211
Dördüncü Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ لَاسِيَّمَا… الخره
Azîz kardeşlerim!
Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayâlen sizleri yanımda bulur, bir hasbihâl ederim, sizinle mütesellî olurum. Bir mâni olmazsa, bir‑iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyâde müştâk olduğum şifâhî bir musâhabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hâtıra gelen iki‑üç hâtırayı yazıyorum:
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:
Ehl‑i hakikatin bir kısmı nasıl ki İsm‑i Vedûd’a mazhardırlar ve a'zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’a bakıyorlar‥ öyle de; şu hiç‑ender hiç olan kardeşinize, yalnız Hizmet‑i Kur'ân’a istihdamı hengâmında ve o hazine‑i bînihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm‑i Rahîm ve İsm‑i Hakîm mazhariyetine medâr bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallâh o Sözler, ﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾ sırrına mazhardırlar.
212
İkincisi: Tarîk‑ı Nakşî hakkında denilen:“Der tarîk‑ı Nakşibendî lâzım âmed çâr‑terk;Terk‑i dünya, terk‑i ukbâ, terk‑i hestî, terk‑i terk”olan fıkra‑i ra'nâ birden hâtıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû' etti:
“Der tarîk‑ı acz-mendî lâzım âmed çâr‑çîz;
Fakr‑ı mutlak, acz‑i mutlak, şükr‑ü mutlak, şevk‑i mutlak ey azîz!”
Sonra, senin yazdığın; “Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine‥ ilâ âhir” olan rengîn ve zengin şiir hâtırıma geldi. O şiir ile semânın yüzündeki yıldızlara baktım. “Keşke şâir olsaydım, bunu tekmîl etseydim” dedim. Hâlbuki şiir ve nazma isti'dâdım yokken yine başladım, fakat nazm ve şiir yapamadım; nasıl hutûr etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hâtıra gelen şu:
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
“Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i sultanına‥
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz…
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
213
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâşiye)
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına‥
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz…
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret; birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
214
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz…
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥”
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
215
Altıncı Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَارَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar‑ı gurbette medâr‑ı tesellîlerim!
Mâdem Cenâb‑ı Hak sizleri, fikrime ihsân ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki‑üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş‑yirmi günde bir defa misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar…
İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda, sessiz, sadâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet‑i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akàribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem‑i Berzaha gittiklerinden neş'et eden hazîn bir gurbeti hissettim.
216
İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire‑i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir dâire‑i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akàribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garîbâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü'l‑âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm.
Birden “Fesübhânallâh” dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır‥ düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:
Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.
Bî‑ihtiyarem, el‑amân-gûyem, afv‑cûyem, meded‑hâhem zidergâhet İlâhî!
Birden nur‑u îmân, feyz‑i Kur'ân, lütf‑u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler. Lisânım, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ söyledi. Kalbim: ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîra feryâd, belâ‑ender, hatâ‑ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer; safâ‑ender, vefâ‑ender, atâ‑ender belâdır bil.
Mâdem öyle, bırak şekvâyı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül‑mül.
217
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ‑ender, fenâ‑ender, hebâ‑ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlâna Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْتِى بَلَى شُكْرِ بَلَى چِيسْت كَشِيدَنْ بَلَا
سِرِّ بَلَاچِيسْت كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْرُ و فَنَا
O vakit nefsim dahi: “Evet evet‥ acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-İslâm” dedi. Meşhûr Hikem‑i Atâiye’nin şu fıkrası: مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ❋ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ
Yani: “Cenâb‑ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden, neyi kazanır?”
Yani; “O’nu bulan herşeyi bulur, O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.” Ne derece àlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur‑u îmânla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Mâdem ben garîbim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim; acaba şu misâfirhânedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem” fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki; “Acaba yazılan Sözler kâfî midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat‑ı kalble kendimi nurlu, zevkli hakîki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlâna Celâleddin’in dediği gibi;
218
دَانِى سَمَاعْ چِه بُوَدْ بِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى
اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشِيدَنْ
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suâller ile tasdî' etmiştim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
219
Onüçüncü Mektûb
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
Azîz kardeşlerim!
Hâl ve istirahatimi ve vesika için adem‑i müracaatımı ve hâl‑i âlem siyasetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma'nen de, benden sorulduğundan; şu üç suâle, Yeni Said değil, belki Eski Said lisânıyla cevab vermeğe mecbur oldum.
Birinci Suâliniz
İstirahatin nasıl? Hâlin nedir?
Elcevab: Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüz bin şükür ediyorum ki; ehl‑i dünyanın bana ettiği envâ'‑ı zulmü, envâ'‑ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında Âhireti düşünmekte iken, ehl‑i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hàlık‑ı Rahîm ve Hakîm o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma'rûz o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlâslı Barla dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücûduma yüklemedi.
220
Yalnız Barla’da, iki‑üç adamda bir vehhamlık vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güyâ istirahatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur'ânın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl‑i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp afvettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb‑i Rahîm’im, beni Kur'ânın hizmetinde ziyâde istihdam etmek ve “Sözler” nâmıyla envâr‑ı Kur'âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi.
Hem ehl‑i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, – bir‑iki tanesi müstesnâ olmak üzere – yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hàlık‑ı Rahîm’im, o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almağa vesile etti.
Hem ehl‑i dünya, bidâyette, iki sene zarfında iki âdi mektûb yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir‑iki misâfirin sırf Âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb‑i Rahîm’im ve Hàlık‑ı Hakîm’im, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şühûr‑u selâsede, beni bir halvet‑i merğûbeye ve bir uzlet‑i makbûleye koymağa çevirdi. “Elhamdülillâhi alâ külli hâl.” İşte hâl ve istirahatim böyle…
İkinci Suâliniz
Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevab: Şu mes'elede ben Kaderin mahkûmuyum, ehl‑i dünyanın mahkûmu değilim.* Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim.
221
Şu mânânın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebeb var; biri zâhirî, diğeri hakîki. Ehl‑i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader‑i İlâhî ise, sebeb‑i hakîkidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb‑i zâhirî zulmetti; sebeb‑i hakîki ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: “Şu adam, ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır” ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader‑i İlâhî ise: Benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi.
Mâdemki nefyimde Kader hâkimdir ve o Kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev'inden bir şeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terkettiğim hâlde; düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla o evhâmlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştihâm olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht‑ı nezârette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi.
Demek Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydân vermiyor.
Adem‑i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da'vâ etmek, bir nev'i haksızlıktır. Bu nev'i haksızlığı irtikâb etmek istemem.
Üçüncü Suâliniz
Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât‑ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?
222
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt‑i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men'edememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk‑çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret‑i kâzibeden ibaret olan şân ve şeref‑i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet… Kaldı ecelim. O, Hàlık‑ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi, şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَيْنَنَا ❋ لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَم۪ينَ اَوِ الْقَبْرُ
Belki Hizmet‑i Kur'ân, beni hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor.
Şöyle ki: Hayat‑ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ânın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile‑i beşer düşe‑kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm‑ı ekseri; o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor, düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar…
İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor‥ gösterilse de bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
223
İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet‑pîşe olan sefîhâne hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar‥ mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakàik‑ı Kur'âniye’dir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan‑ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.
İşte ben de Nur‑u Kur'ânı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telâkkiyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders‑i Kur'ân ve gösterilen envâr‑ı Kur'âniye’den hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan sûretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola…
Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini propaganda‑i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
224
tarihce_barla_ilk_resim.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi
225
tarihce_barla_cinar_medrese.jpgÜstad Bediüzzaman’ın Barla’daki medresesi ve üzerinde ders ve evrâd okudukları çınar ağacı
226
Yirmiikinci Lem'a
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Isparta’nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zâbıtasına, en mahrem ve en hàs ve hàlis kardeşlerime mahsûs olarak yirmiiki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki, yirmibeş otuz senedir esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar ki, gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız işte bu risaledir, bilsinler!
Said Nursî
İşârât‑ı Selâse
Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Üçüncü Mes'elesi iken, suâllerinin şiddet ve şümûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuzbirinci Mektûbun Yirmiikinci Lem'ası olarak Lemeât’a karıştı. Lem'alar bu Lem'aya yer vermelidirler. Mahremdir, en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerimize mahsûstur.
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا﴾
227
Bu mes'ele “Üç İşâret”tir.
Birinci İşâret
Şahsıma ve Risale‑i Nura ait mühim bir suâl
Çoklar tarafından deniliyor ki; “Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki, her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Hâlbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü'd‑dünya ve münzevîlere karışmıyor.”
Elcevab: Yeni Said’in bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said, “Benim cevabımı kader‑i İlâhî versin” der. Bununla beraber, mecburiyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: Bu suâle cevab verecek, Isparta Vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin altındaki mânâ ile alâkadardırlar. Mâdem binler efrâdı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur; ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim? Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim; gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb'ûsların ellerine geçmiş.
Eğer ehl‑i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri hâlde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim hâlde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler.
Eğer milletin ve vatanın saâdetine ve istikbâline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes'ûl eder. Onlar kendilerini mes'ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu suâlin cevabını onlara havâle ediyorum.
228
Amma şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyâde beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki; bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayat‑ı ebediyesine ve kuvvet‑i îmâniyesine ve saâdet‑i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârâne tereşşuhât‑ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediği ve Lillâhi'l‑Hamd şu Isparta Vilâyeti, eski zamanın Şam‑ı Şerîf’inin mübârekiyetini ve Âlem‑i İslâmın medrese‑i umumîsi olan Mısır’ın Câmiü'l‑Ezher’i mübârekiyeti nev'inden, kuvve‑i îmâniye ve salâbet‑i diniye cihetinde bir mübârekiyet makamını Risale‑i Nur vâsıtasıyla kazanarak; bu vilâyette, îmânın kuvveti lâkaydlığa ve ibâdetin iştiyakı, sefâhete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkınde bir meziyet‑i dindarâneyi Risale‑i Nur bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umum insanlar hattâ farazâ dinsizi de olsa, beni ve Risale‑i Nuru müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve Lillâhi'l‑Hamd, binlerle şâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz'î hakkım beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle da'vâ vekilleri bulunan bir adam, kendi da'vâsını kendi müdafaa etmez.
İkinci İşâret
Tenkidkârâne bir suâle cevaptır.
Ehl‑i dünya tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip ‘Bana zulmediyorsunuz’ diyorsun. Hâlbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezâsı olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabûl etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz. Kabûl etmeyen isyan eder.
229
Ezcümle, bu asr‑ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhûriyetler devrinde, müsâvât esâsı üzerine tahakküm ve teğallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun‑u esâsîmiz hükmüne geçtiği hâlde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik sûretinde teveccüh‑ü âmmeyi kazanarak, nazar‑ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfûzu haricinde bir kuvvet, bir makam‑ı ictimâî elde etmeye çalıştığın; zâhir hâlin ve eski zamandaki mâcera‑yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hâl ise, şimdiki tâbir ile, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka‑i avâmın intibâhıyla ve galebesiyle tezâhür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyâde işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabûl ettiğimiz hâlde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhâlif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?‥”
Elcevab: Hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinâttaki kanun‑u fıtrata muvâfık hareket etmezse, hayırlı işlerde, terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer. Mâdem kanun‑u fıtrata tatbik‑i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat‑ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev'‑i beşerin hilkatindeki hikmet‑i esâsiyeyi kaldırmakla, “mutlak müsâvât” kanunu tatbik edilebilir.
Evet, ben neseben ve hayatça avâm tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren “müsâvât‑ı hukuk” mesleğini kabûl edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr‑ı adâlet ile, burjuva denilen tabaka‑i hàvâssın istibdâd ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhâlefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adâlet‑i tâmme lehinde, zulüm ve teğallüb ve tahakküm ve istibdâdın aleyhindeyim.
Fakat nev'‑i beşerin fıtratı ve sırr‑ı hikmeti, müsâvât‑ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır‑ı Hakîm, kemâl‑i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.
230
İşte o sırr‑ı azîmdendir ki, Cenâb‑ı Hak, insan nev'ini, binler nev'ileri sünbül verecek ve hayvanatın sâir binler nev'ileri kadar tabakàt gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanat gibi kuvâlarına, latîfelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makàmâtta gezecek isti'dâd verdiğinden, bir nev'i iken binler nev'i hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinâtın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte, nev'‑i insanın tenevvü'ünün en mühim mâyesi ve zenbereği, müsâbaka ile, hakîki îmânlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mâhiyet‑i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, rûhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve hâlbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hürriyet!Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten!sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hakikat!Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!
Veyâhut,Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı fazilet!Çalış, vicdânı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!
Evet, îmânlı fazilet, medâr‑ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb‑i istibdâd da olamaz. Tahakküm ve teğallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl‑i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu' ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhi'l‑Hamd, bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr sûretinde da'vâ etmiyorum. Fakat ni'met‑i İlâhiye’yi tahdîs sûretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki:
231
Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle, ulûm‑u îmâniye ve Kur'âniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsân etmiştir. Bu ihsân‑ı İlâhî’yi bütün hayatımda, Lillâhi'l‑Hamd, tevfik‑i İlâhî ile şu millet‑i İslâmiye’nin menfaatine, saâdetine sarf ederek, hiçbir vakit vâsıta‑i tahakküm ve teğallüb olmadığı gibi, ekser ehl‑i gafletçe matlûb olan teveccüh‑ü nâs ve hüsn‑ü kabûl-ü halk dahi, mühim bir sırra binâen benim menfûrumdur, onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zâyi' ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale‑i Nuru beğenmelerine bir emâre biliyorum, onları küstürmüyorum.
İşte, ey ehl‑i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet‑i temâsım bulunmadığı ve dokuz sene esâretteki bu hayatımın şehâdetiyle, yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve dâima fırsatı bekleyen ve fikr‑i istibdâd ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud ve tazyîkiniz hangi kanun iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevkalkanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmayan bir muâmeleye müsâade etmediği hâlde, bana karşı yapılan bu kadar bed muâmelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev'‑i beşer küser, belki kâinât küsüyor!
Üçüncü İşâret
Mağlatalı, dîvânecesine bir suâl.
Bir kısım ehl‑i hüküm diyorlar ki: “Mâdem sen bu memlekette duruyorsun; şu memleketin cumhûrî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken, sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle, şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfûzunu icra etmek, müsâvât esâsına istinâd eden cumhûriyetin bir düsturuna münâfîdir. Sen neden vazifesiz olduğun hâlde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfürûşâne bir vaziyet takınıyorsun?”
232
Elcevab: Kanunu tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsâvât‑ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:
Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam‑ı ictimâîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirâk ederse ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyâhut o müşîr, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer en zekî ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân‑ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh‑ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsâvâta girerse; o vakit sizin bu müsâvât kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz. “Kendine hoca deme! Hürmeti kabûl etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”
Eğer deseniz: “Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsûstur ve vazifedârlara hàstır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedârlar gibi milletin hürmetini kabûl edemezsin.”
Elcevab: Eğer insan yalnız bir cesedden ibaret olsa ve insan dünyada lâyemûtâne dâimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse; o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsûs kalırsa, sözünüzde dahi bir mânâ olurdu. Fakat mâdem insan yalnız cesedden ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez, onlar da idare ister.
Ve mâdem kabir kapısı kapanmıyor ve mâdem kabrin öbür tarafındaki endişe‑i istikbâl her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itâat ve hürmetine istinâd eden vazifeler, yalnız milletin hayat‑ı dünyeviyesine ait ictimâî ve siyâsî ve askerî vazifelere münhasır değildir.
233
Evet yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümâtlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ da'vâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur.
Mâdem manevî hâcât‑ı zarûriyeye istinâd eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümâtında kalbin cep feneri ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmândır ve îmânın ders ve takviyesidir. Elbette, o vazifeyi gören ehl‑i mârifet, herhalde, küfran‑ı ni'met sûretinde, kendine edilen ni'met‑i İlâhiye’yi ve fazilet‑i îmâniyeyi hiçe sayıp, sefîhler ve fâsıkların makamına sukùt etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid'alarıyla, sefâhetleriyle bulaştırmayacaktır! İşte, beğenmediğiniz ve müsâvâtsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.
İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile tâciz eden sizin gibi enâniyette ve bu kanun‑u müsâvâtı kırmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevâzu', tezellül zannedildiğinden, tevâzu' etmemek gerektir. Belki ehl‑i insaf ve mütevâzi ve âdil kısmına derim ki:
Ben, felillâhilhamd, kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam‑ı ihtiram istemek, belki her vakit nihâyetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile tesellî bulup, halklardan ihtiram değil, duâ istiyorum. Hem zannederim, benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.
234
Yalnız bu kadar var ki, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti esnâsında ve hakàik‑ı îmâniyenin dersi vaktinde, o hakàik hesabına ve Kur'ân şerefine, o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar‑ı ilmiyeyi ders vaktinde muhâfaza edip, başımı ehl‑i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl‑i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin!
Cây‑i Hayret Bir Tarz‑ı Muâmele
Cây‑i Hayret Bir Tarz‑ı Muâmele: Ma'lûmdur ki, her yerde ehl‑i maârif, mârifet ve ilim noktasında muhâkeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve ilmi görse, meslek itibariyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl‑i maârif, onun ilim ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.
Hâlbuki İngiliz’in en yüksek meclis‑i ilmiyesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâlin cevabını altıyüz kelime ile Meşîhat‑i İslâmiye’den istedikleri zaman; bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl‑i mârifet, o altı suâle altı kelime ile, mazhar‑ı takdir olmuş bir cevab veren‥ ve ecnebîlerin en mühim ve hükemâların en esâslı düsturlarına hakîki ilim ve mârifetle muâraza edip galebe çalan‥ ve Kur'ân’dan aldığı kuvvet‑i mârifet ve ilme istinâden Avrupa feylesoflarına meydân okuyan‥ ve Hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemâyı ve hem de mekteblileri münâzaraya dâvet edip kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksansız olarak doğru cevab veren‥ (Hâşiye) ve bütün hayatını bu milletin saâdetine hasreden‥ ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisânıyla neşredip o milleti tenvir eden‥ hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl‑i mârifete karşı en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maârif dâiresine mensûb olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.
235
İşte, gel bu hâle ne diyeceksin?‥ Medeniyet midir? Maârif‑perverlik midir? Vatan‑perverlik midir? Milliyet‑perverlik midir? Cumhûriyet‑perverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil… Belki bir kader‑i İlâhî’dir ki, o kader‑i İlâhî o ehl‑i mârifet adamın dostluk ümîd ettiği yerden adâvet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyâya girmesin ve ihlâsı kazansın.
Hâtime
Kendimce cây‑i hayret ve medâr‑ı şükrân bir taarruz:
Bu fevkalâde enâniyetli ehl‑i dünyanın enâniyet işinde o kadar hassâsiyet var ki, eğer şuûren olsa idi, kerâmet derecesinde veyâhut büyük bir dehâ derecesinde bir muâmele olurdu. O muâmele de şudur:
Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyâkârâne enâniyet vaziyetini, onlar, enâniyetlerinin hassâsiyet mîzanıyla hissediyorlar gibi, şiddetli bir sûrette, ben hissetmediğim enâniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz‑dokuz senede, sekiz‑dokuz defa tecrübem var ki, onların zâlimâne bana karşı muâmelelerinin vukû'undan sonra, kader‑i İlâhî’yi düşünüp, “Ne için bunları bana musallat etti” diye nefsimin desîselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuûrsuz olarak enâniyete fıtrî meyletmiş veyâhut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit “kader‑i İlâhî, o zâlimlerin zulmü içerisinde hakkımda adâlet etmiş” derdim.
Ezcümle, bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuûrsuz olarak, nefsimde hodfürûşâne bir keyif arzusu uyanmakla, ehl‑i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki çok iştihâlarımı kestiler.
236
Hattâ, ezcümle, bu defa Ramazan’dan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imâmın bize karşı gaybî kerâmetiyle iltifatından sonra kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn‑ü zanları içinde – ben bilmeyerek – nefsim müftehirâne, güyâ müteşekkirâne perdesi altında riyâkârâne bir enâniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl‑i dünyanın hadsiz hassâsiyetle ve hattâ riyâkârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ki bunların zulmü bana bir vâsıta‑i ihlâs oldu…
﴿رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
اَللّٰهُمَّ يَا حَافِظُ يَا حَف۪يظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظ۪ينَ اِحْفَظْن۪ي وَاحْفَظْ رُفَقَائ۪ي مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَمِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَاَهْلِ الطُّغْيَانِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
237
Yirmialtıncı Lem'anın Altıncı Ricâsı
Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç‑dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.
Altıncı Mektûb’da izâh edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses; rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi: Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfârakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.
Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir ricâ, bir nur aradım. Birden “îmân‑ı Billâh” imdâda yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzâaf vahşet bin defa tezâuf etse idi, yine o tesellî kâfî gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem Rahîm bir Hàlık’ımız var; bizim için gurbet olamaz. Mâdem O var; bizim için herşey var. Mâdem O var; melâikeleri de var; öyle ise bu dünya boş değil; hàlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb‑ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka, O’nun nuruyla, O’nun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer. Lisân‑ı hâl ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler.
238
Evet bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitab‑ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden; ve zîrûhların medâr‑ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihâzâtı ve mat'ûmâtı ve ni'metleri adedince rahmetini gösteren deliller, şâhidler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hàlık’ımızın, Sâni'imizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbûl bir şefâatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır…
239
Bediüzzaman Said Nursî’nin Birkaç Mektûbu ve Nur Risalelerinin Te'lifi Zamanlarında Risale‑i Nuru El Yazılarıyla Neşredenlerden Bazılarının Fıkralarıdır
Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinin Tetimmesi
Yirmisekizinci Mektûb’un üçüncü mes'elesinin tetimmesi olabilir küçük ve hususî bir mektûbdur.
Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Husrev Efendi ve Re'fet Bey!
Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye’de üç kerâmet‑i Kur'âniye’yi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sür'attir. Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektûb, iki‑üç günde ve her günde üç‑dört saat zarfında – mecmûu oniki saat eder – kitapsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz, hastalıklı bir zamanda, beş‑altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın Dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık ve hâkezâ‥
Te'lifinde bu kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi…
İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühûlet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda rûhlara, akıllara usanç veren çok esbâb içinde, bu Sözler’den biri çıkar, birden çok yerlerde kemâl‑i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşeye tercih ediliyor ve hâkezâ…
Üçüncü Kerâmet‑i Kur'âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, “Dördüncü Bir Kerâmet‑i Kur'âniye”yi isbât ettiniz. Husrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği hâlde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir kerâmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’dir. Hususan Otuzüçüncü Mektûb olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış.
Evet o risale, Mârifetullâh ve Îmân‑ı Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmâl ve ihtisar ile gidilmiştir; fakat gittikçe inkişaf eder; daha ziyâde parlar. Zâten sâir te'lifâta muhâlif olarak ekser Sözler’in başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
240
Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi
﴿﷽﴾
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ﴾
Şu mes'ele “Yedi İşâret”tir.
Birkaç Sırr‑ı İnâyetin İzhârına Yedi Sebeb
Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına “Yedi Sebeb”i beyân ederiz:
Birinci Sebeb
Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: “İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve O’nun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.
İkinci Sebeb
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de O’nun dersine ittibâen, O’nun tefsirini medhedeceğiz.
241
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ﴾ ’larda ﴿حٰمٓ﴾’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü O Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb
Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil, Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
242
Dördüncü Sebeb
Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi, biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: “Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: “Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ düsturuyla derim ki:وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: “Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”