352
Risale‑i Nur iman kurtarır; tarikat ve şeyhlik ise velâyet kazandırır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun yüksek, kıymetdâr hizmet‑i îmâniyesi onlara kâfî olarak kanâat veriyordu. O şâkirdlerin gayet keskin kalb basîreti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale‑i Nur ile hizmet ise, îmânı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevâblıdır. Çünkü îmân, saâdet‑i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre‑i arz kadar bir saltanat‑ı bâkiyeyi te'min eder. Velâyet ise, mü'minin Cennet’ini genişletir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on adamı vâli yapmaktan daha sevâblı bir hizmettir.
İşte bu dakîk sırrı, senin Ispartalı kardeşlerinin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bir bîçâre günahkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, – eğer bulunsaydı – müçtehidlere dahi tercih ettiler.
Bu hakikate binâen, bu şehre bir kutub, bir gavs‑ı a'zam gelse, “seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım” dese, sen, Risale‑i Nuru bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın!
Said Nursî
353
Nur Talebelerinin Üstadlarına muhabbetteki ölçüleri
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkınde hüsn‑ü zanlarını ta'dil etmek için ihtar edilen bir muhâveredir.
Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh (Rahmetullâhi Aleyh) ile bir muhâveremi hikâye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliyâ‑i azîmeden Hazret‑i Ziyaeddin’in (Kuddise Sırruhu) hàs mürîdi idi. Ehl‑i tarîkatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn‑ü zan etse de makbûl gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: “Hazret‑i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb‑u a'zam gibi herşeye ıttılâ'ı var.” Beni, onunla rabtetmek için hàrika makamlarını beyân etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübâlağa ediyorsun; ben onu görsem, çok mes'elelerde onu ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar hakîki onu sevmiyorsun; çünkü kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb‑u a'zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin seversin; yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde‑i gayb açılsa, hakikati görülse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhut dörtte birisine iner. Fakat ben, o zât‑ı mübâreki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet‑i Seniye dâiresinde, hakikat mesleğinde, ehl‑i îmâna hàlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bil'akis daha ziyâde hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakîki bir Ziyaeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyaeddin’i seversin.”
354
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için benim nokta‑i nazarımı kabûl edip takdir etti.
Ey Risale‑i Nurun kıymetli talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyâde hüsn‑ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat‑bîn zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak için kusurâtımı gizliyorum.
Said Nursî
355
Beklenen mühim zat ve üç önemli mesele: İman, hayat, Şeriat
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn‑ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse idi, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten ferâğat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var. Biri hayat, biri şerîat, biri îmân. Hakikat noktasında ve en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir. Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hâl‑i âlem ilcaâtında en mühim mes'ele hayat ve şerîat göründüğünden o zât şimdi olsa da, üç mes'elenin birden umum rû‑yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev'‑i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en a'zam mes'eleyi esâs yapıp, öteki mes'eleleri esâs yapmayacak; tâ ki îmân hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem, yirmi seneden beri tahribkârâne eşedd‑i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i'timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı fevkalâde sebat ve metânet ve sadâkat ve hamiyet‑i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.
Demek en hàlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet Risale‑i Nur şâkirdlerinin dâireleri içindeki kudsî hizmettir.
Said Nursî
356
Risale‑i Nur dairesine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu seneki Ramazan‑ı Şerîf hem Âlem‑i İslâm için, hem Risale‑i Nur şâkirdleri için gayet ehemmiyetli ve pek çok kıymetlidir.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düstur‑u esâsiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, kardeşlerine aynı mikdar defter‑i a'mâline geçmesi o düsturun ve Rahmet‑i İlâhiye’nin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risale‑i Nurun dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl‑i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden herbirisinin defter‑i ameline aynı geçmesi; bir adamın getirdiği bir lamba, binler âyinelerin herbirisine aynı lamba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle‑i Kadr’in hakikatini ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa, umum hakîki sâdık şâkirdler sâhib ve hissedar olmak vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’den çok kuvvetli ümîdvârız.
Said Nursî
357
İki ince mesele: Namaz tesbihatı ve hayat‑ı dünyeviyeyi, bilerek hayat-ı uhreviyeye tercih etmek
Birinci Mes'ele: Namazdan Sonraki Tesbihâtlar Tarîkat‑ı Muhammediye’dir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Birinci Mes'ele: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsül göstermesine binâen dedim:
Namazdan sonraki tesbihâtlar tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evrâdıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.
Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki, risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan namazın akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti:
Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatm‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor; kalbi hüşyâr bir zât namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِdeyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm müvâcehesinde yüz milyon, tesbih elinde çektiklerini ma'nen hisseder. O azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِder.
358
Sonra o, Serzâkirin emr‑i maneviyesiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o çok geniş bulunan Hatme‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder, ve hâkezâ… اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُVe duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ otuzüç defa tarîkat‑ı Ahmediye’nin Aleyhissalâtü Vesselâm halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm.
Demek tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
İkinci Mes'ele: Bu Asrın Bir Hàssası Şudur ki, Hayat‑ı Dünyeviyeyi Hayat‑ı Bâkiyeye Bilerek Tercih Ettiriyor
İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işâretinin beyânında, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا﴾ bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hàssası şudur ki, hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını bâkî elmaslara bildiği hâlde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv‑u insanî hastalansa, yaralansa sâir a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs‑ı hayat ve hıfzı ve zevk‑i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat‑ı insaniyede dercedilen bir cihâz‑ı insaniye, çok esbâb ile yaralanmış, sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukùt ettirmeye başlamış; vazife‑i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
359
Hem nasıl ki bir câzibedâr sefîhâne ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîki vazifelerini ta'tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asrın hayat‑ı insaniye, hususan hayat‑ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî vazifelerini, kalb ve aklını nefs‑i emmârenin arkasına düşürüp pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat‑ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla bazı umûr‑u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat‑ı şer'iye var; fakat, yalnız bir ihtiyaca binâen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar‑ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar‑ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr‑u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz‑ı hayat cihâzı, bu asırda isrâfât ile ve iktisadsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret ve maîşet ziyâdeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl‑i dalâlet nazar‑ı dikkati şu fânî hayata celb ede ede o derece nazar‑ı dikkati kendine celbetmiş ki; ednâ bir hâcât‑ı hayatiyeyi büyük bir mes'ele‑i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tiryâk‑misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale‑i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hàlis, sâdık fedâkâr şâkirdleri mukâvemet edebilir. Öyle ise, herşeyden evvel onun dâiresine girmeli, sadâkatle, tam metânetle ve ciddi ihlâs ve tam i'timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te'sirinden kurtulsun.
Said Nursî
360
Vazife‑i İlâhiye’ye Karışmamak, Kemiyete Değil, Keyfiyete Bakmak
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hâfız Ali’nin kendi üstadı hakkında benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti; onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil; bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr, müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
Âhirdeki, “Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği gibi, manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektedir” diyen fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den duâ ile niyâz ediyoruz; temennî ediyoruz.
Fakat biz Risale‑i Nur şâkirdleri ise, vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbâb altında Risale‑i Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkanın ve dalâletin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve biri yüze ve bazı bine mukâbil yüzer ve binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş, vukûât ile isbât etmiş ve ediyor. Ve inşâallâh hiçbir kuvvet Anadolu sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinin asıl sâhibleri yani Mehdi ve şâkirdleri Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Said Nursî
361
Hayat‑ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih mes'elesine tetimme
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Evvelce, hayat‑ı dünyeviyeyi, hayat‑ı uhreviyeye tercih etmeye dair yazılan iki parçaya tetimmedir.
Bu acîb asrın hayat‑ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşama şerâitini ağırlaştırıp çoğaltması ve hâcât‑ı gayr-ı zarûriyeyi, görenekle, tiryâki ve mübtelâ etmekle hâcât‑ı zarûriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat‑ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatânın cezası olarak öyle dehşetli tokat yedi ki, dünyayı başına Cehennem eyledi.
İşte bu dehşetli musîbette, ehl‑i diyânet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Gördüm ki, ehl‑i diyânet; ehl‑i takvâ bir kısım zâtlar bizimle gayet ciddi alâkadarlık peydâ ettiler. O bir‑iki zâtta gördüm ki, diyâneti ister ve yapmasını sever, tâ ki hayat‑ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarîkatı, keşf ve kerâmet için ister.
Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki saâdet‑i uhreviye gibi saâdet‑i dünyeviyeye dahi medâr olan hakàik‑ı diniyenin fevâid‑i dünyeviyesi, yalnız tercih edici ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel‑i hayrın yapılmasındaki maksad o fâide olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsı kırılır, sevâbı kaçar.
Bu hasta ve gaddâr ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulümâtından en mücerreb bir kurtarıcı, Risale‑i Nurun mîzanları ve muvâzeneleriyle, neşrettiği nur olduğuna kırk bin şâhid vardır. Demek Risale‑i Nurun dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.
362
Evet ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ işâretiyle, bu asır hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye, Ehl‑i İslâm’a da bilerek, tercih ettirdi.
Hem bin üçyüz otuzdört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl‑i Îmân içine sokuldu. Evet عَلَى الْاٰخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla bin üçyüz otuzüç veya dört ederek, aynı vakitte eski Harb‑i Umumî’de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muâhede şartını, dünyayı dine tercih rejiminin mebde'ine tevâfuk ediyor. İki‑üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.
Said Nursî
363
Musibet‑i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçer
Üstad Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Harbi Esnâsında Yazdığı Mühim Bir Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Şiddet‑i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet‑i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.
Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nev'i merhamet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet‑i semâviye masûmlar hakkında bir nev'i şehâdet hükmüne geçiyor.
Üç‑dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken Avrupa ve Rusya’daki çoluk‑çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyân ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musîbet‑i semâvîden, zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefât eden ve perîşan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât‑ı maneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.
Onbeşten yukarı olanlar, eğer masûm ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve din‑i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve mâdem âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) din‑i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan Hazret‑i İsâ’ya (A.S.) mensûb Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket onlar hakkında bir nev'i şehâdettir denebilir. Hususan ihtiyarlar ve musîbet‑zedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musîbet çekiyorlar. Elbette o musîbet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elemden ve şefkatten tesellî buldum.
364
Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perîşaniyetini ihzar eden gaddârlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet‑i Rabbâniyedir.
Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdâdına koşanlar ve istirahat‑i beşeriye için ve esâsât‑ı diniyeyi ve mukaddesât‑ı semâviyeyi ve hukuk‑u insaniyeyi muhâfaza için mücâdele edenler ise, elbette o fedâkârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür; o musîbeti onlar hakkında medâr‑ı şeref yapar, sevdirir.
Said Nursî
365
Terfî‑i Makam ve Rütbe İçin Bizlere Fermân‑ı Şâhâne Manevî Bir Cânibden Geliyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Üç gün evvel, aynen nurlu hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânda rüyada görüyordum ki; terfî‑i makam ve rütbe için bizlere fermân‑ı şâhâne manevî bir cânibden geliyor; kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Demek Kur'ân yüzünden Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânı aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i nurâniyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip, otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm.
Ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyenin, bir günde otuz defa gülmesi bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr ve o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmlar ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmânın istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edecek olan ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimize hasenâtları yazılıp kaydedilmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin mukadderâtının mes'ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmişti.
366
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi bir günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz, hem masûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve vâlidelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrik ederiz.
Mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirine birer hususî teşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım; öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben, onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün manevî kazançlarıma hissedar edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstadlarına selâmlarımızı tebliğ ediniz. Cenâb‑ı Hak, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes'ûd eylesin, âmîn, âmîn, âmîn.
Said Nursî
367
Risale‑i Nur hakaik-ı imaniyeyi bu zamanda en birinci maksat yapar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Hakàik‑ı îmâniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale‑i Nura hizmet etmek en birinci vazife ve medâr ve merak ve maksûd‑u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl‑i âlem hayat‑ı dünyeviyeyi hususan hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat‑ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab‑ı İlâhînin bir cilvesi olan Harb‑i Umumî’nin tarafgirâne, damarları ve a'sâbları tehyîc edip bâtın‑ı kalbe kadar, hattâ hakàik‑ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecede bu meş'ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale‑i Nur dâiresi haricinde bulunan bir kısım sathî belki de bir kısım zaîf velîler, o siyâsî ve ictimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakàik‑ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikir olan münâfıkları sever. Kendine muhâlif olan ehl‑i hakikati belki ehl‑i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat‑ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risale‑i Nurun hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskàt etmiş ki, bu Harb‑i Umumî’yi dört aydır merak etmedim, sormadım.
Hem Risale‑i Nurun hàs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakàik‑ı îmâniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife‑i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini bulaştırmamak gerektir.
Cenâb‑ı Hak, bize, nur ve nurânî vazife vermiş; onlara da zulümlü ve zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları hâlde, onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dâiremiz içindeki ezvâk‑ı maneviye ve envâr‑ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Said Nursî
368
Isparta, Risale‑i Nurun Bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bugünlerde, Risale‑i Nura sû‑i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım, bedduâ yerine: “Yâ Rab! Isparta, Risale‑i Nurun bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır. Oradaki fenâ memurları dahi ıslah eyle, hüsn‑ü âkıbet ver” diye duâ eyledim ve ediyorum.
Said Nursî
369
Îmân Hizmetine Zarar Vermemek İçin Siyasetten Uzak Durmak, Hiçbir Şeye Âlet Etmemek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, fedâkâr kardeşlerim!
Nurlar, bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir zât geldi. Ona dedim ki:
Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiç gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir defa cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim; tâ ki kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakàikı, bu kâinâtta herşeyin fevkındedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz. Fakat, bu zamanda, ehl‑i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında o hizmet‑i îmâniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi ve âlet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti bize, kat'î bir sûrette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl‑i siyaset ve hükûmet! Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat‑ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te'yid ediyor.
Said Nursî
370
Bu Dâirenin Verdiği Büyük Neticelere Mukâbil Sarsılmaz Bir Sadâkat ve Kırılmaz Bir Metânet Gerekir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şimdi, bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale‑i Nur dâiresine biri birisini getirdi.
Onlara dedim ki: “Bu dâirenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. Isparta kahramanlarının gösterdiği hàrikalar ve cihan‑pesendâne hidemât‑ı Nuriyenin esâsı; hàrika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi; kuvvet‑i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi; cesâret‑i fıtriyedir.”
Onlara “Siz cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterseniz; elbette Risale‑i Nurun kudsî hizmetinde cihana değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz” dedim. Onlar da tam kabûl ettiler.
Said Nursî
Üç Muazzam Mes'ele Olan Îmân ve Şerîat ve Hayattır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âlem‑i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakikatleri olduğundan bu hakàik‑ı îmâniye-i Kur'âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi O Kur'ânın hakikatlerini, dini, dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale‑i Nurun hàs ve sâdık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.
Hattâ sizin bu kardeşiniz – siz de bilirsiniz – bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum hâlde siyasete, hayat‑ı ictimâiyeye temâs etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığı gibi bu sekiz‑dokuz aydır, küre‑i arzın bu herc ü mercini bir tek defa ne suâl ve ne de merak ettim.
Said Nursî
371
Benlik, Enâniyet, Şân ve Şeref Perdesi Altında Makam Sâhibi Olmaktan Kaçınmak
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey kardeşlerim!
Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ve şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâletten şiddetle ictinâb ediyoruz. Elbette; burada, altı‑yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri, o noktada şiddetle tekdir etmişim. “Bana haddimden fazla mevki vermeyiniz” diye size darılıyorum. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârâne teslîmi ve irtibatı, şâkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu derece enâniyetten ve benlikten ve şân ve şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstur‑u hareket ittihàz eden adamlara karşı ehl‑i hükûmetin, ehl‑i idare ve zâbıtanın evhâma düşmeleri ne kadar mânâsız ve lüzumsuz olduğunu dîvâneler de anlar.
Said Nursî
372
Takva ve amel‑i salihin zamanımızda ehemmiyeti
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Kur'ân‑ı Hakîm’in nazarında, îmândan sonra en ziyâde esâs tutulan takvâ ve amel‑i sâlih esâslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günahlardan ictinâb etmek ve amel‑i sâlih emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'‑i şer, celb‑i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def'‑i mefâsid ve terk‑i kebâir üssü'l‑esâs olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.
Bu zamanda tahribât ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribâta karşı en büyük esâstır. Farzları yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir‑i azîme içinde amel‑i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem, az bir amel‑i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
Hem, takvâ içinde bir nev'i amel‑i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevâbı var. Böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amel ile, yüzer günahın terkiyle, yüzer vâcib işlenmiş olur. Bu ehemmiyetli nokta, niyet ile takvâ nâmıyla günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl‑i sâlihadır.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribâta ve günahlara karşı takvâyı esâs tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakikada, şimdiki tarz‑ı hayat-ı ictimâiyede yüzer günah insana karşı geliyor; elbette takvâ ile ve niyet‑i ictinâb ile yüzer amel‑i sâlih işlemiş hükmündedir. Ma'lûmdur ki; bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi, binler tahribâtçıya mukâbil, Risale‑i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukâvemeti ve te'sirâtı pek hàrikadır. Eğer bu iki mütekàbil kuvvetler bir seviyede olsaydı onun tamirinde mu'cizevâri muvaffakıyet ve fütûhât görülecekti.
373
Ezcümle: Hayat‑ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyarlar, peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; Risale‑i Nur, bu müdhiş tahribâta karşı girdiği yerlerde mukâvemet ediyor, tamir ediyor.
Sedd‑i Zülkarneyn’in tahribiyle Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayı fesâda vermesi gibi; Şerîat‑ı Muhammediye (A.S.M.) olan sedd‑i Kur'ânın tezelzülüyle Ye'cüc ve Me'cücden daha müdhiş olan ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsada başlıyor.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, böyle bir hâdisede manevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman‑ı sahâbedeki gibi az amel ile, pek büyük sevâb ve a'mâl‑i sâlihaya medâr olur.
Azîz kardeşlerim, işte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla kalemler ile, herbiri diğerinin a'mâl‑i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla, herbirinin takvâ kalesine ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir.
Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu âciz kardeşinize, bu mübârek şühûr‑u selâsede ve eyyâm‑ı meşhûrede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe'nidir. Bütün rûhumla bu imdâd‑ı manevîyi sizden ricâ ediyorum.
Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartıyla, Risale‑i Nur talebelerini bütün duâlarıma ve manevî kazançlarıma, yirmidört saatte, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, bazen yüz defadan ziyâde Risale‑i Nur talebeleri ünvânıyla hissedar ediyorum.
“Gül” ve “Nur” ve “Mübârekler” ve “Medrese‑i Nuriye” hey'etleri ve ümmî ihtiyarlar ve masûmlar başta olarak umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ediyoruz.
Said Nursî
374
Risale‑i Nur, Kendi Kendine Tevessü' Ediyor, Her Tarafta Fütûhâtı Var
Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki Risale‑i Nur, kendi kendine tevessü' ediyor, her tarafta fütûhâtı var. Ehl‑i dalâletin hileleri, onu durdurmuyor, bil'akis çok dinsizler teslîm‑i silâh ediyorlar. Hâfız Ali’nin dediği gibi, korkuları pek ziyâdedir. Şimdi, dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risale‑i Nur lehine dönecek inşâallâh.
Said Nursî
Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hem o eski dost zâta, hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said, hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkî ve hakikatli bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma, Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesi, mânâ‑yı işârî tabakasından remiz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve O lisân‑ı gaybînin, belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
Evet, Eskişehir Hapishânesinde, dehşetli bir zamanda kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, “Risale‑i Nurun makbûliyetine dair eski evliyâlardan şâhid gösteriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba, Risale‑i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum.
375
Ben de Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden, otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàtından, mânâ‑yı işârî tabakasında ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi, Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr‑ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir saat zarfında hissettim ve bir kısmını, bir derece izâhlı, bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde, hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı.
Ben de, ehl‑i îmânın îmânını, Risale‑i Nurla muhâfaza niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki, âyetin mânâ‑yı sarîhi budur; tâ hocalar “fîhi nazarun” desin. Hem dememişiz ki, mânâ‑yı işârînin külliyeti budur; belki diyoruz ki:
Mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var, bir tabakası da, mânâ‑yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ‑yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferdidir. Ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ mâbeyninde cârî bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken Kur'ânın âyetini veya sarâhatini değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor. Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez.
Ehl‑i hakikatin, nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
376
Amma, benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar bir çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz‑i mutlak, fakr‑ı mutlakta, ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eserin zuhûru, “vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir” demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri, Risale‑i Nurun şerefi ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki; bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir dakika, nefs‑i emmâreye medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini size bu yirmi senelik hayatımın göz önündeki tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hàlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalede hatâlar da olmuş.
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir bîçâre; o mesleklerden daha ileri, kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesidirler ve Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir.
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye‑i Kur'âniyeye el atmış. Her nasılsa birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurun öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte ve bazı da on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemînle te'min ediyorum ki; Eski Said’in kuvve‑i hâfızası beraber olmak şartıyla, o, on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik Risaleyi, iki günde isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamaz… Ve hâkezâ…
377
Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz.
Said Nursî
İzzet‑i Nefis Damarını Fedâ Etmek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim,