436
Onaltıncı Mertebe (Muhammed‑i Arabî A.S.M.)
Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlikimi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı O’ndan sormak için Asr‑ı Saâdet’e beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten O Zât (A.S.M.) ile bir saâdet‑i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı O’ndan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işâret edilecek.
Birincisi
Bu Zâtta (A.S.M.) – hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi – bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ âyetlerinin sarâhatiyle; bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nakl‑i kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın O’nun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâttan üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki:
437
“Bu kadar ahlâk‑ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât‑ı bâhiresi bulunan bir Zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
İkincisi
Elinde, bu kâinât Sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve O fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların kabûl ve tasdik ettikleri ve O fermân olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye nâmlarındaki Risale‑i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden onu, ona havâle ederek dedi:
“Böyle ayn‑ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta (A.S.M.), fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
Üçüncüsü
O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir duâ ve bir dâvet ve bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur.
Çünkü: Ümmî bir Zâtta (A.S.M.) zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'‑i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkâniyet üzere ve müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.
Hem, ümmî bir Zâtın (A.S.M.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr‑ı inkişafı ve mâden‑i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
438
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam mânâsıyla ve mübtediyâne fakat en mükemmel olarak, hem ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması elbette misli görülmez ve görülmemiş.
Hem binler duâ ve münâcâtlarından Cevşenü'l‑Kebîr ile, öyle bir mârifet‑i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl‑i mârifet ve ehl‑i velâyet, telâhuk‑u efkâr ile beraber, ne o mertebe‑i mârifete ve ne de o derece‑i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi O’nun misli yoktur. Risale‑i Münâcât’ın başında, Cevşenü'l‑Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ‑i risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metânet ve sebat ve cesâret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adâvet ettikleri hâlde, zerre mikdar bir eser‑i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydân okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmânda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hàrika bir yakìn ve mu'cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî i'tikàd taşımış ki, o zamanın hükümrânı olan bütün efkâr ve akîdeleri ve hükemânın hikmetleri ve rûhâni reislerin ilimleri O’na muârız ve muhâlif ve münkir oldukları hâlde; O’nun ne yakìnine, ne i'tikàdına, ne i'timâdına, ne itmi'nânına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib‑i îmâniyede terakkî eden başta sahâbeler ve bütün ehl‑i velâyet, O’nun her vakit mertebe‑i îmânından feyz almaları ve O’nu en yüksek derecede bulmaları, bilbedâhe gösterir ki, îmânı dahi emsâlsizdir.
439
İşte, böyle emsâlsiz bir Şerîat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hàrika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir duâ ve cihan‑pesendâne bir dâvet ve mu'cizâne bir îmân sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü
Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) icmâı, nasıl ki vücûd ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın (A.S.M.) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zâtta (A.S.M.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
Demek onlar, nasıl ki, lisân‑ı kàl ile; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuflarında bu Zât’ın (A.S.M.) geleceğini haber verip insanlara beşâret vermişler ki, kütüb‑ü mukaddesenin o beşâretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb’da güzelce beyân ve isbât edilmiş. Öyle de, lisân‑ı hâlleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu Zâtı tasdik edip da'vâsını imza ediyorlar ve lisân‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisân‑ı hâl ile ve ittifak ile de bu Zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.
Beşincisi
Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyâta, müşâhedâta yetişen binlerce evliyâ, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icmâ ve ittifakla şehâdet ediyorlar. Ve âlem‑i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur‑u velâyetle müşâhede etmeleri ve umumunu, nur‑u îmân ile, ya ilmelyakìn veya aynelyakìn veya hakkalyakìn sûretinde i'tikàd ve tasdik etmeleri, üstadları olan bu Zâtın derece‑i hakkâniyet ve sâdıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
440
Altıncısı
Bu Zâtın, ümmîliğiyle beraber getirdiği hakàik‑ı kudsiye ve ihtirâ' ettiği ulûm‑u àliye ve keşfettiği mârifet‑i İlâhiye’nin dersiyle ve ta'limiyle, mertebe‑i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiyâ‑i müdakkikîn ve sıddıkîn‑i muhakkìkîn ve dâhî hükemâ‑i mü'minîn bu Zâtın üssü'l‑esâs da'vâsı olan vahdâniyeti kuvvetli bürhânlarıyla bil'ittifak isbât ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim‑i ekberin ve bu üstad‑ı a'zamın hakkâniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet‑i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale‑i Nur, yüz parçasıyla, bu Zâtın sadâkatinin bir tek bürhânıdır.
Yedincisi
Âl ve ashâb nâmında ve nev'‑i beşerin Enbiyâdan sonra ferâset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhûru ve en muhterem ve en nâmdârı ve en dindar ve keskin nazarlı tâife‑i azîmesi, kemâl‑i merak ile ve gayet dikkat ve nihâyet ciddiyetle bu Zâtın bütün gizli ve âşikâr hâllerini ve fikirlerini, vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifak ile ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmânları, güneşin ziyâsına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
441
Sekizincisi
Bu kâinât, nasıl ki kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâni'ine ve Kâtibine ve Nakkàşına delâlet eder, öyle de; kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ifâde edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu Zâtın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu
Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûâtıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhîr etmek ve bu süslü, zînetli nihâyetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himâyetli umumî terbiye ve iâşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihâların her nev'ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it'âmlar ve ziyâfetler ile, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibâdet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece‑gündüzün tahvîli ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufât ve icraat ve dehşetli ve hikmetli fa'âliyet ve hallâkıyet ile kendi ulûhiyetini izhâr ederek, o ulûhiyetine karşı îmân ve teslîm ve inkıyad ve itâat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himâye, fenâlığı ve fenâları izâle ve semâvî tokatlar ile zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkâniyet ve adâletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.
442
Elbette ve herhalde, O gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; O’nun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat‑i kâinâtın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve dâima O Hàlık’ının nâmına hareket eden ve O’ndan istimdâd eden ve muvaffakıyet isteyen ve O’nun tarafından imdâda ve tevfike mazhar olan ve Muhammed‑i Kureyşî denilen bu Zât olacak. (A.S.M)…
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatler bu Zâtın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, benî Âdem’in medâr‑ı şerefi ve bu âlemin medâr‑ı iftiharıdır ve O’na, “Fahr‑i Âlem” ve “Şeref‑i Benî Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve O’nun elinde bulunan fermân‑ı Rahmân olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşmet‑i saltanat-ı maneviyesinin, nısf‑ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki, bu âlemde en mühim Zât budur, Hàlık’ımız hakkında en mühim söz O’nundur.
İşte gel, bak! Bu hàrika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler àlî ve esâslı hakikatlerine istinâden, bütün da'vâlarının esâsı ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve O Vâcibü'l‑Vücûd’u isbât ve ilân ve i'lâm etmektir.
Demek bu kâinâtın manevî güneşi ve Hàlık’ımızın en parlak bir bürhânı bu Habîbullâh denilen Zâttır ki, O’nun şehâdetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var:
443
Birincisi: “Eğer perde‑i gayb açılsa yakìnim ziyâdeleşmeyecek” diyen İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh) ve yerde iken Arş‑ı A'zamı ve İsrâfil’in azamet‑i heykelini temâşâ eden Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gayb‑bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliyâ‑i azîmeyi câmi' ve “Âl‑i Muhammed” nâmıyla şöhret‑şiâr-ı âlem olan cemâat‑i nurâniyenin icmâ ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhîtte, hayat‑ı ictimâiyeden ve efkâr‑ı siyâsiyeden hàlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve ma'lûmâtlı ve hayat‑ı ictimâiyede ve siyâsiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak; şarktan garba kadar cihan‑pesendâne idare eden ve “Sahâbe” nâmıyla dünyada nâmdâr olan cemâat‑i meşhûrenin ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşîretlerini fedâ ettiren bir kuvvetli îmânla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efrâdı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkìk ve mütebahhir ulemâsının cemâat‑i uzmâsının, tevâfukla ve ilmelyakìn derecesinde tasdikleridir.
Demek bu Zâtın vahdâniyete şehâdeti, şahsî ve cüz'î değil, belki umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehâdettir diye hükmetti.
444
İşte, Asr‑ı Saâdet’te aklıyla beraber seyahat eden dünya misâfiri ve hayat yolcusunun o medrese‑i nurâniyeden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onaltıncı mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: فَخْرُ الْعَالَمِ وَشَرَفُ نَوْعِ بَن۪ي اٰدَمَ، بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ، وَحَشْمَةِ وُسْعَةِ د۪ينِهِ، وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ، وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ، حَتّٰى بِتَصْد۪يقِ اَعْدَائِهِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدَّقَةِ الْمُصَدِّقَةِ، وَبِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ د۪ينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ، بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِي الْاَنْوَارِ، وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِي الْاَبْصَارِ، وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّق۪ي اُمَّتِهِ ذَوِي الْبَرَاه۪ينِ وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ denilmiştir.
Onyedinci Mertebe (Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân)
Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı, îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle en evvel, manevî i'câz‑ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
Hattâ, Resâili'n‑Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûb’un âhiri, Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüş ise, değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş…
445
Kur'ânın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risaletü'n‑Nura havâle ederek yalnız kısa bir işâretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta
Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle, Kur'ânın bir mu'cizesidir ve Kur'ân, Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta
Kur'ân, bu dünyada öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber; insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor‥ rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta
Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki; Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhûr edîblerin “Muallakàt‑ı Seb'a” nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
446
Hem bedevî bir edip ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ﴾ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur'ânın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir yetişilmez.”
Hem o zamandan beri mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz‥ veyâhut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz” diye ilân ettiği hâlde; o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur'ânın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin O’na yetişemediğini; hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez‥ Demek, mertebe‑i belâğatı, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki;
Mevcûdât‑ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak, hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
447
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi‑i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme‑i belâğatı, arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet‑i saltanatı, kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta
Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti, halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her tâife‑i ilmiye, O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
448
Beşincisi
Kur'ânın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı, eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi‥ öyle de; evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdâr tekemmülleriyle şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur'ânın ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
Altıncısı
Kur'ânın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhân direkleri, üstünde sikke‑i i'câz lem'aları, önünde ve hedefinde saâdet‑i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta‑i istinâdı vahy‑i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri; Kur'ânın fevkalâde hàrika, metîn ve hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi‥
Altı makamdan dahi, O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden; başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın Mutasarrıfı, O Kur'ân’a, âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi;
449
İslâmiyetin menba'ı ve Kur'ânın tercümânı olan Zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen O tercümânın bütün kuvvetiyle, Kur'ânın herbir hükmüne îmân edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur'ân semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önündeki O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhânilerin dahi tilâveti vaktinde pervâne gibi hak‑perestâne etrafında toplanması, Kur'ânın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, tâ en zekî ve âlime kadar herbirisi Kur'ânın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi her tâife, kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri, Kur'ân menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri – İslâmiyete girmeyenler – şimdiye kadar muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ânın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin, O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân, mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
450
Evet, bir kelâm: “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ânın misli olamaz ve O’na yetişilemez.
Çünkü; Kur'ân bütün âlemlerin Rabbi ve Hàlık’ının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek bir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve O muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı, koca İslâmiyeti tereşşuh edip, sâhibini “Kàb‑ı Kavseyn” makamına çıkararak muhâtab‑ı samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve O muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan san'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
451
Hem, Kur'ânı tefsir eden ve bir kısmı, otuz‑kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli, gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüzotuz kitabının herbiri, Kur'ânın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve hurûf‑u Kur'âniye ne kadar muntazam, esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ânın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi, Kur'ânın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen Kur'ânın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiramla devam etmesi‥ hem o hâsiyetleri içindir ki; Kur'ânın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı ve on hasenesi olması ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde her harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
452
İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr u envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla, bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle isbât sûretinde öyle şehâdet etmiş ki, bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.
İşte, bu yolcunun, Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onyedinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.
Onsekizinci Mertebe (Kâinâtın Hey'et‑i Mecmuası)
Sonra, bir fakir insana değil fânî ve muvakkat bir tarlayı, bir hâneyi, belki koca kâinâtı ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi kazandıran ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçâreyi i'dâm‑ı ebedîden kurtaran ve saâdet‑i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdâr sermâye‑i insaniyenin îmân olduğunu bilen mezkûr misâfir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:
453
“Haydi, ileri! Îmânın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinâtın hey'et‑i mecmuasına müracaat edip o da ne diyor, dinlemeliyiz, erkânından ve eczâsından aldığımız dersleri tekmîl ve tenvir etmeliyiz” diye, Kur'ân’dan aldığı geniş ve ihâtalı bir dûrbîn ile baktı, gördü:
Bu kâinât, o kadar mânidâr ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab‑ı Sübhânî ve cismânî bir Kur'ân‑ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray‑ı Samedânî ve muntazam bir şehr‑i Rahmânî sûretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimâtları, hattâ harfleri ve bâbları ve fasılları ve sayfaları ve satırları‥ umumunun, her vakit mânidârâne mahv u isbâtları ve hakîmâne tağyîr ve tahvîlleri; icmâ ile, bir Alîm‑i Külli Şey’in ve bir Kadîr‑i Külli Şey’in ve bir Musannif’in, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş‑ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib‑i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet‑perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.
454
Birinci Hakikat
Usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî ulemâsının ve hükemâ‑i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhânlarla isbât ettikleri hudûs ve imkân hakikatleridir. Onlar demişler ki:
“Mâdem âlemde ve herşeyde tağayyür ve tebeddül var, elbette fânîdir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşeyin zâtında vücûdu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, elbette vâcib ve ezelî olamaz… Ve mâdem muhâl ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâd etmek mümkün olmadığı kat'î bürhânlarla isbât edilmiş, elbette öyle bir Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyeti lâzımdır ki; nazîri mümteni', misli muhâl ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak.”
Evet hudûs hakikati, kâinâtı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki; herbirisinin hadsiz efrâdı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinât hükmünde olan yüzbin nev'i nebâtât ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefâttır ki; haşir ve neşirlerine medâr olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hàrikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter‑i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz‑i Zülcelâl’in himâyesi altında, hikmetine emânet eder, sonra vefât ederler.
Ve bahar mevsiminde, haşr‑i a'zamın yüzbin misâli ve nümûne ve delilleri hükmünde olarak o vefât eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihyâ ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsâlleri ve aynen onlara benzeyenleri icâd ve ihyâ olunuyor. Ve geçen baharın mevcûdâtı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ âyetinin bir misâlini gösteriyorlar.
455
Hem hey'et‑i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefât eder ve taze bir âlem vücûda gelir. Ve o vefât ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefât ve hudûsta, gayet intizam ve mîzanla o kadar nev'ilerin vefiyâtları ve hudûsları oluyor ki; güyâ dünya öyle bir misâfirhânedir ki, zîhayat kâinâtlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyâr dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.
İşte, bu dünyada böyle hayatdâr dünyaları ve vazifedâr kâinâtları kemâl‑i ilim ve hikmet ve mîzanla ve muvâzene ve intizam ve nizâmla ihdâs ve icâd edip Rabbânî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmânî hizmetlerde kadîrâne isti'mâl ve rahîmâne istihdam eden bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdu ve hadsiz kudreti ve nihâyetsiz hikmeti, bilbedâhe güneş gibi, akıllara görünüyor. Hudûs mesâilini Risale‑i Nura ve muhakkìkîn‑i kelâmiyenin kitaplarına havâle ile o bahsi kapıyoruz.
456
Amma imkân ciheti ise; o da kâinâtı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki; herşey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrâttan seyyârâta kadar her mevcûd, mahsûs bir zât ve muayyen bir sûret ve mümtâz bir şahsiyet ve hàs sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihâzlar ile dünyaya gönderiliyor. Hâlbuki, o mahsûs zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânât içinde o hususiyeti vermek‥ Hem, sûretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sûreti giydirmek‥ Hem, hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcûda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsîs etmek‥ Hem, sıfatların nev'ileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnû'a, o hàs ve muvâfık maslahatlı sıfatları yerleştirmek‥ Hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânât ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdân, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihâzları takmak ve techiz etmek‥
Elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinât adedince ve her mümkinin mezkûr mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sıfat ve vaziyetinin imkânâtı adedince tahsîs edici, tercih edici, ta'yin edici, ihdâs edici bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O’ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O’na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O’na kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühûletle icâd edebildiğine işâretler ve delâletler ve şehâdetler, imkân hakikatinden çıkıp kâinâtın bu büyük şehâdetinin bir kanadını teşkil ederler.
Kâinâtın şehâdetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Söz’ler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblar tamamıyla isbât ve izâh ettiklerinden onlara havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.
Kâinâtın hey'et‑i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehâdetin ikinci kanadını isbât eden:
İkinci Hakikat
Bu mütemâdiyen çalkanan inkılâblar ve tahavvülâtlar içinde vücûdunu ve hizmetini ve zîhayat ise, hayatını muhâfazaya ve vazifesini yerine getirmeğe çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teâvün hakikati görünüyor.
457
Meselâ unsurları, zîhayatın imdâdına, hususan bulutları, nebâtâtın mededine ve nebâtâtı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise insanların muâvenetine ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hâcetleri ve erzâkları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrât‑ı taamiye dahi hüceyrât‑ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshìr‑i Rabbânî ile ve istihdam‑ı Rahmânî ile, hakikat‑i teâvünün pek çok misâlleri doğrudan doğruya, bütün kâinâtı bir saray gibi idare eden bir Rabbü'l‑Âlemîn’in umumî ve rahîmâne rubûbiyetini gösteriyorlar.
Evet, câmid ve şuûrsuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârâne, şuûrdârâne vaziyet gösteren muâvenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb‑i Zülcelâl’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.
İşte, kâinâtta cârî olan teâvün‑ü umumî, seyyârâttan tâ zîhayatın a'zâ ve cihâzât ve zerrât‑ı bedeniyesine kadar kemâl‑i intizamla cereyan eden muvâzene‑i âmme ve muhâfaza‑i şâmile ve semâvâtın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyîn ve kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve güneş ve kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlerin büyüklükleri nisbetindeki şehâdetleri, kâinâtın şehâdetinin ikinci kanadını isbât ve teşkil ederler. Mâdem Risale‑i Nur bu büyük şehâdeti isbât ve izâh etmiş, biz burada bu kısacık işâretle iktifâ ederiz.
458
İşte dünya seyyahının kâinâttan aldığı ders‑i îmânîye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onsekizinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْمُمْتَنِعُ نَظ۪يرُهُ اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَاسِوَاهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ الْكِتَابُ الْكَب۪يرُ الْمُجَسَّمُ وَالْقُرْاٰنُ الْجِسْمَانِيُّ الْمُعَظَّمُ وَالْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ وَالْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ وَاٰيَاتِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَاَبْوَابِهِ وَفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ وَاِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَائِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَالْاِمْكَانِ بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلَامِ وَبِشَهَادَةِ حَق۪يقَةِ تَبْد۪يلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَتَجْد۪يدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْم۪يزَانِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ التَّعَاوُنِ وَالتَّجَاوُبِ وَالتَّسَانُدِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْمُحَافَظَةِ ف۪ي مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.
Ondokuzuncu Mertebe (Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye)
Sonra, dünyaya gelen ve Dünyanın Yaratanı’nı arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş‑ı hakikate yetişen bir mi'râc‑ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki:
459
Fâtiha‑i Şerîfe’de, başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla ve sıfât‑ı kudsiyesiyle O’nu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikati, icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyân edeceğiz.
Birinci Hakikat
Bilmüşâhede gözümüzle görünen ve muhît ve dâimî ve muntazam ve dehşetli ve semâvî ve arzî olan bütün mevcûdâtı çeviren ve tebdil ve tecdîd eden ve kâinâtı kaplayan fa'âliyet‑i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet‑medâr fa'âliyet hakikatinin içinde tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin bilbedâhe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet‑feşân tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin içinde, tebârüz‑ü ulûhiyet hakikati bizzarûre bilinmiş olmasıdır.
İşte, bu hâkimâne ve hakîmâne fa'âliyet‑i dâimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil‑i Kadîr ve Alîm’in ef'âli, görünür gibi hissedilir.
Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'âl‑i Rabbâniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan esmâ‑i İlâhiye, hissedilir derecesinde bedâhetle bilinir.
460
Ve bu celâldarâne ve cemâl‑perverâne cilvelenen Esmâ‑i Hüsnâ’dan ve perdesinin arkasında sıfât‑ı seb'a-i kudsiyenin; ilmelyakìn, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde vücûdları ve tahakkukları anlaşılır.
Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnûâtın şehâdetiyle; hem hayatdârâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semîâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimâne nihâyetsiz bir sûrette tecellîleri ile bilbedâhe ve bizzarûre ve biilme'l‑yakìn bir mevsuf‑u Vâcibü'l-Vücûd’un ve bir müsemmâ‑yı Vâhid-i Ehad’in ve bir fâil‑i Ferd-i Samed’in mevcûdiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îmân gözüne görünür gibi kat'î bilinir.
Çünkü güzel ve mânidâr bir kitab ve muntazam bir hâne, bedâhetle, yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi, bedâhetle, yazıcı ve dülger nâmlarını; yazıcı ve dülger ünvânları ise, bedâhetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını ve bu san'at ve sıfatlar, bedâhetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemmâ ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi, mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.
461
İşte bu hakikat ve kaideye binâen, bu kâinât, bütün mevcûdâtıyla beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidâr hadsiz kitaplar, mektûblar, nihâyetsiz binalar ve saraylar hükmünde – herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücûh ile – Rabbânî ve Rahmânî nihâyetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ‑i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menba'ı olan yedi sıfât‑ı sübhâniyenin nihâyetsiz tecellîleriyle, o yedi muhît ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine hadsiz işâretler ve nihâyetsiz şehâdetler ettikleri gibi; bütün o mevcûdâtta bulunan bütün hüsünler, cemâller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl‑i Rabbâniyenin ve esmâ‑i İlâhiye’nin ve sıfât‑ı samedâniyenin ve şuûnât‑ı sübhâniyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsî cemâllerine ve kemâllerine ve hepsi birden Zât‑ı Akdes’in kudsî cemâline ve kemâline bedâhetle şehâdet ederler.
İşte, fa'âliyet hakikati içinde tezâhür eden rubûbiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icâd ve sun' ve ibdâ'‥ nizâm ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvîr‥ kasd ve irâde ile tahvîl ve tebdil ve tenzîl ve tekmîl‥ şefkat ve rahmetle it'âm ve in'âm ve ikram ve ihsân gibi şuûnâtıyla ve tasarrufâtıyla kendini gösterir ve tanıttırır.
Ve tezâhür‑ü rubûbiyet hakikati içinde bedâhetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebârüz hakikati dahi; Esmâ‑i Hüsnâ’nın rahîmâne ve kerîmâne cilveleriyle ve Yedi Sıfât‑ı Sübûtiye olan “Hayat”, “İlim”, “Kudret”, “İrâde”, “Sem'”, “Basar” ve “Kelâm” sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecellîleriyle kendini tanıttırır, bildirir.
462
Evet, nasıl ki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhâmlar ile Zât‑ı Akdes’i tanıttırır; öyle de kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle O Zât‑ı Akdes’i bildirir ve kâinâtı baştan başa bir furkàn‑ı cismânî mâhiyetinde gösterip, bir Kadîr‑i Zülcelâl’i tavsif ve ta'rif eder.
Ve ilim sıfatı dahi, hikmetli, intizamlı, mîzanlı olan bütün masnûât mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyîn ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan bir tek Zât‑ı Akdes’i bildirir.
Ve hayat sıfatı ise, kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücûdunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mîzanlı ve zînetli sûretler, hâller ve sâir sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat‑ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’u bildirir.
Ve kâinâtı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, dâima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine‑i ekber sûretine çevirir. Ve bu kıyâsla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi, herbiri birer kâinât kadar Zât‑ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar, Zât‑ı Zülcelâl’in vücûduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücûduna ve tahakkukuna ve O Zâtın hayatdâr ve diri olduğuna dahi bedâhetle delâlet ederler. Çünkü, bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsûs; irâde, hayat ile olabilir; ihtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinât kadar delilleri ve kendi vücûdunu ve mevsufun vücûdunu bildiren bürhânları vardır ki, bütün sıfatların esâsı ve menba'ı ve ism‑i a'zamın masdarı ve medârı olmuştur. Risale‑i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhânlar ile isbât ve bir derece izâh ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifâ ediyoruz.
463
İkinci Hakikat
Sıfat‑ı kelâmdan gelen tekellüm‑ü İlâhîdir.﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي﴾ âyetinin sırrıyla, Kelâm‑ı İlâhî, nihâyetsizdir. Bir zâtın vücûdunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihâyetsiz bir sûrette Mütekellim‑i Ezelî’nin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet eder.
Bu hakikatin iki kuvvetli şehâdeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyân edilen vahiyler ve ilhâmlar cihetiyle ve geniş bir şehâdeti dahi, onuncu mertebesinde işâret edilen kütüb‑ü mukaddese-i semâviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehâdeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân cihetiyle geldiğinden; bu hakikatin beyân ve şehâdetini o mertebelere havâle edip o hakikati mu'cizâne ilân eden ve şehâdetini sâir hakikatlerin şehâdetleriyle beraber ifâde eden ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُو الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ âyet‑i muazzamanın envârı ve esrârı, bizim bu yolcuya kâfî ve vâfî gelmiş ki, daha ileri gidememiş.
464
İşte bu yolcunun, bu makam‑ı kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işâret olarak, Birinci Makamın ondokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى وَلَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُح۪يطَةِ، وَجَم۪يعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَةِ، وَبِاِتِّفَاقِ جَم۪يعِ شُؤُونَاتِهِ وَاَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ ف۪ي تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ، ف۪ي دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ، بِفِعْلِ الْا۪يجَادِ وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَقُدْرَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّصْر۪يفِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ، وَبِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْمُوَازَنَةِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ اَسْرَارِ:﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ denilmiştir.
465
Üçüncü Şuâ Hakkında
Üçüncü Şuâ olan bu Münâcât Risalesi, Âyetü'l‑Kübrâ ve beş‑altı risaleler ile birlikte Kastamonu’da te'lif edilmiştir. Üstad’ın Kastamonu’daki hayatının seyrine ve meşguliyetine ve hizmetinin hangi mes'eleler etrafında döndüğüne parlak bir nümûnedir. Evet, Said Nursî, bu risalelerdeki hakikatlerin delâletiyle, millet ve İslâmiyet için en elzem hizmet olan îmânın takviyesi için çalışıyordu.
Üçüncü Şuâ
Mukaddime
Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye, Vücûb‑u Vücûda ve Vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil‑i kat'iyye ile Rubûbiyet’in ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder; hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şümûlüne dahi delâlet ve isbât eder, hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şümûlünü isbât eder.
Elhâsıl: Bu sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’nin herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbât eder ki; bu cihette bu sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.
Said Nursî
466
Münâcât
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ﴾
Birinci Fıkra (Semâvât)
Yâ İlâhî ve yâ Rabbî!
Ben îmânın gözüyle ve Kur'ânın ta'limiyle ve nuruyla ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism‑i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki, semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin.
467
Ve hiçbir ecrâm‑ı semâviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işâreti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzûn hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle senin haşmet‑i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın.
Ve oniki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücûb‑u vücûduna şehâdet ve saltanat‑ı ulûhiyet’ine işâret etmesin!‥
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla derece‑i bedâhette – ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! – senin vücûb‑u vücûduna öyle zâhir şehâdet – ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebâtıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren, emrine itâat ettiren! – Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurânî bürhânlar ve parlak deliller o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecrâmıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle; senin rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi icâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret ve bütün mahlûkat‑ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurânî delilleridirler.
468
Hem semâvât meydânında, denizinde, fezâsındaki yıldızlar ise; mutî' neferler, muntazam sefîneler, hàrika tayyareler, acâib lambalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat‑ı ulûhiyet’inin şa'şaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü'l‑Vücûd! Ey Vâhid‑i Ehad!
Bu hàrika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshìr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecrâm‑ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hàlıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisân‑ı hâl ile “Sübhânallâh, Allâhu Ekber” derler. Ben dahi onların bütün tesbihâtıyla seni takdis ederim.
İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
469
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen “Levh‑i mahv ve isbât” ve “yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası” sûretine çevirmekle, senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulandırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
470
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.
Üçüncü Fıkra (Arz)
Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
471
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül – cüz'î olsun, küllî olsun – yoktur ki, intizamıyla senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihâzâtın hakîmâne verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde icâd edilen nebâtât ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at‑ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzûniyetiyle seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanat denilen kudretinin hàrikaları ve mu'cizeleri, mahdûd ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet‑i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni'‑i Hakîm’lerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi' meyveleri ve mahsulleri hazine‑i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına şehâdeti bulunmasın.
Ey Fâtır‑ı Kàdir! Ey Fettâh‑ı Allâm! Ey Fa'âl‑i Hallâk!
Nasıl arz bütün sekenesiyle Hàlık’ının Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna şehâdet eder; öyle de, senin – Ey Vâhid‑i Ehad! Ey Hannân‑ı Mennân! Ey Vehhâb‑ı Rezzâk!– Vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.
472
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir ta'limgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihâzâtları muntazaman verilmesiyle, senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de; hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesi ve hadsiz o efrâdın kemâl‑i musahhariyetle evâmir‑i Rabbâniyeye itâatleri, rahmetinin herşeye şümûlünü ve hâkimiyetinin herşeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihâta‑i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti'dâd ve manevî cihâzât ile techiz edilen ve zemin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta'limgâh‑ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh‑ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyât‑ı rubûbiyet, bu hadsiz Hitâbât‑ı Sübhâniye ve bu gayetsiz ihsânat‑ı İlâhiye; elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr‑ı saâdet için olabildiği cihetinden, âlem‑i bekàda bulunan ihsânat‑ı uhreviyeye işâret, belki şehâdet eder.
473
Ey Hàlık‑ı Külli Şey!
Zeminin bütün mahlûkatı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ve kuvvetin ile ve senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde fa'âliyeti müşâhede edilen bir rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor…
Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisân‑ı kàlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hàlık’ını takdis ve tesbih ve nihâyetsiz ni'metlerinin lisân‑ı hâlleriyle Rezzâk‑ı Zülcelâl’inin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar…
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından istitar etmiş olan Zât‑ı Akdes!
Zeminin bütün takdisât ve tesbihâtıyla seni; kusurdan, aczden, şerîkten takdis ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla sana hamd ve şükrederim.
Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar)
Ey Rabbü'l‑berri ve'l-bahr!
Kur'ânın dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemin, senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler, öyle de, bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler.
474
Evet, bu dünyamızın menba'‑ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcûd hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücûduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hàlık’ını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat‑ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işâret ve rezzâkına şehâdet etmesin.
Hem, denizde; kıymetdâr, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki, güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke‑i hilkatte birlik ve icâdca gayet kolay ve efrâdca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre‑i arzı kuşatan muhît denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi' ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzâk vesâir umûrlarını küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna mevcûdâtı adedince işâretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin haşmetine ve herşeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iâşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzûniyetleriyle, Senin herşeye muhît ilmine ve herşeye şâmil hikmetine işâret ederler.
475
Ve senin, bu misâfirhâne‑i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işâret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misâfirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette makarr‑ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fânî ve küçük nümûneleridirler.
İşte denizlerin böyle gayet hàrika bir tarzda arzın etrafında vaziyet‑i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irâde ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine musahhardırlar ve lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’ını takdis edip “Allâhu Ekber” derler.
Beşinci Fıkra (Dağlar)
Ey dağları zemin sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr‑i Zülcelâl!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acâibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te'sirâtından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına ve havanın gazât‑ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhâfaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
476
Evet, dağlardaki taşların envâ'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi' olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları, sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur ki; tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn‑ü hilkatiyle, fâideleriyle, hususan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet‑i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan çeşit çeşit envâ'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihâyetsiz kadîr, nihâyetsiz hakîm, nihâyetsiz rahîm ve kerîm bir sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i idare ve vahdet‑i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından Sâni'in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnû'lar, zeminin her tarafında, herbir nev'i aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mâni olmadan, sâir nev'iler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın icâdları, senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder;
Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi' hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve mâdeniyâtla doldurmak ve muhtaçlara teshìr etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atine delâlet ve toprak tabakàtı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle senin herşeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.
477
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağları levâzımatlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihâzât anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işâret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki; bu kadar kerîm ve misâfir‑perver ve bu kadar hakîm ve şefkat‑perver ve bu kadar kadîr ve rubûbiyet‑perver bir Sâni'in, elbette ve herhalde çok sevdiği o misâfirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânatının, ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir‑i Külli Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshìr eden Hàlık’ını takdis ve tesbih ederler.
Altıncı Fıkra (Ağaç ve Nebâtât)
Ey Hàlık‑ı Rahmân ve ey Rabb‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasıl ki semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahlûklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de, zemindeki bütün ağaç ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.
478
Ve umum eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket‑i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâni'inin isimlerini tavsif ve ta'rif eden çiçeklerinden ve letâfet ve cilve‑i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan hàrika san'at içindeki nizâm ve nizâm içindeki mîzan ve mîzan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla nihâyetsiz rahîm ve kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke‑i hilkatte müşâbehet ve tedbir ve idarede münâsebet ve onlara taalluk eden icâd fiilleri ve Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâ'ın hadsiz efrâdlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, O Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, onlar Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, rû‑yi zeminde dörtyüzbin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüzbinler tarzda iâşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icâd eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksâmını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in'âmlar ve idareler ve iâşeler ve icraatlar kemâl‑i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itâat ve musahhariyetleriyle hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber, o ağaçların ve nebâtların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve senin gayet kemâldeki cemâl‑i san'atına ve nihâyet cemâldeki kemâl‑i ni'metine hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler.
479
Hem, bu muvakkat handa ve fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcâr ve nebâtâtın elleriyle, bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar, işâret belki şehâdet eder ki:
Misâfirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât‑ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkat tarafından: “Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i'dâm etti.” dememek ve dedirmemek ve saltanat‑ı ulûhiyet’ini iskàt etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştâk dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet’e lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümûnelerdir.