Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
391

Risale‑i Nur’un Küçük ve Masûm Şâkirdleri

Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshalar bize de gönderilmiş. Biz de, o parçaları üç cild içinde cem'ettik. Hem o masûm şâkirdlerin bazılarını, isimleriyle kaydettik.
Meselâ, Ömer onbeş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin onbir yaşında, Hâfız Nebi ondört yaşında, Mustafa ondört yaşında, Mustafa onüç yaşında, Ahmed Zeki onüç yaşında, Ali oniki yaşında, Hâfız Ahmed oniki yaşında Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.
İşte bu masûm çocukların, Risale‑i Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde derc ettik.
Bunların, bu zamanda, bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki; Risale‑i Nurda öyle manevî bir zevk ve câzibedâr bir nur var ki, mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risale‑i Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh daha hiçbir şey onu koparamayacak. Ensâl‑i âtiyede devam edecek.
Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk‑elli yaşından sonra Risale‑i Nurun hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk‑elli parçayı, iki‑üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin, bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde Risale‑i Nura çalışmaları, Risale‑i Nurun hakkâniyetini gösteriyorlar.
Bu cildde az, sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki:
Sıkılma, bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale‑i Nurun gıdâ ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his hisselerini alabilirler. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdâsız kalabilirler.
392
Risale‑i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân‑ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez; akıldan başka çok letâif‑i insaniyenin de kuvvet ve nurlarıdır.
Elhâsıl, masûmların ve ümmî ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var:
Birincisi, teennî ve dikkatle okumağa mecbur etmektir.
İkincisi, o masûmâne ve hàlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden, derslerinden, Risale‑i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek, ders almaktır.
Said Nursî
393

Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûb

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Namaz tesbihâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme‑i muazzama-i Muhammediye ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek medâr‑ı füyûzât olduğu gibi, biz dahi Risale‑i Nurun geniş dâire‑i dersinde ve halka‑i envârında ders alan ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve duâlarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy‑ı mekân ederek gıyâben omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr manevî evlâdları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, hastalık münâsebetiyle, herbir kardeşim, benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini aynelyakìn ve hakkalyakìn gördüğümden, böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve üstadlarının benim hesabıma olan duâları ve çalışmaları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
394

Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır

Risale‑i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil; fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale‑i Nur, onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmibin zât, tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Mâdem hakikat budur, Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî‑meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam bir havuz kazanmak için, o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir; belki zındıkaya bilmeyerek bir nev'i yardım hesabına geçer.
Said Nursî
395
Boş sayfa
396
Boş sayfa
397

Bu Zamanda Siyaset, Kalbleri İfsad Edip, Asabî Rûhları Azâb İçinde Bırakır

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sakın sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar, sizi tefrikaya atmasın; karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perîşan etmesin, اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ düstur‑u Rahmânî yerine اَلْحُبُّ فِي السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ düstur‑u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el‑hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlıkla zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet‑i kalb ve istirahat‑i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
Evet şimdi, Küre‑i Arzda herkes; ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen, gelen musîbetten hissedarlıktan azâb çekiyor; perîşandır. Bilhassa ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet, merhamet‑i umumiye-i İlâhiye’den ve hikmet‑i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan; rikkat‑i cinsiye sebebiyle nev'‑i beşerle alâkadar olduğundan, kendi eleminden başka, nev'‑i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleri ile dahi müteellim olup azâb çekiyor.
Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette, vazife‑i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdiselerini merakla dinleyerek, karışarak, rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. Zarara râzı olana merhamet edilmez.” mânâsında اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide‑i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmiştir. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getiriyorlar.
398
Ben tahmin ediyorum ki, bütün Küre‑i Arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet‑i kalbini ve istirahat‑i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, yalnız hakîki ehl‑i îmân ve ehl‑i tevekkül ve rızâdır. Bunun içinde en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale‑i Nur dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü onlar, Risale‑i Nurdan aldıkları îmân‑ı tahkîkî derslerinin nuruyla, gözüyle herşeyde Rahmet‑i İlâhiye’nin izini, yüzünü görüp herşeyde kemâl‑i hikmetini, cemâl‑i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl‑i teslîmiyet ve rızâ ile Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin icraatından olan musîbetleri, teslîmiyetle ve gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte bu hakikate binâen, değil yalnız hayat‑ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübeler ile Risale‑i Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.
Said Nursî
399

Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin Efendinin Üstadımız Hakkındaki Kanâatleri

Kastamonu’da Üstad Bediüzzaman’a Sekiz Sene Hizmet Eden Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin Efendinin, Kastamonu’daki Hayatına Dair Emirdağı’nda İken Hz._Üstada Yazdıkları Kıymetdâr Bir Mektûblarıdır
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Çok sevgili, çok kıymetdâr, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri.
Evvelâ: Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını ricâ ederiz.
Üstadımızın tercüme‑i hâlini merak edenlere deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm, otuzüç âyâtının i'câzkâr işâretiyle, İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye ve Ercûzesinde kerâmetkâr delâlâtıyla ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu), beşâretkâr beyânâtıyla, Üstadımızın hakîki tercüme‑i hâlini ve Risale‑i Nurun hakîki mâhiyetini beyân etmişler.
Üstadımızın şahs‑ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale‑i Nurun İşârât‑ı Kur'âniye ve Kerâmât‑ı Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye risalelerini ve Risale‑i Nurun sâir eczâlarını dikkatle tetebbu' etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanâat‑ı kat'iyyemiz şudur ki:
400
İsm‑i Nur ve ism‑i Hakîm’e mazhariyetle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakàik ve maârifi, tahdîs‑i ni'met maksadıyla beşere ilân eden bu allâme‑i zîfünûn Bediüzzaman Hazretleri, ahlâk‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahalluk etmiş, nefis ve hevâ berzahlarından geçmiş; mekârim‑i ahlâkın en mümtâz ve müstesnâ bir timsâl‑i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş; şimdiye kadar bütün hayatında şâyân‑ı hayret bir ulüvv‑ü himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış; gınâ‑yı kalbi, tevekkül ve kanâati hàrikulâde; maîşet ve kıyafeti, pek sâde ve mekârim‑i ahlâkı, pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez
Hem öyle bir tarzda izzet‑i ilmiyeyi hayatta muhâfaza etmiş ki; asla kimseye arz‑ı iftikàr etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de, ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr‑i maaşta Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, iffet ve nezâhetini dâima muhâfaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakìnen biliyoruz ki; Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin îcarını vermek için yorganını sattılar da, yine hiçbir sûretle hediye kabûl etmediler.
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan asla hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: Tekellüf, şer'an ve hikmeten fenâdır; çünkü tekellüf sevdâsı, insanı, hadd‑i mârufu tecâvüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazen hodbînâne bir tezâhür ve tefâhur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyâkâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Hâlbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.”
401
Hem Üstadımız, gayet mütevâzidir. Tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdâlarından ziyâdesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsûs sâfî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden àlîdir. Herkese, hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârâne bir muâmele‑i hàlisânede bulunurlar. Mübârek yüzlerinde, mehâbet ve beşâşetle karışık bir nur‑u vakar lemeân eder. Heybetle beraber âsâr‑ı üns ve ülfet dahi görünür. Dâima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyâtın muktezâsı olarak mehâbet ve celâl nazarı, o derece tezâhür eder ki, artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hâli müşâhede ettik.
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat, söylediğini vecîz söyler; her hâlde düstur‑u hikmet olarak pek mânidâr ve pek şümûllü birer câmiü'l‑kelimdirler.
Üstadımız, ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan asla hoşlanmaz. Kusur ve hatâları setrederler. Hem o kadar hüsn‑ü zanna mâliktir ki, hattâ kendisi hakkında bir nâ‑sezâ söz tebliğ edene; Hâşâ!. Bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zât, böyle söylemez.” buyururlar.
Üstadımızın nefisle mücâhedede bir rüsuh ve ihtisàsı vardır ki, asla huzûzât‑ı nefsâniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfî gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib‑i dikkat bir hâl‑i hâşiâne ile ubûdiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu âdetleri tehallüf etmez. Teheccüd ve münâcât ve evrâdlarını asla terketmezler. Hattâ bir Ramazan‑ı Şerîfte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm‑ı visâl içinde ubûdiyetteki mücâhedelerini terketmediler. Komşuları her zaman derler ki: Biz, sizin Üstad’ınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcât seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücâhedesine hayretler içinde kalırdık.”
402
Hem Üstadımız, taharet ve nezâfet‑i şer'iyeye son derece riâyet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; asla mübârek vaktini boş geçirmez. Ya Risale‑i Nur te'lifiyle veya tashihiyle meşgul veya münâcât‑ı Cevşeniyeyi kırâat ve secdegâh‑ı ubûdiyete kàim veya tefekkür‑ü âlâ-i İlâhî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda, hem Risale‑i Nur tashih ederler, hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatâlarını söylerler veyâhut eski müellefâtından birisinden ders verirler; bu sûretle yolda bile mübârek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet biz itiraf ediyoruz ki, Üstadımızın nutkundaki letâfet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki; insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse, asla sıkılmak ihtimali yoktu.
Hem Üstadımız, Risale‑i Nur hizmetini herşeye tercih ederler ve buyururlardı ki: Yirmi senedir Kur'ân‑ı Hakîm’den ve Risale‑i Nurdan başka bir kitabı ne mütâlaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum; Risale‑i Nur kâfî geliyor.” Evet, Feyyâz‑ı Mutlak tarafından bütün hakàik‑ı Kur'âniye kalb‑i münevverine ilhâm ve ilkà‑yı küllî ile ifâza olunur da Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şübhesi olanlar, Risale‑i Nura dikkat etsinler.
Cenâb‑ı Hak, Üstadımıza, Risale‑i Nurun te'lifinde öyle bir iktidar‑ı bedî' ihsân etmiştir ki, bu herkese nasîb olacak hasletlerden değildir. O hàrika Nur Risaleleri, herbiri, gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtibsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerâit dâhilinde, zâhirî nice müşkülâtlarla meydâna gelmiş ve mü'minlerin imdâdına yetişmiştir. Fakat, Cenâb‑ı Hakk’a şükrolsun ki, inâyet‑i İlâhiye, hàrika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsân etmiştir.
İşte bu sırdandır ki Cenâb‑ı Hak, ona kâinâtı bir kitab‑ı semâvî ve arzı bir sahife gibi keşf ve şühûdla bihakka'l‑yakìn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz‑ı inâyetle böyle kudsî bir esere sâhib kılmıştır.
403
Evet, âyât‑ı teşrîiyeyi hâvî Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakàik ve maârifini ve âyât‑ı kevniyeyi şâmil kitab‑ı kebîr-i kâinâtın vezâif ve maânîsini beyân edip, mârifetullâhın en yüksek derecâtına, urûca nev'‑i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalbleri bile İzn‑i İlâhî ile ihtizâza getirecek kadar hàrika bir eser‑i bedîa, bir sereyân‑ı serîa olan Risale‑i Nur ile neşr‑i hakàik eden bu vücûd‑u mes'ûd ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garîbdir ki, ehl‑i şekàvet tarafından zehir verilmeye cesâret ve taş attırılmaya bile cür'et ediliyor.
Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, Enbiyânın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, Hikmet‑i İlâhiye iktizasından olmasıyla, o zümre‑i mübâreke gibi Üstadımız dahi nice belâlara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrîf ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakì tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar Fakat Üstadımız dâima gördüğü ezâ ve cefâlara ulü'l‑azmâne sabır ve tahammül eder; hem safâ‑yı sadra ve selâmet‑i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: Bunlar, Sûre‑i Yâsîn’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebeb oldular.” diye onlara duâ ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duâları bereketiyle şâyân‑ı hayret bir hâl kesbettiler ki; Üstadımızı uzak‑yakın nerede görürlerse, koşarak yanına gelirler, mübârek elini öperler, duâsını alırlardı.
404
Hem Üstadımızın hàrika hâlâtı ve şâyân‑ı hayret garâib‑i ahvâli, başta Risale‑i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki; Üstadımız bizim hâtırât‑ı kalbimizi bizden ziyâde okur, çok defa haberimiz olmadığı bir mes'eleden bizleri şiddetli telâşla îkaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın îkaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: Acele gidelim, Risale‑i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale‑i Nur şâkirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.
Yine bir gün, Mevlâna Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Küçük Âşık nâmında bir talebesinin neslinden, mübârek bir hanım (Hâşiye), yanında çok senelerden beri muhâfaza ettiği Mevlâna Hazretlerinin cübbesini, Ramazan‑ı Şerîfte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenâb‑ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hâtırına: Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi. Üstadım neden sâhib çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: Üstad hediyeleri kabûl etmediğinden, bu sûretle belki kabûl eder diye öyle söylemiştim. Fakat emânet onundur, canımız dahi fedâ olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.
Evet, mübârek Üstadımızın o cübbeyi kabûlü, Mevlâna Hâlid’ten sonra vazife‑i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telâkki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü Hadîs‑i Sahîhte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا buyurulmuş. Mevlâna Hazretlerinin velâdeti bin yüz doksanüç, Üstadımız Hazretlerinin ise bin ikiyüz doksanüçtür. Bu hadîsin tam izâhı Risale‑i Gavsiye’de vardır.
Üstadımız arasıra bizlere, hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz…” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi îkaz, hem kable'l‑vukû' bir mühim hâdiseyi keşfen beyân ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın, dediği çıktı.
405
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene, herhalde ya vefât edeceğim veya başka yere nakledileceğim.” diye Kastamonu’dan teşrîfini haber veriyorlardı.
Hem Denizli hapsi musîbetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: Kardeşlerim, Risale‑i Nura birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyâde ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek, bir risalenin bir mes'elesine i'tirâz ediyor. Sonra eski fetvâ emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın i'tirâzını red ve Risale‑i Nurun hakkâniyetini tam tasdik ediyor
Bir müddet sonra, bir hayvan ürküp, Üstadımızın bacağını incitiyor. Aylarca, ızdırâblar içinde, vazife‑i ubûdiyetini ve Risale‑i Nurun hizmet‑i kudsiyesini çok müşkülâtla îfâ edebildi. Sonra dağda müdhiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır sûrette hasta iken, Denizli hapsi tevkîfi meydâna çıktı. Fakat o ferd‑i ferîd, tahammülü pek müşkül bu dehşetli hâlde, hem hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’deki azm‑i metînini, hem ubûdiyetteki vezâifi îfâya son derece gayret edip asla fütûr getirmeden ulü'l‑azmâne bir sabır ile sebat ediyordu.
Yine, Üstadımız tevkîfimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: Ehl‑i dünya, Risale‑i Nura ilişmesinler, ilişirlerse, âfetlerin hücumuna sebeb olurlar.” Hakikaten herkesçe ma'lûmdur ki, Risale‑i Nur şâkirdleri tevkîf edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı; Risale‑i Nurun hakkâniyeti tasdik olunup vatana fâideli olduğu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu’nun tarihî yüksek kalesi (ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçti) Risale‑i Nura ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden mâtem tutup, en sağlam köklü taşlarını aşağı atarak, Üstadımızın ihbar‑ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir.
406
Üstadımız, tevkîfimizden mukaddem buyururlardı ki: Risale‑i Nura müdhiş bir hücum plânı var; fakat merak etmeyiniz. Müjde, inâyet‑i İlâhiye imdâdımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün, okumak için Hizb‑i A'zam-ı Nurî’yi açmıştım, birden karşıma ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Ma'nen, Bana bak!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki; mânâsının çok tabakalarından hususan mânâ‑yı işârîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musîbetine, hem necâtımıza işâret ve bize beşâret ediyor.” buyurdular. İşte Denizli Mahkemesi, berâet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâ‑tereddüd bu âyetin definesinden aldığı cevheri izhâr edip, hem bu âyet‑i kerîmenin mühim nükte‑i i'câzını keşf, hem de bu kuvve‑i maneviyeye muhtaç zaîf talebelerini tebşîr etmekle bizleri mesrûr eylemişlerdir. Bu âyetin tam izâhı, Denizli Müdafaası’nda ve Lâhikası’ndadır.
Nüsha‑i nâdire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metîn ve ulü'l‑azmâne bir cesâret‑i fevkalâdeye mâlik bir lisânü'l‑haktır ki, hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm‑i lâimden korkmazlar. Bir gün, Bismillâh yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine konurken görürler. Orada dünyaca mühim zâtlar hazır oldukları hâlde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd‑i sedid olmuşlardır.
Hem memleketimizde, her kim Üstadımızı rencîde etmeye cesâret etmişse, Risale‑i Nura zarar getirmişse, mutlaka sû‑i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehàlet edip akılları başlarına gelmiş ise de, bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak'aların bazıları Lâhika’da yazılmıştır.
407
Elhâsıl, mübârek Üstadımızın evsâf‑ı kemâlini ve mehâsin‑i ahvâlini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve ta'rif edebilmesine imkân yoktur. Hàlık‑ı Zülcelâl Ve'l-Cemâl Hazretleri, Üstadımızı, bir vücûd‑u müstesnâ olarak yaratmış ve tevfik‑i İlâhiye’sine mazhar kılmıştır. Ne saâdet ona ki; onun bizzat iştigâl ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale‑i Nur ile Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyede buluna ve Risale‑i Nurdan dersini almış ola
Üstadımız, memlekette bulundukça, fâsılasız neşr‑i hakàik eylemiş ve bizim saâdetimiz için feyiz bahşeden mübârek nefesini sarfetmiştir. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den bütün rûh u canımızla niyâz ederiz ki;
Mahşer gününde dahi bizleri اَلسَّع۪يدُ سَع۪يدٌ ف۪ي بَطْنِ اُمِّهِ Hadîs‑i Şerîfine mazhar olan Üstadımız, define‑i ulûm ve fünûn, bedîü'l‑beyân allâme‑i Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. ki, o korkulu günde nurlu, müşfik, mübârek eliyle elimizi tutsun, huzur‑u Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bizi götürsün, inşâallâh!…
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenFeyzi, Emin
408

Âyetü'l‑Kübrâ Hakkında Birkaç Söz

Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu’da iken, Âyetü'l‑Kübrâ nâmıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kâinâttaki mevcûdâtın lisânlarıyla isbât eden muazzam bir risale yazmıştır.
Bu risale için Üstadımız, Şimdiki dehşetli tahribâta karşı bir hakikat‑i Kur'âniye ve bir sedd‑i a'zamdır.” demiştir.
Kalbe geldiği gibi acele olarak yazdırılmış, birinci müsvedde ile iktifâ edilmiştir. Üstad, Yazdığım vakit irâde ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvâfık görmedim.” buyurmuştur.
Bu risale, ilk defa gizli olarak tab'edilmesinden dolayı, Üstad ve talebelerinin hapsine sebeb olmuşsa da bilâhare Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemeleri, iki senelik tedkîkàtlarından sonra berâetlerine ve risalenin iâdesine ittifakla karar vermişlerdir.
İmâm‑ı Ali (R.A.) gayb‑âşinâ nazarıyla bu risaleyi görmüş, Kaside‑i Celcelûtiye”sinde bu risalenin ehemmiyetine ve makbûliyetine işâret edip وَبِالْاٰيَتِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ fıkrasıyla onu şefâatçi yaparak duâ etmiştir.
Bu Âyetü'l‑Kübrâ’nın tedkiki neticesinde Üstad ve talebelerinin berâetle hapisten kurtulmaları, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu duâsının kabûlünü isbât etmiştir.
Bu asırdaki dalâlet cereyanları, Müslümanların îmânlarında şiddetli bir tahribât yapmak teşebbüsüne karşı, bu Hakikat‑i Kur'âniyenin, bir sedd‑i a'zam olarak makam münâsebetiyle buraya dercedilmesini, Hz._Üstadımız muvâfık gördüler
409

Âyetü'l‑Kübrâ

Kâinâttan Hàlıkını Soran Bir Seyyahın Müşâhedâtıdır
Tevhid hakkında iki makamdan ibaret Yedinci Şuâ olan Âyetü'l‑Kübrâ Risalesinin İkinci Makamının bir kısmıdır.
﴿
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا

Birinci Mertebe (Semâvât)

Bu âyet‑i muazzama gibi pek çok Âyât‑ı Kur'âniye, bu kâinât Hàlık’ını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütâlaa ettiği en parlak bir sahife‑i tevhid olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvâfıktır.
Evet, bu dünya memleketine ve misâfirhânesine gelen herbir misâfir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyâfetgâh ve gayet san'atkârâne bir teşhîrgâh ve gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve ta'limgâh ve gayet hayretkârâne ve şevk‑engîzâne bir seyrangâh ve temâşâgâh ve gayet mânidârâne ve hikmet‑perverâne bir mütâlaagâh olan bu güzel misâfirhânenin sâhibini ve bu kitab‑ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der. O da bakar görür ki:
410
Bir kısmı, Arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı, top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecrâm‑ı semâviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk, beraber gezdiren ve yağsız, söndürmeden mütemâdiyen o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dâiresindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihâyetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke‑i fıtrat ve aynı sûrette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecâviz kuvvetleri taşıyanları, tecâvüz ettirmeden kanununa itâat ettiren ve o nihâyetsiz kalabalığın enkàzları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydân vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve Arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir sûrette hakîki ve hayâlî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezâhür‑ü rubûbiyet ve o rubûbiyet fa'âliyeti içinde görünen teshìr, tedbir, tedvîr, tanzim, tanzîf, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihâtatı ile O semâvât Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve mevcûdiyeti, semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşâhede şehâdet eder mânâsıyla Birinci Makamın Birinci Basamağında: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ التَّسْخ۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالتَّنْظ۪يفِ وَالتَّوْظ۪يفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiştir.
411

İkinci Mertebe (Cevv‑i Semâ, Fezâ, Ra'd ve Berk)

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevv‑i semâ denilen ve mahşer‑i acâib olan fezâ, gürültü ile konuşarak bağırıyor: Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misâfir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar, müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
Zemin ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahâlisine âb‑ı hayat getirir ve harâreti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczâları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra: Yağmur başına arş!” emrini aldığı ânda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden herbir zerresi, bu kâinât Sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, O kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle zeminin bütün nüfûslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest‑i gaybî tarafından gayet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayat‑perverâne istihdam olunuyor.
Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latîf ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine‑i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar Rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki; güyâ rahmet tecessüm ederek katreler sûretinde hazine‑i Rabbâniyeden akıyor mânâsında olduğundan, yağmura rahmet nâmı verilmiştir.
412
Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyorlar.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydâna çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydâna çıkar, başına geçer ve gayet fa'âl ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermânıyla ve kuvvetiyle vakit be‑vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemâdiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbât levhasına ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir ve gayet lütûfkâr ve ihsân‑perver ve gayet keremkâr ve rubûbiyet‑perver bir Hâkim‑i Müdebbir’in tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güyâ onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet‑i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”
Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüzbinler hakîmâne ve rahîmâne ve san'atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar bilbedâhe isbât eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevvâl hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet kadîr ve alîm ve gayet hakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder.
Güyâ herbir zerresi, herbir işi bilir ve O Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr‑i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefînelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidü'l‑humuza (oksijen) gibi, iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san'atlarda kemâl‑i intizam ile bir dest‑i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
413
Demek, ﴿وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle; rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti'mâl ve bulutların teshìriyle hadsiz Rahmânî işlerde istihdam ve havayı o sûrette icâd eden, ancak Vâcibü'l‑Vücûd ve Kàdir‑i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şey bir Rabb‑i Zülcelâl-i ve'l-İkramdır.” der, hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mîzan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuûrsuz müvellidü'l‑mâ ve müvellidü'l‑humuza (hidrojen‑oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn‑ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân‑ı Rahîm’in hazine‑i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzûlüyle ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.
414
Sonra ra'dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise‑i acîbe-i cevviye tam tamına ﴿وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ ve ﴿يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.
Evet hiçten, birden hàrika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvâri pamuk‑misâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaziyetlerle başaşağı gâfil insanın başına tokmak gibi vuruyor: Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa'âl ve kudretli bir zâtın hàrika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir‑i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde; bulutu teshìrden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzîlden ve hâdisât‑ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatin yüksek ve âşikâr şehâdetini işitir: Âmentü billâh der. Birinci Makamın ikinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ التَّسْخ۪يرِ وَالتَّصْر۪يفِ وَالتَّنْز۪يلِ وَالتَّدْب۪يرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşâhedâtını ifâde eder. (İhtar)
415

Üçüncü Mertebe (Küre‑i Arz)

Sonra, o seyahat‑ı fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre‑i arz lisân‑ı hâliyle diyor ki: Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar, görür ki:
Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin husûlüne medâr olan bir dâireyi, Haşr‑i A'zamın meydânı etrafında çiziyor ve zîhayatın yüzbin envâ'ını bütün erzâk ve levâzımatlarıyla içine alıp fezâ denizinde kemâl‑i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne‑i Rabbâniye’dir.
Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icâd ve idaresine bakar, müşâhede eder ki:
Yüzbin envâ'ın hadsiz efrâdlarının sûretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu'cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirâne idare olunuyor ve gayet müşfikâne iâşe ve it'âm ediliyor ve gayet rahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine‑i gaybdan yüzbin nev'i et'ime ve levâzımat, kemâl‑i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.
416
Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân‑ı Rahîm’in gayet müşfikâne ve mürebbiyâne bir cilve‑i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbât eder.
Elhâsıl; bu sahife‑i hayatiye-i bahariye, Haşr‑i A'zamın yüzbin nümûnelerini ve misâllerini göstermekle ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarını mu'cizâne ifâde eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.
İşte, küre‑i arzın yirmiden ziyâde büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşâhedâtı mânâsında olarak ve o müşâhedâtları ifâde için, Birinci Makamın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: الْاَرْضُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّدْب۪يرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْز۪يعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ، لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّح۪يمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
417

Dördüncü Mertebe (Denizler ve Büyük Nehirler)

Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve manevî terakkiyâtın miftâhı olan mârifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esâsı ve mâdeni olan îmân‑ı Billâh hakikati bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrîk ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği hâlde ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile: Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:
Hayatdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir sûrette bir senede yirmibeş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecâvüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefiyâtları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta'yinâtları o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbât eder.
Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridât ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir, bilbedâhe isbât eder ki; bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hazine‑i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, manevî bir Cennet’in hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menba'ın feyzinden akıyorlar demektir.
418
Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Nil‑i mübârek, cenûb tarafından, Cebel‑i Kamer denilen bir dağdan mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridâtı ise; o mıntıka‑i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvâzene‑i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nil‑i mübârek, âdet‑i arziye fevkınde bir gaybî Cennet’ten çıkıyor diye rivâyeti, gayet mânidâr ve güzel bir hakikati ifâde ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü ve umumu bil'icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve bu şehâdete denizler, mahlûkatı adedince şâhidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehâdetlerini irâde ederek ifâde etmek mânâsında, Birinci Makamın dördüncü mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: جَم۪يعُ الْبِحَارِ، وَالْاَنْهَارِ، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Beşinci Mertebe (Dağlar Sahrâlar)

Sonra dağlar ve sahrâlar, seyahat‑ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar. Sahifelerimizi de oku!” diyorlar. O da bakar, görür ki:
Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr‑i Rabbânî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbât‑ı dâhiliyeden neş'et eden heyecanını ve gadabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin, o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele‑i muzırradan kurtulup, vazife‑i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor.
419
Demek, nasıl ki sefîneleri sarsıntıdan vikàye ve muvâzenelerini muhâfaza için, onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefînesine bu mânâda hazineli direkler olduklarını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا﴿وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ﴿وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا gibi çok âyetlerle fermân ediyor.
Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nev'i menba'lar, sular, mâdenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyatkârâne iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedâhe, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihâyetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbât ederler, diye anlar.
Ve sahrâ ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sâirlerini kıyâs edip, dağların ve sahrâların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehâdeti ve söyledikleri ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahrâlar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, Âmentü Billâh der.
İşte bu mânâyı ifâde için, Birinci Makamın beşinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ : جَم۪يعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارٰي، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: الْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ وَنَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْب۪يرِ الْاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.
420

Altıncı Mertebe (Eşcâr ve Nebâtât)

Sonra, o yolcu dağda ve sahrâda fikriyle gezerken, eşcâr ve nebâtât âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar; Gel dâiremizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki:
Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis‑i tehlil ve tevhid ve bir halka‑i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcâr ve nebâtâtın envâ'ları, bil'icmâ, beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyorlar gibi lisân‑ı hâllerinden anladı. Çünkü bütün meyvedâr ağaç ve nebâtlar, mîzanlı ve fesâhatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezâletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâğatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihâne şehâdet getirdiklerine ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediklerine delâlet ve şehâdet eden üç büyük küllî hakikati gördü.
Birincisi: Pek zâhir bir sûrette kasdî bir in'âm ve ikram ve ihtiyarî bir ihsân ve imtinan mânâsı ve hakikati herbirisinde hissedildiği gibi; mecmûunda ise, güneşin zuhûrundaki ziyâsı gibi görünüyor.
İkincisi: Tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan kasdî ve hakîmâne bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyîn ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsiz envâ' ve efrâdda gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni'‑i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Üçüncüsü: O hadsiz masnûâtın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan sûretleri; gayet muntazam, mîzanlı, zînetli olarak, mahdûd ve ma'dûd ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nev'ilerin fârikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvâzeneli, hayatdâr, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efrâdının sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcûdâtı sayısınca o hakikati isbât eden şâhidler var diye, bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ dedi.
421
İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehâdetleri ifâde mânâsıyla, Birinci Makamın altıncı mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَم۪يعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَاَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَز۪يلَاتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَل۪يغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْاِنْعَامِ وَالْاِكْرَامِ وَالْاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ وَحَق۪يقَةِ التَّمْي۪يزِ وَالتَّزْي۪ينِ وَالتَّصْو۪يرِ بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَاتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ denilmiş.

Yedinci Mertebe (Hayvanat ve Tuyûr)

Sonra, seyahat‑ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakkî ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir gül‑deste-i mârifet ve îmân alıp gelirken; hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı hakikat‑bîn olan aklına ve mârifet‑âşinâ olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, Buyurun dediler. O da girdi ve gördü ki:
422
Bütün hayvanat ve kuşların bütün nev'ileri ve tâifeleri ve milletleri, bil'ittifak, lisân‑ı kàl ve lisân‑ı hâlleriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip, zemin yüzünü bir zikirhâne ve muazzam bir meclis‑i tehlil sûretine çevirmişler; herbiri bizzat birer kaside‑i Rabbânî, birer kelime‑i Sübhânî ve mânidâr birer harf‑i Rahmânî hükmünde Sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güyâ o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihâzları ve a'zâları ve âletleri, manzûm ve mevzûn kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzâklarına şükür ve vahdâniyetine şehâdet getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhît hakikatleri müşâhede etti.
Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesâdüfe ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata havâlesi mümkün olmayan hiçten hakîmâne icâd ve san'at‑perverâne ibdâ' ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inşâ ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve irâdenin cilvesini gösteren rûhlandırmak ve ihyâ etmek hakikatidir ki; zîrûhlar adedince şâhidleri bulunan bir bürhân‑ı bâhir olarak, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vücûb‑u vücûduna ve sıfât‑ı seb'asına ve vahdetine şehâdet eder.
İkincisi: O hadsiz masnû'lar birbirinden sîmâca fârikalı ve şekilce zînetli ve mikdarca mîzanlı ve sûretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyînden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki; Kàdir‑i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şey’den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hàrikaları ve hikmetleri gösteren ihâtalı fiile sâhib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimal yok.
Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdûd yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu'cize‑i hikmet mâhiyetinde bulunan sûretlerini, gayet muntazam ve muvâzeneli ve hatâsız bir hey'ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattir ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikati tenvir eder.
423
İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envâ'ı, beraber öyle bir ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip şehâdet getiriyorlar ki; güyâ zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek semâvât ehline işittiriyor mâhiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makamın yedinci mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifâde mânâsıyla: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ جَم۪يعِ اَنْوَاعِ الْحَيْوَانَاتِ وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا وَقُوَاهَا وَحِسِّيَّاتِهَا وَلَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَائِهَا وَاٰلَاتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَل۪يغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْا۪يجَادِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِالْاِرَادَةِ وَحَق۪يقَةِ التَّمْي۪يزِ وَالتَّزْي۪ينِ بِالْقَصْدِ وَحَق۪يقَةِ التَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ denilmiştir.

Sekizinci Mertebe (Enbiyâlar)

Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet‑i İlâhiye’nin hadsiz mertebelerinde ve nihâyetsiz ezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyâlar olarak onu içeriye dâvet ettiler, o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:
424
Nev'‑i beşerin en nurânî ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icmâ beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizâtlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îmân‑ı Billâh’a dâvet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurânî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
Meşâhir‑i insaniyenin en yüksekleri ve nâmdârları olan o üstadların herbirisinin elinde Hàlık‑ı Kâinât tarafından verilmiş nişane‑i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir tâife‑i azîme ve bir ümmet tasdik edip îmâna geldiklerinden, o yüzbin ciddi ve doğru zâtların icmâ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu kıyâs edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir‑i sâdıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbât ettikleri bir hakikati inkâr eden ehl‑i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip îmân getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; îmân kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.
Evet, Enbiyâyı (Aleyhimüsselâm), Cenâb‑ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizâtlarından ve hakkâniyetlerini gösteren, muârızlarına gelen semâvî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından ve hakikatli ta'limâtlarından ve doğru olduklarına şehâdet eden kuvvet‑i îmânlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehâdet eden ittibâ'larıyla hakikate, kemâlâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddi muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâı ve ittifakı ve tevâtürü ve isbâtta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku, öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmânın erkânında umum Enbiyâyı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menba'ı olduğunu anladı, onların derslerinden çok feyz‑i îmânî aldı.
425
İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifâde mânâsında Birinci Makamın sekizinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْاَنْبِيَاءِ بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Dokuzuncu Mertebe (Ulemâ)

Sonra îmânın kuvvetinden ulvî bir zevk‑i hakikat alan o seyyah‑ı tâlib, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın meclisinden gelirken, ulemânın ilmelyakìn sûretinde kat'î ve kuvvetli delillerle, enbiyâların (Aleyhimüsselâm) da'vâlarını isbât eden ve asfiyâ ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkìkler, onu dershânelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve yüksek ehl‑i tahkîk, kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkîkàt‑ı amîkalarıyla, başta vücûb‑u vücûd ve vahdet olarak müsbet mesâil‑i îmâniyeyi isbât ediyorlar. Evet, isti'dâdları ve meslekleri muhtelif olduğu hâlde usûl ve erkân‑ı îmâniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakìnî bürhânlarına istinâdları öyle bir hüccettir ki; onların mecmûu kadar bir zekâvet ve dirayet sâhibi olmak ve bürhânlarının umumu kadar bir bürhân bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehâlet ve echeliyet ve inkâr ve isbât olunmayan menfî mes'elelerde inâd ve göz kapamak sûretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar
426
Bu seyyah, bu muhteşem ve geniş dershânede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyâde ışıklandırdığını bildi ve öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl‑i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.
İşte bu yolcunun bu dershâneden aldığı derse bir kısa işâret olarak Birinci Makamın dokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ جَم۪يعِ الْاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ بَرَاه۪ينِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ denilmiş.

Onuncu Mertebe (Kudsî Mürşidler)

Sonra, îmânın daha ziyâde kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakìn derecesinden aynelyakìn mertebesine terakkîsindeki envârı ve ezvâkı görmeye çok müştâk olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zâviyelerin telâhukuyla tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahrâ genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhâne, bir irşadgâhta ve cadde‑i kübrâ-yı Muhammedî’nin (A.S.M.) ve mi'râc‑ı Ahmedî’nin (A.S.M.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakìne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
427
O ehl‑i keşf ve kerâmet mürşidler, keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve kerâmetlerine istinâden bil'icmâ müttefikan ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek, vücûb‑u vücûd ve vahdet‑i Rabbâniyeyi kâinâta ilân ediyorlar. Güneşin ziyâsındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki Esmâ‑i Hüsnâ adedince, Şems‑i Ezelî’nin ziyâsından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyâlı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi' haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurânî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakìn müşâhede etti ve Enbiyânın (Aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyânın ittifakı ve evliyânın tevâfuku ve bu üç icmâın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyâsından daha parlak gördü.
İşte, bu misâfirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَّاتِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Onbirinci Mertebe (Melâikeler)

Sonra, kemâlât‑ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki, bilcümle kemâlât‑ı insaniyenin menba'ı ve esâsı îmân‑ı Billâh’tan ve mârifetullâhtan neş'et eden muhabbetullâh olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, îmânın kuvvetinde ve mârifetin inkişafında daha ziyâde terakkî etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki:
428
Mâdem kâinâtta en kıymetdâr şey hayattır ve kâinâtın mevcûdâtı hayata musahhardır ve mâdem zîhayatın en kıymetdârı zîrûhtur ve zîrûhun en kıymetdârı zîşuûrdur ve mâdem bu kıymetdârlık için küre‑i zemin, zîhayatı mütemâdiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve herhalde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvâtın dahi kendisine münâsib ahâlisi ve sekenesi, zîhayat ve zîrûh ve zîşuûrlardan vardır ki; huzur‑u Muhammedî’de (A.S.M.) sahâbelere görünen Hazret‑i Cebrâil’in (A.S.) temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevâtür sûretinde eskiden beri nakil ve rivâyet ediliyor. Öyle ise keşke ben semâvât ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü Hàlık‑ı Kâinât hakkında en mühim söz onlarındır.” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:
Mâdem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin, bil ki: Başta Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân olarak bütün peygamberlere vâsıtamızla gelen mesâil‑i îmâniyeye en evvel biz îmân etmişiz. Hem, insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh‑ı tayyibe, bilâ‑istisna ve bil'ittifak, bu kâinât Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve sıfât‑ı kudsiyesine şehâdet edip birbirine muvâfık ve mutâbık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbarâtın tevâfuku ve tetâbuku, güneş gibi sana bir rehberdir.” dediklerini bildi ve onun nur‑u îmânı parladı, zeminden göklere çıktı.
İşte bu yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onbirinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْمَلٰئِكَةِ الْمُتَمَثِّل۪ينَ لِاَنْظَارِ النَّاسِ وَالْمُتَكَلِّم۪ينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ بِاِخْبَارَاتِهِمُ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ denilmiştir.
429

Onikinci ve Onüçüncü Mertebe (Akıllar, Kalpler)

Sonra, pür‑merak ve pür‑iştiyak o misâfir, âlem‑i şehâdet ve cismânî ve maddî cihetinde mahsûs tâifelerin dillerinden ve lisân‑ı hâllerinden ders aldığından, âlem‑i gayb ve âlem‑i berzahta dahi mütâlaa ile bir seyahat ve bir taharrî‑i hakikat arzu ederken, her tâife‑i insaniyede bulunan ve kâinâtın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, ma'nen kâinât kadar inbisat edebilen müstakîm ve münevver akılların, selîm ve nurânî kalblerin kapısı açıldı.
Baktı ki; onlar, âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temâsları ve muâmeleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden, kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsâlinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îmân noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütâlaamız ile istifade etmeliyiz dedi, mütâlaaya başladı. Gördü ki:
İsti'dâdları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhâlif olan umum istikametli ve nurlu akılların îmân ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne i'tikàdları tevâfuk; ve sebatkârâne ve mutmainâne kanâat ve yakìnleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metîn bir hakikate girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta‑i îmâniyede ve vücûb ve tevhidde icmâları, hiç kopmaz bir zincir‑i nurânîdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübâyin olan o umum selîm ve nurânî kalblerin erkân‑ı îmâniyedeki müttefikâne ve itmi'nânkârâne ve müncezibâne keşfiyât ve müşâhedâtları birbirine tevâfuk ve tevhidde birbirine mutâbık çıkıyor.
430
Demek, hakikate mukâbil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş‑ı mârifet-i Rabbâniye ve bu câmi' birer âyine‑i Samedâniye olan nurânî kalbler, şems‑i hakikate karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedârlık eden bir deniz gibi, bir âyine‑i a'zamdır. Bunların vücûb‑u vücûdda ve vahdette ittifakları ve icmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber‑i ekmel ve bir mürşid‑i ekberdir.
Çünkü, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikatten başka bir vehim ve hakikatsiz bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat‑ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinâtı inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi râzı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber Âmentü billâh dediler.
İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet‑i îmâniyeye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onikinci ve onüçüncü mertebelerinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَق۪يمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَق۪ينِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ،وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّل۪يمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ denilmiş.
431

Ondördüncü ve Onbeşinci Mertebe (Âlem‑i Gayb)