Risale‑i Nur’un Te'lifi ve Neşri
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müşkül ve ağır vaziyetler altında Risale‑i Nur Külliyatını te'lif ediyor ki, tarihte hiçbir ilim adamının karşılaşmadığı zorluklara ma'rûz kalıyor. Fakat, sönmeyen bir azîm, irâde ve hizmet aşkına mâlik olduğu için; yılmadan, yıpranmadan, usanıp bıkmadan, bütün kuvvetini sarfederek emsâlsiz bir sabır ve tahammül ve ferâğat‑i nefis ile, bu millet ve memleketi komünizm ejderinden, mason âfâtından, dinsizlikten muhâfaza edecek – eden ve etmekte olan – ve Âlem‑i İslâmı ve beşeriyeti tenvir ve irşadda büyük bir rehber olan bu hàrikulâde Risale‑i Nur eserlerini meydâna getiriyor. Yüzotuz parça olan Risale‑i Nur Külliyatının te'lifi, yirmiüç senede hitâma eriyor.
202
Nur Risaleleri, şiddetli ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden, her yazılan risale, gayet şifâlı bir tiryâk ve ilâç hükmünü taşıyor ve öyle de te'sir edip pek çok kimselerin manevî hastalıklarını tedâvi ediyor. Risale‑i Nuru okuyan herbir kimse, güyâ o risale kendisi için yazılmış gibi bir hâlet‑i rûhiye içinde kalarak büyük bir iştiyak ve şiddetli bir ihtiyaç hissederek mütâlaa ediyor. Nihâyet öyle eserler vücûda geliyor ki; bu asır ve gelecek asırların bütün insanlarının îmânî, İslâmî, fikrî, rûhî, kalbî, aklî ihtiyaçlarına tam cevab verecek ve kâfî gelecek Kur'ânî hakikatler ihsân ediliyor.
Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki bir tefsiridir. Âyetler, sırasıyla değil, devrin ihtiyacına cevab veren îmânî hakikatleri mübeyyin âyetler tefsir edilmiştir.
Tefsir iki kısımdır: Biri, âyetin ibaresini ve lafzını tefsir eder. Biri de, âyetin mânâ ve hakikatlerini izâh ile isbât eder. Risale‑i Nur, bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymetdârı ve en parlağı ve en mükemmeli olduğu, ehl‑i tahkîk ve tedkikten binlercesinin şehâdetiyle ve tasdikiyle sâbittir.
Risale‑i Nurun te'lifi ve neşriyatı, şimdiye kadar misli görülmemiş bir tarzdadır. Bediüzzaman Said Nursî, kendi eliyle risaleleri yazıp teksir edecek derecede bir yazıya mâlik değildir, yarım ümmîdir. Bunun için kâtiblere sür'atle söyler ve sür'atle yazılır. Günde bir‑iki saat te'lifâtla meşgul olarak on, oniki ve bir‑iki saatte yazılan hàrika eserler vardır.
Üstad Bediüzzaman’ın te'lif ettiği risaleleri, talebeler, elden ele ulaştırmak sûretiyle müteaddid nüshalar yazarlar, yazılan nüshaları müellifine getirirler. Müellif, müstensihlerin yanlışlarını düzeltir. Bu tashihâtı yaparken, eserin aslı ile karşılaştırmadan kontrol eder. Şimdi de yirmibeş otuz sene evvel te'lif ettiği bir eseri tashih ederken aslına bakmaz.
203
Yazılan risaleleri, etraf köylerden ve kazalardan gelenler, büyük bir merak ve iştiyakla alıp gidiyorlar ve el yazısıyla neşrediyorlardı.
Üstad Bediüzzaman, Kur'ân’dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden ve te'lifât zamanında yanında hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te'lif etmiştir. Merhum Mehmed Âkif’in:Doğrudan doğruya Kur'ân’dan alıp ilhâmıAsrın idrakine söyletmeliyiz İslâmıbeytiyle ifâde ettiği idealini tahakkuk ettirmek, Bediüzzaman’a müyesser olmuştur.
Risale‑i Nurun neşir keyfiyeti de tarihte hiçbir eserde görülmemiştir… Şöyle ki:
Kur'ân hattını muhâfaza etmek hizmetiyle de muvazzaf olan Risale‑i Nurun, muhakkak Kur'ân yazısıyla neşredilmesi lâzımdı. Eski yazı yasak edilmiş ve matbaaları kaldırılmıştı. Bediüzzaman’ın parası, serveti yoktu; fakirdi, dünya metâ'ıyla alâkası yoktu. Risaleleri el ile yazarak çoğaltanlar da, ancak zarûrî ihtiyaçlarını te'min ediyorlardı. Risale‑i Nuru yazanlar karakollara götürülüyor, işkence ve eziyetler yapılıyor, hapislere atılıyordu. Bediüzzaman aleyhinde hükûmet eliyle yaptırılan propaganda ve tazyîklerle her tarafa dehşetler saçılıyor; ahâli, Hazret‑i Üstada yaklaşmaya, ondan din, îmân dersi almaya cesâreti kalmayacak derecede evhâmlandırılıyordu. Vaktiyle de din adamlarının, hakikat‑perestlerin, sırf dindar oldukları için darağaçlarında can vermeleri, bir korku ve yılgınlık havası meydâna getirmişti. Hüküm sürmekte olan eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak içinde, ehl‑i diyânet sükût‑u mutlaka mahkûm edilmişti. Ne dinin hakikatlerinden bahseden hakîki bir risale neşrettiriliyor ve ne de o hakikatler millete ders verdiriliyordu. Bu sûretle İslâmiyet, rûhsuz bir cesed hâline getirilmeye çalışılıyor; Din‑i İslâm’ın mâhiyeti ve esâslarını ders vermek, kat'iyyen men'ediliyordu. (Hâşiye)
204
İşte, başlangıçta pek azgın olan bu dinsizlik devri, Risale‑i Nurun umumiyet kesbeden neşriyatıyla yıkılmış; ehl‑i îmânın manevî ve maddî (bilhassa manevî) hayatına tatbik edilen istibdâd zincirleri parçalanmıştır. Risale‑i Nur, dinsizliğin belini kırmış ve temel taşlarını târ ü mâr etmiştir.
Evet, o zamanlar ki, dinsizliğin mukâbil cebhesinde Risale‑i Nur şimşekler gibi parlamış ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu nuru bütün satvet ve şevketiyle zuhûr ederek perde altında neşrolunmuştur.
Risale‑i Nurdan tahkîkî îmân dersi alan ve gittikçe ziyâdeleşen Nur Talebelerinin îmânları inkişaf etmiş, îmânî bir şehâmet ve İslâmî bir cesârete sâhib olmuşlardır. Nasıl ki, cesur bir kumandan yüzlerce askere lisân‑ı hâliyle cesâret verir ve nokta‑i istinâd olursa; aynen öyle de Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsinin mümessili olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri başta olarak, tahkîkî îmân dersleriyle îmânları kuvvetlenen yüzbinlerce, şimdi milyonlarca Nur Talebeleri, ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd ve bir hüsn‑ü misâl olmuşlardır. Nur Talebelerinin bu îmân kuvvetleri ve dinsizliğe karşı kahramanca mücâdeleleri, halkın üzerinde çok te'sir yapmış ve bir intibâh (uyanıklık) husûle getirmiştir. Böylelikle, milletin içindeki korku ve evhâmları da Risale‑i Nurla izâle etmişler, vatan ve millette umumî bir cesâret, ümîd ve ferâhlık husûle getirip Müslümanları ye'sten kurtarmışlardır.
Risale‑i Nuru gaye‑i hayat edinen bir Nur Talebesi, yüz adam kuvvetinde olduğu ve yüz nâsih kadar îmân ve İslâmiyete hizmet ettiği, ehl‑i hakikatçe müsellem ve musaddaktır. Nur Talebeleri, dinsizliğin şa'şaalı taarruzlarına, tantanalı yaygaralarına, zulümlerine, hapislerine, üstadları gibi kıymet vermeden, korkmadan, lüzumunda canlarını, mallarını, evlâd ve iyâllerini dahi çekinmeden Risale‑i Nurla îmân ve İslâmiyete hizmet uğrunda fedâ etmişlerdir. Nur Talebeleri, tek bir şeyi gaye edinmiştir: “Îmânlarını kurtarmak niyetiyle Risale‑i Nuru okumak ve Rızâ‑yı İlâhî için îmân ve İslâmiyete Risale‑i Nurla hizmet etmek.” Bu gayelerinde muvaffak olmak için, herşeylerini bu hizmete hizmetkâr yapmışlardır.
205
Evet, Nur Talebeleri, Ümmet‑i Muhammediye’yi sâhil‑i selâmete çıkaran bir sefîne‑i Rabbâniye’nin hademeleri olduklarına inanmışlardır. Hayatta en büyük gayeleri, Kur'ân ve îmâna hizmet ederek, Ümmet‑i Muhammed’in refah ve saâdet içinde yaşamasına vesile olmaktır. Risale‑i Nurun el yazısıyla neşri senelerinde, evlerinden yedi‑sekiz sene çıkmadan Risale‑i Nuru yazıp neşredenler olmuştur. O zamanlar, Isparta havâlisinde, erkek, kadın, genç ve ihtiyarlardan binlerce Nur Talebesi, hattâ Nur Dershânesi olan Sav Köyü bin kalemle, senelerce Nur Risalelerini yazıp çoğaltıyorlardı. Risale‑i Nur, te'lifinden yirmi sene sonra, teksir makinesi ile neşredilmiş ve otuz sene sonra da matbaalarda basılmaya başlanmıştır. İnşâallâh, bir zaman gelecek, Risale‑i Nur külliyatı altınla yazılacak ve radyo diliyle muhtelif lisânlarda okunacak ve zemin yüzünü geniş bir Dershâne‑i Nuriyeye çevirecektir.
Risale‑i Nurun neşrinde, mübârek hanımlar da ehemmiyetli fedâkârlıklara mazhar olmuşlardır. Hattâ, Hazret‑i Üstada gelip: “Üstadım! Ben, efendimin göreceği dünyevî işleri de yapmaya çalışacağım; o senindir, Risale‑i Nurundur” diyen ve erkeklerinin Risale‑i Nur hizmetinde çalışmalarına daha fazla imkânlar veren kahraman hanımlar görülmüştür. Risale‑i Nuru yazan efendilerine geceleri lamba tutarak, onların din, îmân hizmetlerine canla başla iştirâk etmişlerdir. Risale‑i Nuru; hanımlar, kızlar elleriyle yazmışlar, göz nurları dökmüşler, mübârek kâtibeler olarak îmâna hizmet etmişlerdir.
Hattâ öyle Nur Talebesi hanımlar vardır ki, kendilerini son nefeste îmân nuruyla hüsn‑ü hâtimeye nâil edecek Nur Risalelerini harâretle okumuşlar ve diğer din kardeşleri olan hanımlara da okuyup tanıtmışlar; Nurları hanımlar içinde neşrederek, çok hanımların Kur'ân ve îmân nurlarıyla nurlanmalarına vesile olup kahramanca hizmette bulunmuşlardır. Risale‑i Nuru okuyup okutmakla îmân mertebelerinde terakkî edip âdeta birer mürşid mertebesine yükselmişlerdir.
Hanımlar, sırf Allah rızâsını tahsil için, safvet ve ihlâsla, Risale‑i Nurdaki parlak ve çok feyizli Kur'ân nurlarına bağlanmış ve kalblerinde sönmez bir muhabbet ve sevgi besleyerek dünya ve âhirette bahtiyar olacak bir vaziyete kavuşmuşlardır. Risale‑i Nurun kıymet ve büyüklüğü, temiz kalblerine o kadar yerleşmiş ki; onu beraberce okuyup dinledikçe; içleri nurlarla, feyizlerle dolup taşmış, nurânî göz yaşları dökerek cûş u hurûşa gelmişlerdir.
206
Ne bahtiyardır o hanımlar ki; Risale‑i Nurun bu mukaddes îmânî hizmetinde çalıştıkları için, onlar dâima hayırla yâdedilecek, âhiretlerine nurlar gönderilecek, kabirleri Cennet‑misâl pür‑nur olacak ve âhirette de en yüksek mertebelere ulaşacaklardır. İnşâallâh. En başta Bediüzzaman Hazretlerinin duâlarına dâhil olmakla beraber, Nur Talebeleri mâbeynindeki şirket‑i maneviye sırrıyla defter‑i hasenâtlarına hayırlar kaydedilmektedir. Risale‑i Nura samîmî alâkaları, o fedâkâr hanımları, milyonlarca Nur Talebelerinin duâlarına nâil etmektedir. Risale‑i Nurları okuyup okutmakla büyük manevî kazançlara, yüksek derecelere erişmektedirler. İnşâallâh, ekserî hanımların böyle olmasını, rahmet‑i İlâhî’den kuvvetle i'tikàd ve ümîd ve niyâz ediyoruz.
Basîretli Nur nâşirleri, otuzbeş sene evvel Risale‑i Nurdaki yüksek hakikatleri görmüş, o kudsî dersleri almış ve o zamandan beri ihlâs ve sadâkatle gizli din düşmanlarına göğüs germiştir. Nur kahramanlarının hâneleri müteaddid defalar arandığı ve kendileri defalarca hapislere atılarak orada şiddetli azâblar ve sıkıntılar çektirildiği hâlde, elmas kalemleriyle Risale‑i Nurun bu kadar senedir nâşirliğini yapmışlardır. İstedikleri takdirde dünya ni'metleri kendilerine yâr olduğu hâlde; her türlü şahsî, dünyevî rütbelerden, varlıklardan ferâğatle, ömürlerini Risale‑i Nurun hizmetine vakfetmişlerdir.
Acaba, Risale‑i Nur şâkirdlerindeki bu cehd ve kuvvetin, bu ferâğat ve fedâkârlığın ve bu derece sebat ve sadâkatin sebebi nedir? diye bir suâl sorulursa, bu suâlin cevabı muhakkak ki şu olacaktır: Risale‑i Nurdaki cerhedilmez yüksek hakikatler, îmân hizmetinin yalnız ve yalnız rızâ‑yı İlâhî için yapılması ve Bediüzzaman Hazretlerinin a'zamî ihlâsıdır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Barla’da sekiz sene kadar kalmıştır. Ekserî zamanlarını kırlarda, bağ ve bahçelerde geçiriyordu. İki‑üç saat kadar uzaklıktaki tenhâ dağlara veya bağlara çekilir, Nur Risalelerini te'lif eder; bir taraftan da te'lif ettiği risaleler Isparta ve havâlisinde el yazısıyla istinsah edilip kendisine gönderildiğinde bunları tashih ederdi. Bir gün içinde hem tashihât yapar, hem gidip gelme dört‑beş saat süren yerlere yaya olarak gider, hem aynı günün üç‑dört saatini te'lifâta hasreder ve hem de, çok zaman yemeğini kendisi hazırlardı.
207
O zamanlarda kırk yerde, risaleler, Risale‑i Nura müştâk ilk talebeler tarafından el yazısıyla çoğaltılıyordu. Üstad, bu kitapları sırtına yüklenir; dağ, bağ veya kırlara kadar gider, orada tashihini yapar, evine gelirdi. Nefye mahkûm edilerek, zamanın en dehşetli zulmüne ma'rûz bırakılmış ve kimse ile görüşmesine müsâade edilmemişti. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşmuştu. Çünkü o, Âlem‑i İslâm ve insaniyeti tenvir ve irşad edecek Kur'ân’dan gelen îmân hakikatlerini te'lif ediyor ve aynı zamanda neşrediyordu. Bütün meşgalesini, te'lif etmekte olduğu eserlere hasretmişti.
Bir gün gelecek bu eserler Anadolu’ya yayılacak, Âlem‑i İslâm merkezlerine gidecek, ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini celbedecek ve o zaman, Âlem‑i İslâmın asırlardır bayraktarlığını yapmış bir millet içerisinde yerleştirilmek istenen dinsizlik, îmânsızlık ideolojilerini parçalayacak; son asırların dalâlet tâğutlarının şahs‑ı manevîsinden ibaret olan ehl‑i küfür, ehl‑i sefâhet ve ehl‑i dalâlet cereyanlarının bu vatanı istilâsına sed çekecek, istikbâl nesillerinin ebedî kurtuluş ve saâdetini te'mine medâr olacaktır.
İşte, o, tarihin en muazzam bir hâdisesinin mebde'ini İzn‑i İlâhî ve tasarruf‑u Rabbânî ile hazırladığı için böyle çok mukaddes bir mânâyı hâvî da'vânın hâmili bulunduğu itibariyle dünyanın en mes'ûdu, zamanın en bahtiyarı idi. Giyinişinde, gayesinde, idealinde zerre kadar değişiklik ve tezelzül olmamıştı. Bil'akis hâl‑i âlemin i'tikàdlarını düzeltecek, zulmeti izâle edecek bir meş'ale‑i hidayeti hâmil idi. Vazifesi ve hizmeti, bütün insanların iki cihana ait saâdet ve refahını tazammun ettiği için bir cehd ve azm içinde bulunuyordu.
208
Üstad’ın Barla’da İkameti
Üstad’ın Barla’daki ikametgâhı, iki odadan ibaret bir evdir. Esâsen, müstakil bir evi ve yeryüzünde taht‑ı tasarruf ve temellükünde bir karış yeri dahi yoktur. Barla’da sekiz sene müddetle ikamet ettiği ev, üçyüz elli milyon Ehl‑i İslâm’ın merkezi hükmünde ilk Dershâne‑i Nuriyesidir. Bu Dershâne‑i Nuriyenin altında, dâimî akan bir çeşme vardır. Ve önünde, Dershâne‑i Nuriyeye bitişik çok kalın ve üç sütun hâlinde semâya yükselen gayet muhteşem bir çınar ağacı vardır. Çınar ağacının dalları arasında bir kulübecik yapılmıştır. Burası, Hazret‑i Üstadın bahar ve yaz mevsimlerindeki istirahati ve vazife‑i tefekküriye ve ubûdiyeti için en münâsib bir menzildir.
Üstad’ın sıddık hizmetkârları, talebeleri ve Barla ahâlisi diyorlar ki: “Üstadı, geceleri, Dershâne‑i Nuriyenin önündeki bir şecere‑i mübâreke olan çınar ağacının dalları arasında bulunan kulübecikte, sabahlara kadar tesbihât ile, ezkâr ile terennüm eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem ağacın binlerce dalları arasında şevk ve cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstad’ın böyle sabahlara kadar çalışmasını görürdük de; ne zaman uyur, ne zaman kalkar, bilemezdik.”
Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkıntı ile geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdûd bir şeydi. Geceleri, Kur'ân‑ı Kerîm’den vird edindiği sûreleri ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcât‑ı meşhûresi olan “Cevşenü'l‑Kebîr” nâmındaki münâcâtını ve Şah‑ı Geylânî ve Şah‑ı Nakşibend gibi eâzım‑ı evliyânın münâcât ve hizblerini ve salavât‑ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun menba'ı olan “Hizbü'n‑Nuriye”yi ve Âyât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtı olan ve bir silsile‑i tefekkür bulunan ve Yirmidokuzuncu Lem'a’da cem'edilen hizb ve münâcâtları okur, bunları tamam edince de yine Risale‑i Nurla meşgul olurdu. Gündüzleri ise, dâima Risale‑i Nurun mütâlaası ve tashihi ile meşgul olur; Risale‑i Nur hizmetini herşeye tercih eder, Risale‑i Nura ait, yetişecek acele bir iş zamanında diğer meşguliyetlerini bırakır, evvelâ o işi tamamlardı.
209
Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada îfâ eder; Risale‑i Nurun hakikatlerini, menba' ve mâden‑i hakîkisi olan mele‑i a'lâda tefeyyüz ve temâşâ ve tefekkür ederdi. Üstad’ın, gerek ﴿شَجَرَةٌ مُبَارَكَةٌ﴾ sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse çam dağlarındaki o çok ünsiyet ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifâde edebilmek acaba mümkün müdür? Asla mümkün değildir!
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmetiyle bu ferd‑i ferîdi, kemâlât‑ı insaniyenin bütün envâ'ını câmi' bir isti'dâdda yaratmış ve bu isti'dâdların da a'zamî şekilde inkişafını irâde etmiş ki; bu müstesnâ zâtı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsi itibariyle bütün hakàikta “Üstad‑ı Küll” hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlerinin bir aks‑i nurunu ve tecellîsini Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsinde dercederek, ehl‑i hakikat ve kemâli hayretle baktırmış ve böylece, Risalet‑i Ahmediye ve Hakikat‑i Muhammediye’nin câmi' bir âyinesi olan Risale‑i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş; fakat ma'nen bütün Âlem‑i İslâm olarak tevellüd etmiş, bekà bulmuştur. Ve tâ kıyâmete kadar Risale‑i Nur bâkî kalacak ve dâima tekemmül edecektir.
210
Hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının icâdından lâkayd kalmayan ve o kanadın zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takib eden Sâni'‑i Zülcelâl, Risale‑i Nur ile onun te'lif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini gördüğü yerlerle alâkadar olmasın ve öyle kudsî hizmetlere hàdim (hizmet eden) olan mekânlar ve Dershâne‑i Nuriyeler ve şecere‑i mübârek, rahmetin kasd‑ı tahsîsinden hariç kalsın? Kat'iyyen mümkün değildir!
Said Nursî Hazretleri Barla’da iken, yaz aylarında bazen Çam Dağı’na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli yüksekti. Barla Dershâne‑i Nuriyesinin önündeki çınar ağacının tepesindeki kulübeciği gibi, Çam Dağı’nın en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde Dershâne‑i Nuriye mânâsında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde, Risale‑i Nurla meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla’dan, bu ormanlık havâliye gelip giderdi. Ve derdi ki: “Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı’na değişmem!”
Şimdi sözü burada keserek, Üstad’ın Risale‑i Nuru te'lif ettiği mezkûr Çam Dağı’nda ve Barla Nahiyesi’ndeki hayatına ve Risale‑i Nurun mâhiyetine ait risale ve mektûblardan birkaçını aşağıya dercediyoruz.
211
Dördüncü Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ لَاسِيَّمَا… الخره
Azîz kardeşlerim!
Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayâlen sizleri yanımda bulur, bir hasbihâl ederim, sizinle mütesellî olurum. Bir mâni olmazsa, bir‑iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyâde müştâk olduğum şifâhî bir musâhabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hâtıra gelen iki‑üç hâtırayı yazıyorum:
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:
Ehl‑i hakikatin bir kısmı nasıl ki İsm‑i Vedûd’a mazhardırlar ve a'zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’a bakıyorlar‥ öyle de; şu hiç‑ender hiç olan kardeşinize, yalnız Hizmet‑i Kur'ân’a istihdamı hengâmında ve o hazine‑i bînihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm‑i Rahîm ve İsm‑i Hakîm mazhariyetine medâr bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallâh o Sözler, ﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾ sırrına mazhardırlar.
212
İkincisi: Tarîk‑ı Nakşî hakkında denilen:“Der tarîk‑ı Nakşibendî lâzım âmed çâr‑terk;Terk‑i dünya, terk‑i ukbâ, terk‑i hestî, terk‑i terk”olan fıkra‑i ra'nâ birden hâtıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû' etti:
“Der tarîk‑ı acz-mendî lâzım âmed çâr‑çîz;
Fakr‑ı mutlak, acz‑i mutlak, şükr‑ü mutlak, şevk‑i mutlak ey azîz!”
Sonra, senin yazdığın; “Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine‥ ilâ âhir” olan rengîn ve zengin şiir hâtırıma geldi. O şiir ile semânın yüzündeki yıldızlara baktım. “Keşke şâir olsaydım, bunu tekmîl etseydim” dedim. Hâlbuki şiir ve nazma isti'dâdım yokken yine başladım, fakat nazm ve şiir yapamadım; nasıl hutûr etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hâtıra gelen şu:
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
“Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i sultanına‥
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz…
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
213
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâşiye)
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına‥
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz…
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret; birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
214
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz…
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥”
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
215
Altıncı Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَارَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar‑ı gurbette medâr‑ı tesellîlerim!
Mâdem Cenâb‑ı Hak sizleri, fikrime ihsân ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki‑üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş‑yirmi günde bir defa misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar…
İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda, sessiz, sadâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet‑i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akàribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem‑i Berzaha gittiklerinden neş'et eden hazîn bir gurbeti hissettim.
216
İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire‑i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir dâire‑i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akàribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garîbâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü'l‑âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm.
Birden “Fesübhânallâh” dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır‥ düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:
Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.
Bî‑ihtiyarem, el‑amân-gûyem, afv‑cûyem, meded‑hâhem zidergâhet İlâhî!
Birden nur‑u îmân, feyz‑i Kur'ân, lütf‑u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler. Lisânım, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ söyledi. Kalbim: ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîra feryâd, belâ‑ender, hatâ‑ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer; safâ‑ender, vefâ‑ender, atâ‑ender belâdır bil.
Mâdem öyle, bırak şekvâyı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül‑mül.
217
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ‑ender, fenâ‑ender, hebâ‑ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlâna Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْتِى بَلَى شُكْرِ بَلَى چِيسْت كَشِيدَنْ بَلَا
سِرِّ بَلَاچِيسْت كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْرُ و فَنَا
O vakit nefsim dahi: “Evet evet‥ acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-İslâm” dedi. Meşhûr Hikem‑i Atâiye’nin şu fıkrası: مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ❋ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ
Yani: “Cenâb‑ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden, neyi kazanır?”
Yani; “O’nu bulan herşeyi bulur, O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.” Ne derece àlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur‑u îmânla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Mâdem ben garîbim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim; acaba şu misâfirhânedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem” fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki; “Acaba yazılan Sözler kâfî midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat‑ı kalble kendimi nurlu, zevkli hakîki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlâna Celâleddin’in dediği gibi;
218
دَانِى سَمَاعْ چِه بُوَدْ بِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى
اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشِيدَنْ
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suâller ile tasdî' etmiştim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
219
Onüçüncü Mektûb
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
Azîz kardeşlerim!
Hâl ve istirahatimi ve vesika için adem‑i müracaatımı ve hâl‑i âlem siyasetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma'nen de, benden sorulduğundan; şu üç suâle, Yeni Said değil, belki Eski Said lisânıyla cevab vermeğe mecbur oldum.
Birinci Suâliniz
İstirahatin nasıl? Hâlin nedir?
Elcevab: Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüz bin şükür ediyorum ki; ehl‑i dünyanın bana ettiği envâ'‑ı zulmü, envâ'‑ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında Âhireti düşünmekte iken, ehl‑i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hàlık‑ı Rahîm ve Hakîm o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma'rûz o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlâslı Barla dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücûduma yüklemedi.
220
Yalnız Barla’da, iki‑üç adamda bir vehhamlık vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güyâ istirahatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur'ânın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl‑i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp afvettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb‑i Rahîm’im, beni Kur'ânın hizmetinde ziyâde istihdam etmek ve “Sözler” nâmıyla envâr‑ı Kur'âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi.
Hem ehl‑i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, – bir‑iki tanesi müstesnâ olmak üzere – yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hàlık‑ı Rahîm’im, o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almağa vesile etti.
Hem ehl‑i dünya, bidâyette, iki sene zarfında iki âdi mektûb yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir‑iki misâfirin sırf Âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb‑i Rahîm’im ve Hàlık‑ı Hakîm’im, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şühûr‑u selâsede, beni bir halvet‑i merğûbeye ve bir uzlet‑i makbûleye koymağa çevirdi. “Elhamdülillâhi alâ külli hâl.” İşte hâl ve istirahatim böyle…
İkinci Suâliniz
Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevab: Şu mes'elede ben Kaderin mahkûmuyum, ehl‑i dünyanın mahkûmu değilim.* Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim.
221
Şu mânânın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebeb var; biri zâhirî, diğeri hakîki. Ehl‑i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader‑i İlâhî ise, sebeb‑i hakîkidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb‑i zâhirî zulmetti; sebeb‑i hakîki ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: “Şu adam, ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır” ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader‑i İlâhî ise: Benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi.
Mâdemki nefyimde Kader hâkimdir ve o Kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev'inden bir şeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terkettiğim hâlde; düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla o evhâmlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştihâm olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht‑ı nezârette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi.
Demek Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydân vermiyor.
Adem‑i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da'vâ etmek, bir nev'i haksızlıktır. Bu nev'i haksızlığı irtikâb etmek istemem.
Üçüncü Suâliniz
Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât‑ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?
222
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt‑i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men'edememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk‑çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret‑i kâzibeden ibaret olan şân ve şeref‑i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet… Kaldı ecelim. O, Hàlık‑ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi, şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَيْنَنَا ❋ لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَم۪ينَ اَوِ الْقَبْرُ
Belki Hizmet‑i Kur'ân, beni hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor.
Şöyle ki: Hayat‑ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ânın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile‑i beşer düşe‑kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm‑ı ekseri; o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor, düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar…
İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor‥ gösterilse de bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
223
İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet‑pîşe olan sefîhâne hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar‥ mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakàik‑ı Kur'âniye’dir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan‑ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.
İşte ben de Nur‑u Kur'ânı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telâkkiyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders‑i Kur'ân ve gösterilen envâr‑ı Kur'âniye’den hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan sûretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola…
Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini propaganda‑i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
224
tarihce_barla_ilk_resim.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi
225
tarihce_barla_cinar_medrese.jpgÜstad Bediüzzaman’ın Barla’daki medresesi ve üzerinde ders ve evrâd okudukları çınar ağacı
226
Yirmiikinci Lem'a
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Isparta’nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zâbıtasına, en mahrem ve en hàs ve hàlis kardeşlerime mahsûs olarak yirmiiki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki, yirmibeş otuz senedir esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar ki, gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız işte bu risaledir, bilsinler!
Said Nursî
İşârât‑ı Selâse
Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Üçüncü Mes'elesi iken, suâllerinin şiddet ve şümûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuzbirinci Mektûbun Yirmiikinci Lem'ası olarak Lemeât’a karıştı. Lem'alar bu Lem'aya yer vermelidirler. Mahremdir, en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerimize mahsûstur.
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا﴾
227
Bu mes'ele “Üç İşâret”tir.
Birinci İşâret
Şahsıma ve Risale‑i Nura ait mühim bir suâl
Çoklar tarafından deniliyor ki; “Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki, her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Hâlbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü'd‑dünya ve münzevîlere karışmıyor.”
Elcevab: Yeni Said’in bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said, “Benim cevabımı kader‑i İlâhî versin” der. Bununla beraber, mecburiyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: Bu suâle cevab verecek, Isparta Vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin altındaki mânâ ile alâkadardırlar. Mâdem binler efrâdı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur; ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim? Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim; gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb'ûsların ellerine geçmiş.
Eğer ehl‑i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri hâlde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim hâlde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler.
Eğer milletin ve vatanın saâdetine ve istikbâline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes'ûl eder. Onlar kendilerini mes'ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu suâlin cevabını onlara havâle ediyorum.
228
Amma şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyâde beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki; bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayat‑ı ebediyesine ve kuvvet‑i îmâniyesine ve saâdet‑i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârâne tereşşuhât‑ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediği ve Lillâhi'l‑Hamd şu Isparta Vilâyeti, eski zamanın Şam‑ı Şerîf’inin mübârekiyetini ve Âlem‑i İslâmın medrese‑i umumîsi olan Mısır’ın Câmiü'l‑Ezher’i mübârekiyeti nev'inden, kuvve‑i îmâniye ve salâbet‑i diniye cihetinde bir mübârekiyet makamını Risale‑i Nur vâsıtasıyla kazanarak; bu vilâyette, îmânın kuvveti lâkaydlığa ve ibâdetin iştiyakı, sefâhete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkınde bir meziyet‑i dindarâneyi Risale‑i Nur bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umum insanlar hattâ farazâ dinsizi de olsa, beni ve Risale‑i Nuru müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve Lillâhi'l‑Hamd, binlerle şâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz'î hakkım beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle da'vâ vekilleri bulunan bir adam, kendi da'vâsını kendi müdafaa etmez.
İkinci İşâret
Tenkidkârâne bir suâle cevaptır.
Ehl‑i dünya tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip ‘Bana zulmediyorsunuz’ diyorsun. Hâlbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezâsı olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabûl etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz. Kabûl etmeyen isyan eder.
229
Ezcümle, bu asr‑ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhûriyetler devrinde, müsâvât esâsı üzerine tahakküm ve teğallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun‑u esâsîmiz hükmüne geçtiği hâlde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik sûretinde teveccüh‑ü âmmeyi kazanarak, nazar‑ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfûzu haricinde bir kuvvet, bir makam‑ı ictimâî elde etmeye çalıştığın; zâhir hâlin ve eski zamandaki mâcera‑yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hâl ise, şimdiki tâbir ile, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka‑i avâmın intibâhıyla ve galebesiyle tezâhür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyâde işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabûl ettiğimiz hâlde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhâlif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?‥”
Elcevab: Hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinâttaki kanun‑u fıtrata muvâfık hareket etmezse, hayırlı işlerde, terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer. Mâdem kanun‑u fıtrata tatbik‑i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat‑ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev'‑i beşerin hilkatindeki hikmet‑i esâsiyeyi kaldırmakla, “mutlak müsâvât” kanunu tatbik edilebilir.
Evet, ben neseben ve hayatça avâm tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren “müsâvât‑ı hukuk” mesleğini kabûl edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr‑ı adâlet ile, burjuva denilen tabaka‑i hàvâssın istibdâd ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhâlefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adâlet‑i tâmme lehinde, zulüm ve teğallüb ve tahakküm ve istibdâdın aleyhindeyim.
Fakat nev'‑i beşerin fıtratı ve sırr‑ı hikmeti, müsâvât‑ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır‑ı Hakîm, kemâl‑i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.
230
İşte o sırr‑ı azîmdendir ki, Cenâb‑ı Hak, insan nev'ini, binler nev'ileri sünbül verecek ve hayvanatın sâir binler nev'ileri kadar tabakàt gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanat gibi kuvâlarına, latîfelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makàmâtta gezecek isti'dâd verdiğinden, bir nev'i iken binler nev'i hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinâtın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte, nev'‑i insanın tenevvü'ünün en mühim mâyesi ve zenbereği, müsâbaka ile, hakîki îmânlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mâhiyet‑i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, rûhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve hâlbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hürriyet!Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten!sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hakikat!Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!
Veyâhut,Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı fazilet!Çalış, vicdânı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!
Evet, îmânlı fazilet, medâr‑ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb‑i istibdâd da olamaz. Tahakküm ve teğallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl‑i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu' ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhi'l‑Hamd, bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr sûretinde da'vâ etmiyorum. Fakat ni'met‑i İlâhiye’yi tahdîs sûretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki:
231
Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle, ulûm‑u îmâniye ve Kur'âniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsân etmiştir. Bu ihsân‑ı İlâhî’yi bütün hayatımda, Lillâhi'l‑Hamd, tevfik‑i İlâhî ile şu millet‑i İslâmiye’nin menfaatine, saâdetine sarf ederek, hiçbir vakit vâsıta‑i tahakküm ve teğallüb olmadığı gibi, ekser ehl‑i gafletçe matlûb olan teveccüh‑ü nâs ve hüsn‑ü kabûl-ü halk dahi, mühim bir sırra binâen benim menfûrumdur, onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zâyi' ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale‑i Nuru beğenmelerine bir emâre biliyorum, onları küstürmüyorum.
İşte, ey ehl‑i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet‑i temâsım bulunmadığı ve dokuz sene esâretteki bu hayatımın şehâdetiyle, yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve dâima fırsatı bekleyen ve fikr‑i istibdâd ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud ve tazyîkiniz hangi kanun iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevkalkanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmayan bir muâmeleye müsâade etmediği hâlde, bana karşı yapılan bu kadar bed muâmelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev'‑i beşer küser, belki kâinât küsüyor!
Üçüncü İşâret
Mağlatalı, dîvânecesine bir suâl.
Bir kısım ehl‑i hüküm diyorlar ki: “Mâdem sen bu memlekette duruyorsun; şu memleketin cumhûrî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken, sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle, şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfûzunu icra etmek, müsâvât esâsına istinâd eden cumhûriyetin bir düsturuna münâfîdir. Sen neden vazifesiz olduğun hâlde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfürûşâne bir vaziyet takınıyorsun?”
232
Elcevab: Kanunu tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsâvât‑ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:
Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam‑ı ictimâîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirâk ederse ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyâhut o müşîr, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer en zekî ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân‑ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh‑ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsâvâta girerse; o vakit sizin bu müsâvât kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz. “Kendine hoca deme! Hürmeti kabûl etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”
Eğer deseniz: “Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsûstur ve vazifedârlara hàstır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedârlar gibi milletin hürmetini kabûl edemezsin.”
Elcevab: Eğer insan yalnız bir cesedden ibaret olsa ve insan dünyada lâyemûtâne dâimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse; o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsûs kalırsa, sözünüzde dahi bir mânâ olurdu. Fakat mâdem insan yalnız cesedden ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez, onlar da idare ister.
Ve mâdem kabir kapısı kapanmıyor ve mâdem kabrin öbür tarafındaki endişe‑i istikbâl her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itâat ve hürmetine istinâd eden vazifeler, yalnız milletin hayat‑ı dünyeviyesine ait ictimâî ve siyâsî ve askerî vazifelere münhasır değildir.
233
Evet yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümâtlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ da'vâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur.
Mâdem manevî hâcât‑ı zarûriyeye istinâd eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümâtında kalbin cep feneri ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmândır ve îmânın ders ve takviyesidir. Elbette, o vazifeyi gören ehl‑i mârifet, herhalde, küfran‑ı ni'met sûretinde, kendine edilen ni'met‑i İlâhiye’yi ve fazilet‑i îmâniyeyi hiçe sayıp, sefîhler ve fâsıkların makamına sukùt etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid'alarıyla, sefâhetleriyle bulaştırmayacaktır! İşte, beğenmediğiniz ve müsâvâtsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.
İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile tâciz eden sizin gibi enâniyette ve bu kanun‑u müsâvâtı kırmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevâzu', tezellül zannedildiğinden, tevâzu' etmemek gerektir. Belki ehl‑i insaf ve mütevâzi ve âdil kısmına derim ki:
Ben, felillâhilhamd, kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam‑ı ihtiram istemek, belki her vakit nihâyetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile tesellî bulup, halklardan ihtiram değil, duâ istiyorum. Hem zannederim, benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.
234
Yalnız bu kadar var ki, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti esnâsında ve hakàik‑ı îmâniyenin dersi vaktinde, o hakàik hesabına ve Kur'ân şerefine, o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar‑ı ilmiyeyi ders vaktinde muhâfaza edip, başımı ehl‑i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl‑i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin!
Cây‑i Hayret Bir Tarz‑ı Muâmele
Cây‑i Hayret Bir Tarz‑ı Muâmele: Ma'lûmdur ki, her yerde ehl‑i maârif, mârifet ve ilim noktasında muhâkeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve ilmi görse, meslek itibariyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl‑i maârif, onun ilim ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.
Hâlbuki İngiliz’in en yüksek meclis‑i ilmiyesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâlin cevabını altıyüz kelime ile Meşîhat‑i İslâmiye’den istedikleri zaman; bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl‑i mârifet, o altı suâle altı kelime ile, mazhar‑ı takdir olmuş bir cevab veren‥ ve ecnebîlerin en mühim ve hükemâların en esâslı düsturlarına hakîki ilim ve mârifetle muâraza edip galebe çalan‥ ve Kur'ân’dan aldığı kuvvet‑i mârifet ve ilme istinâden Avrupa feylesoflarına meydân okuyan‥ ve Hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemâyı ve hem de mekteblileri münâzaraya dâvet edip kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksansız olarak doğru cevab veren‥ (Hâşiye) ve bütün hayatını bu milletin saâdetine hasreden‥ ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisânıyla neşredip o milleti tenvir eden‥ hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl‑i mârifete karşı en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maârif dâiresine mensûb olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.
235
İşte, gel bu hâle ne diyeceksin?‥ Medeniyet midir? Maârif‑perverlik midir? Vatan‑perverlik midir? Milliyet‑perverlik midir? Cumhûriyet‑perverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil… Belki bir kader‑i İlâhî’dir ki, o kader‑i İlâhî o ehl‑i mârifet adamın dostluk ümîd ettiği yerden adâvet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyâya girmesin ve ihlâsı kazansın.
Hâtime
Kendimce cây‑i hayret ve medâr‑ı şükrân bir taarruz: