Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
385

Mesleğimizde ihlâs‑ı tammeden sonra en büyük esas sebat ve metanettir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa yazılarınızda İhlâs Risalelerini gördüğüm için, sizi, o gibi risalelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki:
Mesleğimiz, sırr‑ı ihlâsa dayanıp, hakàik‑ı îmâniye olduğu için, hayat‑ı dünyaya, hayat‑ı ictimâiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabete, tarafgirliğe ve mübârezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; şimdiki müdhiş yılanların hücumuna ma'rûz bîçâre ehl‑i ilim ve ehl‑i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusurâtı bahâne ederek, birbirini tenkid ile yılanların ve zındık münâfıkların tahribâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar.
Gayet muhlis bir kardeşimizin mektûbunda, bir ihtiyar âlim ve vâizin Risale‑i Nura zarar verecek vaziyette bulunması benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin ehemmiyetli mazerete binâen, bir sünneti terkettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp Risale‑i Nura ilişmek istemiş.
Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben, Risale‑i Nurun hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. Risale‑i Nur ise, Arş‑ı A'zama bağlı olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ile bağlanmış bir hakîki tefsirdir. Benim şahsımdaki kusurât ona sirâyet etmez.
Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta, benim tarafımdan selâm söyleyiniz Benim şahsıma olan tenkidini, i'tirâzını başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münâkaşaya ve münâzaraya sevketmeyiniz; hattâ tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukàbele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukàbele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var.
386
Elimizde nur var, topuz yok! Nur incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl‑i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar ﴿وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düsturunu rehber ediniz.
Hem o zât, mâdem evvelce Risale‑i Nura girmiş ve yazıyla da iştirâk etmiş; o, dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Değil onlar gibi ehl‑i diyânet ve tarîkata mensûb Müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda îmânı bulunan ve fırka‑i dâlleden bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr‑ı nizâ' noktaları medâr‑ı münâkaşa etmemeyi; hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.
Said Nursî

Risale‑i Nur’un mesleği, vazifeyi yapmak; Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaktır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir. Kabûl ettirmek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.
Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havâlide bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir, merak etme.
Hem mümkün olduğu kadar, hariçten gelen böyle ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyat ile bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd‑i maîşet ibtilâsı zamanında cüz'î bir iştigâl de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil; muvaffakıyetsizlik, mağlûbiyet yok! Risale‑i Nurun her tarafta gâlibâne fütûhâtı var.
Said Nursî
387

Risale‑i Nur dünya işlerine alet olmaz ve siper edilemez

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Risale‑i Nur dünya işlerine âlet olamaz. Dünya işlerinde siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibâdet‑i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. İstenilse, ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Bazı çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur'ân’ı siper eder. Başına gelen darbe, Kur'ân’a geldiği gibi, Risale‑i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper isti'mâl edilmemeli.
Evet, Risale‑i Nura ilişenler, tokat yerler. Yüzer vukûât şâhiddir. Fakat Risale‑i Nur, tokatlarda isti'mâl edilmez ve niyet ve kasd ile tokatlar gelmez. Çünkü, sırr‑ı ihlâs ve sırr‑ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bizlere zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risale‑i Nurda istihdam eden Rabbimize havâle ediyoruz
Evet dünyaya ait hàrika neticeler, bazı evrâd‑ı mühimme gibi, Risale‑i Nurda çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki verilir. İllet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar; o ibâdeti kısmen ibtal eder
Evet, Risale‑i Nurun o kadar dehşetli muannidlere karşı gâlibâne mukâvemeti, sırr‑ı ihlâstan, hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saâdet‑i ebediyeye bakmasından ve hizmet‑i îmâniyeden başka bir maksad takib etmemesinden ve bazı ehl‑i tarîkatın ehemmiyet verdikleri keşf ve kerâmet‑i şahsiyeye ehemmiyet vermemesindendir. Ve velâyet‑i kübrâ ashâbları olan sahâbîler gibi, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nurlarını neşretmek ve ehl‑i îmânın îmânlarını kurtarmaktır.
388
Evet, Risale‑i Nurun bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice‑i muhakkakası, herşeyin fevkındedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci Neticesi: Sadâkat ve kanâatle Risale‑i Nur dâiresine girenler, îmânla kabre gireceğine gayet kuvvetli emâreler var.
İkincisi: Risale‑i Nur dâiresinde, ihtiyarımız olmadan takarrur ve tahakkuk eden şirket‑i maneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakîki sâdık şâkird; binler dillerle, kalblerle duâ etmek, istiğfar etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbih etmektir. Ve Ramazan‑ı Şerîfteki hakikat‑i Leyle-i Kadir gibi kudsî, ulvî hakikatleri, yüz bin el ile aramaktır.
İşte bu gibi netice içindir ki, Risale‑i Nur Şâkirdleri, Hizmet‑i Nuriyeyi velâyet makamına tercih eder; keşf ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Vazife‑i İlâhiye olan muvaffakıyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmazlar ve harekâtını, onlara bina etmezler, hàlisen, muhlisen çalışırlar: Vazifemiz hizmettir, o yeter.” derler.

Leyle‑i Kadr’i Kazanmak İçin Duâda Risale‑i Nurun Umum Sâdık Şâkirdlerini Niyet Etmek

Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazan‑ı Şerîfin mecmûunda gizlenen Leyle‑i Kadr’i kazanmak için, Risale‑i Nur Şâkirdlerinin şirket‑i maneviye-i uhreviyeleri muktezâsınca, herbiri mütekellim‑i maa'l-gayr sîgasınca اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ اِغْفِرْ لَنَاgibi tâbiratta, çok dikkat ile Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. herbir şâkird, umumun nâmına münâcât edip çalışsın. Bu bîçâre, az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn‑ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçmiş Ramazan gibi yardımınızı ricâ ediyorum.
Said Nursî
389

Risale‑i Nurda Hem Küllî Zikir, Hem Geniş Fikir, Hem Kesretli Tehlil, Hem Kuvvetli Îmânî Ders Vardır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İki‑üç gün evvel Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim, gördüm ki: İçinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmânî ders, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet‑i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risaleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim, Bârekallâh dedim, hak verdim.
Said Nursî

Karadağ’ın Bir Meyvesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu defa, mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Bir âyetin mânâ‑yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır.
Teşrîn‑i Sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı ve ne vakte kadardır, hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ ’yi karşıma çıkardı. Bak!” dedi.
Baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ âyetindeki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ makam‑ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip, hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve Şeâir‑i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb‑i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetler ile hasâret‑i insaniye ile ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ âyetinin, bu asırda dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem'a‑i i'câzını gösteriyor.
390
﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âhirdeki (ت),(ه) sayılır, şedde sayılır ise makam‑ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi, îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi ve mefhûm‑u muhâlifiyle o hasâretin de sebeb‑i yegânesi, küfür ve küfran, şükürsüzlük, yani îmânsızlık ve fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ ’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenâb‑ı Hakk’a şükrettik.
Evet Âlem‑i İslâmın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb‑i Umumî’den kurtulmasının sebebi, Kur'ân’dan gelen îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân‑ı harb olmamasının sebebi اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelime‑i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüzbin insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risale‑i Nur olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl‑i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.
391

Risale‑i Nur’un Küçük ve Masûm Şâkirdleri

Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshalar bize de gönderilmiş. Biz de, o parçaları üç cild içinde cem'ettik. Hem o masûm şâkirdlerin bazılarını, isimleriyle kaydettik.
Meselâ, Ömer onbeş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin onbir yaşında, Hâfız Nebi ondört yaşında, Mustafa ondört yaşında, Mustafa onüç yaşında, Ahmed Zeki onüç yaşında, Ali oniki yaşında, Hâfız Ahmed oniki yaşında Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.
İşte bu masûm çocukların, Risale‑i Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde derc ettik.
Bunların, bu zamanda, bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki; Risale‑i Nurda öyle manevî bir zevk ve câzibedâr bir nur var ki, mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risale‑i Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh daha hiçbir şey onu koparamayacak. Ensâl‑i âtiyede devam edecek.
Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk‑elli yaşından sonra Risale‑i Nurun hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk‑elli parçayı, iki‑üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin, bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde Risale‑i Nura çalışmaları, Risale‑i Nurun hakkâniyetini gösteriyorlar.
Bu cildde az, sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki:
Sıkılma, bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale‑i Nurun gıdâ ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his hisselerini alabilirler. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdâsız kalabilirler.
392
Risale‑i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân‑ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez; akıldan başka çok letâif‑i insaniyenin de kuvvet ve nurlarıdır.
Elhâsıl, masûmların ve ümmî ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var:
Birincisi, teennî ve dikkatle okumağa mecbur etmektir.
İkincisi, o masûmâne ve hàlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden, derslerinden, Risale‑i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek, ders almaktır.
Said Nursî
393

Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûb

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Namaz tesbihâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme‑i muazzama-i Muhammediye ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek medâr‑ı füyûzât olduğu gibi, biz dahi Risale‑i Nurun geniş dâire‑i dersinde ve halka‑i envârında ders alan ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve duâlarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy‑ı mekân ederek gıyâben omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr manevî evlâdları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, hastalık münâsebetiyle, herbir kardeşim, benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini aynelyakìn ve hakkalyakìn gördüğümden, böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve üstadlarının benim hesabıma olan duâları ve çalışmaları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
394

Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır

Risale‑i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil; fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale‑i Nur, onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmibin zât, tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Mâdem hakikat budur, Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî‑meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam bir havuz kazanmak için, o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir; belki zındıkaya bilmeyerek bir nev'i yardım hesabına geçer.
Said Nursî
395
Boş sayfa
396
Boş sayfa
397

Bu Zamanda Siyaset, Kalbleri İfsad Edip, Asabî Rûhları Azâb İçinde Bırakır

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sakın sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar, sizi tefrikaya atmasın; karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perîşan etmesin, اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ düstur‑u Rahmânî yerine اَلْحُبُّ فِي السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ düstur‑u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el‑hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlıkla zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet‑i kalb ve istirahat‑i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
Evet şimdi, Küre‑i Arzda herkes; ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen, gelen musîbetten hissedarlıktan azâb çekiyor; perîşandır. Bilhassa ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet, merhamet‑i umumiye-i İlâhiye’den ve hikmet‑i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan; rikkat‑i cinsiye sebebiyle nev'‑i beşerle alâkadar olduğundan, kendi eleminden başka, nev'‑i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleri ile dahi müteellim olup azâb çekiyor.
Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette, vazife‑i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdiselerini merakla dinleyerek, karışarak, rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. Zarara râzı olana merhamet edilmez.” mânâsında اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide‑i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmiştir. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getiriyorlar.
398
Ben tahmin ediyorum ki, bütün Küre‑i Arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet‑i kalbini ve istirahat‑i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, yalnız hakîki ehl‑i îmân ve ehl‑i tevekkül ve rızâdır. Bunun içinde en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale‑i Nur dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü onlar, Risale‑i Nurdan aldıkları îmân‑ı tahkîkî derslerinin nuruyla, gözüyle herşeyde Rahmet‑i İlâhiye’nin izini, yüzünü görüp herşeyde kemâl‑i hikmetini, cemâl‑i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl‑i teslîmiyet ve rızâ ile Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin icraatından olan musîbetleri, teslîmiyetle ve gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte bu hakikate binâen, değil yalnız hayat‑ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübeler ile Risale‑i Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.
Said Nursî
399

Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin Efendinin Üstadımız Hakkındaki Kanâatleri

Kastamonu’da Üstad Bediüzzaman’a Sekiz Sene Hizmet Eden Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin Efendinin, Kastamonu’daki Hayatına Dair Emirdağı’nda İken Hz._Üstada Yazdıkları Kıymetdâr Bir Mektûblarıdır
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Çok sevgili, çok kıymetdâr, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri.
Evvelâ: Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını ricâ ederiz.
Üstadımızın tercüme‑i hâlini merak edenlere deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm, otuzüç âyâtının i'câzkâr işâretiyle, İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye ve Ercûzesinde kerâmetkâr delâlâtıyla ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu), beşâretkâr beyânâtıyla, Üstadımızın hakîki tercüme‑i hâlini ve Risale‑i Nurun hakîki mâhiyetini beyân etmişler.
Üstadımızın şahs‑ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale‑i Nurun İşârât‑ı Kur'âniye ve Kerâmât‑ı Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye risalelerini ve Risale‑i Nurun sâir eczâlarını dikkatle tetebbu' etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanâat‑ı kat'iyyemiz şudur ki:
400
İsm‑i Nur ve ism‑i Hakîm’e mazhariyetle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakàik ve maârifi, tahdîs‑i ni'met maksadıyla beşere ilân eden bu allâme‑i zîfünûn Bediüzzaman Hazretleri, ahlâk‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahalluk etmiş, nefis ve hevâ berzahlarından geçmiş; mekârim‑i ahlâkın en mümtâz ve müstesnâ bir timsâl‑i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş; şimdiye kadar bütün hayatında şâyân‑ı hayret bir ulüvv‑ü himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış; gınâ‑yı kalbi, tevekkül ve kanâati hàrikulâde; maîşet ve kıyafeti, pek sâde ve mekârim‑i ahlâkı, pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez
Hem öyle bir tarzda izzet‑i ilmiyeyi hayatta muhâfaza etmiş ki; asla kimseye arz‑ı iftikàr etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de, ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr‑i maaşta Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, iffet ve nezâhetini dâima muhâfaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakìnen biliyoruz ki; Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin îcarını vermek için yorganını sattılar da, yine hiçbir sûretle hediye kabûl etmediler.
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan asla hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: Tekellüf, şer'an ve hikmeten fenâdır; çünkü tekellüf sevdâsı, insanı, hadd‑i mârufu tecâvüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazen hodbînâne bir tezâhür ve tefâhur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyâkâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Hâlbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.”
401
Hem Üstadımız, gayet mütevâzidir. Tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdâlarından ziyâdesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsûs sâfî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden àlîdir. Herkese, hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârâne bir muâmele‑i hàlisânede bulunurlar. Mübârek yüzlerinde, mehâbet ve beşâşetle karışık bir nur‑u vakar lemeân eder. Heybetle beraber âsâr‑ı üns ve ülfet dahi görünür. Dâima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyâtın muktezâsı olarak mehâbet ve celâl nazarı, o derece tezâhür eder ki, artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hâli müşâhede ettik.
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat, söylediğini vecîz söyler; her hâlde düstur‑u hikmet olarak pek mânidâr ve pek şümûllü birer câmiü'l‑kelimdirler.
Üstadımız, ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan asla hoşlanmaz. Kusur ve hatâları setrederler. Hem o kadar hüsn‑ü zanna mâliktir ki, hattâ kendisi hakkında bir nâ‑sezâ söz tebliğ edene; Hâşâ!. Bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zât, böyle söylemez.” buyururlar.
Üstadımızın nefisle mücâhedede bir rüsuh ve ihtisàsı vardır ki, asla huzûzât‑ı nefsâniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfî gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib‑i dikkat bir hâl‑i hâşiâne ile ubûdiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu âdetleri tehallüf etmez. Teheccüd ve münâcât ve evrâdlarını asla terketmezler. Hattâ bir Ramazan‑ı Şerîfte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm‑ı visâl içinde ubûdiyetteki mücâhedelerini terketmediler. Komşuları her zaman derler ki: Biz, sizin Üstad’ınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcât seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücâhedesine hayretler içinde kalırdık.”
402
Hem Üstadımız, taharet ve nezâfet‑i şer'iyeye son derece riâyet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; asla mübârek vaktini boş geçirmez. Ya Risale‑i Nur te'lifiyle veya tashihiyle meşgul veya münâcât‑ı Cevşeniyeyi kırâat ve secdegâh‑ı ubûdiyete kàim veya tefekkür‑ü âlâ-i İlâhî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda, hem Risale‑i Nur tashih ederler, hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatâlarını söylerler veyâhut eski müellefâtından birisinden ders verirler; bu sûretle yolda bile mübârek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet biz itiraf ediyoruz ki, Üstadımızın nutkundaki letâfet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki; insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse, asla sıkılmak ihtimali yoktu.
Hem Üstadımız, Risale‑i Nur hizmetini herşeye tercih ederler ve buyururlardı ki: Yirmi senedir Kur'ân‑ı Hakîm’den ve Risale‑i Nurdan başka bir kitabı ne mütâlaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum; Risale‑i Nur kâfî geliyor.” Evet, Feyyâz‑ı Mutlak tarafından bütün hakàik‑ı Kur'âniye kalb‑i münevverine ilhâm ve ilkà‑yı küllî ile ifâza olunur da Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şübhesi olanlar, Risale‑i Nura dikkat etsinler.
Cenâb‑ı Hak, Üstadımıza, Risale‑i Nurun te'lifinde öyle bir iktidar‑ı bedî' ihsân etmiştir ki, bu herkese nasîb olacak hasletlerden değildir. O hàrika Nur Risaleleri, herbiri, gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtibsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerâit dâhilinde, zâhirî nice müşkülâtlarla meydâna gelmiş ve mü'minlerin imdâdına yetişmiştir. Fakat, Cenâb‑ı Hakk’a şükrolsun ki, inâyet‑i İlâhiye, hàrika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsân etmiştir.
İşte bu sırdandır ki Cenâb‑ı Hak, ona kâinâtı bir kitab‑ı semâvî ve arzı bir sahife gibi keşf ve şühûdla bihakka'l‑yakìn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz‑ı inâyetle böyle kudsî bir esere sâhib kılmıştır.
403
Evet, âyât‑ı teşrîiyeyi hâvî Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakàik ve maârifini ve âyât‑ı kevniyeyi şâmil kitab‑ı kebîr-i kâinâtın vezâif ve maânîsini beyân edip, mârifetullâhın en yüksek derecâtına, urûca nev'‑i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalbleri bile İzn‑i İlâhî ile ihtizâza getirecek kadar hàrika bir eser‑i bedîa, bir sereyân‑ı serîa olan Risale‑i Nur ile neşr‑i hakàik eden bu vücûd‑u mes'ûd ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garîbdir ki, ehl‑i şekàvet tarafından zehir verilmeye cesâret ve taş attırılmaya bile cür'et ediliyor.
Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, Enbiyânın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, Hikmet‑i İlâhiye iktizasından olmasıyla, o zümre‑i mübâreke gibi Üstadımız dahi nice belâlara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrîf ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakì tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar Fakat Üstadımız dâima gördüğü ezâ ve cefâlara ulü'l‑azmâne sabır ve tahammül eder; hem safâ‑yı sadra ve selâmet‑i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: Bunlar, Sûre‑i Yâsîn’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebeb oldular.” diye onlara duâ ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duâları bereketiyle şâyân‑ı hayret bir hâl kesbettiler ki; Üstadımızı uzak‑yakın nerede görürlerse, koşarak yanına gelirler, mübârek elini öperler, duâsını alırlardı.
404
Hem Üstadımızın hàrika hâlâtı ve şâyân‑ı hayret garâib‑i ahvâli, başta Risale‑i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki; Üstadımız bizim hâtırât‑ı kalbimizi bizden ziyâde okur, çok defa haberimiz olmadığı bir mes'eleden bizleri şiddetli telâşla îkaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın îkaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: Acele gidelim, Risale‑i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale‑i Nur şâkirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.
Yine bir gün, Mevlâna Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Küçük Âşık nâmında bir talebesinin neslinden, mübârek bir hanım (Hâşiye), yanında çok senelerden beri muhâfaza ettiği Mevlâna Hazretlerinin cübbesini, Ramazan‑ı Şerîfte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenâb‑ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hâtırına: Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi. Üstadım neden sâhib çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: Üstad hediyeleri kabûl etmediğinden, bu sûretle belki kabûl eder diye öyle söylemiştim. Fakat emânet onundur, canımız dahi fedâ olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.
Evet, mübârek Üstadımızın o cübbeyi kabûlü, Mevlâna Hâlid’ten sonra vazife‑i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telâkki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü Hadîs‑i Sahîhte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا buyurulmuş. Mevlâna Hazretlerinin velâdeti bin yüz doksanüç, Üstadımız Hazretlerinin ise bin ikiyüz doksanüçtür. Bu hadîsin tam izâhı Risale‑i Gavsiye’de vardır.
Üstadımız arasıra bizlere, hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz…” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi îkaz, hem kable'l‑vukû' bir mühim hâdiseyi keşfen beyân ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın, dediği çıktı.
405
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene, herhalde ya vefât edeceğim veya başka yere nakledileceğim.” diye Kastamonu’dan teşrîfini haber veriyorlardı.
Hem Denizli hapsi musîbetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: Kardeşlerim, Risale‑i Nura birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyâde ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek, bir risalenin bir mes'elesine i'tirâz ediyor. Sonra eski fetvâ emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın i'tirâzını red ve Risale‑i Nurun hakkâniyetini tam tasdik ediyor
Bir müddet sonra, bir hayvan ürküp, Üstadımızın bacağını incitiyor. Aylarca, ızdırâblar içinde, vazife‑i ubûdiyetini ve Risale‑i Nurun hizmet‑i kudsiyesini çok müşkülâtla îfâ edebildi. Sonra dağda müdhiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır sûrette hasta iken, Denizli hapsi tevkîfi meydâna çıktı. Fakat o ferd‑i ferîd, tahammülü pek müşkül bu dehşetli hâlde, hem hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’deki azm‑i metînini, hem ubûdiyetteki vezâifi îfâya son derece gayret edip asla fütûr getirmeden ulü'l‑azmâne bir sabır ile sebat ediyordu.
Yine, Üstadımız tevkîfimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: Ehl‑i dünya, Risale‑i Nura ilişmesinler, ilişirlerse, âfetlerin hücumuna sebeb olurlar.” Hakikaten herkesçe ma'lûmdur ki, Risale‑i Nur şâkirdleri tevkîf edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı; Risale‑i Nurun hakkâniyeti tasdik olunup vatana fâideli olduğu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu’nun tarihî yüksek kalesi (ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçti) Risale‑i Nura ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden mâtem tutup, en sağlam köklü taşlarını aşağı atarak, Üstadımızın ihbar‑ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir.
406
Üstadımız, tevkîfimizden mukaddem buyururlardı ki: Risale‑i Nura müdhiş bir hücum plânı var; fakat merak etmeyiniz. Müjde, inâyet‑i İlâhiye imdâdımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün, okumak için Hizb‑i A'zam-ı Nurî’yi açmıştım, birden karşıma ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Ma'nen, Bana bak!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki; mânâsının çok tabakalarından hususan mânâ‑yı işârîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musîbetine, hem necâtımıza işâret ve bize beşâret ediyor.” buyurdular. İşte Denizli Mahkemesi, berâet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâ‑tereddüd bu âyetin definesinden aldığı cevheri izhâr edip, hem bu âyet‑i kerîmenin mühim nükte‑i i'câzını keşf, hem de bu kuvve‑i maneviyeye muhtaç zaîf talebelerini tebşîr etmekle bizleri mesrûr eylemişlerdir. Bu âyetin tam izâhı, Denizli Müdafaası’nda ve Lâhikası’ndadır.
Nüsha‑i nâdire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metîn ve ulü'l‑azmâne bir cesâret‑i fevkalâdeye mâlik bir lisânü'l‑haktır ki, hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm‑i lâimden korkmazlar. Bir gün, Bismillâh yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine konurken görürler. Orada dünyaca mühim zâtlar hazır oldukları hâlde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd‑i sedid olmuşlardır.
Hem memleketimizde, her kim Üstadımızı rencîde etmeye cesâret etmişse, Risale‑i Nura zarar getirmişse, mutlaka sû‑i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehàlet edip akılları başlarına gelmiş ise de, bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak'aların bazıları Lâhika’da yazılmıştır.
407
Elhâsıl, mübârek Üstadımızın evsâf‑ı kemâlini ve mehâsin‑i ahvâlini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve ta'rif edebilmesine imkân yoktur. Hàlık‑ı Zülcelâl Ve'l-Cemâl Hazretleri, Üstadımızı, bir vücûd‑u müstesnâ olarak yaratmış ve tevfik‑i İlâhiye’sine mazhar kılmıştır. Ne saâdet ona ki; onun bizzat iştigâl ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale‑i Nur ile Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyede buluna ve Risale‑i Nurdan dersini almış ola
Üstadımız, memlekette bulundukça, fâsılasız neşr‑i hakàik eylemiş ve bizim saâdetimiz için feyiz bahşeden mübârek nefesini sarfetmiştir. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den bütün rûh u canımızla niyâz ederiz ki;
Mahşer gününde dahi bizleri اَلسَّع۪يدُ سَع۪يدٌ ف۪ي بَطْنِ اُمِّهِ Hadîs‑i Şerîfine mazhar olan Üstadımız, define‑i ulûm ve fünûn, bedîü'l‑beyân allâme‑i Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. ki, o korkulu günde nurlu, müşfik, mübârek eliyle elimizi tutsun, huzur‑u Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bizi götürsün, inşâallâh!…
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenFeyzi, Emin
408

Âyetü'l‑Kübrâ Hakkında Birkaç Söz

Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu’da iken, Âyetü'l‑Kübrâ nâmıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kâinâttaki mevcûdâtın lisânlarıyla isbât eden muazzam bir risale yazmıştır.
Bu risale için Üstadımız, Şimdiki dehşetli tahribâta karşı bir hakikat‑i Kur'âniye ve bir sedd‑i a'zamdır.” demiştir.
Kalbe geldiği gibi acele olarak yazdırılmış, birinci müsvedde ile iktifâ edilmiştir. Üstad, Yazdığım vakit irâde ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvâfık görmedim.” buyurmuştur.
Bu risale, ilk defa gizli olarak tab'edilmesinden dolayı, Üstad ve talebelerinin hapsine sebeb olmuşsa da bilâhare Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemeleri, iki senelik tedkîkàtlarından sonra berâetlerine ve risalenin iâdesine ittifakla karar vermişlerdir.
İmâm‑ı Ali (R.A.) gayb‑âşinâ nazarıyla bu risaleyi görmüş, Kaside‑i Celcelûtiye”sinde bu risalenin ehemmiyetine ve makbûliyetine işâret edip وَبِالْاٰيَتِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ fıkrasıyla onu şefâatçi yaparak duâ etmiştir.
Bu Âyetü'l‑Kübrâ’nın tedkiki neticesinde Üstad ve talebelerinin berâetle hapisten kurtulmaları, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu duâsının kabûlünü isbât etmiştir.
Bu asırdaki dalâlet cereyanları, Müslümanların îmânlarında şiddetli bir tahribât yapmak teşebbüsüne karşı, bu Hakikat‑i Kur'âniyenin, bir sedd‑i a'zam olarak makam münâsebetiyle buraya dercedilmesini, Hz._Üstadımız muvâfık gördüler
409

Âyetü'l‑Kübrâ

Kâinâttan Hàlıkını Soran Bir Seyyahın Müşâhedâtıdır
Tevhid hakkında iki makamdan ibaret Yedinci Şuâ olan Âyetü'l‑Kübrâ Risalesinin İkinci Makamının bir kısmıdır.
﴿
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا

Birinci Mertebe (Semâvât)

Bu âyet‑i muazzama gibi pek çok Âyât‑ı Kur'âniye, bu kâinât Hàlık’ını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütâlaa ettiği en parlak bir sahife‑i tevhid olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvâfıktır.
Evet, bu dünya memleketine ve misâfirhânesine gelen herbir misâfir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyâfetgâh ve gayet san'atkârâne bir teşhîrgâh ve gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve ta'limgâh ve gayet hayretkârâne ve şevk‑engîzâne bir seyrangâh ve temâşâgâh ve gayet mânidârâne ve hikmet‑perverâne bir mütâlaagâh olan bu güzel misâfirhânenin sâhibini ve bu kitab‑ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der. O da bakar görür ki:
410
Bir kısmı, Arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı, top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecrâm‑ı semâviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk, beraber gezdiren ve yağsız, söndürmeden mütemâdiyen o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dâiresindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihâyetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke‑i fıtrat ve aynı sûrette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecâviz kuvvetleri taşıyanları, tecâvüz ettirmeden kanununa itâat ettiren ve o nihâyetsiz kalabalığın enkàzları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydân vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve Arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir sûrette hakîki ve hayâlî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezâhür‑ü rubûbiyet ve o rubûbiyet fa'âliyeti içinde görünen teshìr, tedbir, tedvîr, tanzim, tanzîf, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihâtatı ile O semâvât Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve mevcûdiyeti, semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşâhede şehâdet eder mânâsıyla Birinci Makamın Birinci Basamağında: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ التَّسْخ۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالتَّنْظ۪يفِ وَالتَّوْظ۪يفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiştir.
411

İkinci Mertebe (Cevv‑i Semâ, Fezâ, Ra'd ve Berk)

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevv‑i semâ denilen ve mahşer‑i acâib olan fezâ, gürültü ile konuşarak bağırıyor: Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misâfir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar, müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
Zemin ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahâlisine âb‑ı hayat getirir ve harâreti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczâları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra: Yağmur başına arş!” emrini aldığı ânda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden herbir zerresi, bu kâinât Sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, O kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle zeminin bütün nüfûslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest‑i gaybî tarafından gayet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayat‑perverâne istihdam olunuyor.
Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latîf ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine‑i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar Rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki; güyâ rahmet tecessüm ederek katreler sûretinde hazine‑i Rabbâniyeden akıyor mânâsında olduğundan, yağmura rahmet nâmı verilmiştir.
412
Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyorlar.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydâna çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydâna çıkar, başına geçer ve gayet fa'âl ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermânıyla ve kuvvetiyle vakit be‑vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemâdiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbât levhasına ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir ve gayet lütûfkâr ve ihsân‑perver ve gayet keremkâr ve rubûbiyet‑perver bir Hâkim‑i Müdebbir’in tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güyâ onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet‑i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”
Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüzbinler hakîmâne ve rahîmâne ve san'atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar bilbedâhe isbât eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevvâl hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet kadîr ve alîm ve gayet hakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder.
Güyâ herbir zerresi, herbir işi bilir ve O Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr‑i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefînelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidü'l‑humuza (oksijen) gibi, iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san'atlarda kemâl‑i intizam ile bir dest‑i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
413
Demek, ﴿وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle; rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti'mâl ve bulutların teshìriyle hadsiz Rahmânî işlerde istihdam ve havayı o sûrette icâd eden, ancak Vâcibü'l‑Vücûd ve Kàdir‑i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şey bir Rabb‑i Zülcelâl-i ve'l-İkramdır.” der, hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mîzan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuûrsuz müvellidü'l‑mâ ve müvellidü'l‑humuza (hidrojen‑oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn‑ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân‑ı Rahîm’in hazine‑i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzûlüyle ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.
414
Sonra ra'dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise‑i acîbe-i cevviye tam tamına ﴿وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ ve ﴿يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.
Evet hiçten, birden hàrika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvâri pamuk‑misâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaziyetlerle başaşağı gâfil insanın başına tokmak gibi vuruyor: Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa'âl ve kudretli bir zâtın hàrika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir‑i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde; bulutu teshìrden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzîlden ve hâdisât‑ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatin yüksek ve âşikâr şehâdetini işitir: Âmentü billâh der. Birinci Makamın ikinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ التَّسْخ۪يرِ وَالتَّصْر۪يفِ وَالتَّنْز۪يلِ وَالتَّدْب۪يرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşâhedâtını ifâde eder. (İhtar)
415

Üçüncü Mertebe (Küre‑i Arz)

Sonra, o seyahat‑ı fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre‑i arz lisân‑ı hâliyle diyor ki: Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar, görür ki:
Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin husûlüne medâr olan bir dâireyi, Haşr‑i A'zamın meydânı etrafında çiziyor ve zîhayatın yüzbin envâ'ını bütün erzâk ve levâzımatlarıyla içine alıp fezâ denizinde kemâl‑i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne‑i Rabbâniye’dir.
Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icâd ve idaresine bakar, müşâhede eder ki:
Yüzbin envâ'ın hadsiz efrâdlarının sûretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu'cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirâne idare olunuyor ve gayet müşfikâne iâşe ve it'âm ediliyor ve gayet rahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine‑i gaybdan yüzbin nev'i et'ime ve levâzımat, kemâl‑i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.
416
Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân‑ı Rahîm’in gayet müşfikâne ve mürebbiyâne bir cilve‑i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbât eder.
Elhâsıl; bu sahife‑i hayatiye-i bahariye, Haşr‑i A'zamın yüzbin nümûnelerini ve misâllerini göstermekle ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarını mu'cizâne ifâde eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.
İşte, küre‑i arzın yirmiden ziyâde büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşâhedâtı mânâsında olarak ve o müşâhedâtları ifâde için, Birinci Makamın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: الْاَرْضُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّدْب۪يرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْز۪يعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ، لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّح۪يمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
417

Dördüncü Mertebe (Denizler ve Büyük Nehirler)

Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve manevî terakkiyâtın miftâhı olan mârifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esâsı ve mâdeni olan îmân‑ı Billâh hakikati bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrîk ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği hâlde ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile: Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:
Hayatdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir sûrette bir senede yirmibeş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecâvüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefiyâtları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta'yinâtları o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbât eder.
Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridât ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir, bilbedâhe isbât eder ki; bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hazine‑i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, manevî bir Cennet’in hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menba'ın feyzinden akıyorlar demektir.
418
Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Nil‑i mübârek, cenûb tarafından, Cebel‑i Kamer denilen bir dağdan mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridâtı ise; o mıntıka‑i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvâzene‑i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nil‑i mübârek, âdet‑i arziye fevkınde bir gaybî Cennet’ten çıkıyor diye rivâyeti, gayet mânidâr ve güzel bir hakikati ifâde ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü ve umumu bil'icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve bu şehâdete denizler, mahlûkatı adedince şâhidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehâdetlerini irâde ederek ifâde etmek mânâsında, Birinci Makamın dördüncü mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: جَم۪يعُ الْبِحَارِ، وَالْاَنْهَارِ، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Beşinci Mertebe (Dağlar Sahrâlar)

Sonra dağlar ve sahrâlar, seyahat‑ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar. Sahifelerimizi de oku!” diyorlar. O da bakar, görür ki:
Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr‑i Rabbânî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbât‑ı dâhiliyeden neş'et eden heyecanını ve gadabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin, o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele‑i muzırradan kurtulup, vazife‑i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor.
419
Demek, nasıl ki sefîneleri sarsıntıdan vikàye ve muvâzenelerini muhâfaza için, onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefînesine bu mânâda hazineli direkler olduklarını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا﴿وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ﴿وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا gibi çok âyetlerle fermân ediyor.