484
Sekizinci Fıkra (Enbiyâ, Evliyâ, Asfiyâ)
Yâ Rabbe'l‑Âlemîn! Yâ İlâhe'l‑evvelîne ve'l-âhirîn! Yâ Rabbe's‑semâvâti ve'l-arâdîn!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: Nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebât, hayvan – efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla – seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işâret ediyorlar; öyle de, kâinâtın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan enbiyâ, evliyâ, asfiyânın hülâsası olan kalblerinin ve akılların müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtla yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyetle senin vücûb‑u vücûduna ve senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu'cizât ve kerâmât ve yakìnî bürhânlarıyla haberlerini isbât ediyorlar.
Evet kalblerde, perde‑i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hâtırât‑ı gaybiye ve ilhâm edici bir zâta baktıran hiçbir ilhâmât‑ı sâdıka ve hakkalyakìn sûretinde sıfât‑ı kudsiye ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı keşfeden hiçbir i'tikàd‑ı yakìne ve enbiyâ ve evliyâda, bir Vâcibü'l‑Vücûd’un envârını aynelyakìn ile müşâhede eden hiçbir nurânî kalb ve asfiyâ ve sıddıkînde, bir Hàlık‑ı Külli Şey’in âyât‑ı vücûbunu ve berâhin‑i vahdetini ilmelyakìn ile tasdik eden, isbât eden hiçbir münevver akıl yoktur ki senin vücûb‑u vücûduna ve sıfât‑ı kudsiyene ve Senin Vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ‑i Hüsnâ’na şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işâreti olmasın!
485
Ve bilhassa, bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddıkînin imâmı ve reisi ve hülâsası olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizât‑ı bâhiresi ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakikat‑i àliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü'l‑hülâsası olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hiçbir âyet‑i tevhidiye-i kàtıası ve mesâil‑i îmâniyeden hiçbir mes'ele‑i kudsiyesi yoktur ki, senin vücûb‑u vücûduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfâtına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işâreti bulunmasın!‥
Hem nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir‑i sâdıklar, mu'cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinâd ederek, senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler, öyle de, herşeye muhît olan Arş‑ı A'zamın külliyat‑ı umûrunu idareden tâ kalbin gayet gizli ve cüz'î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece‑i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icâd eden; hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece‑i azametini icmâ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbât ediyorlar.
486
Hem nasıl ki, bu kâinâtı, zîrûha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün envâ'‑ı mahlûkatı emirlerine itâat ettiren ve teshìr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizât ve hüccetleriyle isbât ederler; öyle de, kâinâtı, eczâları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab‑ı kebîr hükmüne getiren ve Levh‑i Mahfûz’un defterleri olan İmâm‑ı Mübîn ve Kitab‑ı Mübîn’de, bütün mevcûdâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuûrun başlarında bütün kuvve‑i hâfızalarda, sâhiblerinin tarihçe‑i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihâtasına ve herbir mevcûda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve herbir zîhayatta a'zâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları takib eden, hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mîzancıklar ile techiz ettiren hikmet‑i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne; hem bu dünyada nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir sûrette dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu dünyada onları gören müştâkların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bil'icmâ, bil'ittifak şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem yüzer mu'cizât‑ı bâhiresine ve âyât‑ı kàtıasına istinâden başta Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak, bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar ve kulûb‑u nurâniye aktâbı olan evliyâlar ve ukùl‑ü münevvere erbâbı olan asfiyâlar, bütün suhuf ve kütüb‑ü mukaddesede, senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehditlerine istinâden ve senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet‑i celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden ve keşfiyât ve müşâhedât ve ilmelyakìn i'tikàdlarıyla, saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar ve ehl‑i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îmân edip şehâdet ediyorlar.
487
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!
Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını tekzîb edip, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itâatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle senin azamet‑i kibriyâna dokunan ve izzet‑i celâline dokunduran ve Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâlet ve ehl‑i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin!
Böyle nihâyetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten senin nihâyetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdis ediyorum. ﴿سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا﴾ âyetini, vücûdumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum.
488
Belki Senin O sâdık elçilerin ve doğru dellâl‑ı saltanatının hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem‑i bekàda ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdet, işâret, beşâret ederler. Ve bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat‑i ekber-i haşriye olduğunu – îmân ederek – senin ibâdına ders veriyorlar.
Ey Rabbü'l‑Enbiyâ ve's-Sıddıkîn!
Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irâde ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmîd, tehlil ile küre‑i arzı bir zikirhâne‑i a'zam, bu kâinâtı bir mescid‑i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
489
Kur'ân’dan ve Münâcât‑ı Nebeviye olan Cevşenü'l‑Kebîr’den aldığım bu dersimi, bir ibâdet‑i tefekküriye olarak, Rabb‑i Rahîm’imin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'ân’ı ve Cevşenü'l‑Kebîr’i şefâatçi ederek rahmetinden affımı niyâz ediyorum.
Said Nursî
491
Beşinci KısımDenizli Hayatı
492
Risale‑i Nurun neşriyat ve fütûhât dâiresi gittikçe genişliyor… İştiyakla Nurları okuyanlar, günden güne ziyâdeleşiyor. Risale‑i Nurdaki hàrika kuvvet ve te'sirâtın neticesini müşâhede eden gizli İslâmiyet düşmanları yine bir entrika çevirip Risale‑i Nura ve müellifi Bediüzzaman’a sû‑i kasdla: “Bediüzzaman gizli cem'iyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çeviriyor, inkılâbları kökünden yıkıyor, Mustafa Kemâl’e deccâl, süfyân, din yıkıcısı diyor, bunu hadîslerle isbât ediyor.” gibi bir sürü bahâneler ve plânlarla ittiham edilerek Kastamonu’dan Denizli Ağır Ceza Mahkemesine, yüz yirmi altı talebesiyle beraber 1943 senesinde sevkediliyor. (Hâşiye)
Sonra, Risale‑i Nur Külliyatında siyâsî bir mevzû olup olmadığını tedkik için birkaç memurdan müteşekkil bir ehl‑i vukûf teşkil edilerek, müsâdere edilen Nur Risaleleri ve mektûblar tedkike başlanınca, Bediüzzaman, “Bu vukûfsuz ehl‑i vukûf, Risale‑i Nuru tedkik edemez. Ankara’da yüksek, ilmî bir ehl‑i vukûf teşkil ettirilsin. Avrupa’dan feylesoflar getirilsin. Eğer onlar bir suç bulurlarsa, en ağır cezaya râzıyım.” der.
Bunun üzerine Risale‑i Nur Külliyatı ve bütün mektûblar Ankara’da profesörler ve yüksek âlimlerden mürekkeb bir ehl‑i vukûfa satır satır tedkik ettirilir. Ehl‑i vukûf tarafından: “Bediüzzaman’ın siyâsî bir fa'âliyeti yoktur. O’nun mesleğinde cem'iyetçilik ve tarîkatçılık mevcûd değildir. Eserleri ilmî ve îmânîdir, Kur'ân’ın bir tefsiridir” diye rapor veriliyor. Mahkemeye verilişindeki ittihamlar, delilsiz ve isbâtsız olduğu için, bir takım uydurma bahâne ve tertiblerden ibaret olduğu anlaşılıyor.
493
Neticede, Bediüzzaman büyük bir müdafaa yapıyor. Nihâyet, mahkeme ittifakla 16.6.944 tarih ve 199.136 sayılı berâet kararını veriyor. Yüzotuz parça Risale‑i Nur Külliyatının hepsine serbestiyet verip, sâhiblerine tamamen iâde ediyor. Berâet kararını, Temyiz Birinci Ceza Dâiresi, 30.12.1944 tarihli ilânla ittifakla tasdik edip, Risale‑i Nur da'vâsının hakkâniyeti kaziye‑i muhkeme hâlini alıyor.
Bediüzzaman Said Nursî ve talebelerinden bir kısmı, hapiste dokuz ay kaldıktan sonra berâet kararı üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursî Hazretlerini, hapishânede zehirliyorlar, ölüm tehlikesi geçiriyor! Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle kurtuluyorsa da, tarihte hiçbir kimseye yapılmayan zulüm, işkence ve ihanetlere ma'rûz bırakılıyor. Bediüzzaman, gizli dinsiz münâfıkların tahrîkâtıyla girdiği bütün mahkemelerde olduğu gibi, bu i'dâm plânıyla verildiği mahkemede de hak ve hakikati, pervâsızca ve ölümü hiçe sayarak haykırıyor.
Üstad Bediüzzaman, Denizli hapsinde “Meyve Risalesi”ni te'lif etmiştir. Bu risale, bilâhare Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının başında neşredilmiştir. Meyve Risalesini, iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Hapishânede bulunan bütün Nur Talebeleri ve diğer mahpuslar, Meyve risalesini yazmışlar, o risalenin hakikatleriyle iştigâl etmişlerdir. Hapishâneye kağıt sokulmuyordu. O eser, gizlice yazılmıştır. Hattâ kibrit kutusuna yazmışlar ve bu gibi şartlar altında çalışmışlardır… (Hâşiye)
tarihce_ustad_denizli_mektup1.png
Üstad’ın, Denizli Hapsinde iken talebelerine gönderdiği ve kendi el yazısıyla yazdığı mektûb
Azîz, sıddık kardeşlerim,
Bu iddianâmeden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevk eden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı. Şimdi bir bahâne olarak, cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla, yalanlarını setre çalışıyorlar ve bunun bir eseri olarak, benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar. Güyâ temâs eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle, kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan (حا ص م د ب ر) ben, i'tirâznâmenin âhirinde, bu gelen fıkrayı diyecektim; fakat bir fikir mâni oldu. Fıkra şudur: Evet, biz bir cem'iyetiz
tarihce_ustad_denizli_mektup2.png
ve öyle bir cem'iyetimiz var ki, her asırda üçyüz milyon dâhil mensûbları var ve her gün beş defa, o mukaddes cem'iyetin prensipleriyle, kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; ve ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla, birbirinin yardımına, duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın, îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komiteler ile münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
494
Bediüzzaman Said Nursî’nin Denizli Mahkemesi’nde Yaptığı Müdafaadan Bazı Kısımlar
………………
Evet, biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki, her asırda, üç yüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına, duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar.
İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ân’ın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
………………
Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı dîvân‑ı riyâsette şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor, diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder. Bu mes'elede, benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez! O, doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış! Ve Kur'ân dahi Arş‑ı A'zam ile bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün.
495
Hem, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtı ile ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmât‑ı gaybiyesiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur, bizim âdi ve şahsî kusurumuzdan mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı! Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî, telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. (Hâşiye)
Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale‑i Nura karşı çevrilen plânlar ve hücumlar, inşâallâh bozulacaklar. Onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez; dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler! Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler, Şeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar; Allah etmesin eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nura hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar!
Elhâsıl; mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, îmânî hizmetimize ilişmesinler!.
MevkufSaid Nursî
496
Risale‑i Nuru Tam Serbest Bırakınız
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale‑i Nurla münâsebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakîki kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz, Risale‑i Nurun keşfiyât‑ı kat'iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanâatle bilmişiz ki; ölüm bizim için, sırr‑ı Kur'ân ile i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş ve bize muhâlif ve dalâlette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dâm‑ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î îmânı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps‑i münferittir (eğer âhirete inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiş ise).
Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz, en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem‑i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl‑i metânetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dâm‑ı ebedî ile ve haps‑i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz, onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikati isbât etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukûfsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl‑i vukûfa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbât etmezsem, her cezaya râzıyım!
İşte yalnız bir nümûne olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale‑i Nurun umdelerini ve hülâsa ve esâslarını beyân ederek Risale‑i Nurun bir müdafaanâmesi hükmüne geçen Meyve Risalesi’ni ibraz ediyorum ve Ankara makàmâtına vermek için yeni harflerle yazdırmaya müşkülâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid‑i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
497
Elhâsıl: Yâ, Risale‑i Nuru tam serbest bırakınız, veyâhut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikati, elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi îkaz etmek lâzım idi ki, kader‑i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur‑u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.
MevkufSaid Nursî
498
Hakkımızdaki Hilâf‑ı Adâlet Muâmele ve İthâmlara Örnekler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar cârî bir âdet‑i İslâmiye’ye ittibâen Risale‑i Nurun hususî menba'ları olan yüzer âyât‑ı meşhûreyi, büyük bir en'âm gibi “Hizb‑i Kur'ânî” yaptığımızı, “Dinde tahrifat yapıyor” diye muâheze etmişler.
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle, bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi bizi ittiham etmek ister.
Hem, Ankara’da hükûmetin riyâsetinde bulunan birisine (Mustafa Kemâl’e) söylediğim i'tirâzlara ve ağır sözlere mukàbele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra onun yanlışını gösteren bir hakikat‑i hadîsiyeyi beyândaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkidlerim medâr‑ı mes'ûliyet yapılmış. Ölmüş alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede!‥ Hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb‑ı Hakk’ın bir tecellî‑i hâkimiyeti olan adâletleri, kanunları nerede!
Hem; biz, hükûmet‑i cumhûriye esâslarından en ziyâde kendimize medâr‑ı istinâd ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz “hürriyet‑i vicdân” esâsı, bizim aleyhimizde medâr‑ı mes'ûliyet tutulmuş, güyâ biz hürriyet‑i vicdân esâsına muârız gidiyoruz!
Hem, medeniyetin seyyiâtını ve kusurlarını tenkid etmesinden hâtır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi, zabıtnâmelerde isnâd ediyor. Güyâ ben, radyo (Hâşiye‑1), tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabûl etmiyorum, diye terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes'ûl ediyor.
499
İşte, bu nümûnelere kıyâsen ne kadar hilâf‑ı adâlet bir muâmele olduğunu, inşâallâh, insaflı ve adâletli olan Denizli müddeiumumîsi ve Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhâmlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en acîbi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumîsi benden sordu: “Mahrem Beşinci Şuâ’da demişsin; (Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak.) Muradın, orduyu hükûmete karşı itâatsizliğe sevketmektir.”
Ben de dedim: “Maksadım, o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir hadîs’in mânâsını küllî bir sûrette beyân eden, hem aslı eskiden te'lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediği hâlde nasıl sebeb‑i ittiham olur?” Maatteessüf, o insafsızların o acîb ittihamı iddianâmeye girmiş.
Hem en garîbi şudur ki; bir yerde demişim: Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ni'metleri olan tayyare, şimendifer ve radyoya büyük şükür ile mukàbele lâzımken, beşer şükür etmedi, tayyareler ile başlarına bomba yağdı. Ve radyo, öyle büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, ona mukâbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız‑ı Kur'ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'ân’ı dinlettirsin (Hâşiye‑2) ve Yirminci Söz’de Kur'ânın medeniyet hàrikalarından gaybî haber verdiğini beyân ederken, bir âyetin işâreti olarak, “kâfirler, şimendifer ile Âlem‑i İslâm’ı mağlûb ederler.” demişim. İslâm’ı, bu hàrikalara teşvik ettiğim hâlde bir sebeb‑i ittiham olarak, “Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde” diye, iddianâmenin âhirinde, beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binâen ittiham eder.
500
Hem; hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde bir adam, Risale‑i Nurun ikinci bir ismi olan “Risaletü'n‑Nur” tâbirinden, “Kur'ânın nurundan bir risalettir, bir ilhâmdır?” demiş. İddianâmede, başka yerin verdikleri yanlış mânâ ile güyâ “Risale‑i Nur bir resûldür.” diye benim için bir sebeb‑i ittiham tutulmuş.
Hem, müdafaâtımda yirmi yerde kat'î bir sûrette hüccetler ile isbât etmişiz ki: Bütün dünyaya karşı da olsa, din ve Kur'ân ve Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez! Ve biz, onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz!. Bu da'vânın emâreleri yirmi senede binlerdir.
Mâdem böyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Said Nursî
501
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
Bu i'tirâzda muhâtabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelâ: Asl u faslı olmayan ve hâtırıma gelmeyen bir siyâsî cem'iyet nâmını, masûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale‑i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îmân ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan bîçâreleri, o cem'iyetin nâşiri, ya fa'âl bir rüknü veya mensûbu veya Risale‑i Nuru okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp, mahkemeye vermek ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğunun kat'î bir hücceti şudur ki:
Kur'ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara “Hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i ilmiye” düsturuyla bir suç sayılmadığı hâlde, hakikat‑i Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi, öğrenmeye gayet muhtaç ve müştâk olanlara güneş gibi bildiren Risale‑i Nuru okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüz risale içinde, yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki‑üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş. Hâlbuki o risaleleri biri müstesnâ Eskişehir Mahkemesi tedkik etmiş, icâbına bakmış. Ve müstesnâ ise, hem istid'amda ve hem i'tirâznâmemde gayet kat'î cevab verildiği ve “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok!” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbât edildiği hâlde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolmayan risalelerin üç‑dört cümlelerini bütün Risale‑i Nura teşmîl eder gibi, Risale‑i Nuru okuyan ve yazanı suçlu ve beni de “Hükûmet ile mübâreze eder.” diye ittiham etmişler.
502
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhâd ve kasemle te'min ederim ki, bu on seneden ziyâdedir ki, iki reisten ve bir meb'ûstan ve Kastamonu Vâlisinden başka hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, memurları, meb'ûsları kimler olduğunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki, bir adam mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman mı? Karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin! Bu hâllerden anlaşılıyor ki; bil'iltizam, her hâlde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahâneleri icâd ederler.
Mâdem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünkü ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur.
Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki: Siz, i'dâm‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz; hattâ size acıyoruz.
Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrî ve kat'îsidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münâsebeti olmayan bir siyâsî cem'iyet vehmini veren üç maddedir:
503
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim, benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları; bir cem'iyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale‑i Nurun bazı şâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhûriyet kanunları müsâade eden ve ilişmeyen ve Cemâat‑i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cem'iyet zannedilmiş. Hâlbuki, o mahdûd üç‑dört şâkirdin niyetleri cem'iyet‑memiyet değil, belki sırf hizmet‑i îmâniyede hàlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar, kendilerini dalâlet ve dünya‑perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsâid bulduklarından, fikren diyorlar ki; “Herhalde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükûmetin bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsâid kanunlarına muhâliftirler. Öyle ise muhâlif bir cem'iyet‑i siyâsiyedirler.”
Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan, içinde dâimî kalsaydı ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye – ki, şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabûl ettiremez. – Haydi böyle de olsa, mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz! Son sözüm: ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
Said Nursî
504
Cumhûriyet Hakkında Fikrin Nedir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa‑i müdafaayı beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki:
Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?
Ben de dedim:
Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe‑i Hayat’ım isbât eder. Hülâsası şudur ki;
O zaman, şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim; ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: “Bu karınca ve arı milletleri, cumhûriyetçidirler, o cumhûriyet‑perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.” Sonra dediler: “Sen, Selef‑i Sâlihîne muhâlefet ediyorsun?” Cevaben diyordum: “Hulefâ‑i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis‑i cumhûr idi. Sıddık‑ı Ekber (R.A.), Aşere‑i Mübeşşere’ye ve Sahâbe‑i Kirâm’a elbette reis‑i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat‑i adâleti ve hürriyet‑i şer'iyeyi taşıyan, mânâ‑yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bî‑taraf kalmak, yani hürriyet‑i vicdân düsturuyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir – şimdi yirmi sene oluyor – ki, hayat‑ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet‑i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El‑iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına, îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ‑pervâ ilân ve ihtar ederim ki:
505
Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ olarak, siz beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim:
Ben, Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsi ile i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saâdet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm‑ı ebedî ile ve dâimî haps‑i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak, kemâl‑i rahat-ı kalble teslîm‑i rûh etmeye hazırım!
MevkufSaid Nursî
506
Emniyeti İhlâl Perdesi Altında îmâna ve Emniyete Hizmetimiz İçin Bize Hücum Ediliyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki; hükûmet hesabına, “hissiyat‑ı diniyeyi âlet ederek emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek.” için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim, îmânımız için ve îmâna ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale‑i Nurun yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabûl ettikleri hâlde, Risale‑i Nurun şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukûât olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukûâtlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet‑i vicdân prensibine zıd olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun yüzaltmış üçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân‑ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr‑ü mutlaka düşen bedbahtlar; elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Her ceza ve i'dâmınıza hazırız! Hapsin harici, bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenâdır. Bize karşı gelen böyle bir istibdâd‑ı mutlak altında hiçbir hürriyet, ne hürriyet‑i ilmiye, ne hürriyet‑i vicdân, ne hürriyet‑i diniye olmamasından ehl‑i nâmus ve diyânet ve tarafdâr‑ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka çaresi kalmaz! Biz de, ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ diyerek Rabbimize dayanıyoruz.
MevkufSaid Nursî
507
Hukukumu Müdafaa Etmek İçin Ehemmiyetli Bir Talebim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid‑i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale‑i Nurun bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir‑iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle bir‑iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. Tâ ki hem müdafaâtımı, hem Risale‑i Nurun müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki‑üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem Hey'et‑i Vekileye, hem Meclis‑i Meb'ûsân’a, hem Şûrâ‑yı Devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale‑i Nurdur ve Risale‑i Nura ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem‑i İslâm’ın nazar‑ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale‑i Nura perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâm’ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: “Risale‑i Nur ve şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
508
Hey bedbahtlar! Risale‑i Nurun, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu, àlî bir hey'et‑i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler. Eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf Said Nursî
509
Kararnâmede Esâs Tutulan Üç Madde
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale‑i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: “Bir cem'iyet‑i siyâsiye veya cem'iyet‑i nakşiye teşkil edeceğiz.” Dâima dediğim budur: Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız.
Umum ehl‑i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat‑i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr‑ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da “Hizbullâh” nâmı verilen ve umum ehl‑i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l‑Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl‑i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan “Tesettür Risalesi” ve “Hücumât‑ı Sitte Ve Zeyli” risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: “Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde isti'mâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
MevkufSaid Nursî
510
Makam‑ı iddianın beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmların kat'î cevabları
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi!
Ankara makàmâtına, Reis‑i Cumhûra istid'a sûretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de bunu ehemmiyetle kabûl ettiklerini gösteren cevabî mektûbunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam‑ı iddianın aleyhimizde beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmın kat'î cevabları bu müdafaâtımda vardır. Sâir yerlerin garazkârâne ve sathî zabıtnâmelerine bina edilen buranın ehl‑i vukûf raporunda hilâf‑ı vâki ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu i'tirâznâmem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arzettiğim gibi Eskişehir Mahkemesine, 163’üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet‑i Cumhûriyenin ikiyüz meb'ûsu içinde aynı rakam 163 meb'ûsun imzalarıyla Van’daki dâru'l‑fünûnuma (medreseme) yüzelli bin banknot tahsîsat kabûl etmeleri ve onun ile hükûmet‑i Cumhûriyenin bana karşı teveccühü, bu 163’üncü maddeyi hakkımda hükümden iskàt ediyor, dediğim hâlde, o ehl‑i vukûf, “163 meb'ûs Said aleyhinde takibat yapmışlar.” diye tahrif etmiş. İşte makam‑ı iddia da bu ehl‑i vukûfun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binâen bizi mes'ûl tutuyor.
Hâlbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et‑i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkîkine havâle edilen Risale‑i Nurun bütün eczâları tedkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda: “Said’in ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesâtı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû‑i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmadığını ve Said’in şâkirdleri, muhâberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.” diye müttefikan karar vermişler.
511
Hem ehl‑i vukûf: “Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi, hem samîmî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esâslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî’yle muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler. Beş‑on mahrem ve şekvâlı ve gayr‑ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hadîs‑i Şerîfin hakikati nâmına yazılmışlardır. Din, Îmân, Allah, Peygamber, Âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'alar ve fâideli menkıbeleri ihtiva eden mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve âsâyişe ilişecek ciheti yoktur.” diye müttefikan karar vermişler.
İşte, makam‑ı iddia, bu yüksek ehl‑i vukûfun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binâen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız. Hattâ temsîlde hatâ olmasın bir bektâşîye: “Ne için namaz kılmıyorsun?” demişler. O da: “Kur'ân’da ﴿لَا تَقْرَبُوا الصَّلَوةَ﴾ var.” demiş. Ona demişler: “Bunun arkasını, yani ﴿وَاَنْتُمْ سُكَارٰى﴾ ’yı da oku.” denildiğinde: “Ben hâfız değilim.” demiş olması kabîlinden, Risale‑i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyân eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz‑kırk misâli görülecektir. Bu nümûnelerden latîf bir vâkıayı beyân ediyorum:
512
Eskişehir Mahkemesinde makam‑ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale‑i Nurun îmân derslerine “Halkları ifsad ediyor.” gibi bir tâbir ve sonradan o tâbirden vazgeçtiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:
“Hey bedbaht! Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmetinin ihbar‑ı gaybîsiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet‑i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmânlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale‑i Nurun irşadlarına “ifsad” diyorsun. Allah’tan korkmuyorsun, dilin kurusun!” demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam‑ı iddia gördüğü hâlde, “Said, etrafına fesâd saçmış.” tâbirini insafınıza, vicdânınıza havâle ediyorum.
Makam‑ı iddia, Risale‑i Nurun ictimâî derslerine ilişmek fikriyle: “Dinin tahtı ve makamı, vicdândır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla ictimâî keşmekeşler olmuştur.” dedi.
Ben de derim ki: “Din yalnız îmân değil, belki amel‑i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür.” Acaba katl, zinâ, sirkat, kumar, şarab gibi hayat‑ı ictimâiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfî gelir mi? O hâlde; her hânede, belki herkesin yanında dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale‑i Nur amel‑i sâlih noktasında, îmân cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab‑ı İlâhîyi hâtırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.”
Hem, makam‑ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerâmetkârâne bir tevâfukunun imza edilmesiyle, “Bir cem'iyet efrâdı” diye mânâsız bir emâre beyân etmiş.
513
Acaba esnâfların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nev'i imzalara cem'iyet ünvânı verilir mi? Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesini gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemâl‑i nefretle benden kaçacak idiler. Demek nasıl ben ve biz, İmâm‑ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor aynen öyle de: Bu masûm ve sâfî ve hàlis dindarlar, benim gibi bir bîçâreye îmân derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhûm bir cem'iyet‑i siyâsiye vehmini vermiş. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Mevkuf, haps‑i münferitteSaid Nursî
514
Son Sözün Mühim Bir Parçası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir
Son Sözün Mühim Bir Parçası
Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına, hakikat‑i Kur'âniye ve hakàik‑ı îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle bin üçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar Müslümanların hakikate ve saâdet‑i dâreyne giden cadde‑i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve i'tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba, mahkeme‑i kübrâ’da, bu üçyüz milyar da'vâcıların karşısında sizden sorulsa ki: “Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe “Tarih‑i İslâm” nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirdleri, kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi siyasetinize muhâlif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz! Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur'ân cadde‑i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve haps‑i münferitten kurtarmak için Kur'ân’ın hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cem'iyetle münâsebeti olmayan o hàlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet nâmı verip ilişmişsiniz? Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz!” dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.
515
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münâfıklar, istibdâd‑ı mutlaka “cumhûriyet” nâmı vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlak’a “medeniyet” ismi vermekle, cebr‑i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perîşan ederek, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebî hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale‑i Nur şâkirdlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işâretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ûlsünüz!
Denizli Hapishânesinde tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferitte mevkufSaid Nursî
516
Son Sözün Bir Kısmı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Son Sözün Bir Kısmı
Efendiler! Şimdiki hayat‑ı ictimâiyeyi bilemediğimden, makam‑ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahâne olmak için pek musırrâne ileri sürdüğünüz cem'iyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevablarımızı Ankara ehl‑i vukûfunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mânâ geldi:
Mâdem, hayat‑ı ictimâiyenin bir temel taşı ve fıtrat‑ı beşeriyenin bir hâcet‑i zarûriyesi ve aile hayatından tâ kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta ve her insanın kâinâtta gördüğü ve tek başına mukàbele edemediği medâr‑ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfâsına mâni, maddî ve manevî esbâbın tehâcümâtına karşı bir nokta‑i istinâd ve medâr‑ı tesellî olan dostluk ve kardeşâne cemâat ve toplanmak ve samîmâne uhrevî cem'iyet ve uhuvvet, siyâsî cebhesi olmadığı hâlde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saâdetlerine kat'î vesile olarak îmân ve Kur'ân dersinde hàlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesânüd taşıyan Risale‑i Nur şâkirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders‑i îmânda toplanmalarına, “cem'iyet‑i siyâsiye” nâmını verenler, elbette ve herhalde, ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya gayet gaddâr bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyet’e nemrûdâne adâvet eder, hem hayat‑ı ictimâiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husûmet eder ve bu vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve dinî mukaddesâta karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücâdele eder. Veya ecnebî hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el‑hannâs bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara, fir'avunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar isti'mâl ettiğimiz manevî silâhlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.
MevkufSaid Nursî
517
İnsafsız Memurlara ve Mahkemeyi Şaşırtan Propagandacılarına Hitâben Bir Konuşma
Efendiler! Otuz‑kırk seneden beri ecnebî hesabına ve küfür ve ilhâd nâmına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'ân hakikatine ve îmân hakikatlerine her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitâben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsâade ediniz…
(Fakat ikinci gün berâet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)
Tecrid‑i mutlakta ve haps‑i münferitteMevkuf Said Nursî
518
Mühim Bir Suâle Hakikatli Bir Cevaptır
Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: “Mustafa Kemâl sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve Vilâyât‑ı Şarkıyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz‑i umumî yapmak teklifini neden kabûl etmedin? Eğer kabûl etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat‑ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale‑i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabûl etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr‑ı ihlâsı taşıyan Risale‑i Nur meydâna gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale‑i Nurun şiddetli tokatları için beni i'dâma mahkûm eden zâtlar Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarıp i'dâm‑ı ebedîden necât bulsalar, siz şâhid olunuz, ben onları da rûh u canımla helâl ederim!
Berâetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla tâciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale‑i Nurun kàbil‑i inkâr olmayan bir kerâmetidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektûblarımda ve binler şâkirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka dokuz ay tedkîkàtta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hàrika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrârı meydâna çıksa, elbette onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi madde bulunacak. Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: “Pek hàrika ve mağlûb olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor.” veya diyeceksiniz: “Gayet inâyetkârâne bir hıfz‑ı İlâhîdir.” Elbette böyle bir dehâ ile mübâreze etmek hatâdır, millete ve vatana büyük bir zarardır; ve böyle bir hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye’ye karşı gelmek fir'avunâne bir temerrüddür.
Eğer deseniz: “Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezâret etmesek, derslerinle ve gizli esrârınla hayat‑ı ictimâiyemizi bulandırabilirsin.”
519
Ben de derim: Benim derslerim, bilâ‑istisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk‑ellibin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği hâlde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib‑i mes'ûliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla berâetimize ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş‑on kelime bahâne edip, yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale‑i Nura ilişmeniz, mânâsız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezâretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve fâidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık vaziyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduâyı yapmak ihtimali var. “Mazlumun âhı, tâ Arşa kadar gider.” diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: “Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Hâlbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi?”
Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızâsıyla ve kalben kabûlüyle ancak yedibin Avrupa‑perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat‑ı şer'iye ve cebr‑i kanunî cihetiyle girmektense azîmet‑i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat‑ı ictimâiyeyi terkeden adama “İnâd ediyor, bize muhâliftir.” denilmez. Haydi inâd dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inâdı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhûde hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inâdın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi siyâsî muhâlif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve ma'nen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, fâidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat‑ı siyâsiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu hâlde onun muhâlefetinden tevehhüm etmek, dîvâneliktir. Dîvânelerle ciddi konuşmak dahi bir dîvânelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. “Ne yaparsanız minnet çekmem!” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
520
﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
521
Denizli Hapsinde Yazdığı Mektûblardan
Hazret‑i Üstad, Her Hapishânede Tecrid‑i Mutlak İçinde Bırakılmış ve Başkalarıyla Görüşmesi Yasak Edilmiştir!
İslâmiyet düşmanları, Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebelerini mahkemelere sevkederken, ortalığa korkular ve tehdidler yayarlar, resmî makamlara bütün bütün uydurma ma'lûmâtlar yazdırırlar, herkesi Bediüzzaman ve Risale‑i Nurdan uzaklaştırmak için uğraşırlar, Nur Talebelerinin aralarına fesâd sokarak tesânüdlerini bozmak için entrikalar çevirirler.
Bediüzzaman Said Nursî, Nur Talebelerinin menfî propagandalara aldanmamaları ve hem de Nur Talebelerinin, sevgili Üstadlarıyla görüşmek iştiyakı şiddetli olduğundan bu rûhî ihtiyacı tatmin için, sâir zamanlarda olduğu gibi, Denizli hapsinde de yazdığı mektûblardan bir kısmını buraya dercediyoruz. Hapishânelerde yazılan mektûb ve eserleri Nur Talebeleri gizlice üstadlarından getirmeyi te'min ederler. Zîra Hazret‑i Üstad, her hapishânede tecrid‑i mutlak içinde bırakılmış ve başkalarıyla görüşmesi yasak edilmiştir!
Bu Fıkra Bir Câsus Vâsıtasıyla Resmî Memurların Eline Geçtiği İçin “Lâhika”ya Girmiştir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ramazan‑ı Şerîften bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından verildiğine kuvvetli ihtimal verdiğimiz – doktorun tasdikiyle – bir zehirin hastalığıyla harâretim kırk dereceden geçmeye başlamış iken, Kastamonu’da adliye müddeiumumîleri ve taharrî komiserleri, menzilimi taharrî etmeye geldiler. Ben, o dakikadan sonra, başıma gelen dehşetli taarruzu, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile anlayarak ve “şiddetli zehirli hastalığım dahi ölüme gidiyor.” diye Isparta Vilâyeti’nde kıymetdâr kardeşlerimin kucaklarında teslîm‑i rûh edip o mübârek toprakta defnolmamı, kalben niyâz ettim.
522
Hizbü'l‑Ekberü'l-Kur'ân’ı açtım. Birden bu âyet‑i Kerîme ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ﴾ karşıma çıktı, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, üç kuvvetli emâre ile mânâ‑yı işârî bana ve bize tesellî veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musîbeti bir cihette hiçe indirdi ve Isparta’ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbî duâmın kabûl olmasına delil eyledi.
Birinci emâre: (Şeddeler sayılır.) Hesab‑ı ebcedî ile bin üç yüz altmış iki, bu senenin Arabî aynı tarihine tevâfuk edip, mânâsıyla der: “Sabreyle! Başına gelen kazâ‑yı Rabbâniyeye teslîm ol! Sen inâyet gözü altındasın, merak etme! Gecelerde tesbihât ve tahmîdâta devam eyle!”
Tahlil: Üç (ر) altıyüz; dört (ن) ikiyüz; bir (س) bir (م) yüz; bir (ص) , bir (ف) bir (م) iki yüz on; dört (ك) , bir (ع) yüz elli; üç (ح) , bir (و) , bir (ى) kırk; bir (ل) , dokuz (ب) , bir (د) , bir (و) , dört (ا) altmış iki eder. Yekûnu bin üç yüz altmış iki ederek, bu senenin aynı tarihine ve başımıza gelen musîbetin aynı dakikasına tamı tamına tevâfuku, kuvvetli bir emâredir.