Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar)

Ey Rabbü'l‑berri ve'l-bahr!
Kur'ânın dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemin, senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler, öyle de, bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler.
474
Evet, bu dünyamızın menba'‑ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcûd hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücûduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hàlık’ını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat‑ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işâret ve rezzâkına şehâdet etmesin.
Hem, denizde; kıymetdâr, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki, güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke‑i hilkatte birlik ve icâdca gayet kolay ve efrâdca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre‑i arzı kuşatan muhît denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi' ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzâk vesâir umûrlarını küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna mevcûdâtı adedince işâretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin haşmetine ve herşeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iâşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzûniyetleriyle, Senin herşeye muhît ilmine ve herşeye şâmil hikmetine işâret ederler.
475
Ve senin, bu misâfirhâne‑i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işâret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misâfirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette makarr‑ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fânî ve küçük nümûneleridirler.
İşte denizlerin böyle gayet hàrika bir tarzda arzın etrafında vaziyet‑i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irâde ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine musahhardırlar ve lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’ını takdis edip Allâhu Ekber derler.

Beşinci Fıkra (Dağlar)

Ey dağları zemin sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr‑i Zülcelâl!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acâibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te'sirâtından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına ve havanın gazât‑ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhâfaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
476
Evet, dağlardaki taşların envâ'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi' olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları, sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur ki; tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn‑ü hilkatiyle, fâideleriyle, hususan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet‑i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan çeşit çeşit envâ'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihâyetsiz kadîr, nihâyetsiz hakîm, nihâyetsiz rahîm ve kerîm bir sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i idare ve vahdet‑i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından Sâni'in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnû'lar, zeminin her tarafında, herbir nev'i aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir bir işe mâni olmadan, sâir nev'iler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın icâdları, senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder;
Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi' hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve mâdeniyâtla doldurmak ve muhtaçlara teshìr etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atine delâlet ve toprak tabakàtı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle senin herşeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.
477
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağları levâzımatlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihâzât anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işâret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki; bu kadar kerîm ve misâfir‑perver ve bu kadar hakîm ve şefkat‑perver ve bu kadar kadîr ve rubûbiyet‑perver bir Sâni'in, elbette ve herhalde çok sevdiği o misâfirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânatının, ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir‑i Külli Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshìr eden Hàlık’ını takdis ve tesbih ederler.

Altıncı Fıkra (Ağaç ve Nebâtât)

Ey Hàlık‑ı Rahmân ve ey Rabb‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasıl ki semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahlûklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de, zemindeki bütün ağaç ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.
478
Ve umum eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket‑i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâni'inin isimlerini tavsif ve ta'rif eden çiçeklerinden ve letâfet ve cilve‑i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan hàrika san'at içindeki nizâm ve nizâm içindeki mîzan ve mîzan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla nihâyetsiz rahîm ve kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke‑i hilkatte müşâbehet ve tedbir ve idarede münâsebet ve onlara taalluk eden icâd fiilleri ve Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâ'ın hadsiz efrâdlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, O Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, onlar Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, rû‑yi zeminde dörtyüzbin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüzbinler tarzda iâşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icâd eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksâmını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in'âmlar ve idareler ve iâşeler ve icraatlar kemâl‑i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itâat ve musahhariyetleriyle hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber, o ağaçların ve nebâtların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve senin gayet kemâldeki cemâl‑i san'atına ve nihâyet cemâldeki kemâl‑i ni'metine hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler.
479
Hem, bu muvakkat handa ve fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcâr ve nebâtâtın elleriyle, bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar, işâret belki şehâdet eder ki:
Misâfirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât‑ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkat tarafından: Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i'dâm etti.” dememek ve dedirmemek ve saltanat‑ı ulûhiyet’ini iskàt etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştâk dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet’e lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümûnelerdir.
Hem ağaçlar ve nebâtlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmîd ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî' bir sûrette; etleri çok muhtelif, san'atları çok acîb, çekirdekleri çok hàrika olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebâtların başlarına koyarak zîhayat misâfirlerine göndermek cihetinde, lisân‑ı hâl olan tesbihâtları, zuhûrca lisân‑ı kàl derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irâde ve ihsânatınla, senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar ve senin herbir emrine mutî'dirler.
480
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey kibriyâ‑yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni'‑i Hakîm ve Hàlık‑ı Rahîm!
Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle seni kusurdan, aczden, şerîkten takdis ederek hamd ü senâ ederim.

Yedinci Fıkra (İnsan ve Hayvanat)

Ey Fâtır‑ı Kadîr! Ey Müdebbir‑i Hakîm! Ey Mürebbî‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcâr seni tanıyorlar, senin Sıfât‑ı Kudsiyeni ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı bildiriyorlar; öyle de, zîhayatlardan rûhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâlarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizâm ve gayet hassas bir mîzan ve gayet mühim fâideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde, gayet san'atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihâzât‑ı bedeniyesiyle, senin vücûb‑u vücûduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin.
Çünkü, bu kadar basîrâne nâzik san'at ve şuûrkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette kör kuvvet ve şuûrsuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir. Çünkü, o hâlde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek; âdeta ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak, sonra teşkil‑i cesed ona havâle edilir ve kendi kendine oluyor denilebilir.
481
Ve hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i tedbir ve vahdet‑i idare ve vahdet‑i nev'iye ve vahdet‑i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşâhede edilen sikke‑i fıtratta birlik ve herbir nev'in efrâdı sîmâlarında görülen sikke‑i hikmette ittihâd ve iâşede ve icâdda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, Senin vahdetine kat'î şehâdette bulunmasın ve herbir ferdinde kâinâta bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde Senin ehadiyetine işâreti olmasın.
Hem nasıl ki; insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüz bin envâ'ı, muntazam bir ordu gibi techiz ve ta'limât ve itâat ve musahhariyetle ve en küçükten en büyüğe kadar, rubûbiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla o rubûbiyetinin derece‑i haşmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet san'atlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla, kudretinin derece‑i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimâlden cenûba kadar yayılan mikroptan gergedana kadar, en küçücük sinekten en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife‑i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht‑ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihâyetsiz genişliğine kat'î delâlet ederler.
Hem nasıl ki, hayvanattan herbirisi kâinâtın bir küçük nüshası ve bir misâl‑i musağğarı hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakîk bir hikmetle, karışık eczâları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı sûretlerini şaşırmayarak hatâsız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne, adedlerince işâretler ederler;
Öyle de, herbiri birer mu'cize‑i san'at ve birer hàrika‑i hikmet olacak kadar san'atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhîrini istediğin san'at‑ı Rabbâniye’nin kemâl‑i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine işâret ve herbirisi, hususan yavrular, gayet nâzdâr, nâzenîn bir sûrette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inâyetinin gayet şirin cemâline hadsiz işâretler ederler.
482
Ey Rahmânürrahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-emîn! Ey Mâlik‑i yevmi'd-din!
Senin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ının ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin irşadıyla anladım ki: Mâdem kâinâtın en müntehab neticesi hayattır ve hayatın en müntehab hülâsası rûhtur ve zîrûhun en müntehab kısmı zîşuûrdur ve zîşuûrun en câmi'i insandır ve bütün kâinât ise, hayata musahhardır ve onun için çalışıyor ve zîhayatlar zîrûhlara musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar ve zîrûhlar insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar ve insanlar fıtraten Hàlık’ını pek ciddi severler ve Hàlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir ve insanın isti'dâdı ve cihâzât‑ı maneviyesi, başka bir bâkî âleme ve ebedî bir hayata bakıyor ve insanın kalbi ve şuûru, bütün kuvvetiyle bekà istiyor ve lisânı, hadsiz duâlarıyla bekà için Hàlık’ına yalvarıyor;
Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbûb ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kàbil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mes'ûdâne yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecellî eden isimlerin, bu fânî ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem‑i bekàda onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işâret ederler.
Evet, ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkînin âyine‑i zîşuûru bâkî olmak lâzım gelir.
483
Hayvanların rûhları bâkî kalacağını ve Hüdhüd‑ü Süleymânî (A.S.) ve Neml’i ve Nâka‑i Sâlih (A.S.) ve Kelb‑i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrâd‑ı mahsûsa hem rûhu, hem cesediyle bâkî âleme gideceği ve herbir nev'in, arasıra isti'mâl için bir tek cesedi bulunacağı, rivâyet‑i sahîhadan anlaşılmakla beraber; Hikmet ve Hakikat, hem Rahmet ve Rubûbiyet öyle iktiza ederler.
Ey Kàdir‑i Kayyûm!
Bütün zîhayat, zîrûh, zîşuûr, Senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle ve ancak Senin irâde ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rubûbiyetinin emirlerine teshìr ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için rahmet tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile Sâni'lerini ve Ma'bûdlarını kusurdan, şerîkten takdis ve ni'metlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibâdet‑i mahsûsasını yapıyorlar.
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından perdelenmiş olan Zât‑ı Akdes!
Bütün zîrûhların tesbihâtıyla Seni takdis etmek niyet edip, سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ diyorum!
484

Sekizinci Fıkra (Enbiyâ, Evliyâ, Asfiyâ)

Yâ Rabbe'l‑Âlemîn! İlâhe'l‑evvelîne ve'l-âhirîn! Yâ Rabbe's‑semâvâti ve'l-arâdîn!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: Nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebât, hayvan efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işâret ediyorlar; öyle de, kâinâtın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan enbiyâ, evliyâ, asfiyânın hülâsası olan kalblerinin ve akılların müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtla yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyetle senin vücûb‑u vücûduna ve senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu'cizât ve kerâmât ve yakìnî bürhânlarıyla haberlerini isbât ediyorlar.
Evet kalblerde, perde‑i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hâtırât‑ı gaybiye ve ilhâm edici bir zâta baktıran hiçbir ilhâmât‑ı sâdıka ve hakkalyakìn sûretinde sıfât‑ı kudsiye ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı keşfeden hiçbir i'tikàd‑ı yakìne ve enbiyâ ve evliyâda, bir Vâcibü'l‑Vücûd’un envârını aynelyakìn ile müşâhede eden hiçbir nurânî kalb ve asfiyâ ve sıddıkînde, bir Hàlık‑ı Külli Şey’in âyât‑ı vücûbunu ve berâhin‑i vahdetini ilmelyakìn ile tasdik eden, isbât eden hiçbir münevver akıl yoktur ki senin vücûb‑u vücûduna ve sıfât‑ı kudsiyene ve Senin Vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ‑i Hüsnâ’na şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işâreti olmasın!
485
Ve bilhassa, bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddıkînin imâmı ve reisi ve hülâsası olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizât‑ı bâhiresi ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakikat‑i àliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü'l‑hülâsası olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hiçbir âyet‑i tevhidiye-i kàtıası ve mesâil‑i îmâniyeden hiçbir mes'ele‑i kudsiyesi yoktur ki, senin vücûb‑u vücûduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfâtına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işâreti bulunmasın!‥
Hem nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir‑i sâdıklar, mu'cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinâd ederek, senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler, öyle de, herşeye muhît olan Arş‑ı A'zamın külliyat‑ı umûrunu idareden kalbin gayet gizli ve cüz'î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece‑i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icâd eden; hiçbir fiil bir fiile, bir bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece‑i azametini icmâ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbât ediyorlar.
486
Hem nasıl ki, bu kâinâtı, zîrûha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan seyyârâta kadar bütün envâ'‑ı mahlûkatı emirlerine itâat ettiren ve teshìr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizât ve hüccetleriyle isbât ederler; öyle de, kâinâtı, eczâları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab‑ı kebîr hükmüne getiren ve Levh‑i Mahfûz’un defterleri olan İmâm‑ı Mübîn ve Kitab‑ı Mübîn’de, bütün mevcûdâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuûrun başlarında bütün kuvve‑i hâfızalarda, sâhiblerinin tarihçe‑i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihâtasına ve herbir mevcûda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve herbir zîhayatta a'zâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları takib eden, hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mîzancıklar ile techiz ettiren hikmet‑i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne; hem bu dünyada nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir sûrette dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu dünyada onları gören müştâkların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bil'icmâ, bil'ittifak şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem yüzer mu'cizât‑ı bâhiresine ve âyât‑ı kàtıasına istinâden başta Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Hakîmin olarak, bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar ve kulûb‑u nurâniye aktâbı olan evliyâlar ve ukùl‑ü münevvere erbâbı olan asfiyâlar, bütün suhuf ve kütüb‑ü mukaddesede, senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehditlerine istinâden ve senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet‑i celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden ve keşfiyât ve müşâhedât ve ilmelyakìn i'tikàdlarıyla, saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar ve ehl‑i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îmân edip şehâdet ediyorlar.
487
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!
Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını tekzîb edip, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itâatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle senin azamet‑i kibriyâna dokunan ve izzet‑i celâline dokunduran ve Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâlet ve ehl‑i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin!
Böyle nihâyetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten senin nihâyetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdis ediyorum. ﴿سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا âyetini, vücûdumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum.
488
Belki Senin O sâdık elçilerin ve doğru dellâl‑ı saltanatının hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem‑i bekàda ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdet, işâret, beşâret ederler. Ve bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat‑i ekber-i haşriye olduğunu îmân ederek senin ibâdına ders veriyorlar.
Ey Rabbü'l‑Enbiyâ ve's-Sıddıkîn!
Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irâde ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmîd, tehlil ile küre‑i arzı bir zikirhâne‑i a'zam, bu kâinâtı bir mescid‑i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
489
Kur'ân’dan ve Münâcât‑ı Nebeviye olan Cevşenü'l‑Kebîr’den aldığım bu dersimi, bir ibâdet‑i tefekküriye olarak, Rabb‑i Rahîm’imin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'ân’ı ve Cevşenü'l‑Kebîr’i şefâatçi ederek rahmetinden affımı niyâz ediyorum.
Said Nursî
491

Beşinci KısımDenizli Hayatı

492
Risale‑i Nurun neşriyat ve fütûhât dâiresi gittikçe genişliyor İştiyakla Nurları okuyanlar, günden güne ziyâdeleşiyor. Risale‑i Nurdaki hàrika kuvvet ve te'sirâtın neticesini müşâhede eden gizli İslâmiyet düşmanları yine bir entrika çevirip Risale‑i Nura ve müellifi Bediüzzaman’a sû‑i kasdla: Bediüzzaman gizli cem'iyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çeviriyor, inkılâbları kökünden yıkıyor, Mustafa Kemâl’e deccâl, süfyân, din yıkıcısı diyor, bunu hadîslerle isbât ediyor.” gibi bir sürü bahâneler ve plânlarla ittiham edilerek Kastamonu’dan Denizli Ağır Ceza Mahkemesine, yüz yirmi altı talebesiyle beraber 1943 senesinde sevkediliyor. (Hâşiye)
Sonra, Risale‑i Nur Külliyatında siyâsî bir mevzû olup olmadığını tedkik için birkaç memurdan müteşekkil bir ehl‑i vukûf teşkil edilerek, müsâdere edilen Nur Risaleleri ve mektûblar tedkike başlanınca, Bediüzzaman, Bu vukûfsuz ehl‑i vukûf, Risale‑i Nuru tedkik edemez. Ankara’da yüksek, ilmî bir ehl‑i vukûf teşkil ettirilsin. Avrupa’dan feylesoflar getirilsin. Eğer onlar bir suç bulurlarsa, en ağır cezaya râzıyım.” der.
Bunun üzerine Risale‑i Nur Külliyatı ve bütün mektûblar Ankara’da profesörler ve yüksek âlimlerden mürekkeb bir ehl‑i vukûfa satır satır tedkik ettirilir. Ehl‑i vukûf tarafından: Bediüzzaman’ın siyâsî bir fa'âliyeti yoktur. O’nun mesleğinde cem'iyetçilik ve tarîkatçılık mevcûd değildir. Eserleri ilmî ve îmânîdir, Kur'ân’ın bir tefsiridir diye rapor veriliyor. Mahkemeye verilişindeki ittihamlar, delilsiz ve isbâtsız olduğu için, bir takım uydurma bahâne ve tertiblerden ibaret olduğu anlaşılıyor.
493
Neticede, Bediüzzaman büyük bir müdafaa yapıyor. Nihâyet, mahkeme ittifakla 16.6.944 tarih ve 199.136 sayılı berâet kararını veriyor. Yüzotuz parça Risale‑i Nur Külliyatının hepsine serbestiyet verip, sâhiblerine tamamen iâde ediyor. Berâet kararını, Temyiz Birinci Ceza Dâiresi, 30.12.1944 tarihli ilânla ittifakla tasdik edip, Risale‑i Nur da'vâsının hakkâniyeti kaziye‑i muhkeme hâlini alıyor.
Bediüzzaman Said Nursî ve talebelerinden bir kısmı, hapiste dokuz ay kaldıktan sonra berâet kararı üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursî Hazretlerini, hapishânede zehirliyorlar, ölüm tehlikesi geçiriyor! Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle kurtuluyorsa da, tarihte hiçbir kimseye yapılmayan zulüm, işkence ve ihanetlere ma'rûz bırakılıyor. Bediüzzaman, gizli dinsiz münâfıkların tahrîkâtıyla girdiği bütün mahkemelerde olduğu gibi, bu i'dâm plânıyla verildiği mahkemede de hak ve hakikati, pervâsızca ve ölümü hiçe sayarak haykırıyor.
Üstad Bediüzzaman, Denizli hapsinde Meyve Risalesi”ni te'lif etmiştir. Bu risale, bilâhare Asâ‑yı Mûsa Mecmuasının başında neşredilmiştir. Meyve Risalesini, iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Hapishânede bulunan bütün Nur Talebeleri ve diğer mahpuslar, Meyve risalesini yazmışlar, o risalenin hakikatleriyle iştigâl etmişlerdir. Hapishâneye kağıt sokulmuyordu. O eser, gizlice yazılmıştır. Hattâ kibrit kutusuna yazmışlar ve bu gibi şartlar altında çalışmışlardır (Hâşiye)
tarihce_ustad_denizli_mektup1.png
Üstad’ın, Denizli Hapsinde iken talebelerine gönderdiği ve kendi el yazısıyla yazdığı mektûb
Azîz, sıddık kardeşlerim,
Bu iddianâmeden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevk eden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı. Şimdi bir bahâne olarak, cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla, yalanlarını setre çalışıyorlar ve bunun bir eseri olarak, benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar. Güyâ temâs eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle, kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan (حا ص م د ب ر) ben, i'tirâznâmenin âhirinde, bu gelen fıkrayı diyecektim; fakat bir fikir mâni oldu. Fıkra şudur: Evet, biz bir cem'iyetiz
tarihce_ustad_denizli_mektup2.png
ve öyle bir cem'iyetimiz var ki, her asırda üçyüz milyon dâhil mensûbları var ve her gün beş defa, o mukaddes cem'iyetin prensipleriyle, kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; ve ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsî programıyla, birbirinin yardımına, duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın, îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komiteler ile münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
494

Bediüzzaman Said Nursî’nin Denizli Mahkemesi’nde Yaptığı Müdafaadan Bazı Kısımlar

………………
Evet, biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki, her asırda, üç yüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsî programıyla birbirinin yardımına, duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar.
İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ân’ın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
………………
Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı dîvân‑ı riyâsette şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor, diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder. Bu mes'elede, benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez! O, doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış! Ve Kur'ân dahi Arş‑ı A'zam ile bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün.
495
Hem, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtı ile ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmât‑ı gaybiyesiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur, bizim âdi ve şahsî kusurumuzdan mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı! Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî, telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. (Hâşiye)
Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale‑i Nura karşı çevrilen plânlar ve hücumlar, inşâallâh bozulacaklar. Onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez; dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler! Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler, Şeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar; Allah etmesin eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale‑i Nura hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar!
Elhâsıl; mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, îmânî hizmetimize ilişmesinler!.
MevkufSaid Nursî
496

Risale‑i Nuru Tam Serbest Bırakınız

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale‑i Nurla münâsebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakîki kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz, Risale‑i Nurun keşfiyât‑ı kat'iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanâatle bilmişiz ki; ölüm bizim için, sırr‑ı Kur'ân ile i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş ve bize muhâlif ve dalâlette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dâm‑ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î îmânı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps‑i münferittir (eğer âhirete inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiş ise).
Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye var ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz, en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem‑i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl‑i metânetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dâm‑ı ebedî ile ve haps‑i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz, onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikati isbât etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukûfsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl‑i vukûfa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbât etmezsem, her cezaya râzıyım!
İşte yalnız bir nümûne olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale‑i Nurun umdelerini ve hülâsa ve esâslarını beyân ederek Risale‑i Nurun bir müdafaanâmesi hükmüne geçen Meyve Risalesi’ni ibraz ediyorum ve Ankara makàmâtına vermek için yeni harflerle yazdırmaya müşkülâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid‑i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
497
Elhâsıl: , Risale‑i Nuru tam serbest bırakınız, veyâhut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikati, elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi îkaz etmek lâzım idi ki, kader‑i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur‑u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.
MevkufSaid Nursî
498

Hakkımızdaki Hilâf‑ı Adâlet Muâmele ve İthâmlara Örnekler

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar cârî bir âdet‑i İslâmiye’ye ittibâen Risale‑i Nurun hususî menba'ları olan yüzer âyât‑ı meşhûreyi, büyük bir en'âm gibi Hizb‑i Kur'ânî yaptığımızı, Dinde tahrifat yapıyor diye muâheze etmişler.
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle, bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi bizi ittiham etmek ister.
Hem, Ankara’da hükûmetin riyâsetinde bulunan birisine (Mustafa Kemâl’e) söylediğim i'tirâzlara ve ağır sözlere mukàbele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra onun yanlışını gösteren bir hakikat‑i hadîsiyeyi beyândaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkidlerim medâr‑ı mes'ûliyet yapılmış. Ölmüş alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede!‥ Hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb‑ı Hakk’ın bir tecellî‑i hâkimiyeti olan adâletleri, kanunları nerede!
Hem; biz, hükûmet‑i cumhûriye esâslarından en ziyâde kendimize medâr‑ı istinâd ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet‑i vicdân esâsı, bizim aleyhimizde medâr‑ı mes'ûliyet tutulmuş, güyâ biz hürriyet‑i vicdân esâsına muârız gidiyoruz!
Hem, medeniyetin seyyiâtını ve kusurlarını tenkid etmesinden hâtır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi, zabıtnâmelerde isnâd ediyor. Güyâ ben, radyo (Hâşiye‑1), tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabûl etmiyorum, diye terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes'ûl ediyor.
499
İşte, bu nümûnelere kıyâsen ne kadar hilâf‑ı adâlet bir muâmele olduğunu, inşâallâh, insaflı ve adâletli olan Denizli müddeiumumîsi ve Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhâmlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en acîbi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumîsi benden sordu: Mahrem Beşinci Şuâ’da demişsin; (Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak.) Muradın, orduyu hükûmete karşı itâatsizliğe sevketmektir.”
Ben de dedim: Maksadım, o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir hadîs’in mânâsını küllî bir sûrette beyân eden, hem aslı eskiden te'lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediği hâlde nasıl sebeb‑i ittiham olur?” Maatteessüf, o insafsızların o acîb ittihamı iddianâmeye girmiş.
Hem en garîbi şudur ki; bir yerde demişim: Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ni'metleri olan tayyare, şimendifer ve radyoya büyük şükür ile mukàbele lâzımken, beşer şükür etmedi, tayyareler ile başlarına bomba yağdı. Ve radyo, öyle büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, ona mukâbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız‑ı Kur'ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'ân’ı dinlettirsin (Hâşiye‑2) ve Yirminci Söz’de Kur'ânın medeniyet hàrikalarından gaybî haber verdiğini beyân ederken, bir âyetin işâreti olarak, kâfirler, şimendifer ile Âlem‑i İslâm’ı mağlûb ederler.” demişim. İslâm’ı, bu hàrikalara teşvik ettiğim hâlde bir sebeb‑i ittiham olarak, Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyât‑ı hâzıra aleyhinde diye, iddianâmenin âhirinde, beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binâen ittiham eder.
500
Hem; hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde bir adam, Risale‑i Nurun ikinci bir ismi olan Risaletü'n‑Nur tâbirinden, Kur'ânın nurundan bir risalettir, bir ilhâmdır?” demiş. İddianâmede, başka yerin verdikleri yanlış mânâ ile güyâ Risale‑i Nur bir resûldür.” diye benim için bir sebeb‑i ittiham tutulmuş.
Hem, müdafaâtımda yirmi yerde kat'î bir sûrette hüccetler ile isbât etmişiz ki: Bütün dünyaya karşı da olsa, din ve Kur'ân ve Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez! Ve biz, onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz!. Bu da'vânın emâreleri yirmi senede binlerdir.
Mâdem böyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Said Nursî
501

İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir

Bu i'tirâzda muhâtabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelâ: Asl u faslı olmayan ve hâtırıma gelmeyen bir siyâsî cem'iyet nâmını, masûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale‑i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îmân ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan bîçâreleri, o cem'iyetin nâşiri, ya fa'âl bir rüknü veya mensûbu veya Risale‑i Nuru okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp, mahkemeye vermek ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğunun kat'î bir hücceti şudur ki:
Kur'ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara Hürriyet‑i fikir ve hürriyet‑i ilmiye düsturuyla bir suç sayılmadığı hâlde, hakikat‑i Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi, öğrenmeye gayet muhtaç ve müştâk olanlara güneş gibi bildiren Risale‑i Nuru okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüz risale içinde, yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki‑üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş. Hâlbuki o risaleleri biri müstesnâ Eskişehir Mahkemesi tedkik etmiş, icâbına bakmış. Ve müstesnâ ise, hem istid'amda ve hem i'tirâznâmemde gayet kat'î cevab verildiği ve Elimizde nur var, siyaset topuzu yok!” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbât edildiği hâlde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolmayan risalelerin üç‑dört cümlelerini bütün Risale‑i Nura teşmîl eder gibi, Risale‑i Nuru okuyan ve yazanı suçlu ve beni de Hükûmet ile mübâreze eder.” diye ittiham etmişler.
502
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhâd ve kasemle te'min ederim ki, bu on seneden ziyâdedir ki, iki reisten ve bir meb'ûstan ve Kastamonu Vâlisinden başka hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, memurları, meb'ûsları kimler olduğunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var ki, bir adam mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman ? Karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin! Bu hâllerden anlaşılıyor ki; bil'iltizam, her hâlde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahâneleri icâd ederler.
Mâdem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünkü ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur.
Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki: Siz, i'dâm‑ı ebedî ile ve ebedî haps‑i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz; hattâ size acıyoruz.
Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrî ve kat'îsidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münâsebeti olmayan bir siyâsî cem'iyet vehmini veren üç maddedir:
503
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim, benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları; bir cem'iyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale‑i Nurun bazı şâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhûriyet kanunları müsâade eden ve ilişmeyen ve Cemâat‑i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cem'iyet zannedilmiş. Hâlbuki, o mahdûd üç‑dört şâkirdin niyetleri cem'iyet‑memiyet değil, belki sırf hizmet‑i îmâniyede hàlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar, kendilerini dalâlet ve dünya‑perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsâid bulduklarından, fikren diyorlar ki; Herhalde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükûmetin bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsâid kanunlarına muhâliftirler. Öyle ise muhâlif bir cem'iyet‑i siyâsiyedirler.”
Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan, içinde dâimî kalsaydı ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz‑ı muhâl olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye ki, şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabûl ettiremez. Haydi böyle de olsa, mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz! Son sözüm: ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
Said Nursî
504

Cumhûriyet Hakkında Fikrin Nedir?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa‑i müdafaayı beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki:
Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?
Ben de dedim:
Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe‑i Hayat’ım isbât eder. Hülâsası şudur ki;
O zaman, şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim; ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri, cumhûriyetçidirler, o cumhûriyet‑perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.” Sonra dediler: Sen, Selef‑i Sâlihîne muhâlefet ediyorsun?” Cevaben diyordum: Hulefâ‑i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis‑i cumhûr idi. Sıddık‑ı Ekber (R.A.), Aşere‑i Mübeşşere’ye ve Sahâbe‑i Kirâm’a elbette reis‑i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat‑i adâleti ve hürriyet‑i şer'iyeyi taşıyan, mânâ‑yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bî‑taraf kalmak, yani hürriyet‑i vicdân düsturuyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir şimdi yirmi sene oluyor ki, hayat‑ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet‑i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El‑iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına, îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ‑pervâ ilân ve ihtar ederim ki:
505
Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ olarak, siz beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim:
Ben, Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsi ile i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saâdet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm‑ı ebedî ile ve dâimî haps‑i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak, kemâl‑i rahat-ı kalble teslîm‑i rûh etmeye hazırım!
MevkufSaid Nursî
506

Emniyeti İhlâl Perdesi Altında îmâna ve Emniyete Hizmetimiz İçin Bize Hücum Ediliyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki; hükûmet hesabına, hissiyat‑ı diniyeyi âlet ederek emniyet‑i dâhiliyeyi ihlâl etmek.” için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim, îmânımız için ve îmâna ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale‑i Nurun yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabûl ettikleri hâlde, Risale‑i Nurun şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukûât olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukûâtlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet‑i vicdân prensibine zıd olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun yüzaltmış üçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân‑ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr‑ü mutlaka düşen bedbahtlar; elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Her ceza ve i'dâmınıza hazırız! Hapsin harici, bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenâdır. Bize karşı gelen böyle bir istibdâd‑ı mutlak altında hiçbir hürriyet, ne hürriyet‑i ilmiye, ne hürriyet‑i vicdân, ne hürriyet‑i diniye olmamasından ehl‑i nâmus ve diyânet ve tarafdâr‑ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka çaresi kalmaz! Biz de, ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyerek Rabbimize dayanıyoruz.
MevkufSaid Nursî
507

Hukukumu Müdafaa Etmek İçin Ehemmiyetli Bir Talebim

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid‑i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale‑i Nurun bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir‑iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle bir‑iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. ki hem müdafaâtımı, hem Risale‑i Nurun müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki‑üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem Hey'et‑i Vekileye, hem Meclis‑i Meb'ûsân’a, hem Şûrâ‑yı Devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale‑i Nurdur ve Risale‑i Nura ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem‑i İslâm’ın nazar‑ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale‑i Nura perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâm’ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: Risale‑i Nur ve şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
508
Hey bedbahtlar! Risale‑i Nurun, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu, àlî bir hey'et‑i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler. Eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf Said Nursî
509

Kararnâmede Esâs Tutulan Üç Madde

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale‑i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: Bir cem'iyet‑i siyâsiye veya cem'iyet‑i nakşiye teşkil edeceğiz.” Dâima dediğim budur: Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız.
Umum ehl‑i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat‑i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr‑ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da Hizbullâh nâmı verilen ve umum ehl‑i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l‑Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl‑i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumât‑ı Sitte Ve Zeyli risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde isti'mâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
MevkufSaid Nursî
510

Makam‑ı iddianın beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmların kat'î cevabları

Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar) — Tarihçe-i Hayat | risaleinur.site