Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinin Tetimmesi

Yirmisekizinci Mektûb’un üçüncü mes'elesinin tetimmesi olabilir küçük ve hususî bir mektûbdur.
Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Husrev Efendi ve Re'fet Bey!
Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye’de üç kerâmet‑i Kur'âniye’yi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sür'attir. Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektûb, iki‑üç günde ve her günde üç‑dört saat zarfında mecmûu oniki saat eder kitapsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz, hastalıklı bir zamanda, beş‑altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın Dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık ve hâkezâ
Te'lifinde bu kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi
İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühûlet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda rûhlara, akıllara usanç veren çok esbâb içinde, bu Sözler’den biri çıkar, birden çok yerlerde kemâl‑i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşeye tercih ediliyor ve hâkezâ
Üçüncü Kerâmet‑i Kur'âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, Dördüncü Bir Kerâmet‑i Kur'âniye”yi isbât ettiniz. Husrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği hâlde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir kerâmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’dir. Hususan Otuzüçüncü Mektûb olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış.
Evet o risale, Mârifetullâh ve Îmân‑ı Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmâl ve ihtisar ile gidilmiştir; fakat gittikçe inkişaf eder; daha ziyâde parlar. Zâten sâir te'lifâta muhâlif olarak ekser Sözler’in başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
240

Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi

﴿
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Şu mes'ele Yedi İşâret”tir.

Birkaç Sırr‑ı İnâyetin İzhârına Yedi Sebeb

Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına Yedi Sebebi beyân ederiz:

Birinci Sebeb

Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve O’nun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.

İkinci Sebeb

Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de O’nun dersine ittibâen, O’nun tefsirini medhedeceğiz.
241
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ ’larda ﴿حٰمٓ’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü O Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

Üçüncü Sebeb

Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil, Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
242

Dördüncü Sebeb

Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi, biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ düsturuyla derim ki:وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
Mâdem böyledir; hakàik‑ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât‑ı İlâhiye’yi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs‑i ni'mettir.
243

Beşinci Sebeb

Çok zaman evvel bir ehl‑i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.
Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât‑ı İlâhiye’yi beyân etmekte medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükür ve tahdîs‑i ni'met olur.

Altıncı Sebeb

Sözler’in te'lifi vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmetimize bir mükâfât‑ı àcile ve bir vâsıta‑i teşvik olan inâyât‑ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram‑ı İlâhî olur. İkram‑ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr‑ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet‑i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin şu'leleri olur.
Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer, hiç medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükrândır.

Yedinci Sebeb

Nev'‑i insanın yüzde sekseni ehl‑i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn‑ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.
244
İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta‑i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki:
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz.
Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.

Küllî Birkaç İnâyet‑i Rabbâniye’ye İşâretler

İşte geçmiş Yedi Esbâba binâen, küllî birkaç inâyet‑i Rabbâniye’ye işâret edeceğiz.

Birinci İşâret

Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, tevâfukât”tır.
Ezcümle: Mu'cizât‑ı Ahmediye Mektûbatı’nda, Üçüncü İşâretinden Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde kemâl‑i muvâzenetle ikiyüzden ziyâde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir‑iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl‑i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret‑i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki ehl‑i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’deki belâğat, derece‑i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki O’na yetişsin. Öyle de: Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece‑i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
245

İkinci İşâret

Hizmet‑i Kur'âniyeye ait inâyât‑ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb‑ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar‑ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî, gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife‑i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl‑i kereminden, yükümü hafifleştirdi.
O mübârek cemâat ise; Hulûsi’nin tâbiriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve Sabri’nin tâbiriyle nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber yine Sabri’nin tâbiriyle bir tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden olarak, şevk, sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr‑ı Kur'âniyeyi, envâr‑ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr‑ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl‑i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet‑i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet‑i İlâhiye’dir.
246
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet‑i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs‑ı manevîsi bir veli‑yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs‑ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât‑ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret‑i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.

Üçüncü İşâret

Risale‑i Nur eczâları, bütün mühim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Çünkü hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn‑i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr‑ı kader ve cüz'‑ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd‑ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk‑elli sahifede, meşhûr Mukaddemât‑ı İsnâ Aşer nâmıyla Telvih nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser‑i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr‑ı hilkat-i âlem ve tılsım‑ı kâinât denilen ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım‑ı müşkül-küşâ ve o muammâ‑yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât‑ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet‑i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat‑i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât‑ı zerrâttaki harekâtın sırr‑ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir, meydândadır, bakılabilir.
247
Hem sırr‑ı ehadiyet ile şerîksiz vahdet‑i Rubûbiyeti; hem nihâyetsiz Kurbiyet‑i İlâhiye ile nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret‑engîz hakikatleri kemâl‑i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr‑i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat‑i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl‑i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr‑ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’de öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ‑i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet‑i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câz‑ı manevîsinin eseri ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir.
248

Dördüncü İşâret

Elli‑altmış risaleler () öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl‑i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler tefhim edilmez deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri o sû‑i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet‑i beyân; elbette bilâ‑şübhe bir eser‑i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz‑ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât‑ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.

Beşinci İşâret

Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, en âmî adama kadar ve ehl‑i kalb büyük bir velîden tut, en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt‑ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi, çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser‑i inâyet ve bir ikram‑ı Rabbânîdir.
249
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki‑üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz‑ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem‑i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz, üç‑dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik‑ı İlâhiye’den ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede çoklardan sorduğum hâlde sû‑i te'sir ve aksü'l‑amel ve tahdiş‑i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.

Altıncı İşâret

Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat‑ı ilmiyem, mukaddemât‑ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ'câz‑ı Kur'ân’ın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur.
250
Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif, yalnız bir köyde imrâr‑ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat‑ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet‑i Kur'âniyeyi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır.
Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest‑i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr‑ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim.
Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr‑ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Âyât‑ı Kur'âniye’nin üstad‑ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler; ekseriyet‑i mutlakası hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt‑i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf‑ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice‑i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.

Yedinci İşâret

Bu hizmetimiz zamanında, beş‑altı sene zarfında, bilâ‑mübâlağa yüz eser‑i ikram-ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye ve kerâmet‑i Kur'âniye’yi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının mesâil‑i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet‑i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
251
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu‑yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sâhib‑i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ
İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet‑i Kur'âniye yaptırılıyor.اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْل۪يمًا كَث۪يرًا اٰم۪ينَ
252

Mahrem Bir Suâle Cevaptır

Şu sırr‑ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden Suâl Ediyorsun: Neden senin Kur'ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?‥”
Elcevab: Şeref, i'câz‑ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ‑pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü: Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslîm değil, îmândır; mârifet değil, şehâdettir, şühûddur; taklid değil tahkîktir; iltizam değil, iz'ândır; tasavvuf değil hakikattir; da'vâ değil, da'vâ içinde bürhândır.
Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât‑ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet‑i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm‑i Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’in en parlak mazhar‑ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet‑i Kur'ân’a ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr‑ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr‑ı temsîl cihetü'l‑vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
253
Hem sırr‑ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.
Hem sırr‑ı temsîl penceresiyle, hakàik‑ı gaybiyeye, esâsât‑ı İslâmiye’ye şühûda yakın bir yakìn‑i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm‑i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât‑ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet‑i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır.
254

Yirmisekizinci Mektûb’dan Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir

Sekiz inâyet‑i İlâhiye sûretinde gelen işârât‑ı gaybiyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhâmı izâle etmek ve bir sırr‑ı azîm-i inâyeti beyân etmeye dairdir.
Şu Hâtime Dört Nüktedir

Birinci Nükte

Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci Mes'elesinde yedi‑sekiz küllî ve manevî inâyât‑ı İlâhiye’den hissettiğimiz bir işâret‑i gaybiyeyi, Sekizinci İnâyet nâmıyla tevâfukât tâbiri altındaki nakışta o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi‑sekiz küllî inâyâtlar, o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işârât‑ı gaybiyeyi isbât eder. Farz‑ı muhâl olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse; o işârât‑ı gaybiyenin kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemeyen, o işârâtı inkâr edemez.
Fakat tabakàt‑ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan tabaka‑i avâm, gözüne daha ziyâde i'timâd ettiği için; o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirîsi tevâfukât olduğundan; çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için ona gelen evhâmı def'etmek maksadıyla bir muvâzene nev'inden, bir hakikati beyân etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur'ân kelimesi ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevâfukât görünüyor hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, muvâzi bir vaziyet verilir. Kasd ve irâde ise, bizlerin olmadığına delilimiz; üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irâde, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediyeyi te'yid sûretinde ve iki kelimede tevâfuk sûretinde o garîb vaziyet verilmiştir.
255
Bu iki kelimenin mübârekiyeti, i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediyeye bir hâtem‑i tasdik olmakla beraber; sâir misil kelimeleri dahi, ekseriyet‑i azîme ile tevâfuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsûs şu iki kelime, bir‑iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevâfukun aslı, sâir kitaplarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irâde‑i àliyeyi gösterecek bu derece garâbette değildir.
Şimdi bu da'vâmızı çürütmek kàbil olmadığı hâlde, zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir‑iki cihet olabilir:
Birisi: Sizler, düşünüp, böyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz diyebilirler Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.”
Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid‑i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid‑i sâdık bulunabilir.
Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim Bu kerâmet‑i i'câziye, Kur'ân‑ı Hakîm belâğat cihetinde derece‑i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz‑ı Kur'ân’da, kudret‑i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet‑i i'câziye ise, kudret‑i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. (Hâşiye)
………………………

Üçüncü Nükte

İşâret‑i hàssa, işâret‑i âmme münâsebetiyle bir sırr‑ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmâniyete işâret edeceğiz:
256
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzû edeceğim. Sözü de şudur ki; bir gün güzel bir tevâfukâtı ona gösterdim, dedi: Güzel! Zâten her hakikat güzeldir. Fakat bu sözlerdeki tevâfukât ve muvaffakıyet daha güzeldir.”
Ben de dedim: Evet, herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rubûbiyet‑i âmmeye ve şümûl‑ü rahmete ve tecellî‑i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işâret‑i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet‑i hàssaya ve rubûbiyet‑i hàssaya ve tecellî‑i hàssaya bakar bir sûrettedir.” Bunu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir pâdişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet‑i şâhânesi umum efrâd‑ı millete teşmîl edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pâdişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret‑i umumiyede, efrâdın çok münâsebât‑ı hususiyesi vardır.
İkinci cihet, pâdişahın ihsânat‑ı hususiyesidir ve evâmir‑i hàssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsân eder, iltifat eder, emir verir.
257
İşte bu temsîl gibi; Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hàlık‑ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rubûbiyet ve şümûl‑ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Herşeyin hissesine isabet eden cihette, hususî O’nunla münâsebetdârdır. Hem kudret ve irâde ve ilm‑i muhîtiyle herşeye tasarrufâtı, herşeyin en cüz'î işlerine müdâhalesi, rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde O’na muhtaçtır. O’nun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o dâire‑i tasarruf-u rubûbiyetinde saklansın ve te'sir sâhibi olup müdâhale etsin ve ne de tesâdüfün hakkı var ki, o hassas mîzan‑ı hikmet dâiresindeki işlerine karışsın. Risalelerde, yirmi yerde, kat'î hüccetlerle tesâdüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur'ân kılıncıyla i'dâm etmişiz; müdâhalelerini muhâl göstermişiz.
Fakat, rubûbiyet‑i âmmedeki dâire‑i esbâb-ı zâhiriyede, ehl‑i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesâdüf nâmını vermişler. Ve hikmetleri ihâta edilmeyen bazı ef'âl‑i İlâhiye’nin kanunlarını tabiat perdesi altında gizlenmiş görememişler, tabiata müracaat etmişler.
İkincisi, hususî rubûbiyetidir ve hàs iltifat ve imdâd‑ı Rahmânîsidir ki, umumî kanunların tazyîkatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdâdına Rahmânürrahîm isimleri imdâda yetişirler, hususî bir sûrette muâvenet ederler, o tazyîkattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her ânda O’ndan istimdâd eder ve medet alabilir.
İşte bu hususî rubûbiyetindeki ihsânatı, ehl‑i gaflete karşı da tesâdüf altına gizlenmez ve tabiata havâle edilmez.
İşte bu sırra binâendir ki: İ'câz‑ı Kur'ân ve İ'câz‑ı Ahmediye”deki işârât‑ı gaybiyeyi, hususî bir işâret telâkki ve i'tikàd etmişiz. Ve bir imdâd‑ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inâyet‑i hàssa olduğunu yakìn ettik. Ve sırf Lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin. Âmîn
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
258

Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız

Kardeşlerim,
Size, üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşâvirlerimsiniz.
Azîz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil; onu hatâsız zannetmek, hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla, bahçeye zarar vermez; bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki; bir seyyie, bir hatâ görünse de, sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i'tirâz etmemektir.
Hakàika dair mesâilde, külliyatları ve bazen de tafsilâtları sünûhât‑ı ilhâmiye nev'inden olduğundan; hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhâfaza için, başka hatırlara bakılmaz. Nefs‑i emmârenin enâniyeti hesabına, hakkın hatırı olan; bilmediğimiz bir hakikati müdafaa değil, ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ederim
Bilirsiniz ki, şu zamanda, şu vazife‑i îmâniye çok mühimdir; benim gibi zaîf, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir bîçâreye yüklenmemeli; elden geldiği kadar yardım etmeli
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmetinden, iki senedir ciddi hakàika nisbeten yemişler, fâkiheler nev'inden tevâfukât‑ı latîfe ile ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl‑i merhametinden, o tevâfukât‑ı latîfe meyveleriyle ciddi bir hakikat‑i Kur'âniyeye zihnimizi sevketti ve rûhumuza o meyveleri gıdâ ve kût yaptı. Hurma gibi hem fâkihe, hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyet birleşti.
259
Kardeşlerim, bu zamanda, dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaîf ve müflisim. Hàrika kerâmetim yok ki bu hakàikı onunla isbât edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki onunla kulûbu celbedeyim. Ulvî bir dehâm yok ki onunla ukùlü teshìr edeyim. Belki Kur'ân‑ı Hakîmin dergâhında bir dilenci hàdim hükmündeyim. Bu muannid ehl‑i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından bazen istimdâd ederim. Kerâmât‑ı Kur'âniye olarak, tevâfukâtta bir ikram‑ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet Kur'ân’dan tereşşuh eden İşârâtü'l‑İ'câz ve Risale‑i Haşir”de kat'î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun bulunmasın, bence bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir.
260

Hayat vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider

Azîz, Sıddık, Çalışkan Kardeşim!
Senin gördüğün vazife‑i Kur'âniyenin hepsi mübârektir. Cenâb‑ı Hak sizi muvaffak etsin, fütûr vermesin, şevkinizi arttırsın.
Uhuvvet için bir düstur beyân edeceğim. O düsturu cidden nazara almalısınız.
Hayat, vahdet ve ittihâdın neticesidir. İmtizackârâne ittihâd gittiği vakit, manevî hayat da gider. ﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesânüd bozulsa cemâatin tadı kaçar.
Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa, kıymeti üçtür; tesânüd‑ü adedî ile yazılsa, yüzonbir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç‑dört hàdim‑i Hak ayrı ayrı ve taksimü'l‑a'mâl olmamak cihetiyle hareket etseler; kuvvetleri üç‑dört adam kadardır. Eğer hakîki bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesânüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler; o dört adam, dörtyüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.
Sizler, koca Isparta değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecburdur. Birbirini kıskanmak değil, belki bil'akis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuûrlu farzettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur; çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur'ân ve îmânın hizmeti olan büyük bir hazine‑i àliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar; kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnetdâr olur, şükreder.
Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek, kardeşlerinizden hariç dâirelerde çok var. Ben nasıl meziyetinizle iftihar ediyorum; o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum; kendimindir telâkki ediyorum. Siz de üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız; âdeta herbiriniz, ötekinin faziletlerine nâşir olunuz.
Bediüzzaman
261

Risalelerin Herbiri Birer Deryâ‑yı Azîmdir

Sevgili ve Muhterem Üstadım,
Sözler’inizin (yani Risalelerinizin) herbiri birer deryâ‑yı azîmdir. Sözler’inizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta'rif edemeyeceğim. Bugün Sözler’inizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbur olacağına kat'iyyen ümîdvârım.
Husrev

Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektup

Nur Risalelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha gelen bir doktora yazılan mektûbdur.
Merhaba, ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum!
Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh‑ı rûhî, şâyân‑ı tebriktir.
Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır ve vazifeler içinde en kıymetdâr, hayata hizmettir ve hidemât‑ı hayatiye içinde en kıymetdâr hayat‑ı fâniyenin hayat‑ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa'yetmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, hayat‑ı bâkiyeye çekirdek ve mebde' ve menşe' cihetindedir. Yoksa, hayat‑ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat‑ı fâniyeye hasr‑ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir dîvâneliktir.
Hakikat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den tiryâk‑misâl îmânî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler. İnşâallâh, senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olacağı gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.
262
Hem bilirsin; me'yûs ve ümîdsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazen bin ilâçtan daha nâfi'dir. Hâlbuki tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elîm ye'sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh, bu intibâhın, seni öyle bîçârelere medâr‑ı tesellî ve nurlu bir tabib yapar.
Bilirsin ki ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, ma'lûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, fâidesiz, ehemmiyetsiz odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte, o fennî ma'lûmâtı, o felsefî maârifi; fâideli, nurlu, rûhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi, Cenâb‑ı Hak’tan bir intibâh iste ki; senin fikrini, Hakîm‑i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, o odunlara bir ateş verip nurlandırsın; lüzumsuz maârif‑i fenniyen, kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zekî dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl‑i fenden, envâr‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem, Sözler, senin vicdânınla konuşabilirler; herbir Sözü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde, hâzırâne bir musâhabe dâiresini onlarla . Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz; ben cevab vermesem de gücenme. Çünkü eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hattâ üç senedir, kardeşimin çok mektûblarına karşı, bir tek cevab yazdım.
Said Nursî

Nadire‑i cihan, hadim-i Kur’ân Said Nursî (ra) hakkında hissiyatımdan binden birini beyan ediyorum

Risale‑i Nur tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in bir fıkrasıdır.
Risale‑i Nurun müellifi Bediüzzaman, nâdire‑i cihan, Hàdim‑i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum.
263
Üstadım, kendisi Nur ism‑i Celîline mazhardır. Bu ism‑i şerîf, kendileri hakkında bir ism‑i a'zamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kàdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Mehmed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, Hizmet‑i Kur'âniye’de hususî imâmı Zinnûreyn; fikrini ve kalbini tenvir eden âyet‑i Nur olması ve müşkül mesâilini izâha vâsıta olan nur temsîlâtı gayet kıymetdârdır. Resâilin mecmûuna Risale‑i Nur tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism‑i a'zam olduğunu te'yid etmektedir.
Risale‑i Nur adlı hàrika te'lifâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale‑i Nur eczâları şimdiye kadar yüz ondokuza bâliğ olmuştur. () Herbir risale, kendi mevzûunda hàrikadır. Gayet yüksek olmakla beraber Onuncu Söz ismiyle iştihâr eden haşre ait olan risalesi pek hàrikadır, câmi'dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat'î delâil‑i akliye ile isbât etmiştir. Onunla çokları îmânını kurtarmış.
﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risale‑i Nur bir kamer‑i mârifettir ki, şems‑i hakikat olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan nurunu istifaza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye‑i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım, Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ‑i risalet’in şemsi olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nuru istifade edip, Risale‑i Nur şeklinde tezâhür etmiş.
264
Üstadım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerin, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa ilm‑i hâli bilmiyor gibi görünür; birden, bakarsın bir deryâ kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifadesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nur yok, kıymet yok der. Bu hasleti de tam tevâzu'dur مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.
İşte bu haslet icâbatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil‑i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerini, içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl‑i tevâzu' ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâallâh siz benden daha iyi bildiniz Allah râzı olsun der. Hak ve hakikati, nefsin gurur ve enâniyetine dâima tercih eder. Hattâ ben bazı mes'elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır, eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem çok memnun olur.
Üstadım, bilhassa hikmet‑i hakîkiye fenninde, yani hikmet‑i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hàrikadır ve hikmet‑i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde, Eflâtun ve İbn‑i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim
Bundan onüç sene evvel, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar, İzn‑i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb‑u Rabbânî ve kandil‑i nurânî Abdülkadir‑i Geylânî (R.A.) Hazretlerinin Fütûhu'l‑Gayb risalesini tefe'ülen açtığı esnâda اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَibaresi çıktı. O ibare onun hakkında pek mânidâr olarak, Eski Said’i Yeni Said’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.
265
Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suâllerine gayet latîf ve müskit bir cevab vermiştir. Ve ilm‑i mantıkta, İbn‑i Sînâ’nın te'lifâtını geçecek Ta'likàt nâmında hàrika bir risalesi var. Eşkâl‑i mantıkıyeyi, kıyâs‑ı istikraî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece‑i ihâta göstermiş
Sünûhât isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem‑i mânâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders‑i maneviyeye binâen İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki hàrika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
Harb‑i Umumî hâdisât ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l‑İ'câz’ı, Allah’ın izni ile altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risale‑i Nur, âhiren o mutasavver hàrika tefsirin yerini tutacak.”
Üstadımla yedi‑sekiz sene musâhabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِmûcibince, deryâya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfî görüldü. Çünkü Üstadımdan iftirak zamanı idi, acele yazdım. Üstadım ﴿وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok defa yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine eminim
Hâfız Hâlid
266
tarihce_cennet_bahcesi.pngBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’da Yirmisekizinci Sözü te'lif ettikleri Cennet bahçesi ile tesmiye olunan Süleyman’ın bahçesi
267
tarihce_katran_agaci.jpgÜstad Hazretlerinin yaz aylarında kaldığı Çam dağlarından Eğirdir gölüne nâzır tepedeki Katran ağacı
268
BOS Sayfa
269

Üçüncü KısımEskişehir Hayatı

270