlâhî olur. İkram‑ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr‑ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet‑i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin şu'leleri olur.
Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer, hiç medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükrândır.

Yedinci Sebeb

Nev'‑i insanın yüzde sekseni ehl‑i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn‑ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.
244
İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta‑i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki:
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz.
Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.

Küllî Birkaç İnâyet‑i Rabbâniye’ye İşâretler

İşte geçmiş Yedi Esbâba binâen, küllî birkaç inâyet‑i Rabbâniye’ye işâret edeceğiz.

Birinci İşâret

Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, tevâfukât”tır.
Ezcümle: Mu'cizât‑ı Ahmediye Mektûbatı’nda, Üçüncü İşâretinden Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde kemâl‑i muvâzenetle ikiyüzden ziyâde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir‑iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl‑i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret‑i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki ehl‑i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’deki belâğat, derece‑i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki O’na yetişsin. Öyle de: Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece‑i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
245

İkinci İşâret

Hizmet‑i Kur'âniyeye ait inâyât‑ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb‑ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar‑ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî, gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife‑i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl‑i kereminden, yükümü hafifleştirdi.
O mübârek cemâat ise; Hulûsi’nin tâbiriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve Sabri’nin tâbiriyle nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber yine Sabri’nin tâbiriyle bir tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden olarak, şevk, sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr‑ı Kur'âniyeyi, envâr‑ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr‑ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl‑i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet‑i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet‑i İlâhiye’dir.
246
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet‑i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs‑ı manevîsi bir veli‑yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs‑ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât‑ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret‑i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.

Üçüncü İşâret

Risale‑i Nur eczâları, bütün mühim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Çünkü hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn‑i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr‑ı kader ve cüz'‑ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd‑ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk‑elli sahifede, meşhûr Mukaddemât‑ı İsnâ Aşer nâmıyla Telvih nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser‑i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr‑ı hilkat-i âlem ve tılsım‑ı kâinât denilen ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım‑ı müşkül-küşâ ve o muammâ‑yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât‑ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet‑i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat‑i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât‑ı zerrâttaki harekâtın sırr‑ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir, meydândadır, bakılabilir.
247
Hem sırr‑ı ehadiyet ile şerîksiz vahdet‑i Rubûbiyeti; hem nihâyetsiz Kurbiyet‑i İlâhiye ile nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret‑engîz hakikatleri kemâl‑i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr‑i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat‑i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl‑i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr‑ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’de öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ‑i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet‑i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câz‑ı manevîsinin eseri ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir.
248

Dördüncü İşâret

Elli‑altmış risaleler () öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl‑i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler tefhim edilmez deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri o sû‑i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet‑i beyân; elbette bilâ‑şübhe bir eser‑i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz‑ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât‑ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.

Beşinci İşâret

Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, en âmî adama kadar ve ehl‑i kalb büyük bir velîden tut, en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt‑ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi, çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser‑i inâyet ve bir ikram‑ı Rabbânîdir.
249
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki‑üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz‑ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem‑i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz, üç‑dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik‑ı İlâhiye’den ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede çoklardan sorduğum hâlde sû‑i te'sir ve aksü'l‑amel ve tahdiş‑i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.

Altıncı İşâret

Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat‑ı ilmiyem, mukaddemât‑ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ'câz‑ı Kur'ân’ın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur.
250
Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif, yalnız bir köyde imrâr‑ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat‑ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet‑i Kur'âniyeyi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır.
Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest‑i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr‑ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim.
Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr‑ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Âyât‑ı Kur'âniye’nin üstad‑ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler; ekseriyet‑i mutlakası hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt‑i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf‑ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice‑i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.

Yedinci İşâret

Bu hizmetimiz zamanında, beş‑altı sene zarfında, bilâ‑mübâlağa yüz eser‑i ikram-ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye ve kerâmet‑i Kur'âniye’yi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının mesâil‑i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet‑i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
251
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu‑yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sâhib‑i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ
İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet‑i Kur'âniye yaptırılıyor.اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْل۪يمًا كَث۪يرًا اٰم۪ينَ
252

Mahrem Bir Suâle Cevaptır

Şu sırr‑ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden Suâl Ediyorsun: Neden senin Kur'ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?‥”
Elcevab: Şeref, i'câz‑ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ‑pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü: Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslîm değil, îmândır; mârifet değil, şehâdettir, şühûddur; taklid değil tahkîktir; iltizam değil, iz'ândır; tasavvuf değil hakikattir; da'vâ değil, da'vâ içinde bürhândır.
Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât‑ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet‑i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm‑i Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’in en parlak mazhar‑ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet‑i Kur'ân’a ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr‑ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr‑ı temsîl cihetü'l‑vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
253
Hem sırr‑ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.
Hem sırr‑ı temsîl penceresiyle, hakàik‑ı gaybiyeye, esâsât‑ı İslâmiye’ye şühûda yakın bir yakìn‑i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm‑i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât‑ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet‑i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır.
254

Yirmisekizinci Mektûb’dan Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir

Sekiz inâyet‑i İlâhiye sûretinde gelen işârât‑ı gaybiyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhâmı izâle etmek ve bir sırr‑ı azîm-i inâyeti beyân etmeye dairdir.
Şu Hâtime Dört Nüktedir

Birinci Nükte

Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci Mes'elesinde yedi‑sekiz küllî ve manevî inâyât‑ı İlâhiye’den hissettiğimiz bir işâret‑i gaybiyeyi, Sekizinci İnâyet nâmıyla tevâfukât tâbiri altındaki nakışta o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi‑sekiz küllî inâyâtlar, o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işârât‑ı gaybiyeyi isbât eder. Farz‑ı muhâl olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse; o işârât‑ı gaybiyenin kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemeyen, o işârâtı inkâr edemez.
Fakat tabakàt‑ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan tabaka‑i avâm, gözüne daha ziyâde i'timâd ettiği için; o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirîsi tevâfukât olduğundan; çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için ona gelen evhâmı def'etmek maksadıyla bir muvâzene nev'inden, bir hakikati beyân etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur'ân kelimesi ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevâfukât görünüyor hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, muvâzi bir vaziyet verilir. Kasd ve irâde ise, bizlerin olmadığına delilimiz; üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irâde, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediyeyi te'yid sûretinde ve iki kelimede tevâfuk sûretinde o garîb vaziyet verilmiştir.
255
Bu iki kelimenin mübârekiyeti, i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediyeye bir hâtem‑i tasdik olmakla beraber; sâir misil kelimeleri dahi, ekseriyet‑i azîme ile tevâfuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsûs şu iki kelime, bir‑iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevâfukun aslı, sâir kitaplarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irâde‑i àliyeyi gösterecek bu derece garâbette değildir.
Şimdi bu da'vâmızı çürütmek kàbil olmadığı hâlde, zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir‑iki cihet olabilir:
Birisi: Sizler, düşünüp, böyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz diyebilirler Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.”
Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid‑i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid‑i sâdık bulunabilir.
Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim Bu kerâmet‑i i'câziye, Kur'ân‑ı Hakîm belâğat cihetinde derece‑i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz‑ı Kur'ân’da, kudret‑i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet‑i i'câziye ise, kudret‑i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. (Hâşiye)
………………………

Üçüncü Nükte

İşâret‑i hàssa, işâret‑i âmme münâsebetiyle bir sırr‑ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmâniyete işâret edeceğiz:
256
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzû edeceğim. Sözü de şudur ki; bir gün güzel bir tevâfukâtı ona gösterdim, dedi: Güzel! Zâten her hakikat güzeldir. Fakat bu sözlerdeki tevâfukât ve muvaffakıyet daha güzeldir.”
Ben de dedim: Evet, herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rubûbiyet‑i âmmeye ve şümûl‑ü rahmete ve tecellî‑i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işâret‑i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet‑i hàssaya ve rubûbiyet‑i hàssaya ve tecellî‑i hàssaya bakar bir sûrettedir.” Bunu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir pâdişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet‑i şâhânesi umum efrâd‑ı millete teşmîl edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pâdişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret‑i umumiyede, efrâdın çok münâsebât‑ı hususiyesi vardır.
İkinci cihet, pâdişahın ihsânat‑ı hususiyesidir ve evâmir‑i hàssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsân eder, iltifat eder, emir verir.
257
İşte bu temsîl gibi; Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hàlık‑ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rubûbiyet ve şümûl‑ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Herşeyin hissesine isabet eden cihette, hususî O’nunla münâsebetdârdır. Hem kudret ve irâde ve ilm‑i muhîtiyle herşeye tasarrufâtı, herşeyin en cüz'î işlerine müdâhalesi, rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde O’na muhtaçtır. O’nun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o dâire‑i tasarruf-u rubûbiyetinde saklansın ve te'sir sâhibi olup müdâhale etsin ve ne de tesâdüfün hakkı var ki, o hassas mîzan‑ı hikmet dâiresindeki işlerine karışsın. Risalelerde, yirmi yerde, kat'î hüccetlerle tesâdüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur'ân kılıncıyla i'dâm etmişiz; müdâhalelerini muhâl göstermişiz.
Fakat, rubûbiyet‑i âmmedeki dâire‑i esbâb-ı zâhiriyede, ehl‑i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesâdüf nâmını vermişler. Ve hikmetleri ihâta edilmeyen bazı ef'âl‑i İlâhiye’nin kanunlarını tabiat perdesi altında gizlenmiş görememişler, tabiata müracaat etmişler.
İkincisi, hususî rubûbiyetidir ve hàs iltifat ve imdâd‑ı Rahmânîsidir ki, umumî kanunların tazyîkatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdâdına Rahmânürrahîm isimleri imdâda yetişirler, hususî bir sûrette muâvenet ederler, o tazyîkattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her ânda O’ndan istimdâd eder ve medet alabilir.
İşte bu hususî rubûbiyetindeki ihsânatı, ehl‑i gaflete karşı da tesâdüf altına gizlenmez ve tabiata havâle edilmez.
İşte bu sırra binâendir ki: İ'câz‑ı Kur'ân ve İ'câz‑ı Ahmediye”deki işârât‑ı gaybiyeyi, hususî bir işâret telâkki ve i'tikàd etmişiz. Ve bir imdâd‑ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inâyet‑i hàssa olduğunu yakìn ettik. Ve sırf Lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin. Âmîn
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
258

Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız

Kardeşlerim,
Size, üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşâvirlerimsiniz.
Azîz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil; onu hatâsız zannetmek, hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla, bahçeye zarar vermez; bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki; bir seyyie, bir hatâ görünse de, sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i'tirâz etmemektir.
Hakàika dair mesâilde, külliyatları ve bazen de tafsilâtları sünûhât‑ı ilhâmiye nev'inden olduğundan; hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhâfaza için, başka hatırlara bakılmaz. Nefs‑i emmârenin enâniyeti hesabına, hakkın hatırı olan; bilmediğimiz bir hakikati müdafaa değil, ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ederim
Bilirsiniz ki, şu zamanda, şu vazife‑i îmâniye çok mühimdir; benim gibi zaîf, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir bîçâreye yüklenmemeli; elden geldiği kadar yardım etmeli
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmetinden, iki senedir ciddi hakàika nisbeten yemişler, fâkiheler nev'inden tevâfukât‑ı latîfe ile ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl‑i merhametinden, o tevâfukât‑ı latîfe meyveleriyle ciddi bir hakikat‑i Kur'âniyeye zihnimizi sevketti ve rûhumuza o meyveleri gıdâ ve kût yaptı. Hurma gibi hem fâkihe, hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyet birleşti.
259
Kardeşlerim, bu zamanda, dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaîf ve müflisim. Hàrika kerâmetim yok ki bu hakàikı onunla isbât edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki onunla kulûbu celbedeyim. Ulvî bir dehâm yok ki onunla ukùlü teshìr edeyim. Belki Kur'ân‑ı Hakîmin dergâhında bir dilenci hàdim hükmündeyim. Bu muannid ehl‑i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından bazen istimdâd ederim. Kerâmât‑ı Kur'âniye olarak, tevâfukâtta bir ikram‑ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet Kur'ân’dan tereşşuh eden İşârâtü'l‑İ'câz ve Risale‑i Haşir”de kat'î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun bulunmasın, bence bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir.
260

Hayat vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider

Azîz, Sıddık, Çalışkan Kardeşim!
Senin gördüğün vazife‑i Kur'âniyenin hepsi mübârektir. Cenâb‑ı Hak sizi muvaffak etsin, fütûr vermesin, şevkinizi arttırsın.
Uhuvvet için bir düstur beyân edeceğim. O düsturu cidden nazara almalısınız.
Hayat, vahdet ve ittihâdın neticesidir. İmtizackârâne ittihâd gittiği vakit, manevî hayat da gider. ﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesânüd bozulsa cemâatin tadı kaçar.
Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa, kıymeti üçtür; tesânüd‑ü adedî ile yazılsa, yüzonbir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç‑dört hàdim‑i Hak ayrı ayrı ve taksimü'l‑a'mâl olmamak cihetiyle hareket etseler; kuvvetleri üç‑dört adam kadardır. Eğer hakîki bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesânüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler; o dört adam, dörtyüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.
Sizler, koca Isparta değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecburdur. Birbirini kıskanmak değil, belki bil'akis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuûrlu farzettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur; çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur'ân ve îmânın hizmeti olan büyük bir hazine‑i àliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar; kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnetdâr olur, şükreder.
Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek, kardeşlerinizden hariç dâirelerde çok var. Ben nasıl meziyetinizle iftihar ediyorum; o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum; kendimindir telâkki ediyorum. Siz de üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız; âdeta herbiriniz, ötekinin faziletlerine nâşir olunuz.
Bediüzzaman
261

Risalelerin Herbiri Birer Deryâ‑yı Azîmdir

Sevgili ve Muhterem Üstadım,
Sözler’inizin (yani Risalelerinizin) herbiri birer deryâ‑yı azîmdir. Sözler’inizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta'rif edemeyeceğim. Bugün Sözler’inizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbur olacağına kat'iyyen ümîdvârım.
Husrev

Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektup

Nur Risalelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha gelen bir doktora yazılan mektûbdur.
Merhaba, ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum!
Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh‑ı rûhî, şâyân‑ı tebriktir.
Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır ve vazifeler içinde en kıymetdâr, hayata hizmettir ve hidemât‑ı hayatiye içinde en kıymetdâr hayat‑ı fâniyenin hayat‑ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa'yetmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, hayat‑ı bâkiyeye çekirdek ve mebde' ve menşe' cihetindedir. Yoksa, hayat‑ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat‑ı fâniyeye hasr‑ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir dîvâneliktir.
Hakikat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den tiryâk‑misâl îmânî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler. İnşâallâh, senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olacağı gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.
262
Hem bilirsin; me'yûs ve ümîdsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazen bin ilâçtan daha nâfi'dir. Hâlbuki tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elîm ye'sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh, bu intibâhın, seni öyle bîçârelere medâr‑ı tesellî ve nurlu bir tabib yapar.
Bilirsin ki ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, ma'lûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, fâidesiz, ehemmiyetsiz odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte, o fennî ma'lûmâtı, o felsefî maârifi; fâideli, nurlu, rûhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi, Cenâb‑ı Hak’tan bir intibâh iste ki; senin fikrini, Hakîm‑i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, o odunlara bir ateş verip nurlandırsın; lüzumsuz maârif‑i fenniyen, kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zekî dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl‑i fenden, envâr‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem, Sözler, senin vicdânınla konuşabilirler; herbir Sözü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde, hâzırâne bir musâhabe dâiresini onlarla . Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz; ben cevab vermesem de gücenme. Çünkü eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hattâ üç senedir, kardeşimin çok mektûblarına karşı, bir tek cevab yazdım.
Said Nursî

Nadire‑i cihan, hadim-i Kur’ân Said Nursî (ra) hakkında hissiyatımdan binden birini beyan ediyorum

Risale‑i Nur tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in bir fıkrasıdır.
Risale‑i Nurun müellifi Bediüzzaman, nâdire‑i cihan, Hàdim‑i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum.
263
Üstadım, kendisi Nur ism‑i Celîline mazhardır. Bu ism‑i şerîf, kendileri hakkında bir ism‑i a'zamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kàdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Mehmed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, Hizmet‑i Kur'âniye’de hususî imâmı Zinnûreyn; fikrini ve kalbini tenvir eden âyet‑i Nur olması ve müşkül mesâilini izâha vâsıta olan nur temsîlâtı gayet kıymetdârdır. Resâilin mecmûuna Risale‑i Nur tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism‑i a'zam olduğunu te'yid etmektedir.
Risale‑i Nur adlı hàrika te'lifâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale‑i Nur eczâları şimdiye kadar yüz ondokuza bâliğ olmuştur. () Herbir risale, kendi mevzûunda hàrikadır. Gayet yüksek olmakla beraber Onuncu Söz ismiyle iştihâr eden haşre ait olan risalesi pek hàrikadır, câmi'dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat'î delâil‑i akliye ile isbât etmiştir. Onunla çokları îmânını kurtarmış.
﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risale‑i Nur bir kamer‑i mârifettir ki, şems‑i hakikat olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan nurunu istifaza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye‑i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım, Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ‑i risalet’in şemsi olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nuru istifade edip, Risale‑i Nur şeklinde tezâhür etmiş.
264
Üstadım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerin, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa ilm‑i hâli bilmiyor gibi görünür; birden, bakarsın bir deryâ kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifadesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nur yok, kıymet yok der. Bu hasleti de tam tevâzu'dur مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.
İşte bu haslet icâbatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil‑i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerini, içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl‑i tevâzu' ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâallâh siz benden daha iyi bildiniz Allah râzı olsun der. Hak ve hakikati, nefsin gurur ve enâniyetine dâima tercih eder. Hattâ ben bazı mes'elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır, eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem çok memnun olur.
Üstadım, bilhassa hikmet‑i hakîkiye fenninde, yani hikmet‑i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hàrikadır ve hikmet‑i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde, Eflâtun ve İbn‑i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim
Bundan onüç sene evvel, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar, İzn‑i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb‑u Rabbânî ve kandil‑i nurânî Abdülkadir‑i Geylânî (R.A.) Hazretlerinin Fütûhu'l‑Gayb risalesini tefe'ülen açtığı esnâda اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَibaresi çıktı. O ibare onun hakkında pek mânidâr olarak, Eski Said’i Yeni Said’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.
265
Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suâllerine gayet latîf ve müskit bir cevab vermiştir. Ve ilm‑i mantıkta, İbn‑i Sînâ’nın te'lifâtını geçecek Ta'likàt nâmında hàrika bir risalesi var. Eşkâl‑i mantıkıyeyi, kıyâs‑ı istikraî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece‑i ihâta göstermiş
Sünûhât isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem‑i mânâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders‑i maneviyeye binâen İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki hàrika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
Harb‑i Umumî hâdisât ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l‑İ'câz’ı, Allah’ın izni ile altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risale‑i Nur, âhiren o mutasavver hàrika tefsirin yerini tutacak.”
Üstadımla yedi‑sekiz sene musâhabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِmûcibince, deryâya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfî görüldü. Çünkü Üstadımdan iftirak zamanı idi, acele yazdım. Üstadım ﴿وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok defa yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine eminim
Hâfız Hâlid
266
tarihce_cennet_bahcesi.pngBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’da Yirmisekizinci Sözü te'lif ettikleri Cennet bahçesi ile tesmiye olunan Süleyman’ın bahçesi
267
tarihce_katran_agaci.jpgÜstad Hazretlerinin yaz aylarında kaldığı Çam dağlarından Eğirdir gölüne nâzır tepedeki Katran ağacı
268
BOS Sayfa
269

Üçüncü KısımEskişehir Hayatı

270
Risale‑i Nurun gittikçe inkişaf ettiğini, îmân ve İslâmiyetin kuvvetlenmeye başladığını anlayan gizli din düşmanları; Bediüzzaman, gizli cem'iyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizâmlarını yıkıyor!” gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı tertib ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde, i'dâm kasdıyla ve muhakkak sûrette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında da'vâ açtırılıyor.
Bunun üzerine, Dâhiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandanı, techiz edilmiş askerî bir kıt'a ile birlikte Isparta’ya geliyorlar. Isparta‑Afyon yolu boyunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta Vilâyeti ve civarı, askerî birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti; masûm ve mazlum Bediüzzaman, inzivagâhından çıkarılarak talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskişehir’e sevkediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine yakın bir alâka duyan Müfreze Kumandanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu sûretle, namazlar kazâya bırakılmadan yola devam ediliyor. Hakikati ve Bediüzzaman’ın masûmiyetini idrak eden Müfreze Kumandanı, Bediüzzaman ve talebelerinin bir dostu olmuştur
Yüz yirmi talebesiyle Eskişehir Hapishânesi’ne getirilen Said Nursî, tam bir tecrid‑i mutlak içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine dehşetli işkenceler tatbikine başlanıyor Bediüzzaman Said Nursî, kendisine yapılan bu işkence ve azâblara rağmen, Otuzuncu Lem'a ve Birinci ve İkinci Şuâ’ları te'lif ediyor. Hapisteki birçok kimseler Üstad Bediüzzaman hapse girdikten sonra ıslah‑ı nefis ederek mütedeyyin bir hâle geliyorlar.
271
Gizli dinsizler, Isparta havâlisinde, Bediüzzaman ve talebeleri i'dâm edilecek!” diye propagandalar yaptırarak, korku ve dehşet saçıyorlar. (Hâşiye) Diğer taraftan Bediüzzaman’ın hapse konulmasından mütevellid muhtemel bir isyan hareketinin vukû'undan korkan istibdâd ve ceberût devrinin hükûmet reisi, Şark Vilâyetlerine seyahate çıkıyor.
Hâlbuki Bediüzzaman, ömrü boyunca müsbet hareket etmeyi düstur edinmiş; Birkaç adamın hatâsıyla yüzer adamların zarar görmesine sebeb olunamaz.” demiştir. Bunun içindir ki, yapılan o kadar gaddârâne zulümler esnâsında bir tek hâdise meydâna gelmemiş ve Bediüzzaman Said Nursî, talebelerine dâima sabır ve tahammül ve yalnız îmân ve İslâmiyete çalışmayı tavsiye etmiştir. Ve bu gibi evhâmların, dinsizlik hesabına, maksad‑ı mahsûsla husûle getirildiğini herkes anlamıştır.
Bediüzzaman yüz yirmi talebesiyle beraber 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevkediliyor. Ânî yapılan araştırmalarla elde edilen bütün risale ve mektûblar meydânda olduğu hâlde, mahkûmiyetlerini intac edecek bir delile rastgelinememiş ve neticede kanâat‑ı vicdâniye ile keyfî bir sûrette Said Nursî’ye onbir ay ve on beş arkadaşına da altışar ay ceza vererek; mütebâki kalan yüz beş kişiyi berâet ettirmiştir. Hâlbuki isnâd edilen suç sâbit olsaydı, Bediüzzaman Said Nursî’nin i'dâmına ve arkadaşlarının da hiç olmazsa ağır hapsine hükmedilecekti.
Nitekim bu yersiz karara Bediüzzaman i'tirâz etmiş ve bu cezanın bir beygir hırsızına veya bir kız kaçırıcısına lâyık olduğunu belirterek kendisinin ya berâetine veya i'dâmına veyâhut yüz bir sene hapse mahkûmiyetine hükmedilmesini ısrarla istemiştir.
Burada, hàrika bir hâdiseyi nakletmeden geçemeyeceğiz. Şöyle ki:
Bediüzzaman hapiste iken, bir gün, o zamanın Eskişehir Müddeiumumîsi Üstadı çarşıda görür. Hayret ve taaccüble ve vazifesine son vereceği ihtarıyla, hapishâne müdürüne:
Ne için Bediüzzaman’ı çarşıya çıkardınız? Şimdi çarşıda gördüm, der. Müdür de:
272
Hayır efendim! Bediüzzaman hapishânede, hattâ tecriddedir, bakınız! diye cevab verir.
Bakarlar ki, Üstad yerindedir. Bu hàrika vâkıa adliyede şâyi olur. Hâkimler: Bu hâle akıl erdiremiyoruz diye birbirlerine naklederler. (Hâşiye)
273

Bediüzzaman Said Nursî’nin Eskişehir Mahkemesi Müdafaâtından Bir Kısmı

1935
Eskişehir Mahkemesi’nde, Said Nursî’nin siyâsî şeylerle meşgul olmadığı tahakkuk etmiş, sâdece bir âyet‑i kerîmeyi tefsir eden bir risalesinden dolayı ceza verilmiştir ki, âyet‑i kerîme tefsirinden dolayı bir müfessiri cezalandırmak, dünyanın hiçbir mahkemesinde görülmemiştir; elbette ve elbette büyük bir adlî hatâdır.
O Müdafaadan Bir Parça
Ey hey'et‑i hâkime! Beni, dört‑beş madde ile ittiham edip tevkîf ettiler.

Birinci Madde

İrtica fikriyle dini âlet edip, emniyet‑i umumiyeyi ihlâl edebilecek bir teşebbüs niyeti olduğu ihbar edilmiş.
Elcevab:
Evvelâ, imkânât başkadır, vukûât başkadır. Herbir ferd, çok adamları öldürebilmesi mümkündür. Bu imkân‑ı katl cihetiyle mahkemeye verilir mi? Herbir kibrit, bir hâneyi yakması mümkündür. Bu yangın imkânıyla kibritler imha edilir mi?
Sâniyen: Yüzbin defa hâşâ! İştigâl ettiğimiz ulûm‑u îmâniye, rızâ‑yı İlâhiye’den başka hiçbir şeye âlet olamaz. Evet, Güneş Kamer’e peyk ve tâbi olmadığı gibi, saâdet‑i ebediyenin nurânî ve kudsî anahtarı ve hayat‑ı uhreviyenin bir Güneşi olan îmân dahi, hayat‑ı ictimâiyenin âleti olamaz. Evet, bu kâinâtın en muazzam mes'elesi ve şu hilkat‑i âlemin en büyük muammâsı olan sırr‑ı îmândan daha ehemmiyetli bir mes'ele‑i kâinât yoktur ki, bu mes'ele‑i sırr-ı îmân ona âlet olsun.
274
Ey hey'et‑i hâkime! Eğer bu işkenceli tevkîfim, yalnız hayat‑ı dünyeviyeme ve şahsıma ait olsa idi; emin olunuz ki, on seneden beri sükût ettiğim gibi yine sükût edecektim. Fakat tevkîfim, çokların hayat‑ı ebediyelerine ve muazzam tılsım‑ı kâinâtın keşfini tefsir eden Risale‑i Nura ait olduğundan, yüz başım olsa ve her gün biri kesilse, bu sırr‑ı azîmden vazgeçmeyeceğim! Ve sizin elinizden kurtulsam, elbette ecel pençesinden kurtulamayacağım. Ben ihtiyarım, kabir kapısındayım. İşte o müdhiş tılsım‑ı kâinât keşşâfı olan Kur'ân‑ı Hakîm’in o muazzam keşfini göze gösterir bir sûrette tefsir eden Risale‑i Nurun, o tılsıma ait yüzer mes'elelerinden, bu herkesin başına gelecek olan ecele ve kabre ait yalnız bu sırr‑ı îmâna bakınız ki:
Acaba, bu dünyanın bütün muazzam mesâil‑i siyâsiyesi, ölüme, ecele inanan bir adama daha büyük olabilir mi ki; bunu, ona âlet etsin? Çünkü, vakit muayyen olmadığından, her vakit baş kesebilen ecel, ya i'dâm‑ı ebedîdir veyâhut daha güzel bir âleme gitmeye terhis tezkeresidir. Hiçbir vakit kapanmayan kabir; ya hiçlik ve zulümât‑ı ebediye kuyusunun kapısıdır veyâhut daha dâimî ve daha nurânî bâkî bir dünyanın kapısıdır.
İşte, Risale‑i Nur, keşfiyât‑ı kudsiye-i Kur'âniyenin feyziyle, iki kere iki dört eder derecesinde kat'iyyetle gösterir ki, eceli, i'dâm‑ı ebedîden terhis vesikasına ve kabri, dipsiz, hiçlik kuyusundan müzeyyen bir bahçe kapısına çevirmeleri, şüphesiz, kat'î bir çaresi var. İşte bu çareyi bulmak için, bütün dünya saltanatı benim olsa bilâ‑tereddüd fedâ ederim. Evet, hakîki aklı başında olan fedâ eder
İşte efendiler! Bu mes'ele gibi yüzer mesâil‑i îmâniyeyi keşf ve izâh eden Risale‑i Nura, evrak‑ı muzırra gibi hâşâ yüzbin defa hâşâ! siyaset cereyanlarına âlet edilmiş garazkâr kitaplar nazarıyla bakmak, hangi insaf müsâade eder, hangi akıl kabûl eder, hangi kanun iktiza eder? Acaba istikbâl nesl‑i âtîsi ve hakîki istikbâl olan âhiretin ehli ve Hâkim‑i Zülcelâl’i, bu suâli, müsebbiblerinden sormayacaklar ? Hem, bu mübârek vatanda bu fıtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlığa tarafdâr olması ve teşvik etmesi, vazife‑i hâkimiyet cihetiyle lâzımdır. Hem mâdem; lâik cumhûriyet, prensibiyle bî‑tarafâne kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi bahâneler ile ilişmemek gerektir.
275
Sâlisen: Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvât‑ı Sitte nâmındaki mücâhedâtımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi. Bizimle çalış, dediler. Dedim: Yeni Said, öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.
Evet, ilişmedim ve ilişenlere de iştirâk etmedim. Çünkü an'anât‑ı milliye-i İslâmiye lehinde isti'mâl edilebilir bir dehâ‑yı askerîyi, an'ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet, ben, Ankara reislerinde, hususan Reis‑i Cumhûrda bir dehâ hissettim ve dedim: Bu dehâyı, kuşkulandırmakla an'anât aleyhine çevirmek câiz değildir. Onun için, ne kadar elimden gelmişse dünyalarından çekindim, karışmadım. Onüç seneden beri siyasetten çekildim; hattâ bu yirmi bayramdır, bir‑ikisinden başka umumlarında, bu gurbette, kendi odamda yalnız mahpus gibi geçirdim; ki siyasete bulaşmam tevehhüm edilmesin.
Hükûmetin işlerine ilişmediğime ve karışmak istemediğime delâlet eden:
Birinci Delil: Onüç senedir, siyaset lisânı olan gazeteleri bu müddet zarfında hiç okumadığım; dokuz sene oturduğum Barla Köyü’nde, dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’da dostlarım biliyorlar. Yalnız Isparta tevkîfhânesinde, gayet insafsız bir gazetecinin, dinsizcesine, Risale‑i Nurun talebelerine hücumunun bir fıkrası, istemediğim hâlde kulağıma girdi.
276
İkinci Delil: On senedir Isparta Vilâyeti’nde bulunuyordum. Dünyanın çok tahavvülâtı içinde siyasete karışmak teşebbüsüne dair hiçbir emâre, hiçbir tereşşuhât görülmediğidir.
Üçüncü Delil: Hiçbir hâtıra gelmeyen, ânî olarak benim ikametgâhım bastırıldı, tam taharrî edildi. On seneden beri en mahrem evrakımı ve kitaplarımı aldılar. Hem vâli dâiresi, hem polis dâiresi, bu kitaplarımda siyaset‑i hükûmete ilişecek hiçbir maddeyi bulamadıklarını itiraf etmeleridir. Acaba; on sene değil, belki on ay benim gibi sebebsiz nefyedilen ve merhametsizce zulüm gören ve işkenceli tazyîk ve tarassud edilen bir adamın en mahrem evrakı meydâna çıksa, zâlimlerin yüzlerine savrulacak on madde çıkmaz ?
Eğer denilse: Yirmiden ziyâde mektûbların yakalandı?”
Ben de derim: O mektûblar, birkaç sene zarfında yazılmışlar. Acaba, on sene zarfında on dosta, on ve yirmi ve yüz mektûb çok mu? Mâdem muhâbere serbesttir ve dünyanıza ilişmezler, bin olsa da bir suç teşkil etmezler.
Dördüncü Delil: Müsâdere edilen bütün kitaplarımı görüyorsunuz ki, siyasete arkalarını çevirip, bütün kuvvetleri ile îmâna ve Kur'ân’a, âhirete müteveccih olmalarıdır. Yalnız iki‑üç risalelerde Eski Said sükûtu terkederek bazı gaddâr memurların işkencelerine karşı hiddet etmiş; hükûmete değil, belki vazifesini sû‑i isti'mâl eden o memurlara i'tirâz eylemiş, mazlumâne şekvâsını yazmış. Fakat, yine o iki‑üç risaleyi mahrem deyip neşrine izin vermedim. Hàs bir kısım dostlarıma münhasır kalmışlardır. Hükûmet ele bakar ve zâhire dikkat eder. Kalbe bakmak, gizli ve hususî işlere bakmak hakkı yoktur; ki, herkes kalbinde ve hânesinde istediğini yapabilir ve pâdişahları zemmeder, beğenmez
Ezcümle: Yedi sene evvel daha yeni ezân çıkmadan bir kısım memurlar sarığıma, hem hususî Şâfiîce ibâdetime müdâhale etmek istemelerine mukâbil, bir kısa risale yazıldı. Bir zaman sonra yeni ezân çıktı; ben o risaleyi mahrem dedim, intişarını men'ettim.
Hem, ezcümle, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bulunduğum zaman, tesettür âyeti aleyhinde Avrupa’dan gelen i'tirâza karşı bir cevab yazmıştım. Bundan bir sene evvel, eski matbu' risalelerimden alınan ve Onyedinci Lem'a nâmındaki risalenin bir mes'elesi olarak kaydedilmiş ve sonra Yirmidördüncü Lem'a ismini alan kısacık Tesettür Risalesi, ilerideki kanunlara temâs etmemek için, o Tesettür Risalesi’ni setrettim. Her nasılsa, yanlışlıkla bir yere gönderilmiş. Hem o risale, medeniyetin, Kur'ânın âyetine ettiği i'tirâza karşı, müskit ve ilmî bir cevaptır. Bu hürriyet‑i ilmiye, cumhûriyet zamanında elbette kayd altına alınamaz.
277
Beşinci Delil: Dokuz senedir, bir köyde inzivayı ihtiyar ettiğim; ve hayat‑ı ictimâiyeden ve siyasetten sıyrılmak istediğim; ve bu defa gibi, müteaddid başıma gelen bütün işkencelere tahammül edip, dünya siyasetine karışmamak için bu on senede hiç müracaat etmediğimdir. Eğer müracaat etseydim, Barla yerine İstanbul’da oturabilirdim. Ve belki, bu defadaki gaddârâne tevkîfimin sebebi; müracaatsızlıktan küsen ve gururlarına dokunan Isparta Vâlisi’nin ve hükûmetin bazı memurlarının, garazlarından veya iktidarsızlıklarından habbeyi kubbe yapıp, Dâhiliye Vekâleti’ni evhâmlandırmasıdır.
Elhâsıl: Benim ile temâs eden bütün dostlarım bilirler ki; siyasete değil karışmak, değil teşebbüs, belki düşünmesi dahi esâs maksadıma ve ahvâl‑i rûhiyeme ve hizmet‑i kudsiye-i îmâniyeme muhâliftir ve olamıyor. Bana nur verilmiş, siyaset topuzu verilmemiş.
Bu hâlin bir hikmeti şudur ki; hakàik‑ı îmâniyeye müştâk ve memuriyet mesleğine giren bir çok zâtları, bu hakàika, endişeli ve tenkidkârâne baktırmamak, onlardan mahrum etmemek için Cenâb‑ı Hak kalbime siyasete karşı şiddetli bir kaçınmak ve bir nefret vermiştir kanâatindeyim.

İkinci Madde

…………………………
Binbaşı Merhum Âsım Bey isticvâb edildi; eğer doğru dese, Üstad’ına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik nâmuskârâne ve müstakîmâne askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, Yâ Rab! Canımı al!” diyerek on dakikada teslîm‑i rûh eyledi. İstikamet şehîdi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hatâ diyemeyeceği bir muâvenet‑i hayriyeye ve bir tasdike hatâ tevehhüm edenlerin çirkin hatâlarına kurban oldu.
278
Evet, Risale‑i Nurdan tam ders alan, bir su içer gibi, kolayca terhis tezkeresi telâkki ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlîcenâb kardeşim Âsım Bey gibi Yâ Rab! Canımı da al!” diyecektim. Her ne ise

Üçüncü Madde

Benim sebeb‑i ittihamımdan olan

Üçüncü Madde

Risale‑i Nurun müsâade‑i hükûmet alınmadan intişarı ve hissiyat‑ı îmâniyeyi kuvvetleştirmesiyle, ileride belki hükûmetin serbestâne prensiplerine sed çeker ve emniyet‑i umumiyeyi ihlâl eder.
Elcevab: Risale‑i Nur, nurdur, Nurdan zarar gelmez; siyaset topuzunu onüç seneden beri elinden atmıştır ve bu vatanın ve bu milletin hayatlarının temel taşları olan hakikat‑i kudsiyeyi tesbit eder ve bu mübârek milletin yüzde doksan dokuzuna zararsız menfaati olduğuna, eczâlarını okuyan bütün zâtları işhâd edebilirim. Haydi biri çıksın, desin: Bunda bir zarar gördüm”.
Ve Sâniyen: Benim matbaam yok ve müteaddid kâtiblerim yok. Birisini zor ile bulabilirim. Ve hüsn‑ü hattım yok. Yarım ümmîyim, bir saatte ancak bir sahifeyi çok noksan yazımla yazabilirim. Merhum Âsım Bey gibi bazı zâtlar benim için bir yâdigâr olarak güzel yazılarıyla yardım ettiler. Benim, çok hazîn gurbetimdeki hâtırâtımı yazdılar. Sonra, o envâr‑ı îmâniyeyi derdine tam derman bulan bir kısım zâtlar onları okumak istediler ve okudular; hayat‑ı ebediyelerine tam bir tiryâk olduğunu hakkalyakìn gördüler, kendilerine istinsah ettiler.
Elinize geçen ve nazar‑ı teftişinizde bulunan Fihriste Risalesi gösteriyor ki; Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, bir âyet‑i Kur'âniyenin hakikatini tefsir eder ve hususan erkân‑ı îmâniyeye dair âyetleri öyle vuzûhla tefsir eder ki, Avrupa feylesoflarının bin seneden beri Kur'ân aleyhinde hazırladıkları hücum plânlarını ve esâslarını bozuyor. Şimdilik elinizde İhtiyar Risalesinin Onbirinci Ricâsı’nda binler îmânî ve tevhidî bürhânlardan bir tek bürhân var. Nümûne için ona bakınız; dikkat ediniz, da'vâm doğru mudur, yanlış mıdır? Anlarsınız.
279
Hem bu vatana ve bu millete ne kadar menfaatli olduğunu, nümûne için, Risale‑i Nurun eczâlarından olan İktisad Risalesi ve hastalara, îmândan gelen yirmibeş devâlı risale ve ihtiyarlara, îmândan gelen onüç ricâ ve tesellî risaleleri, bu mübârek milletin yarısından ziyâde bir yekûn teşkil eden fakirler, hastalar, ihtiyarlar tâifelerine gayet kıymetdâr bir hazine‑i servet ve tiryâk ve ziyâ olduğunu insaf ile bakan herkes kabûl eder kanâatindeyim.
Hem vazife‑i tahkîkatınıza yardım için derim: Fihriste Risalesi yirmi senelik risalelerimin bir kısmının fihristesidir. İçindeki risalelerin bir kısmının asılları Dâru'l‑Hikmet’ten başlar. Fihristedeki numaralar, te'lif tertibiyle değildirler. Meselâ Yirmiikinci Söz, Birinci Söz’den daha evvel te'lif edilmiş ve Yirmiikinci Mektûb, Birinci Mektûb’dan daha evvel yazılmış. Bunlar gibi çok var
Sâlisen: Îmân ilminden ibaret olan Risale‑i Nur eczâları, emniyet ve âsâyişi te'min ve te'sis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşe' ve menba'ı olan îmân, elbette emniyeti bozmaz, te'min eder. Îmânsızlıktır ki, seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder.
Hem bunu biliniz ki, yirmi‑otuz sene evvel bir gazete gördüm ki, İngilizlerin bir müstemlekât nâzırı demiş: Bu Kur'ân Müslümanların elinde varken biz onlara hakîki hâkim olamayız Bunun kaldırılmasına ve çürütülmesine çalışmalıyız!” İşte, bu kâfir muannidin bu sözü, otuz senedir nazarımı Avrupa feylesoflarına çevirmiş olduğundan, nefsimden sonra onlar ile uğraşıyorum. Dâhiliyeye pek bakamıyorum ve dâhildeki kusuru, Avrupa’nın hatâsı, ifsadıdır derim. Avrupa feylesoflarına hiddet ediyorum, onları vuruyorum. Felillâhilhamd, Risale‑i Nur, o muannid kâfirin hülyasını kırdığı gibi; maddiyûn, tabîiyyûn feylesoflarını tam susturur bir vaziyete girmiştir.
Dünyada, hangi şekilde olursa olsun, hiçbir hükûmet yoktur ki kendi memleketinin böyle mübârek mahsulünü ve sarsılmaz bir mâden‑i kuvve-i maneviyesini yasak etsin ve nâşirini mahkûm eylesin! Avrupa’da râhiblerin serbestiyeti gösteriyor ki; hiçbir kanun, târik‑i dünya olanlara ve âhirete ve îmâna kendi kendine çalışanlara ilişmez.
280
Elhâsıl: On sene kadar sebebsiz bir nefye mahkûm; ihtilâttan, muhâbereden memnû', gurbet‑zede bir ihtiyar adamın, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânına dair hâtırât‑ı ilmiyesini yazmasını, dünyada hiçbir kanun ona yasak diyemez ve demez kanâatindeyim. Ve şimdiye kadar hiçbir âlim tarafından tenkid edilmemesi, elbette o hâtırât, ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat olduğunu isbât eder.

Dördüncü Madde

Benim ittihamım ve tevkîfime sebeb gösterilen

Dördüncü Madde

Devletçe yasak edilen tarîkat dersini vermekle ihbar edilmiş olmaklığımdır.
Elcevab: Evvelâ, elinizdeki bütün kitaplarım şâhiddirler ki, ben hakàik‑ı îmâniye ile meşgulüm. Hem müteaddid risalelerde yazmışım ki: Tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e giden pek çok, fakat îmânsız Cennet’e girecek yok. Onun için îmâna çalışmak zamanıdır diye beyân etmişim.
Sâniyen: On senedir Isparta Vilâyeti’nde bulunuyorum. Biri çıksın, Bana tarîkat dersi vermiş desin. Evet, bazı hàs âhiret kardeşlerime ulûm‑u îmâniye ve hakàik‑ı àliye dersini hocalık itibariyle vermişim. Bu, tarîkat ta'limi değil, belki hakikat tedrîsidir.
Yalnız bu kadar var; ben Şâfiîyim, namazdan sonraki tesbihâtım Hanefî tesbihâtından biraz farklıdır. Hem, akşam namazından yatsı namazına kadar ve fecirden evvel, hiç kimseyi kabûl etmemek şartıyla, kendi kendime günahlarımdan istiğfar ve âyetler okumak gibi şeylerle meşguliyetim var. Zannederim, dünyada hiçbir kanun bu hâle yasak diyemez.
Bu mes'ele‑i tarîkat münâsebetiyle hükûmet ve mahkeme memurları tarafından benden soruluyor:
Ne ile yaşıyorsun?
Elcevab: Dokuz sene ikamet ettiğim Barla halkının müşâhedesiyle, şiddet‑i iktisad berekâtıyla, tam kanâat hazinesiyle, ekser günlerde her bir gün yüz para ile, bazı daha az bir masrafla yaşadığımı benimle temâs eden dostlarım bilirler. Hattâ yedi sene zarfında; elbise, pabuç gibi şeylere yedi banknot ile idare ettim.
281
Hem, elinizde bulunan Tarihçe‑i Hayat’ımın şehâdetiyle, bütün hayatımda halkların hediye ve sadakalarından istinkâf edip, en sâdık dostlarımın hatırlarını rencîde ederek hediyesini reddetmişim. Eğer mecburiyetle hediye almış isem, mukâbilini vermek şartıyla aldığımı, bana hizmet eden dostlarım bilirler.
Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de aldığım maaştan çoğunu, o zaman yazdığım kitapların tab'ına sarfettim; az bir kısmını, hacca gitmek için sakladım. İşte o cüz'î para, iktisad ve kanâat berekâtıyla on sene bana kâfî geldi ve yüz suyumu döktürmedi; daha o mübârek paradan biraz var.
Ey hey'et‑i hâkime! Bu uzun ifâdâtımı dinlemekten usanmamak gerektir. Çünkü, yirmi‑otuz kitab, benim tevkîfnâmemin evrakı içine girmişler. Bu kadar itham evrakıma karşı, elbette bu uzun ifâde kısa kalır. Ben, onüç senedir dünya siyasetine karışmadığımdan, kanunları bilmiyorum. Hem, kendimi müdafaa için aldatmağa tenezzül etmediğime Tarihçe‑i Hayat’ım şâhiddir. Ben, hakikat‑i hâli olduğu gibi beyân ettim. Sizin vicdânınız var ve kanunların gadirsiz vech‑i tatbiklerini bilirsiniz, hakkımda hükmünüzü verirsiniz.
Bunu da biliniz ki: Bazı iktidarsız memurların iktidarsızlıklarından veya evhâmlarından veya keçi ve kurt bahânesi nev'inden veya kendilerine pâye vermek veya hükûmete yaranmak fikriyle, yeni serbestî kanunlarının tatbiklerine zemin hazırlamak entrikalarından, hakkımda dûrbîn ile bakarak habbeyi kubbe gösterdiler. Sizlerden ümîdimiz şudur ki; iktidarınızdan, onların evhâmlarının kubbesinin habbe olduğunu göstermektir. Yani onların dûrbînlerini aksine çevirip bakarsınız
Hem bir ricâm var: Müsâdere edilen kitaplarımın, bin liradan ziyâde bence kıymetleri var. Bana iâde ediniz. Onların mühim bir kısmı oniki sene evvel Ankara Kütübhânesi’ne iftihar ve teşekkür ile kabûl edildiğini, kütübhâne nâzırı gazete ile ilân etmiştir.
Şimdilik hayatıma hükümleri geçen hey'etinizin re'yi ile bu ifâdemin bir sûretini müddeiumumîye verip beni bu zarara sokanlar aleyhinde ikame‑i da'vâ etmek ve bir sûretini Dâhiliye Vekâleti’ne ve bir sûretini de Meclis‑i Meb'ûsân’a vermek istiyorum.
282

Yukarıdaki Müdafaâtımın Birinci Tetimmesi

Beni istintak eden zâtın ve hey'et‑i hâkimenin nazar‑ı dikkatlerine! Evvelki ifâdeme üç maddeyi ilâve ediyorum.

Birinci Madde

Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir garazı ihsâs eden ve bil'iltizam hiçten bir sebeb‑i ittiham icâd etmek nev'inden, musırrâne, bir cem'iyet ve teşkilât varmış gibi soruyorlar: Bu teşkilâtı yapmak için nereden para alıyorsunuz?” diyorlar.
Elcevab:
Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir cem'iyet‑i siyâsiyenin, bizim tarafımızdan vücûduna dair hangi vesika, hangi emâreler var ve para ile teşkilât yaptığımıza hangi delil, hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrâne soruyorlar?
Ben, on senedir Isparta Vilâyeti’nde şiddetli tarassud altında bulunmuşum. Bir‑iki hizmetkâr ve on günde bir‑iki yolcudan başka adamları görmeyen garîb, kimsesiz, dünyadan usanmış, siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş ve kuvvetli siyâsî muhâlif cem'iyetlerin ne kadar aksü'l‑ameller ile zararlı ve akîm kaldığını mükerrer müşâhedâtla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, siyâsî cem'iyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış ve îmân‑ı tahkîkînin gayet kudsî ve hiçbir şeyle zedelenmesi câiz olmayan hizmeti bozmak ve ağrâz‑ı siyâsî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telâkki ederek şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ kendine düstur eden ve hileyi hilesizlikte bulan, asabî ve bilâ‑pervâ esrârını fâşeden; on sene koca Isparta Vilâyetinin hassas ve cessâs memurlarına böyle teşkilât sezdirmeyen bu adamdan, Böyle bir teşkilât var ve siyâsî bir dolabı çeviriyorsunuz!” diyenlere karşı, yalnız ben değil, belki Isparta Vilâyeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl‑i akıl ve vicdân, onların iftiralarını nefretle karşılar ve Garazkâr plânlar ile onu itham ediyorsunuz!” diyecekler.
283
Sâniyen: Mes'elemiz îmândır. Îmân uhuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamları ile uhuvvetimiz var. Hâlbuki cem'iyet ise ekser içinde, ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksandokuz adam cem'iyet olmaz. Meğer, gayet insafsız bir dinsiz, herkesi (hâşâ) kendi gibi dinsiz tevehhüm edip, bu mübârek ve dindar milleti tahkîr etmek niyetiyle böyle işâa eder
Sâlisen: Benim gibi pek ciddi bir muhabbetle Türk milletini seven ve Kur'ânın senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden ve altıyüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ânın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli tarafdâr bulunan; ve bin Türk’ün şehâdetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk milletine bilfiil hizmet eden ve kıymetdâr otuz‑kırk Türk gençleri, namazsız otuzbin hemşehrilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden ve hocalık haysiyetiyle izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza eden ve hakàik‑ı îmâniyeyi pek vâzıh bir sûrette ders veren bir insanın; on sene ve belki yirmi‑otuz sene zarfında, yirmi‑otuz değil, belki yüz, belki binler talebesi, sırf îmân ve hakikat ve âhiret noktasında onunla fedâkârâne bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur ve zararı var? Hiç ehl‑i vicdân ve insaf bunları tenkide cevâz verir mi? Ve bunlara cem'iyet‑i siyâsiye nazarıyla bakabilir mi?
Râbian: On sene zarfında yüz banknot ile idare eden ve günde, bazen kırk para ile geçinen ve yetmiş yamalı bir abâyı yedi sene giyen bir adam hakkında: Nereden para alıp yaşıyorsun ve teşkilât yapıyorsun?” diyenler, ne kadar insaftan uzak düştüklerini ehl‑i insaf anlar.

İkinci Madde

Menemen hâdisesinin bir yalancı taklidini yapıp, millete dehşet verip, serbestî kanunları kolayca tatbik etmek desîsesiyle hükûmeti iğfal ederek, güyâ Hükûmetin serbestî kanunlarını kabûl ettirmesine yardım ediyoruz entrikasıyla, beni Barla’dan Isparta’ya cebren celbettiler. Baktılar; ben, öyle fitnelere âlet olamıyorum ve öyle her cihetçe vatana, millete, dine zararlı olan akîm teşebbüslere hiçbir meylim yoktur, anladılar ki o vakit plânlarını değiştirdiler. Benim beğenmediğim bir şöhret‑i kâzibemden istifade edip, hiç hâtır ve hayâlimize gelmeyen entrikalarla başımıza Menemen hâdise‑i vâkıasının bir mevhûm taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem masûm, mevkuf birçok efrâd‑ı millete büyük zarar verdiler. Şimdi yalanları meydâna çıktıkça, kurdun keçiye bahâne bulması nev'inden bahâneleri bulup, memurîn‑i adliyeyi şaşırtmak istiyorlar.
284
Adliye memurlarının bu mes'elede çok dikkate ve ihtiyata muhtaç olduklarını müdafaa‑i milliye hukukum noktasında hatırlatıyorum. Asıl ittiham edilecek onlardır ki, hükûmetin bazı erkânına dalkavukluk edip ve sahtekârlıkla, bir yalancı cem'iyet maskesi altında, bazı sâfdil masûmları, bîçâreleri tehyîc ederek küçük bir hâdise çıkarır; sonra şeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti şaşırtır, çok masûmları ezdirir, memlekete büyük zarar verir, kabahati başkalara yükler. İşte bu mes'elemiz aynen böyledir.

Üçüncü Madde

Hükûmetin dâireleri içinde en ziyâde hürriyetini muhâfaza etmeye ve te'sirât‑ı hariciyeden en ziyâde bî‑tarafâne, hissiyatsız bakmakla mükellef olan, elbette mahkemedir. Ben mahkemenin hürriyet‑i tâmmesine istinâden, hürriyetle, hukuk‑u hürriyetimi bu sûretle müdafaa etmeye hakkım vardır.
Evet, her yerde, adliyede mal ve can mes'eleleri var. Eğer hâkim, şahsî hiddet edip bir kàtili katletse, o hâkim kàtil olur. Demek adliye memurları, hissiyattan ve te'sirât‑ı hariciyeden bütün bütün âzâde ve serbest olmazsa, sûreten adâlet içinde müdhiş günahlara girmek ihtimali var.
Hem; cânîlerin, kimsesizlerin ve muhâliflerin dahi bir hakkı var. Ve hakkını aramak için, gayet bî‑tarafâne bir merci' isterler. Adâlet noktasından tarafgirlik fikrini verip, adâletin mâhiyetini zulme çeviren, hakkımda sarfedilen bir tâbirdir ki; Isparta’da ve burada bazı isticvâblarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında Said Kürdî ve bu Kürd diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet‑i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adâletinin mâhiyetine bütün bütün zıd ve muhâlif bir cereyan vermektir.
285
Evet, hâkim ve mahkeme, tarafgirlik şâibesinden müberrâ ve gayet bî‑tarafâne bakması birinci şart‑ı adâlet olduğuna dair binler vukûât‑ı tarihiyeden, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın hilâfeti zamanında bir Yahudî ile mahkemede beraber oturmaları ve çok pâdişahların, âdi adamlar ile mahkeme‑i adâlette görülmesi gibi çok hâdisât‑ı tarihiye varken, benim hakkımda bir yabânîlik hissini veren ve nazar‑ı adâleti şaşırtmak isteyen adamlara derim:
Ey efendiler! Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hàlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı, Türkler olduğundan, meslek‑i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve tarafdâr olmak kudsî hizmetimin muktezâsı olduğundan; bana Kürd diyen ve kendini milliyet‑perver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakîki ve civanmerd bin Türk gençlerini işhâd edebilirim.
Hem, hey'et‑i hâkimenin ellerinde bulunan otuz‑kırk kitabımı; hususan İktisad, İhtiyarlar, Hastalar Risalelerini işhâd ediyorum ki; Türk milletinin beşten dört kısmını teşkil eden musîbet‑zede, fakirler ve hastalar ve dindar müttakìler tâifelerine, bin Türkçü kadar hizmet eden o kitaplar, Kürdlerin ellerinde değil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler.
Hey'et‑i hâkimenin müsâadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükûmetin mühim bazı erkânını iğfal eden ve milliyet‑perverlik perdesi altında entrikaları çeviren mülhid zâlimlere derim:
286
Ey efendiler! Benim hakkımda tesbit edilmeyen ve tesbit edilse dahi bir suç teşkil etmeyen ve suç olsa bile yalnız beni mes'ûl eden bir madde yüzünden, kırktan fazla Türk’ün en kıymetdâr gençlerini ve en muhterem ihtiyarlarını, büyük bir cinayet işlemişler gibi bu belâya atmak, milliyet‑perverlik midir? Evet, sebebsiz böyle işkenceli tevkîfe düşenler içinde Türk gençlerinin medâr‑ı iftiharı olacak bir kısım zâtlar var ki; (Hâşiye) uzaktan kıymetini hissedip, ona yalnız bir selâm veya îmânî bir risale göndermemle, onu bir cânî gibi çoluk ve çocukları içinden alıp bu belâya atmak milliyetçilik midir?
Ben ki, sizin nazarınızda yabânî millettenim diyorum Bu mevkuf olan civanmerd ve muhterem Türk gençleri ve ihtiyarları içinde öyleleri var ki; onların bir tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem. İçinde öyleleri var ki; on sene bana zulüm eden memurlara, beş seneden beri onların hatırları için, o zâlimlere bedduâyı bıraktım. Ve onların içinde öyleleri var ki; àlî seciyelerin en hàlis nümûnelerini o âlîcenâb Türk arkadaşlarda kemâl‑i hayret ve takdirle gördüm. Ve Türk milletinin sırr‑ı tefevvukunu onlarla anladım
Ben, vicdânımla, mevcûd ve çok emârelerle te'min ederim ki; eğer bu masûm mevkuflar adedince vücûdlarım bulunsaydı veyâhut onların umumuna gelen her nev'i meşakkatlerini alabilseydim, kasem ederim ki, müftehirâne o kıymetdâr zâtlara bedel çekmek isterdim. Benim bunlara karşı bu hissim, onların kıymet‑i zâtiyeleri içindir; yoksa şahsıma karşı fâidesi dokunması değildir. Çünkü, bir kısmını yeni görüyorum; bir kısmı, belki o benden fâide görmüş, ben ondan zarar görmüşüm. Fakat binler zarar görsem, yine onların kıymeti nazarımda tenzîl etmez.
İşte, ey Türkçülük da'vâ eden mülhid zâlimler! Türk milletinin medâr‑ı iftiharı olabilecek bu kadar zâtları gayet âdi ve ehemmiyetsiz bahâneler ile sizin tâbirinizle benim gibi bir Kürd yüzünden perîşan etmek, tezlil etmek milliyetçilik midir, Türkçülük müdür, vatan‑perverlik midir? Haydi, o insafsız vicdânınıza havâle ediyorum!
İşte mahkeme‑i âdile, onların masûmiyetini anlamakla çoklarını tahliye etti. Eğer ortada bir suç varsa, o suç benimdir. Onlar, ulüvv‑ü cenâblarından, benim gibi garîb bir ihtiyar hocaya soba yakmak, su getirmek, yemek pişirmek ve kendime mahsûs bir risalemi tebyiz etmek gibi cüz'î işlerimi sırf Lillâh için yapmışlar ve benim hatırım için hâtıra defterim hükmünde olan o iki risalemin âhirlerinde, bir hâtıra olmak üzere imzalarını atmışlar. Acaba dünyada, böyleleri, böyle bahânelerle muâheze edecek bir kanun, bir usûl ve bir maslahat var ?
287

Müdafaâtımın İkinci Tetimmesi

Ey hey'et‑i hâkime! Gelecek beyânâtımda, belki vazifenizce lüzumsuz şeyler bulunacak; fakat bu mes'eleler ile umum memleket, belki dünya alâkadardır. Yalnız siz değil, onlar dahi ma'nen dinliyorlar. Hem beyânâtımda intizamsızlık göreceksiniz. Sebebi ise, mühim bir hakkım bana verilmedi: Benim hüsn‑ü hattım yok. Çok ricâ ettim ki, bu hayat‑memât mes'elesidir, bir yazıcı bana veriniz hakkımı müdafaa için bir istid'a yazdırayım. Vermediler. Belki beni iki ay, gayet insafsızcasına bütün bütün konuşmaktan men'ettiler. Onun için, gayet noksan ve müşevveş yazımla intizamlı yazamadım. İşte âhir beyânâtım budur:

Gayet Zâhir Bir İftira

Eğer farz‑ı muhâl olarak, müfsidlerin, muhbirlerin ihbar ettikleri gibi, Risale‑i Nur, hükûmetin bir takım siyasetiyle ve bazı kanunlarıyla tevfik edilmiyor, muâraza ediyor; belki başka siyâsî kanâatlerdir ve ayrı ayrı fikirlerdir ve umum risaleler, îmândan değil, belki siyasetten bahseder diye, gayet zâhir bir iftira farz ve kabûl edilse, cevaben derim:
Mâdem hürriyetin en geniş şekli cumhûriyettir ve mâdem hükûmet ise, cumhûriyetin en serbest sûretini kabûl etmiştir; elbette hakîki ve kat'î ve reddedilmez kanâat‑ı ilmiyeyi ve efkâr‑ı sâibeyi âsâyişe dokunmamak şartıyla, cumhûriyetin hürriyeti, o hürriyet‑i ilmiyeyi istibdâd altına alamaz ve onu bir suç tanımaz. Evet, dünyada hiçbir hükûmet var mıdır ki, bütün bir tek kanâat‑ı siyâsiyede bulunsun. Haydi farz‑ı muhâl olarak ben, perde altında kendi kendime kanâat‑ı siyâsiyemi yazmışım ve bir kısım hàs dostlarıma göstermişim; bunda suç var diyen kanunları işitmemişim. Hâlbuki Risale‑i Nur, îmân nurundan bahseder; siyaset zulmetine sukùt etmemiş ve tenezzül etmez.

Risale‑i Nur, hayat-ı ictimâiyenin kanunlarından bahsetmez. Asıl mevzûu ve hedefi, îmânın erkân-ı azîmesidir

Eğer farazâ, lâik cumhûriyetin mâhiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: Senin risalelerin, kuvvetli bir dinî cereyan veriyor, lâdînî cumhûriyetin prensiplerine muâraza ediyor?‥”
288
Elcevab: Hükûmetin lâik cumhûriyeti, dini, dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hâtıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabûl eder.
Evet, dünyada hiçbir millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi; Türk milleti misillû bütün asırlarda mümtâz olarak, bütün aktâr‑ı cihanda, nerede Türk varsa Müslümandır. Sâir anâsır‑ı İslâmiyenin küçük de olsa yine bir kısmı, İslâmiyet haricindedir. Böyle pek ciddi ve hakîki dindar ve bin sene kadar Hak dininin kahraman ordusu olarak zemin yüzünde, mefâhir‑i milliyesini milyonlar menâbi'‑i diniye ile çakan ve kılınçlarının uçlarıyla yazan bu mübârek milleti, Dini reddeder veya dinsiz olur diye itham eden yalancı dinsizler ve milliyetsizler, öyle bir cinayet işliyorlar ki, Cehennem’in esfel‑i sâfilîn tabakasında ceza görmeye müstehak olurlar.
Hâlbuki Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyenin kanunlarını da ihâta eden dinin, geniş dâiresinden bahsetmez. Belki asıl mevzûu ve hedefi; dinin en hàs ve en yüksek kısmı olan îmânın erkân‑ı azîmesinden bahseder. Hem ekseriyetle muhâtabım, evvel kendi nefsim, sonra Avrupa feylesoflarıdır. Böyle mesâil‑i kudsiyeden, doğru olmak şartıyla, zarar tevehhüm eden, yalnız şeytanlar olabilir tasavvurundayım.