Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
369

Îmân Hizmetine Zarar Vermemek İçin Siyasetten Uzak Durmak, Hiçbir Şeye Âlet Etmemek

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, fedâkâr kardeşlerim!
Nurlar, bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir zât geldi. Ona dedim ki:
Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiç gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir defa cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim; ki kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakàikı, bu kâinâtta herşeyin fevkındedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz. Fakat, bu zamanda, ehl‑i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında o hizmet‑i îmâniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi ve âlet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti bize, kat'î bir sûrette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl‑i siyaset ve hükûmet! Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat‑ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te'yid ediyor.
Said Nursî
370

Bu Dâirenin Verdiği Büyük Neticelere Mukâbil Sarsılmaz Bir Sadâkat ve Kırılmaz Bir Metânet Gerekir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şimdi, bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale‑i Nur dâiresine biri birisini getirdi.
Onlara dedim ki: Bu dâirenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. Isparta kahramanlarının gösterdiği hàrikalar ve cihan‑pesendâne hidemât‑ı Nuriyenin esâsı; hàrika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi; kuvvet‑i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi; cesâret‑i fıtriyedir.”
Onlara Siz cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterseniz; elbette Risale‑i Nurun kudsî hizmetinde cihana değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz dedim. Onlar da tam kabûl ettiler.
Said Nursî

Üç Muazzam Mes'ele Olan Îmân ve Şerîat ve Hayattır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âlem‑i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakikatleri olduğundan bu hakàik‑ı îmâniye-i Kur'âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi O Kur'ânın hakikatlerini, dini, dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale‑i Nurun hàs ve sâdık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.
Hattâ sizin bu kardeşiniz siz de bilirsiniz bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum hâlde siyasete, hayat‑ı ictimâiyeye temâs etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığı gibi bu sekiz‑dokuz aydır, küre‑i arzın bu herc ü mercini bir tek defa ne suâl ve ne de merak ettim.
Said Nursî
371

Benlik, Enâniyet, Şân ve Şeref Perdesi Altında Makam Sâhibi Olmaktan Kaçınmak

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey kardeşlerim!
Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ve şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâletten şiddetle ictinâb ediyoruz. Elbette; burada, altı‑yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri, o noktada şiddetle tekdir etmişim. Bana haddimden fazla mevki vermeyiniz diye size darılıyorum. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârâne teslîmi ve irtibatı, şâkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu derece enâniyetten ve benlikten ve şân ve şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstur‑u hareket ittihàz eden adamlara karşı ehl‑i hükûmetin, ehl‑i idare ve zâbıtanın evhâma düşmeleri ne kadar mânâsız ve lüzumsuz olduğunu dîvâneler de anlar.
Said Nursî
372

Takva ve amel‑i salihin zamanımızda ehemmiyeti

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Kur'ân‑ı Hakîm’in nazarında, îmândan sonra en ziyâde esâs tutulan takvâ ve amel‑i sâlih esâslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günahlardan ictinâb etmek ve amel‑i sâlih emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'‑i şer, celb‑i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def'‑i mefâsid ve terk‑i kebâir üssü'l‑esâs olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.
Bu zamanda tahribât ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribâta karşı en büyük esâstır. Farzları yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir‑i azîme içinde amel‑i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem, az bir amel‑i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
Hem, takvâ içinde bir nev'i amel‑i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevâbı var. Böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amel ile, yüzer günahın terkiyle, yüzer vâcib işlenmiş olur. Bu ehemmiyetli nokta, niyet ile takvâ nâmıyla günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl‑i sâlihadır.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribâta ve günahlara karşı takvâyı esâs tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakikada, şimdiki tarz‑ı hayat-ı ictimâiyede yüzer günah insana karşı geliyor; elbette takvâ ile ve niyet‑i ictinâb ile yüzer amel‑i sâlih işlemiş hükmündedir. Ma'lûmdur ki; bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi, binler tahribâtçıya mukâbil, Risale‑i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukâvemeti ve te'sirâtı pek hàrikadır. Eğer bu iki mütekàbil kuvvetler bir seviyede olsaydı onun tamirinde mu'cizevâri muvaffakıyet ve fütûhât görülecekti.
373
Ezcümle: Hayat‑ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyarlar, peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; Risale‑i Nur, bu müdhiş tahribâta karşı girdiği yerlerde mukâvemet ediyor, tamir ediyor.
Sedd‑i Zülkarneyn’in tahribiyle Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayı fesâda vermesi gibi; Şerîat‑ı Muhammediye (A.S.M.) olan sedd‑i Kur'ânın tezelzülüyle Ye'cüc ve Me'cücden daha müdhiş olan ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsada başlıyor.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, böyle bir hâdisede manevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman‑ı sahâbedeki gibi az amel ile, pek büyük sevâb ve a'mâl‑i sâlihaya medâr olur.
Azîz kardeşlerim, işte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla kalemler ile, herbiri diğerinin a'mâl‑i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla, herbirinin takvâ kalesine ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir.
Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu âciz kardeşinize, bu mübârek şühûr‑u selâsede ve eyyâm‑ı meşhûrede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe'nidir. Bütün rûhumla bu imdâd‑ı manevîyi sizden ricâ ediyorum.
Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartıyla, Risale‑i Nur talebelerini bütün duâlarıma ve manevî kazançlarıma, yirmidört saatte, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, bazen yüz defadan ziyâde Risale‑i Nur talebeleri ünvânıyla hissedar ediyorum.
Gül ve Nur ve Mübârekler ve Medrese‑i Nuriye hey'etleri ve ümmî ihtiyarlar ve masûmlar başta olarak umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ediyoruz.
Said Nursî
374

Risale‑i Nur, Kendi Kendine Tevessü' Ediyor, Her Tarafta Fütûhâtı Var

Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki Risale‑i Nur, kendi kendine tevessü' ediyor, her tarafta fütûhâtı var. Ehl‑i dalâletin hileleri, onu durdurmuyor, bil'akis çok dinsizler teslîm‑i silâh ediyorlar. Hâfız Ali’nin dediği gibi, korkuları pek ziyâdedir. Şimdi, dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risale‑i Nur lehine dönecek inşâallâh.
Said Nursî

Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hem o eski dost zâta, hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said, hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkî ve hakikatli bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma, Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesi, mânâ‑yı işârî tabakasından remiz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve O lisân‑ı gaybînin, belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
Evet, Eskişehir Hapishânesinde, dehşetli bir zamanda kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, Risale‑i Nurun makbûliyetine dair eski evliyâlardan şâhid gösteriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba, Risale‑i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum.
375
Ben de Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden, otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàtından, mânâ‑yı işârî tabakasında ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi, Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr‑ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir saat zarfında hissettim ve bir kısmını, bir derece izâhlı, bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde, hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı.
Ben de, ehl‑i îmânın îmânını, Risale‑i Nurla muhâfaza niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki, âyetin mânâ‑yı sarîhi budur; hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki, mânâ‑yı işârînin külliyeti budur; belki diyoruz ki:
Mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var, bir tabakası da, mânâ‑yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ‑yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferdidir. Ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ mâbeyninde cârî bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken Kur'ânın âyetini veya sarâhatini değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor. Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez.
Ehl‑i hakikatin, nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
376
Amma, benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar bir çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz‑i mutlak, fakr‑ı mutlakta, ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eserin zuhûru, vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri, Risale‑i Nurun şerefi ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki; bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir dakika, nefs‑i emmâreye medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini size bu yirmi senelik hayatımın göz önündeki tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hàlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalede hatâlar da olmuş.
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir bîçâre; o mesleklerden daha ileri, kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesidirler ve Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir.
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye‑i Kur'âniyeye el atmış. Her nasılsa birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurun öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte ve bazı da on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemînle te'min ediyorum ki; Eski Said’in kuvve‑i hâfızası beraber olmak şartıyla, o, on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik Risaleyi, iki günde isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamaz Ve hâkezâ
377
Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz.
Said Nursî

İzzet‑i Nefis Damarını Fedâ Etmek

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim,
Bugünlerde sabah namazı tesbihâtında İstanbul’daki ihtiyarın garazkârâne ve şahsıma karşı galîz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs‑i emmârem heyecana geldi: Mazlumum, bu nev'i zulüm çekilmez!” dedi, intikamını almak istedi. Birden kalbime geldi:
Belki Risale‑i Nurun İstanbul’da neşrine bir vesile olur. Sen mâdem hayat‑ı dünyeviyeni ve hayat‑ı uhreviyeni dahi Risale‑i Nura fedâ ediyorsun, bu izzet‑i nefis damarını dahi fedâ et. Hem sebeb‑i hilkat-i kâinât Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnûn tâbiri isti'mâl eden insanlar bulunduğu gibi; senin o güneşe nisbeten zerrecik bir izzet‑i nefsinin kırılmasına ehemmiyet verme diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.
Said Nursî
378

Eski Fetvâ Emini Ali Rıza Efendinin Bediüzzaman Hakkındaki Fikirleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l‑enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi, Birinci Şuâ’daki, İşârât‑ı Kur'âniyeyi ve Âyetü'l‑Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:
Bediüzzaman, şu zamanda, Din‑i İslâm’a en büyük bir hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda ve mahrumiyet içinde, tam bir ferâğat‑i nefis ettiğini ve onun Risale‑i Nuru, müceddid‑i din olduğunu kat'iyyen tasdik ederim. Cenâb‑ı Hak, onu muvaffak eylesin, âmîn demiş.
Hem bazıların sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l‑Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, Bediüzzaman’ın elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır, demiş: Ve Hoca Mustafa’ya (merhum) emretmiş, söylediğimi yaz:
Bediüzzaman’a kemâl‑i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz‑ı can ile duâ etmekteyim. Bazı ulemâ‑i sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra yemişli ağaç taşlanır.’ kaziyesi meşhûrdur. Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak àcilen murad ve matlûbunuza muvaffak‑ı bilhayr eylesin âmîn. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.”
Eski Fetvâ EminiAli Rıza
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş.
379

Risale‑i Nur ferdiyet makamının mazharıdır

Azîz, sıddık, müdakkik, müstakîm kardeşlerim!
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki:لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrıyla, ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl‑i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ ’deki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarını haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl‑i ilhâdın iki tâife‑i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale‑i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
380
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl‑i hak zarar eder; ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
Ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşrebler ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi Ferîd makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet‑i mutlaka ile Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs‑ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ferdiyet dahi bulunduğundan, âhirzamandaki, şâkirdlerinin bağlandığı Risale‑i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.
381
Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen Mekke‑i Mükerreme’de dahi farz‑ı muhâl olarak Risale‑i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risale‑i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.
Ey kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı ve musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar.
Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
382

Risale‑i Nur Şâkirdleri Tam Bir Metânet ve Tesânüd ve Dikkat Etmeye Mecburdurlar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey Kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale‑i Nur şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye mecburdurlar. Lillâhi'l‑Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn‑ü misâl oldu.
Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bu bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine o kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin biri Vilâyât‑ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan‑ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab'a girmesiyle, Âlem‑i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.
Said Nursî

Risale‑i Nur’a hizmet, derecesine göre kalp, beden, dimağ ve maişette inkişaf, inbisat, ferahlık ve bereket verir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Ve çokları itiraf ediyor Biz de hissediyoruz derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
383
Hem mâdem İmâm‑ı Şâfiî’den rivâyet var ki: Hàlis talebe‑i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim demiş. Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”
Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe‑i ulûm ünvânına Risale‑i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdi yeni açlık ve kahta mukâbil Risale‑i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret‑i maîşet özrüyle, maîşet peşinde koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale‑i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
Said Nursî

Risale‑i Nur’un mesleği müsbet hareket etmektir, mübareze değil

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
…………………
Risale‑i Nur ve ondan tam ders alan şâkirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale‑i Nuru âlet edemez ve şimdiye kadar da etmemiş. Biz, ehl‑i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek dîvâneliktir.
Evvelâ: Kur'ân, bizi siyasetten men'etmiş; ki elmas gibi hakikatleri, ehl‑i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakikat, bizi siyasetten men'ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi‑sekiz masûm, bîçâre, çoluk‑çocuk, zaîf, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ, musîbet gelse, o masûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmekten; Risale‑i Nurun mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak ve hakikat şâkirdlerini men'ediyor.
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl‑i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risale‑i Nura eşedd‑i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyâhut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindarâne, hak‑perestâne düsturlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ola. Çünkü bu milletin ve vatanın, hayat‑ı ictimâiyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için, beş esâs lâzımdır ve zarûrîdir.
384
Birincisi: Merhamet.
İkincisi: Hürmet.
Üçüncüsü: Emniyet.
Dördüncüsü: Haram ve helâli bilip haramdan çekilmek.
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itâat etmektir.
İşte Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyeye baktığı vakit bu beş esâsı te'min edip, âsâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. Risale‑i Nura ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millet ve âsâyişe düşmanlıktır.
İşte bunun bir hülâsasını o câsusa söyledim. Dedim ki: Seni gönderenlere söyle.
Hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahati için hükûmete müracaat etmeyen ve yirmi bir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almayan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostâne temâslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhâma düşüp, tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi mânâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Dîvâneler de bilirler ki ona ilişmek dîvâneliktir.”
O câsus da kalktı gitti.
Said Nursî
385

Mesleğimizde ihlâs‑ı tammeden sonra en büyük esas sebat ve metanettir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa yazılarınızda İhlâs Risalelerini gördüğüm için, sizi, o gibi risalelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki:
Mesleğimiz, sırr‑ı ihlâsa dayanıp, hakàik‑ı îmâniye olduğu için, hayat‑ı dünyaya, hayat‑ı ictimâiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabete, tarafgirliğe ve mübârezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; şimdiki müdhiş yılanların hücumuna ma'rûz bîçâre ehl‑i ilim ve ehl‑i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusurâtı bahâne ederek, birbirini tenkid ile yılanların ve zındık münâfıkların tahribâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar.
Gayet muhlis bir kardeşimizin mektûbunda, bir ihtiyar âlim ve vâizin Risale‑i Nura zarar verecek vaziyette bulunması benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin ehemmiyetli mazerete binâen, bir sünneti terkettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp Risale‑i Nura ilişmek istemiş.
Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben, Risale‑i Nurun hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. Risale‑i Nur ise, Arş‑ı A'zama bağlı olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ile bağlanmış bir hakîki tefsirdir. Benim şahsımdaki kusurât ona sirâyet etmez.
Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta, benim tarafımdan selâm söyleyiniz Benim şahsıma olan tenkidini, i'tirâzını başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münâkaşaya ve münâzaraya sevketmeyiniz; hattâ tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukàbele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukàbele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var.
386
Elimizde nur var, topuz yok! Nur incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl‑i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar ﴿وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düsturunu rehber ediniz.
Hem o zât, mâdem evvelce Risale‑i Nura girmiş ve yazıyla da iştirâk etmiş; o, dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Değil onlar gibi ehl‑i diyânet ve tarîkata mensûb Müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda îmânı bulunan ve fırka‑i dâlleden bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr‑ı nizâ' noktaları medâr‑ı münâkaşa etmemeyi; hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.
Said Nursî

Risale‑i Nur’un mesleği, vazifeyi yapmak; Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaktır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir. Kabûl ettirmek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.
Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havâlide bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir, merak etme.
Hem mümkün olduğu kadar, hariçten gelen böyle ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyat ile bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd‑i maîşet ibtilâsı zamanında cüz'î bir iştigâl de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil; muvaffakıyetsizlik, mağlûbiyet yok! Risale‑i Nurun her tarafta gâlibâne fütûhâtı var.
Said Nursî
387

Risale‑i Nur dünya işlerine alet olmaz ve siper edilemez

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Risale‑i Nur dünya işlerine âlet olamaz. Dünya işlerinde siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibâdet‑i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. İstenilse, ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Bazı çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur'ân’ı siper eder. Başına gelen darbe, Kur'ân’a geldiği gibi, Risale‑i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper isti'mâl edilmemeli.
Evet, Risale‑i Nura ilişenler, tokat yerler. Yüzer vukûât şâhiddir. Fakat Risale‑i Nur, tokatlarda isti'mâl edilmez ve niyet ve kasd ile tokatlar gelmez. Çünkü, sırr‑ı ihlâs ve sırr‑ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bizlere zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risale‑i Nurda istihdam eden Rabbimize havâle ediyoruz
Evet dünyaya ait hàrika neticeler, bazı evrâd‑ı mühimme gibi, Risale‑i Nurda çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki verilir. İllet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar; o ibâdeti kısmen ibtal eder
Evet, Risale‑i Nurun o kadar dehşetli muannidlere karşı gâlibâne mukâvemeti, sırr‑ı ihlâstan, hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saâdet‑i ebediyeye bakmasından ve hizmet‑i îmâniyeden başka bir maksad takib etmemesinden ve bazı ehl‑i tarîkatın ehemmiyet verdikleri keşf ve kerâmet‑i şahsiyeye ehemmiyet vermemesindendir. Ve velâyet‑i kübrâ ashâbları olan sahâbîler gibi, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nurlarını neşretmek ve ehl‑i îmânın îmânlarını kurtarmaktır.
388
Evet, Risale‑i Nurun bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice‑i muhakkakası, herşeyin fevkındedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci Neticesi: Sadâkat ve kanâatle Risale‑i Nur dâiresine girenler, îmânla kabre gireceğine gayet kuvvetli emâreler var.
İkincisi: Risale‑i Nur dâiresinde, ihtiyarımız olmadan takarrur ve tahakkuk eden şirket‑i maneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakîki sâdık şâkird; binler dillerle, kalblerle duâ etmek, istiğfar etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbih etmektir. Ve Ramazan‑ı Şerîfteki hakikat‑i Leyle-i Kadir gibi kudsî, ulvî hakikatleri, yüz bin el ile aramaktır.
İşte bu gibi netice içindir ki, Risale‑i Nur Şâkirdleri, Hizmet‑i Nuriyeyi velâyet makamına tercih eder; keşf ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Vazife‑i İlâhiye olan muvaffakıyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmazlar ve harekâtını, onlara bina etmezler, hàlisen, muhlisen çalışırlar: Vazifemiz hizmettir, o yeter.” derler.

Leyle‑i Kadr’i Kazanmak İçin Duâda Risale‑i Nurun Umum Sâdık Şâkirdlerini Niyet Etmek

Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazan‑ı Şerîfin mecmûunda gizlenen Leyle‑i Kadr’i kazanmak için, Risale‑i Nur Şâkirdlerinin şirket‑i maneviye-i uhreviyeleri muktezâsınca, herbiri mütekellim‑i maa'l-gayr sîgasınca اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ اِغْفِرْ لَنَاgibi tâbiratta, çok dikkat ile Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. herbir şâkird, umumun nâmına münâcât edip çalışsın. Bu bîçâre, az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn‑ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçmiş Ramazan gibi yardımınızı ricâ ediyorum.
Said Nursî
389

Risale‑i Nurda Hem Küllî Zikir, Hem Geniş Fikir, Hem Kesretli Tehlil, Hem Kuvvetli Îmânî Ders Vardır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İki‑üç gün evvel Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim, gördüm ki: İçinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmânî ders, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet‑i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risaleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim, Bârekallâh dedim, hak verdim.
Said Nursî

Karadağ’ın Bir Meyvesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu defa, mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Bir âyetin mânâ‑yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır.
Teşrîn‑i Sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı ve ne vakte kadardır, hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ ’yi karşıma çıkardı. Bak!” dedi.
Baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ âyetindeki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ makam‑ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip, hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve Şeâir‑i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb‑i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetler ile hasâret‑i insaniye ile ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ âyetinin, bu asırda dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem'a‑i i'câzını gösteriyor.
390
﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âhirdeki (ت),(ه) sayılır, şedde sayılır ise makam‑ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi, îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi ve mefhûm‑u muhâlifiyle o hasâretin de sebeb‑i yegânesi, küfür ve küfran, şükürsüzlük, yani îmânsızlık ve fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ ’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenâb‑ı Hakk’a şükrettik.
Evet Âlem‑i İslâmın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb‑i Umumî’den kurtulmasının sebebi, Kur'ân’dan gelen îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân‑ı harb olmamasının sebebi اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelime‑i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüzbin insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risale‑i Nur olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl‑i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.
391

Risale‑i Nur’un Küçük ve Masûm Şâkirdleri

Azîz, Sıddık Kardeşlerim;
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshalar bize de gönderilmiş. Biz de, o parçaları üç cild içinde cem'ettik. Hem o masûm şâkirdlerin bazılarını, isimleriyle kaydettik.
Meselâ, Ömer onbeş yaşında, Bekir dokuz yaşında, Hüseyin onbir yaşında, Hâfız Nebi ondört yaşında, Mustafa ondört yaşında, Mustafa onüç yaşında, Ahmed Zeki onüç yaşında, Ali oniki yaşında, Hâfız Ahmed oniki yaşında Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.
İşte bu masûm çocukların, Risale‑i Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde derc ettik.
Bunların, bu zamanda, bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki; Risale‑i Nurda öyle manevî bir zevk ve câzibedâr bir nur var ki, mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risale‑i Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh daha hiçbir şey onu koparamayacak. Ensâl‑i âtiyede devam edecek.
Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk‑elli yaşından sonra Risale‑i Nurun hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk‑elli parçayı, iki‑üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin, bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde Risale‑i Nura çalışmaları, Risale‑i Nurun hakkâniyetini gösteriyorlar.
Bu cildde az, sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki: