İzzet‑i Nefis Damarını Fedâ Etmek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim,
Bugünlerde sabah namazı tesbihâtında İstanbul’daki ihtiyarın garazkârâne ve şahsıma karşı galîz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs‑i emmârem heyecana geldi: “Mazlumum, bu nev'i zulüm çekilmez!” dedi, intikamını almak istedi. Birden kalbime geldi:
“Belki Risale‑i Nurun İstanbul’da neşrine bir vesile olur. Sen mâdem hayat‑ı dünyeviyeni ve hayat‑ı uhreviyeni dahi Risale‑i Nura fedâ ediyorsun, bu izzet‑i nefis damarını dahi fedâ et. Hem sebeb‑i hilkat-i kâinât Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’a “mecnûn” tâbiri isti'mâl eden insanlar bulunduğu gibi; senin o güneşe nisbeten zerrecik bir izzet‑i nefsinin kırılmasına ehemmiyet verme” diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.
Said Nursî
378
Eski Fetvâ Emini Ali Rıza Efendinin Bediüzzaman Hakkındaki Fikirleri
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l‑enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi, Birinci Şuâ’daki, İşârât‑ı Kur'âniyeyi ve Âyetü'l‑Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:
“Bediüzzaman, şu zamanda, Din‑i İslâm’a en büyük bir hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda ve mahrumiyet içinde, tam bir ferâğat‑i nefis ettiğini ve onun Risale‑i Nuru, müceddid‑i din olduğunu kat'iyyen tasdik ederim. Cenâb‑ı Hak, onu muvaffak eylesin, âmîn” demiş.
Hem bazıların sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l‑Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, Bediüzzaman’ın elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır, demiş: Ve Hoca Mustafa’ya (merhum) emretmiş, söylediğimi yaz:
“Bediüzzaman’a kemâl‑i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz‑ı can ile duâ etmekteyim. Bazı ulemâ‑i sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra ‘yemişli ağaç taşlanır.’ kaziyesi meşhûrdur. Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak àcilen murad ve matlûbunuza muvaffak‑ı bilhayr eylesin âmîn. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.”
Eski Fetvâ EminiAli Rıza
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş.
379
Risale‑i Nur ferdiyet makamının mazharıdır
Azîz, sıddık, müdakkik, müstakîm kardeşlerim!
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki:لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrıyla, ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl‑i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ﴾ ’deki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarını haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl‑i ilhâdın iki tâife‑i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale‑i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
380
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl‑i hak zarar eder; ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
Ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşrebler ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyet‑i mutlaka ile – Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu‥ ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs‑ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamandaki, şâkirdlerinin bağlandığı Risale‑i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.
381
Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen Mekke‑i Mükerreme’de dahi – farz‑ı muhâl olarak – Risale‑i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risale‑i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.
Ey kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı ve musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar.
Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
382
Risale‑i Nur Şâkirdleri Tam Bir Metânet ve Tesânüd ve Dikkat Etmeye Mecburdurlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey Kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale‑i Nur şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye mecburdurlar. Lillâhi'l‑Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn‑ü misâl oldu.
Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bu bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine o kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin biri Vilâyât‑ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan‑ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab'a girmesiyle, Âlem‑i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.
Said Nursî
Risale‑i Nur’a hizmet, derecesine göre kalp, beden, dimağ ve maişette inkişaf, inbisat, ferahlık ve bereket verir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Ve çokları itiraf ediyor “Biz de hissediyoruz” derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
383
Hem mâdem İmâm‑ı Şâfiî’den rivâyet var ki: “Hàlis talebe‑i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim” demiş. “Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”
Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe‑i ulûm ünvânına Risale‑i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdi yeni açlık ve kahta mukâbil Risale‑i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret‑i maîşet özrüyle, maîşet peşinde koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale‑i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
Said Nursî
Risale‑i Nur’un mesleği müsbet hareket etmektir, mübareze değil
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
…………………
Risale‑i Nur ve ondan tam ders alan şâkirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale‑i Nuru âlet edemez ve şimdiye kadar da etmemiş. Biz, ehl‑i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek dîvâneliktir.
Evvelâ: Kur'ân, bizi siyasetten men'etmiş; tâ ki elmas gibi hakikatleri, ehl‑i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakikat, bizi siyasetten men'ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi‑sekiz masûm, bîçâre, çoluk‑çocuk, zaîf, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ, musîbet gelse, o masûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmekten; Risale‑i Nurun mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak ve hakikat şâkirdlerini men'ediyor.
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl‑i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risale‑i Nura eşedd‑i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyâhut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindarâne, hak‑perestâne düsturlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ola. Çünkü bu milletin ve vatanın, hayat‑ı ictimâiyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için, beş esâs lâzımdır ve zarûrîdir.
384
Birincisi: Merhamet.
İkincisi: Hürmet.
Üçüncüsü: Emniyet.
Dördüncüsü: Haram ve helâli bilip haramdan çekilmek.
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itâat etmektir.
İşte Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyeye baktığı vakit bu beş esâsı te'min edip, âsâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. Risale‑i Nura ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millet ve âsâyişe düşmanlıktır.
İşte bunun bir hülâsasını o câsusa söyledim. Dedim ki: “Seni gönderenlere söyle.
Hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahati için hükûmete müracaat etmeyen ve yirmi bir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almayan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostâne temâslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhâma düşüp, tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi mânâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Dîvâneler de bilirler ki ona ilişmek dîvâneliktir.”
O câsus da kalktı gitti.
Said Nursî
385
Mesleğimizde ihlâs‑ı tammeden sonra en büyük esas sebat ve metanettir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa yazılarınızda İhlâs Risalelerini gördüğüm için, sizi, o gibi risalelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki:
Mesleğimiz, sırr‑ı ihlâsa dayanıp, hakàik‑ı îmâniye olduğu için, hayat‑ı dünyaya, hayat‑ı ictimâiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabete, tarafgirliğe ve mübârezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; şimdiki müdhiş yılanların hücumuna ma'rûz bîçâre ehl‑i ilim ve ehl‑i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusurâtı bahâne ederek, birbirini tenkid ile yılanların ve zındık münâfıkların tahribâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar.
Gayet muhlis bir kardeşimizin mektûbunda, bir ihtiyar âlim ve vâizin Risale‑i Nura zarar verecek vaziyette bulunması benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin ehemmiyetli mazerete binâen, bir sünneti terkettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp Risale‑i Nura ilişmek istemiş.
Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben, Risale‑i Nurun hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. Risale‑i Nur ise, Arş‑ı A'zama bağlı olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ile bağlanmış bir hakîki tefsirdir. Benim şahsımdaki kusurât ona sirâyet etmez.
Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta, benim tarafımdan selâm söyleyiniz… Benim şahsıma olan tenkidini, i'tirâzını başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münâkaşaya ve münâzaraya sevketmeyiniz; hattâ tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukàbele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukàbele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var.
386
Elimizde nur var, topuz yok! Nur incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl‑i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar ﴿وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا﴾ düsturunu rehber ediniz.
Hem o zât, mâdem evvelce Risale‑i Nura girmiş ve yazıyla da iştirâk etmiş; o, dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Değil onlar gibi ehl‑i diyânet ve tarîkata mensûb Müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda îmânı bulunan ve fırka‑i dâlleden bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr‑ı nizâ' noktaları medâr‑ı münâkaşa etmemeyi; hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.
Said Nursî
Risale‑i Nur’un mesleği, vazifeyi yapmak; Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaktır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir. Kabûl ettirmek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.
Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havâlide bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir, merak etme.
Hem mümkün olduğu kadar, hariçten gelen böyle ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyat ile – bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd‑i maîşet ibtilâsı zamanında – cüz'î bir iştigâl de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil; muvaffakıyetsizlik, mağlûbiyet yok! Risale‑i Nurun her tarafta gâlibâne fütûhâtı var.
Said Nursî
387
Risale‑i Nur dünya işlerine alet olmaz ve siper edilemez
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Risale‑i Nur dünya işlerine âlet olamaz. Dünya işlerinde siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibâdet‑i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. İstenilse, ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Bazı çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur'ân’ı siper eder. Başına gelen darbe, Kur'ân’a geldiği gibi, Risale‑i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper isti'mâl edilmemeli.
Evet, Risale‑i Nura ilişenler, tokat yerler. Yüzer vukûât şâhiddir. Fakat Risale‑i Nur, tokatlarda isti'mâl edilmez ve niyet ve kasd ile tokatlar gelmez. Çünkü, sırr‑ı ihlâs ve sırr‑ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bizlere zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risale‑i Nurda istihdam eden Rabbimize havâle ediyoruz…
Evet dünyaya ait hàrika neticeler, bazı evrâd‑ı mühimme gibi, Risale‑i Nurda çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki verilir. İllet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar; o ibâdeti kısmen ibtal eder…
Evet, Risale‑i Nurun o kadar dehşetli muannidlere karşı gâlibâne mukâvemeti, sırr‑ı ihlâstan, hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saâdet‑i ebediyeye bakmasından ve hizmet‑i îmâniyeden başka bir maksad takib etmemesinden ve bazı ehl‑i tarîkatın ehemmiyet verdikleri keşf ve kerâmet‑i şahsiyeye ehemmiyet vermemesindendir. Ve velâyet‑i kübrâ ashâbları olan sahâbîler gibi, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nurlarını neşretmek ve ehl‑i îmânın îmânlarını kurtarmaktır.
388
Evet, Risale‑i Nurun bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice‑i muhakkakası, herşeyin fevkındedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci Neticesi: Sadâkat ve kanâatle Risale‑i Nur dâiresine girenler, îmânla kabre gireceğine gayet kuvvetli emâreler var.
İkincisi: Risale‑i Nur dâiresinde, ihtiyarımız olmadan takarrur ve tahakkuk eden şirket‑i maneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakîki sâdık şâkird; binler dillerle, kalblerle duâ etmek, istiğfar etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbih etmektir. Ve Ramazan‑ı Şerîfteki hakikat‑i Leyle-i Kadir gibi kudsî, ulvî hakikatleri, yüz bin el ile aramaktır.
İşte bu gibi netice içindir ki, Risale‑i Nur Şâkirdleri, Hizmet‑i Nuriyeyi velâyet makamına tercih eder; keşf ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Vazife‑i İlâhiye olan muvaffakıyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmazlar ve harekâtını, onlara bina etmezler, hàlisen, muhlisen çalışırlar: “Vazifemiz hizmettir, o yeter.” derler.
Leyle‑i Kadr’i Kazanmak İçin Duâda Risale‑i Nurun Umum Sâdık Şâkirdlerini Niyet Etmek
Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazan‑ı Şerîfin mecmûunda gizlenen Leyle‑i Kadr’i kazanmak için, Risale‑i Nur Şâkirdlerinin şirket‑i maneviye-i uhreviyeleri muktezâsınca, herbiri mütekellim‑i maa'l-gayr sîgasınca اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ اِغْفِرْ لَنَاgibi tâbiratta, çok dikkat ile Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. Tâ herbir şâkird, umumun nâmına münâcât edip çalışsın. Bu bîçâre, az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn‑ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçmiş Ramazan gibi yardımınızı ricâ ediyorum.
Said Nursî
389
Risale‑i Nurda Hem Küllî Zikir, Hem Geniş Fikir, Hem Kesretli Tehlil, Hem Kuvvetli Îmânî Ders Vardır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İki‑üç gün evvel Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim, gördüm ki: İçinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmânî ders, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet‑i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risaleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim, Bârekallâh dedim, hak verdim.
Said Nursî
Karadağ’ın Bir Meyvesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu defa, mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Bir âyetin mânâ‑yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır.
Teşrîn‑i Sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı ve ne vakte kadardır, hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’yi karşıma çıkardı. “Bak!” dedi.
Baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetindeki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ makam‑ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip, hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve Şeâir‑i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb‑i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetler ile hasâret‑i insaniye ile ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetinin, bu asırda dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem'a‑i i'câzını gösteriyor.
390
﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ âhirdeki (ت),(ه) sayılır, şedde sayılır ise makam‑ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi, îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi ve mefhûm‑u muhâlifiyle o hasâretin de sebeb‑i yegânesi, küfür ve küfran, şükürsüzlük, yani îmânsızlık ve fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenâb‑ı Hakk’a şükrettik.
Evet Âlem‑i İslâmın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb‑i Umumî’den kurtulmasının sebebi, Kur'ân’dan gelen îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân‑ı harb olmamasının sebebi اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelime‑i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüzbin insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risale‑i Nur olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl‑i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.
391
Risale‑i Nur’un Küçük ve Masûm Şâkirdleri
Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshalar bize de gönderilmiş. Biz de, o parçaları üç cild içinde cem'ettik. Hem o masûm şâkirdlerin bazılarını, isimleriyle kaydettik.
Meselâ, Ömer onbeş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin onbir yaşında, Hâfız Nebi ondört yaşında, Mustafa ondört yaşında, Mustafa onüç yaşında, Ahmed Zeki onüç yaşında, Ali oniki yaşında, Hâfız Ahmed oniki yaşında… Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.
İşte bu masûm çocukların, Risale‑i Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde derc ettik.
Bunların, bu zamanda, bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki; Risale‑i Nurda öyle manevî bir zevk ve câzibedâr bir nur var ki, mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risale‑i Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh daha hiçbir şey onu koparamayacak. Ensâl‑i âtiyede devam edecek.
Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk‑elli yaşından sonra Risale‑i Nurun hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk‑elli parçayı, iki‑üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin, bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde Risale‑i Nura çalışmaları, Risale‑i Nurun hakkâniyetini gösteriyorlar.
Bu cildde az, sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki:
Sıkılma, bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale‑i Nurun gıdâ ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his hisselerini alabilirler. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdâsız kalabilirler.
392
Risale‑i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân‑ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez; akıldan başka çok letâif‑i insaniyenin de kuvvet ve nurlarıdır.
Elhâsıl, masûmların ve ümmî ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var:
Birincisi, teennî ve dikkatle okumağa mecbur etmektir.
İkincisi, o masûmâne ve hàlisâne ve samîmî ve tatlı dillerinden, derslerinden, Risale‑i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek, ders almaktır.
Said Nursî
393
Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûb
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Namaz tesbihâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme‑i muazzama-i Muhammediye ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek medâr‑ı füyûzât olduğu gibi, biz dahi Risale‑i Nurun geniş dâire‑i dersinde ve halka‑i envârında ders alan ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve duâlarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy‑ı mekân ederek gıyâben omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr manevî evlâdları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, hastalık münâsebetiyle, herbir kardeşim, benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini aynelyakìn ve hakkalyakìn gördüğümden, böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve üstadlarının benim hesabıma olan duâları ve çalışmaları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
394
Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır
Risale‑i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil; fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale‑i Nur, onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmibin zât, tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları‥ ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini‥ kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti‥ ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Mâdem hakikat budur, Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî‑meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam bir havuz kazanmak için, o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir; belki zındıkaya bilmeyerek bir nev'i yardım hesabına geçer.
Said Nursî
395
Boş sayfa
396
Boş sayfa
397
Bu Zamanda Siyaset, Kalbleri İfsad Edip, Asabî Rûhları Azâb İçinde Bırakır
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sakın sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar, sizi tefrikaya atmasın; karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perîşan etmesin, اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ düstur‑u Rahmânî yerine اَلْحُبُّ فِي السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ düstur‑u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el‑hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlıkla zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet‑i kalb ve istirahat‑i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
Evet şimdi, Küre‑i Arzda herkes; ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen, gelen musîbetten hissedarlıktan azâb çekiyor; perîşandır. Bilhassa ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet, merhamet‑i umumiye-i İlâhiye’den ve hikmet‑i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan; rikkat‑i cinsiye sebebiyle nev'‑i beşerle alâkadar olduğundan, kendi eleminden başka, nev'‑i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleri ile dahi müteellim olup azâb çekiyor.
Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette, vazife‑i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdiselerini merakla dinleyerek, karışarak, rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. “Zarara râzı olana merhamet edilmez.” mânâsında اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide‑i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmiştir. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getiriyorlar.
398
Ben tahmin ediyorum ki, bütün Küre‑i Arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet‑i kalbini ve istirahat‑i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, yalnız hakîki ehl‑i îmân ve ehl‑i tevekkül ve rızâdır. Bunun içinde en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale‑i Nur dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü onlar, Risale‑i Nurdan aldıkları îmân‑ı tahkîkî derslerinin nuruyla, gözüyle herşeyde Rahmet‑i İlâhiye’nin izini, yüzünü görüp herşeyde kemâl‑i hikmetini, cemâl‑i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl‑i teslîmiyet ve rızâ ile Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin icraatından olan musîbetleri, teslîmiyetle ve gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte bu hakikate binâen, değil yalnız hayat‑ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, – hadsiz tecrübeler ile – Risale‑i Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.
Said Nursî
399
Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin Efendinin Üstadımız Hakkındaki Kanâatleri
Kastamonu’da Üstad Bediüzzaman’a Sekiz Sene Hizmet Eden Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin Efendinin, Kastamonu’daki Hayatına Dair Emirdağı’nda İken Hz._Üstada Yazdıkları Kıymetdâr Bir Mektûblarıdır
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Çok sevgili, çok kıymetdâr, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri.
Evvelâ: Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını ricâ ederiz.
Üstadımızın tercüme‑i hâlini merak edenlere deriz ki:
Kur'ân‑ı Hakîm, otuzüç âyâtının i'câzkâr işâretiyle, İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye ve Ercûze’sinde kerâmetkâr delâlâtıyla ve Gavs‑ı A'zam (Kuddise Sırruhu), beşâretkâr beyânâtıyla, Üstadımızın hakîki tercüme‑i hâlini ve Risale‑i Nurun hakîki mâhiyetini beyân etmişler.
Üstadımızın şahs‑ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale‑i Nurun İşârât‑ı Kur'âniye ve Kerâmât‑ı Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye risalelerini ve Risale‑i Nurun sâir eczâlarını dikkatle tetebbu' etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanâat‑ı kat'iyyemiz şudur ki:
400
İsm‑i Nur ve ism‑i Hakîm’e mazhariyetle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakàik ve maârifi, tahdîs‑i ni'met maksadıyla beşere ilân eden bu allâme‑i zîfünûn Bediüzzaman Hazretleri, ahlâk‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahalluk etmiş, nefis ve hevâ berzahlarından geçmiş; mekârim‑i ahlâkın en mümtâz ve müstesnâ bir timsâl‑i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş; şimdiye kadar bütün hayatında şâyân‑ı hayret bir ulüvv‑ü himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış; gınâ‑yı kalbi, tevekkül ve kanâati hàrikulâde; maîşet ve kıyafeti, pek sâde ve mekârim‑i ahlâkı, pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez…
Hem öyle bir tarzda izzet‑i ilmiyeyi hayatta muhâfaza etmiş ki; asla kimseye arz‑ı iftikàr etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de, ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr‑i maaşta Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, iffet ve nezâhetini dâima muhâfaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakìnen biliyoruz ki; Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin îcarını vermek için yorganını sattılar da, yine hiçbir sûretle hediye kabûl etmediler.
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan asla hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: “Tekellüf, şer'an ve hikmeten fenâdır; çünkü tekellüf sevdâsı, insanı, hadd‑i mârufu tecâvüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazen hodbînâne bir tezâhür ve tefâhur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyâkâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Hâlbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.”
401
Hem Üstadımız, gayet mütevâzidir. Tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdâlarından ziyâdesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsûs sâfî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden àlîdir. Herkese, hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârâne bir muâmele‑i hàlisânede bulunurlar. Mübârek yüzlerinde, mehâbet ve beşâşetle karışık bir nur‑u vakar lemeân eder. Heybetle beraber âsâr‑ı üns ve ülfet dahi görünür. Dâima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyâtın muktezâsı olarak mehâbet ve celâl nazarı, o derece tezâhür eder ki, artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hâli müşâhede ettik.
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat, söylediğini vecîz söyler; her hâlde düstur‑u hikmet olarak pek mânidâr ve pek şümûllü birer câmiü'l‑kelimdirler.
Üstadımız, ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan asla hoşlanmaz. Kusur ve hatâları setrederler. Hem o kadar hüsn‑ü zanna mâliktir ki, hattâ kendisi hakkında bir nâ‑sezâ söz tebliğ edene; “Hâşâ!. Bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zât, böyle söylemez.” buyururlar.
Üstadımızın nefisle mücâhedede bir rüsuh ve ihtisàsı vardır ki, asla huzûzât‑ı nefsâniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfî gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib‑i dikkat bir hâl‑i hâşiâne ile ubûdiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu âdetleri tehallüf etmez. Teheccüd ve münâcât ve evrâdlarını asla terketmezler. Hattâ bir Ramazan‑ı Şerîfte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm‑ı visâl içinde ubûdiyetteki mücâhedelerini terketmediler. Komşuları her zaman derler ki: “Biz, sizin Üstad’ınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcât seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücâhedesine hayretler içinde kalırdık.”
402
Hem Üstadımız, taharet ve nezâfet‑i şer'iyeye son derece riâyet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; asla mübârek vaktini boş geçirmez. Ya Risale‑i Nur te'lifiyle veya tashihiyle meşgul veya münâcât‑ı Cevşeniyeyi kırâat ve secdegâh‑ı ubûdiyete kàim veya tefekkür‑ü âlâ-i İlâhî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda, hem Risale‑i Nur tashih ederler, hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatâlarını söylerler veyâhut eski müellefâtından birisinden ders verirler; bu sûretle yolda bile mübârek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet biz itiraf ediyoruz ki, Üstadımızın nutkundaki letâfet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki; insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse, asla sıkılmak ihtimali yoktu.
Hem Üstadımız, Risale‑i Nur hizmetini herşeye tercih ederler ve buyururlardı ki: “Yirmi senedir Kur'ân‑ı Hakîm’den ve Risale‑i Nurdan başka bir kitabı ne mütâlaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum; Risale‑i Nur kâfî geliyor.” Evet, Feyyâz‑ı Mutlak tarafından bütün hakàik‑ı Kur'âniye kalb‑i münevverine ilhâm ve ilkà‑yı küllî ile ifâza olunur da Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şübhesi olanlar, Risale‑i Nura dikkat etsinler.
Cenâb‑ı Hak, Üstadımıza, Risale‑i Nurun te'lifinde öyle bir iktidar‑ı bedî' ihsân etmiştir ki, bu herkese nasîb olacak hasletlerden değildir. O hàrika Nur Risaleleri, herbiri, gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtibsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerâit dâhilinde, zâhirî nice müşkülâtlarla meydâna gelmiş ve mü'minlerin imdâdına yetişmiştir. Fakat, Cenâb‑ı Hakk’a şükrolsun ki, inâyet‑i İlâhiye, hàrika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsân etmiştir.
İşte bu sırdandır ki Cenâb‑ı Hak, ona kâinâtı bir kitab‑ı semâvî ve arzı bir sahife gibi keşf ve şühûdla bihakka'l‑yakìn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz‑ı inâyetle böyle kudsî bir esere sâhib kılmıştır.
403
Evet, âyât‑ı teşrîiyeyi hâvî Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakàik ve maârifini ve âyât‑ı kevniyeyi şâmil kitab‑ı kebîr-i kâinâtın vezâif ve maânîsini beyân edip, mârifetullâhın en yüksek derecâtına, urûca nev'‑i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalbleri bile İzn‑i İlâhî ile ihtizâza getirecek kadar hàrika bir eser‑i bedîa, bir sereyân‑ı serîa olan Risale‑i Nur ile neşr‑i hakàik eden bu vücûd‑u mes'ûd ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garîbdir ki, ehl‑i şekàvet tarafından zehir verilmeye cesâret ve taş attırılmaya bile cür'et ediliyor.
Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, Enbiyânın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, Hikmet‑i İlâhiye iktizasından olmasıyla, o zümre‑i mübâreke gibi Üstadımız dahi nice belâlara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrîf ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakì tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar… Fakat Üstadımız dâima gördüğü ezâ ve cefâlara ulü'l‑azmâne sabır ve tahammül eder; hem safâ‑yı sadra ve selâmet‑i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: “Bunlar, Sûre‑i Yâsîn’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebeb oldular.” diye onlara duâ ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duâları bereketiyle şâyân‑ı hayret bir hâl kesbettiler ki; Üstadımızı uzak‑yakın nerede görürlerse, koşarak yanına gelirler, mübârek elini öperler, duâsını alırlardı.
404
Hem Üstadımızın hàrika hâlâtı ve şâyân‑ı hayret garâib‑i ahvâli, başta Risale‑i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki; Üstadımız bizim hâtırât‑ı kalbimizi bizden ziyâde okur, çok defa haberimiz olmadığı bir mes'eleden bizleri şiddetli telâşla îkaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın îkaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: “Acele gidelim, Risale‑i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale‑i Nur şâkirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.
Yine bir gün, Mevlâna Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Küçük Âşık nâmında bir talebesinin neslinden, mübârek bir hanım (Hâşiye), yanında çok senelerden beri muhâfaza ettiği Mevlâna Hazretlerinin cübbesini, Ramazan‑ı Şerîfte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenâb‑ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hâtırına: “Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi. Üstadım neden sâhib çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: “Üstad hediyeleri kabûl etmediğinden, bu sûretle belki kabûl eder diye öyle söylemiştim. Fakat emânet onundur, canımız dahi fedâ olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.
Evet, mübârek Üstadımızın o cübbeyi kabûlü, Mevlâna Hâlid’ten sonra vazife‑i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telâkki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü Hadîs‑i Sahîhte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا buyurulmuş. Mevlâna Hazretlerinin velâdeti bin yüz doksanüç, Üstadımız Hazretlerinin ise bin ikiyüz doksanüçtür. Bu hadîsin tam izâhı Risale‑i Gavsiye’de vardır.
Üstadımız arasıra bizlere, hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: “Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz…” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi îkaz, hem kable'l‑vukû' bir mühim hâdiseyi keşfen beyân ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın, dediği çıktı.
405
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: “Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene, herhalde ya vefât edeceğim veya başka yere nakledileceğim.” diye Kastamonu’dan teşrîfini haber veriyorlardı.
Hem Denizli hapsi musîbetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: “Kardeşlerim, Risale‑i Nura birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyâde ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek, bir risalenin bir mes'elesine i'tirâz ediyor. Sonra eski fetvâ emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın i'tirâzını red ve Risale‑i Nurun hakkâniyetini tam tasdik ediyor…