Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
347

Risale‑i Nur Talebesi kime denir?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
İki Maddedir.
Birincisi: Risale‑i Nura intisab eden kimsenin en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran ve okuyan, Risale‑i Nur Talebesi ünvânını alır ve o ünvân altında, her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz defa, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risale‑i Nur Talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.
Hem dört vecihle dört nev'i ibâdet‑i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmaya çalışmak, hem Hadîsin hükmüyle Bir saat tefekkür, bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür‑ü îmâniye elde etmek ve ettirmek; hüsn‑ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan üstadına yardım etmekle hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir. Ben kasemle te'min ederim ki: Bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye vermiş hükmüne geçer. Belki herbir sahifesi, bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf Risale‑i Nurun, îmânsız ve emânsız cinnî ve insî düşmanları, onun çelik gibi metîn kalelerine, elmas kılıncı gibi kuvvetli hüccetlerine mukàbele edemediklerinden çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalarla, haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar pek az, düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeleri mukâvemetsiz olduğundan; bu memleketi, o nurlardan bir derece mahrum ediyorlar

Şahsen Görüşmek İsteyenlere Tavsiyesi

Benim ile hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risaleyi açsa, benim ile değil, Hàdim‑i Kur'ân olan üstadıyla görüşür ve hakàik‑ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
348

Risale‑i Nurun Mazhar Olduğu Kudsî Takdir ve Risale‑i Nurdaki Tekrarların Hikmeti

Sabri’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektûbun manevî te'siriyle bu âyeti ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken, birden hâtırıma geldi: Risale‑i Nurun bu derece kuvvetli İşârât‑ı Kur'âniyeye ve şâkirdlerinin bu kadar kıymetli beşârât‑ı Kur'âniyeye ve aktâbların iltifatına mazhariyetinin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki; hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.
Demek ehemmiyet, onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahribâtına karşı mücâhedesi az olduğu hâlde, gayet büyük bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu iki âyet de, işâret ve beşâret‑i Kur'âniye’de ifâde eder ki: Risale‑i Nur dâiresine girenler, tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmânla kabre giriyorlar ve Cennet’e gidecekler diye müjde veriyor. Evet, bazı vakit olur ki bir nefer, gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkıne çıkar, binler derece kıymet alır
Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde beyân edilen Kur'ân’daki tekrarın ekser hikmetleri, Risale‑i Nurda dahi cereyan ediyor. Bilhassa ikinci hikmeti, tam tamına vardır. O hikmet şudur ki:
Herkes Kur'ân’a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit Kur'ânı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye, gâliben muktedir olur. Onun için en mühim makàsıd‑ı Kur'âniye, ekser uzun sûrelerde dercedilerek, herbir sûre bir küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için, haşir ve tevhid ve kıssa‑i Mûsa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynı ehemmiyetli hikmet içindir ki; bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızâm olmadığı hâlde, bazı ince hakàik‑ı îmâniye ve kuvvetli hüccetleri, müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim: Neden onlar bana unutturulmuş?”
Sonra kat'î bir sûrette bildim ki, herkes bu zamanda Risale‑i Nura muhtaçtır; fakat umumunu elde edemez; etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale‑i Nur hükmüne geçmiş bir risale‑i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde, muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir ve gıdâ gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.
Said Nursî
349

Şefkat yüzünden esâsât‑ı İslâmiyenin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikat

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Şefkat‑i insaniye, merhamet‑i Rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten li'l‑âlemîn Zâtın (A.S.M.) mertebe‑i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhâda sirâyet eden bir maraz‑ı rûhî ve bir sakam‑ı kalbîdir.
Meselâ, kâfir ve münâfıkların Cehennem’de yanmalarını ve azâb ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te'vile sapmak, Kur'ânın ve edyân‑ı semâviyenin bir kısm‑ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm‑ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünkü masûm hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedîd bir gadr ve vahşî bir vicdânsızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat‑ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl‑i îmânın sû‑i âkıbetine ve müdhiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o duâ, o mazlum ehl‑i îmâna dehşetli bir merhametsizliktir ve şeni' bir gadirdir.
Risale‑i Nurda kat'iyyetle isbât edilmiş ki; küfür ve dalâlet, kâinâta büyük bir tahkîr ve mevcûdâta bir zulm‑ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzûlüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânîlerden şekvâ ederler ki; İstirahatimizin selbine sebeb oldular diye rivâyet‑i sahîha vardır. O hâlde kâfirin ve münâfığın azâb çekmesine acıyıp şefkat eden adamlar, şefkate lâyık hadsiz masûmlara acımıyorlar.
350

Risale‑i Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfidir

Risale‑i Nur hakàik‑ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfî geliyor; başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolayı Risale‑i Nurdadır. Evet onbeş sene yerine onbeş haftada Risale‑i Nur o yolu kestirir, îmân‑ı tahkîkîye îsâl eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi sene evvel kesret‑i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur'ân ve Kur'ân’dan gelen Risale‑i Nur bana kâfî geliyordu. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları da yanımda bulundurmadım. Risale‑i Nur çok mütenevvi' hakàika dair olduğu hâlde, te'lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtaç olmamak lâzım gelir.
Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum ve meşgul olmuyorum; siz dahi Risale‑i Nura kanâat etmeniz lâzımdır; belki bu zamanda elzemdir

Eski Said dönemi eserlerinde hükmeden iki mühim esas

Birinci Esâs: Ehl‑i îmânın me'yûsiyetine karşı, istikbâlde bir nur var diye müjde verdiğidir. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl‑i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dâirelerine bakmış; tâbirsiz, te'vilsiz tatbika çalışmış; siyaset ve kuvvet ve kemiyet noktasında zannetmiş; doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esâs: Eski Said, bazı siyâsî insanlar ve hàrika edîblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip ona (istibdâda) karşı cebhe almışlardı. O hiss‑i kable'l-vukû' tâbir ve te'vile muhtaç iken bilmeyerek resmî, zaîf ve ismî bir istibdâd görüp o siyâsî ve dâhî edîbler ona karşı hücum gösteriyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdâdların zaîf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ.
İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücum ile beyânâtı var. O müdhiş istibdâd‑ı acîbeye karşı meşrûta‑i meşrûayı bir vâsıta‑i necât görüyordu. Ve hürriyet‑i şer'iye, Kur'ânın ahkâmı dâiresindeki meşveretle o müdhiş musîbeti def'eder diye düşünüp öyle çalışmış.
……………………
351
Hem Münâzarât Risalesi’nin rûhu ve esâsı hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü'z‑Zehrâ’nın hakikati ise, istikbâlde çıkacak olan Risale‑i Nur medresesine, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği hâlde, ihtiyarsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile o nurânî hakikati maddî sûretinde arıyordu.
Sonra o hakikatin maddî ciheti dahi vücûda gelmeye başladı. Sultan Reşâd (merhum), ondokuz bin altun lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü'z‑Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb‑i Umumî çıktı, geri kaldı. Beş‑altı sene sonra Ankara’ya gittim; yine o hakikate çalıştım. İkiyüz meb'ûstan yüzaltmışüç meb'ûsun imzalarıyla, o medresemize yüzelli bin banknota iblâğ ederek, o tahsîsat kabûl edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı, o hakikat geri kaldı.
Fakat Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o medresenin manevî hüviyeti Isparta Vilâyetinde te'sis edildi. Risale‑i Nuru tecessüm ettirdi. İnşâallâh istikbâlde Risale‑i Nur şâkirdleri o àlî hakikatin maddî sûretini de te'sis etmeye muvaffak olacaklar.
Said Nursî
352

Risale‑i Nur iman kurtarır; tarikat ve şeyhlik ise velâyet kazandırır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun yüksek, kıymetdâr hizmet‑i îmâniyesi onlara kâfî olarak kanâat veriyordu. O şâkirdlerin gayet keskin kalb basîreti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale‑i Nur ile hizmet ise, îmânı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevâblıdır. Çünkü îmân, saâdet‑i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre‑i arz kadar bir saltanat‑ı bâkiyeyi te'min eder. Velâyet ise, mü'minin Cennet’ini genişletir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on adamı vâli yapmaktan daha sevâblı bir hizmettir.
İşte bu dakîk sırrı, senin Ispartalı kardeşlerinin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bir bîçâre günahkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, eğer bulunsaydı müçtehidlere dahi tercih ettiler.
Bu hakikate binâen, bu şehre bir kutub, bir gavs‑ı a'zam gelse, seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım dese, sen, Risale‑i Nuru bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın!
Said Nursî
353

Nur Talebelerinin Üstadlarına muhabbetteki ölçüleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkınde hüsn‑ü zanlarını ta'dil etmek için ihtar edilen bir muhâveredir.
Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh (Rahmetullâhi Aleyh) ile bir muhâveremi hikâye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliyâ‑i azîmeden Hazret‑i Ziyaeddin’in (Kuddise Sırruhu) hàs mürîdi idi. Ehl‑i tarîkatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn‑ü zan etse de makbûl gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: Hazret‑i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb‑u a'zam gibi herşeye ıttılâ'ı var.” Beni, onunla rabtetmek için hàrika makamlarını beyân etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: Sen mübâlağa ediyorsun; ben onu görsem, çok mes'elelerde onu ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar hakîki onu sevmiyorsun; çünkü kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb‑u a'zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin seversin; yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde‑i gayb açılsa, hakikati görülse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhut dörtte birisine iner. Fakat ben, o zât‑ı mübâreki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet‑i Seniye dâiresinde, hakikat mesleğinde, ehl‑i îmâna hàlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bil'akis daha ziyâde hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakîki bir Ziyaeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyaeddin’i seversin.”
354
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için benim nokta‑i nazarımı kabûl edip takdir etti.
Ey Risale‑i Nurun kıymetli talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyâde hüsn‑ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat‑bîn zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak için kusurâtımı gizliyorum.
Said Nursî
355

Beklenen mühim zat ve üç önemli mesele: İman, hayat, Şeriat

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn‑ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse idi, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten ferâğat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var. Biri hayat, biri şerîat, biri îmân. Hakikat noktasında ve en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir. Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hâl‑i âlem ilcaâtında en mühim mes'ele hayat ve şerîat göründüğünden o zât şimdi olsa da, üç mes'elenin birden umum rû‑yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev'‑i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en a'zam mes'eleyi esâs yapıp, öteki mes'eleleri esâs yapmayacak; ki îmân hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem, yirmi seneden beri tahribkârâne eşedd‑i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i'timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı fevkalâde sebat ve metânet ve sadâkat ve hamiyet‑i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.
Demek en hàlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet Risale‑i Nur şâkirdlerinin dâireleri içindeki kudsî hizmettir.
Said Nursî
356

Risale‑i Nur dairesine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu seneki Ramazan‑ı Şerîf hem Âlem‑i İslâm için, hem Risale‑i Nur şâkirdleri için gayet ehemmiyetli ve pek çok kıymetlidir.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düstur‑u esâsiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, kardeşlerine aynı mikdar defter‑i a'mâline geçmesi o düsturun ve Rahmet‑i İlâhiye’nin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risale‑i Nurun dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl‑i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden herbirisinin defter‑i ameline aynı geçmesi; bir adamın getirdiği bir lamba, binler âyinelerin herbirisine aynı lamba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle‑i Kadr’in hakikatini ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa, umum hakîki sâdık şâkirdler sâhib ve hissedar olmak vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’den çok kuvvetli ümîdvârız.
Said Nursî
357

İki ince mesele: Namaz tesbihatı ve hayat‑ı dünyeviyeyi, bilerek hayat-ı uhreviyeye tercih etmek

Birinci Mes'ele: Namazdan Sonraki Tesbihâtlar Tarîkat‑ı Muhammediye’dir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Birinci Mes'ele: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsül göstermesine binâen dedim:
Namazdan sonraki tesbihâtlar tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evrâdıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.
Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki, risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan namazın akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti:
Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatm‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor; kalbi hüşyâr bir zât namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِdeyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm müvâcehesinde yüz milyon, tesbih elinde çektiklerini ma'nen hisseder. O azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِder.
358
Sonra o, Serzâkirin emr‑i maneviyesiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o çok geniş bulunan Hatme‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder, ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُVe duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ otuzüç defa tarîkat‑ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm.
Demek tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.

İkinci Mes'ele: Bu Asrın Bir Hàssası Şudur ki, Hayat‑ı Dünyeviyeyi Hayat‑ı Bâkiyeye Bilerek Tercih Ettiriyor

İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işâretinin beyânında, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hàssası şudur ki, hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını bâkî elmaslara bildiği hâlde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv‑u insanî hastalansa, yaralansa sâir a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs‑ı hayat ve hıfzı ve zevk‑i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat‑ı insaniyede dercedilen bir cihâz‑ı insaniye, çok esbâb ile yaralanmış, sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukùt ettirmeye başlamış; vazife‑i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
359
Hem nasıl ki bir câzibedâr sefîhâne ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîki vazifelerini ta'tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asrın hayat‑ı insaniye, hususan hayat‑ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî vazifelerini, kalb ve aklını nefs‑i emmârenin arkasına düşürüp pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat‑ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla bazı umûr‑u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat‑ı şer'iye var; fakat, yalnız bir ihtiyaca binâen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar‑ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar‑ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr‑u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz‑ı hayat cihâzı, bu asırda isrâfât ile ve iktisadsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret ve maîşet ziyâdeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl‑i dalâlet nazar‑ı dikkati şu fânî hayata celb ede ede o derece nazar‑ı dikkati kendine celbetmiş ki; ednâ bir hâcât‑ı hayatiyeyi büyük bir mes'ele‑i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tiryâk‑misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale‑i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hàlis, sâdık fedâkâr şâkirdleri mukâvemet edebilir. Öyle ise, herşeyden evvel onun dâiresine girmeli, sadâkatle, tam metânetle ve ciddi ihlâs ve tam i'timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te'sirinden kurtulsun.
Said Nursî
360

Vazife‑i İlâhiye’ye Karışmamak, Kemiyete Değil, Keyfiyete Bakmak

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hâfız Ali’nin kendi üstadı hakkında benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti; onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil; bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr, müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
Âhirdeki, Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği gibi, manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektedir diyen fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den duâ ile niyâz ediyoruz; temennî ediyoruz.
Fakat biz Risale‑i Nur şâkirdleri ise, vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbâb altında Risale‑i Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkanın ve dalâletin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve biri yüze ve bazı bine mukâbil yüzer ve binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş, vukûât ile isbât etmiş ve ediyor. Ve inşâallâh hiçbir kuvvet Anadolu sînesinden onu çıkaramaz. âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinin asıl sâhibleri yani Mehdi ve şâkirdleri Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Said Nursî
361

Hayat‑ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih mes'elesine tetimme

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Evvelce, hayat‑ı dünyeviyeyi, hayat‑ı uhreviyeye tercih etmeye dair yazılan iki parçaya tetimmedir.
Bu acîb asrın hayat‑ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşama şerâitini ağırlaştırıp çoğaltması ve hâcât‑ı gayr-ı zarûriyeyi, görenekle, tiryâki ve mübtelâ etmekle hâcât‑ı zarûriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat‑ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatânın cezası olarak öyle dehşetli tokat yedi ki, dünyayı başına Cehennem eyledi.
İşte bu dehşetli musîbette, ehl‑i diyânet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Gördüm ki, ehl‑i diyânet; ehl‑i takvâ bir kısım zâtlar bizimle gayet ciddi alâkadarlık peydâ ettiler. O bir‑iki zâtta gördüm ki, diyâneti ister ve yapmasını sever, ki hayat‑ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarîkatı, keşf ve kerâmet için ister.
Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki saâdet‑i uhreviye gibi saâdet‑i dünyeviyeye dahi medâr olan hakàik‑ı diniyenin fevâid‑i dünyeviyesi, yalnız tercih edici ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel‑i hayrın yapılmasındaki maksad o fâide olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsı kırılır, sevâbı kaçar.
Bu hasta ve gaddâr ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulümâtından en mücerreb bir kurtarıcı, Risale‑i Nurun mîzanları ve muvâzeneleriyle, neşrettiği nur olduğuna kırk bin şâhid vardır. Demek Risale‑i Nurun dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.
362
Evet ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ işâretiyle, bu asır hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye, Ehl‑i İslâm’a da bilerek, tercih ettirdi.
Hem bin üçyüz otuzdört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl‑i Îmân içine sokuldu. Evet عَلَى الْاٰخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla bin üçyüz otuzüç veya dört ederek, aynı vakitte eski Harb‑i Umumî’de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muâhede şartını, dünyayı dine tercih rejiminin mebde'ine tevâfuk ediyor. İki‑üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.
Said Nursî
363

Musibet‑i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçer

Üstad Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Harbi Esnâsında Yazdığı Mühim Bir Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Şiddet‑i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet‑i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.
Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nev'i merhamet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet‑i semâviye masûmlar hakkında bir nev'i şehâdet hükmüne geçiyor.
Üç‑dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken Avrupa ve Rusya’daki çoluk‑çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyân ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musîbet‑i semâvîden, zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefât eden ve perîşan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât‑ı maneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.
Onbeşten yukarı olanlar, eğer masûm ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve din‑i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve mâdem âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) din‑i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan Hazret‑i İsâ’ya (A.S.) mensûb Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket onlar hakkında bir nev'i şehâdettir denebilir. Hususan ihtiyarlar ve musîbet‑zedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musîbet çekiyorlar. Elbette o musîbet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elemden ve şefkatten tesellî buldum.
364
Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perîşaniyetini ihzar eden gaddârlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet‑i Rabbâniyedir.
Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdâdına koşanlar ve istirahat‑i beşeriye için ve esâsât‑ı diniyeyi ve mukaddesât‑ı semâviyeyi ve hukuk‑u insaniyeyi muhâfaza için mücâdele edenler ise, elbette o fedâkârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür; o musîbeti onlar hakkında medâr‑ı şeref yapar, sevdirir.
Said Nursî
365

Terfî‑i Makam ve Rütbe İçin Bizlere Fermân‑ı Şâhâne Manevî Bir Cânibden Geliyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Üç gün evvel, aynen nurlu hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânda rüyada görüyordum ki; terfî‑i makam ve rütbe için bizlere fermân‑ı şâhâne manevî bir cânibden geliyor; kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Demek Kur'ân yüzünden Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânı aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i nurâniyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip, otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm.
Ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyenin, bir günde otuz defa gülmesi bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr ve o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmlar ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmânın istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edecek olan ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimize hasenâtları yazılıp kaydedilmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin mukadderâtının mes'ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmişti.
366
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi bir günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz, hem masûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve vâlidelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrik ederiz.
Mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirine birer hususî teşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım; öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben, onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün manevî kazançlarıma hissedar edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstadlarına selâmlarımızı tebliğ ediniz. Cenâb‑ı Hak, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes'ûd eylesin, âmîn, âmîn, âmîn.
Said Nursî
367

Risale‑i Nur hakaik-ı imaniyeyi bu zamanda en birinci maksat yapar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Hakàik‑ı îmâniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale‑i Nura hizmet etmek en birinci vazife ve medâr ve merak ve maksûd‑u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl‑i âlem hayat‑ı dünyeviyeyi hususan hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat‑ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab‑ı İlâhînin bir cilvesi olan Harb‑i Umumî’nin tarafgirâne, damarları ve a'sâbları tehyîc edip bâtın‑ı kalbe kadar, hattâ hakàik‑ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecede bu meş'ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale‑i Nur dâiresi haricinde bulunan bir kısım sathî belki de bir kısım zaîf velîler, o siyâsî ve ictimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakàik‑ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikir olan münâfıkları sever. Kendine muhâlif olan ehl‑i hakikati belki ehl‑i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat‑ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risale‑i Nurun hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskàt etmiş ki, bu Harb‑i Umumî’yi dört aydır merak etmedim, sormadım.
Hem Risale‑i Nurun hàs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakàik‑ı îmâniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife‑i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini bulaştırmamak gerektir.
Cenâb‑ı Hak, bize, nur ve nurânî vazife vermiş; onlara da zulümlü ve zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları hâlde, onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dâiremiz içindeki ezvâk‑ı maneviye ve envâr‑ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Said Nursî
368

Isparta, Risale‑i Nurun Bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bugünlerde, Risale‑i Nura sû‑i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım, bedduâ yerine: Yâ Rab! Isparta, Risale‑i Nurun bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır. Oradaki fenâ memurları dahi ıslah eyle, hüsn‑ü âkıbet ver diye duâ eyledim ve ediyorum.
Said Nursî
369

Îmân Hizmetine Zarar Vermemek İçin Siyasetten Uzak Durmak, Hiçbir Şeye Âlet Etmemek

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, fedâkâr kardeşlerim!
Nurlar, bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir zât geldi. Ona dedim ki:
Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiç gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir defa cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim; ki kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakàikı, bu kâinâtta herşeyin fevkındedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz. Fakat, bu zamanda, ehl‑i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında o hizmet‑i îmâniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi ve âlet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti bize, kat'î bir sûrette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl‑i siyaset ve hükûmet! Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat‑ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te'yid ediyor.
Said Nursî
370

Bu Dâirenin Verdiği Büyük Neticelere Mukâbil Sarsılmaz Bir Sadâkat ve Kırılmaz Bir Metânet Gerekir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şimdi, bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale‑i Nur dâiresine biri birisini getirdi.
Onlara dedim ki: Bu dâirenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. Isparta kahramanlarının gösterdiği hàrikalar ve cihan‑pesendâne hidemât‑ı Nuriyenin esâsı; hàrika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi; kuvvet‑i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi; cesâret‑i fıtriyedir.”
Onlara Siz cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterseniz; elbette Risale‑i Nurun kudsî hizmetinde cihana değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz dedim. Onlar da tam kabûl ettiler.
Said Nursî

Üç Muazzam Mes'ele Olan Îmân ve Şerîat ve Hayattır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âlem‑i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakikatleri olduğundan bu hakàik‑ı îmâniye-i Kur'âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi O Kur'ânın hakikatlerini, dini, dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale‑i Nurun hàs ve sâdık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.
Hattâ sizin bu kardeşiniz siz de bilirsiniz bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum hâlde siyasete, hayat‑ı ictimâiyeye temâs etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığı gibi bu sekiz‑dokuz aydır, küre‑i arzın bu herc ü mercini bir tek defa ne suâl ve ne de merak ettim.
Said Nursî
371

Benlik, Enâniyet, Şân ve Şeref Perdesi Altında Makam Sâhibi Olmaktan Kaçınmak

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey kardeşlerim!
Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ve şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâletten şiddetle ictinâb ediyoruz. Elbette; burada, altı‑yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri, o noktada şiddetle tekdir etmişim. Bana haddimden fazla mevki vermeyiniz diye size darılıyorum. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârâne teslîmi ve irtibatı, şâkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu derece enâniyetten ve benlikten ve şân ve şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstur‑u hareket ittihàz eden adamlara karşı ehl‑i hükûmetin, ehl‑i idare ve zâbıtanın evhâma düşmeleri ne kadar mânâsız ve lüzumsuz olduğunu dîvâneler de anlar.
Said Nursî
372

Takva ve amel‑i salihin zamanımızda ehemmiyeti

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Kur'ân‑ı Hakîm’in nazarında, îmândan sonra en ziyâde esâs tutulan takvâ ve amel‑i sâlih esâslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günahlardan ictinâb etmek ve amel‑i sâlih emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'‑i şer, celb‑i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def'‑i mefâsid ve terk‑i kebâir üssü'l‑esâs olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.