Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
53

O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış

Evvelâ: Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyâzete başladı. Hükemâ‑i İşrâkìyyûn, tedrîc kanunu mûcibince vücûdlarını riyâzete alıştırmışlardı. O ise, tedrîce riâyet etmeyerek, birdenbire riyâzete daldı. Gün geçtikçe, vücûdu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulemâ‑i İşrâkìyyûn’un, Riyâzetin küşâyiş‑i fikre hizmet ettiği nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Sâniyen: İmâm‑ı Gazâlî Hazretlerinin İhyâu'l‑Ulûm”unda tasavvuf nokta‑i nazarında دَعْ مَا يُر۪يبُكَ اِلٰى مَا لَا يُر۪يبُكَ kaidesine ittibâen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
Sâlisen: Nâdir konuşuyordu. Kürdlerin edîb dâhîlerinden Molla Ahmed Hânî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe‑i saâdetine kapanır, bazen geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahâli, Bediüzzaman’a: Ahmed Hânî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur diyordu. Bu hâli müşârün‑ileyhin kerâmetine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç‑ondört yaşlarında idi.
Sonra, ulemâdan mümtâz sîmâlarla mülâkat etmeye karar verdi; ve Bağdat’a, ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve‑i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:
54
Ben henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabûl etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhâvere cereyan etti.
Molla Abdullâh: Sizden sonra ben Şerh‑i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Ben seksen kitab okudum.
Molla Abdullâh: Ne demek?
Bediüzzaman: İkmal‑i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.
Molla Abdullâh: Öyle ise seni imtihan edeyim?
Bediüzzaman: Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullâh, biraderini imtihan eder. Kifâyet‑i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i kendisine üstad kabûl etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihâyet talebeler, Molla Abdullâh’ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da; Molla Abdullâh cevaben nazar değmemek için Ben ona ders veriyorum”, demiş ve talebelerini aldatmıştı.
Molla Abdullâh’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt’e gelir. Orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullâh, Molla Said’e:
Geçen sene Süyûtî okuyordunuz, bu sene Molla Câmî”yi mi okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Evet Câmî”yi bitirdim.
Molla Fethullâh hangi kitabı sordu ise, bitirdim cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:
55
Geçen sene deli idin, bu sene de mi delisin?
Bediüzzaman: İnsan başkasına karşı kesr‑i nefis için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat‑i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz, der.
Molla Fethullâh hangi kitaptan sordu ise, cevabını güzelce verir.
Bunun üzerine bu muhâvereyi dinleyen ve bir sene evvel Said’in hocasının hocası bulunan Molla Ali‑i Suran nâmındaki zât, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullâh: Pek a'lâ, zekâda hàrikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makàmât‑ı Harîriye’den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.
Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.
Molla Fethullâh: Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmu'u nâdirdir, diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman orada iken, Cem'ül‑Cevâmi' kitabını, günde bir‑iki saat iştigâl etmek üzere bir haftada hıfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullâh şu kelâmı söyleyerek kitabın üzerine yazdı: قَدْ جَمَعَ ف۪ي حِفْظِهِ « جَمْعُ الْجَوَامِعِ » جَم۪يعَهُ ف۪ي جُمْعَةٍ
Bu hâl Siirt’te şüyû bulmuş ve Molla Fethullâh, ulemâya:
Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne suâl ettimse bilâ‑tevakkuf cevab verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım, diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ulemâ bir yerde toplanarak Bediüzzaman’ı dâvet ederler. Bediüzzaman, intihâb ettikleri bütün suâllerine bilâ‑tereddüd cevab verirken, Molla Fethullâh’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevab veriyordu. Bunu gören ulemâ, Bediüzzaman’ın hàrikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve senâ ettiler. Bu hâl etrafta işitilir. Ahâli, kendisine veliyullâh derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar.
56
Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takım âlim ve talebelerin rekabetlerini arttırdı. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlûb edemedikleri Bediüzzaman’ı kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, mes'eleden haberdar olan Siirt ahâlisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahâli nazarında büyük mevkii olduğu için, derhâl muârızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muârızları bulunan talebe ve ehl‑i ilmin câhillere hedef olmamasını te'min için kendisi odadan çıkıp muârızları tarafından telef edilse bile ehl‑i ilmin işine câhillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilâfı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye:
Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhâfaza ediniz! diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihâyet ihtilâf bertaraf edilmiştir. Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhâfaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman:
Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız. Binâenaleyh, mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvâfık olmadığından gelemeyeceğim ve hatâ da benimdir, cevabında bulunarak jandarmaları reddetmiştir.
Bu esnâda onbeş‑onaltı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve‑i bedeniyece pek çevik ve metîndi. Said el‑Meşhûr lakabıyla yâdediliyordu. Siirt’te, kendisiyle mücâdele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suâllere cevab vereceğini, kimseye suâl sormayacağını ilân etti.
Sonra tekrar Bitlis’e geldi. Bitlis’te bir‑iki şeyh hânedânının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesâdı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince; Molla Said’i, Şeyh Emin Efendi’ye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:
Henüz çocuk olduğundan kàbil‑i hitâb değildir, der.
Bu söz Molla Said’e tebliğ edildiği ânda, zâten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi’nin huzuruna çıkarak elini öper ve:
57
Efendim, beni imtihan ediniz; kàbil‑i hitâb olduğumu isbât etmek isterim, der.
Şeyh Emin Efendi, mütenevvi' ilimlerden ve en müşkül mes'elelerden onaltı suâl tertib ederek sorar. Molla Said, suâllerin umumuna cevab verdikten sonra, Kureyş Câmii’ne gider, ahâliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahâlisinin bir kısmı Molla Said’e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vâli, büyük bir vukûâta meydân vermemek için Bediüzzaman’ı nefyeder.
Bu defa da Şirvan’a gider. Zâten infirad eden böyle zâtların muârızları pek çok bulunur. Bilhassa mücâdele‑i ilmiyede mağlûb düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said’i ahâli nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her hususatını tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasılsa, kazâen sabah namazını geçirmiş. Buna vâkıf olan hasımları, Molla Said, namazı terketmiştir diyerek ahâli arasında işâada bulundular. Molla Said’den soruldu ki:
Niçin herkes bunu böyle söylüyor?
Molla Said:
Evet, esâssız bir şey, âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hatâ bendedir. Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itâbı, diğeri nâsın ta'rizi. Bunun esâs sebebi ise, geceleyin âdet edindiğim vird‑i şerîfi terkettiğimdir. İşte âlemin rûhu bu hakikate temâs etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatâyı isimlendirmişler, cevabını verir.
Şirvan’da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:
Aman efendim, Siirt’e bir çocuk gelmiş, kendisi ondört‑onbeş yaşında, umum ulemâyı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi dâvete geldim, der.
Molla Said de şu dâvete icâbet ederek Siirt’e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsâf ve kıyafetini sorar. O adam:
Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı. Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum ulemâyı ilzam etti.
58
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukûâtının şimdi civar köylerde şüyû bulduğunu anlayarak geriye döner, dâvete icâbet etmez.
Bilâhare Siirt’e bağlı Tillo Kasabasına gitti. Meşhûr bir türbeye kapandı. Orada hàrika olarak Kamus‑u Okyanus’u Bâbü's‑Sin’e kadar hıfzetti. Ne fikre binâen kamusu hıfzettiği sorulduğunda:
Kamus, her kelimenin kaç mânâya geldiğini yazıyor; ben de bunun aksine olarak her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücûda getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu. Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri, kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek, kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanâat ediyordu.
Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde;
Bunlarda hayat‑ı ictimâiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazife‑şinâslık ve çalışma bulunduğunu müşâhede ettiğim için cumhûriyet‑perverliklerine mükâfâten kendilerine muâvenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur (Hâşiye)
Tillo’da iken, bir gece Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî (K.S.) Hazretlerini rüyasında görür. Geylânî Hazretleri (K.S.) kendisine hitâben:
59
Molla Said! Mîran aşîreti reisi Mustafa Paşa’ya gidiniz ve kendisini tarîk‑ı hidayete dâvet ediniz. Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve emr‑i mârufa müdâvim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.
Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedârikini yaparak Mîran aşîretine doğru Tillo’dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa’nın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyâm ettikleri hâlde Molla Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşanın nazar‑ı dikkatini celbedince, aşîret binbaşılarından Fettâh Bey’den kim olduğunu sorar. Fettâh Bey, meşhûr Molla Said olduğunu bildirir. Hâlbuki Paşa, ulemâdan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhâr etmemişti. Molla Said’e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:
Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terkedip namazını kılacaksın veyâhut seni öldüreceğim! demesinden paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said’e ne için geldiğini tekrar sorar. Molla Said:
Sana söyledim ya onun için geldim, der. Mustafa Paşa çadırın direğinde asılı bulunan Said’in kılıncına işâret ederek:
Bu pis kılınçla ?
Bediüzzaman:
Kılınç kesmez, el keser cevabında bulunur.
Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak biraz gezindikten sonra içeriye girer. Bediüzzaman’a:
Benim Cezîre’de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri’ne atarım.
Molla Said:
Bütün ulemâyı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ulemâya cevab verince sizden bir şey isterim ki, o da mavzer tüfeğidir. Şâyet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim, der.
60
Bu muhâvereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezîre’ye giderler. Yolda, Paşa, kat'iyyen Molla Said’le konuşmaz. Bâni Hanı dedikleri mevkie gelince, yorgunluğundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanır uyanmaz etrafında bütün Cezîre âlimlerinin, kitapları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir. Cezîre âlimleri Molla Said’in şöhretini işittikleri için, mebhût ve hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak Molla Said’in suâline intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir‑iki âlimin çayını da içer, onlar farkedemezler. Mustafa Paşa, hocalara hitâben:
Ben okumuş değilim, fakat Molla Said ile mücâdelenizde mağlûb olacağınızı şimdi anlıyorum. Zîra bakıyorum ki, siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz hâlde, Molla Said kendi çayını içtikten başka, iki‑üç bardak da sizin çayınızı içti.
Bunun üzerine, biraz latîfe ettikten sonra Molla Said bu âlimlere karşı;
Efendiler! Bendeniz va'detmişim, hiç kimseye suâl sormam, binâenaleyh suâllerinize muntazırım, der.
Bu hocalar kırk kadar suâl sorarlar. Umumuna cevab verdikten sonra her nasılsa Molla Said bir suâlin cevabını yanlış söylediği hâlde karşısındakiler doğru telâkki ederek tasdik etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak:
Affedersiniz, bir suâlin cevabını yanlış söylediğim hâlde farkına varmadınız, diyerek cevabını tashih eder.
Hocalar dediler:
İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz!
Sonra o hocalardan bir kısmı Molla Said’den ders almaya gelirler.
Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar.
Molla Said, ilimdeki emsâlsiz hàrika isti'dâdı derecesinde vücûdca da gayet idmanlı ve kuvvetli idi. Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı. Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi. Hiçbirisi güreşte bile onu mağlûb edemezdi.
Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gayet serkeş ve ta'limsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder. Molla Said’e binmek için verir. (Allâhu a'lem, attan düşüp ölmesini istemiş.) Onaltı yaşında bulunan Molla Said, serkeş atı biraz dolaştırdıktan sonra koşturmayı arzu eder. At, onun verdiği istikametten çıkarak başka bir istikamete doğru koşar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz. Nihâyet çocukların bulunduğu yere gider. Cezîre ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar. Nihâyet etraftan imdâda ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz, ölü sûretinde görünce Molla Said’i öldürmek isterler. Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitâben:
61
Hakikate bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş; zâhire bakılırsa at öldürmüş; sebebe bakılırsa, Kel Mustafa öldürmüş, çünkü bu atı bana o verdi. Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım, ölmüş ise sonra muhârebe edelim, diyerek attan inerek çocuğu kucaklar; çocukta hareket görmeyince soğuk suyun içine batırıp çıkarır. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahâli mütehayyir kalırlar.
Bu acîb vak'a üzerine bir müddet Cezîre’de kaldıktan sonra, talebesi Molla Sâlih ile bedevî Arabların meskeni olan Biro’ya giderler. Orada biraz kalınca tekrar Mustafa Paşa’nın eskisi gibi zulme başladığını işitir, yanına gider ve ona nasihat eder, tehdid eder. Bir gün bir münâkaşa arasında Mustafa Paşa’ya:
Yine mi zulme başladın, seni Hak nâmına öldüreceğim! tehdidinde bulunur. Paşa’nın kâtibi ortaya atılır. O sırada Molla Said, Mustafa Paşa’yı zulmünden dolayı çok tahkîr eder.
Paşa bu tahkîre tahammül edemeyerek, öldürmek için üzerine hücum eder; fakat Mîran ağaları zabtederler. Nihâyet Mustafa Paşa’nın oğlu Abdülkerim, Molla Said’e yaklaşarak:
Onun akîdesi yanlıştır; ricâ ederim, şimdilik buradan başka yere teşrîf ediniz, der.
Abdülkerim’in sözünü kırmaz, yalnız olarak, bedevîlerin meskeni olan Biro Çölü’ne doğru hareket eder. Yolda bedevî eşkıyâlarına tesâdüf eder. Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Said’in silâhı mavzer olduğundan, eşkıyâlara doğru kurşun atmaya başlar, eşkıyâlar çekilirler. Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesâdüf eder. Bu defa eşkıyâlar çok olduğundan etrafını çevirirler. Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak:
Ben bunu Mîran aşîretinin içinde gördüm. Bu meşhûr bir adamdır deyince, derhâl bedevîler çekilerek kusurlarının af buyrulmasını dilerler. Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhâfızlık yapmak istemişlerse de Molla Said reddedip, yalnız olarak yoluna devam eder.
62
Birkaç gün sonra Mardin’e gelir. Mardin ulemâsı muârazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar, evlâdları yaşında olan genç Said’de hàrika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabûl ederler.
Bu esnâda, Mardin’e gelen iki talebeye tesâdüf etti. Bunlardan birisi, Cemâleddin‑i Efganî’ye mensûb olup; diğeri, Tarîkat‑ı Sinûsiyeden idi. Bunlar vâsıtasıyla hem Cemâleddin‑i Efganî’nin mesleğine, hem de Tarîk‑ı Sinûsî’ye âşinâlık peydâ etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyâsî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat‑ı siyâsiyesi Mardin’de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe‑i kahrıyla, elleri bağlı, muhâfız nezâretinde Bitlis’e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için, kayıdların açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabûl etmeyince, demir kayıdları bir mendil gibi açarak önlerine atar, jandarmalar, bu hâli kerâmet addedip hayretler içinde kalırlar. Teslîmiyetle, ricâ ve istirham ile:
Biz şimdiye kadar muhâfızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz! derler. ()
Bitlis’te iken bir gün kendilerine vâli ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:
Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsîl eden bir zâtın irtikâb ettiği bu muâmeleyi kabûl edemem! diyerek içki meclisine gider. Evvelâ içki hakkında bir Hadîs‑i Şerîf okuduktan sonra pek acı sözler söyler. Vâlinin vurdurmak için işâret etmesi ihtimaline binâen de bir elini rovelverinin bulunduğu yerde tutar. Fakat vâli fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zât olduğundan, kat'iyyen ses çıkarmaz. Oradan ayrılınca vâlinin yâveri genç Said’e:
Ne yaptınız? Söyledikleriniz, i'dâmınızı mûcibdir, der.
Genç Said:
İ'dâm hayâlime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise bir münkeri def'etmek için ölürsem ne zararı var? Cevabında bulunur.
63
Oradan avdetinden bir‑iki saat sonra, iki polis vâsıtasıyla vâli kendisini istetir. Vâlinin odasına girerken vâli hürmet ve ta'zîmle genç Said’i karşılayarak elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek:
Herkesin bir üstadı vardır. Sen de benim üstadımsın, der.

Genç Said’in Serbestiyet ve Hürriyet Aşkı ve Kırk Kadar Kitabı Ezberlemesi

Genç Said, fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının tahdid olunmasını sevmez, her hâlinde, her hareketinde gayet serbest olmasını arzu eder ve dâima; Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem.” derdi. Bunun içindir ki, ilk İstanbul’a teşrîflerinde yine her kayıttan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşâhede edilmiştir.
Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa’dan gelen müdhiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe‑i tabîiyeden doğan dehşetli bir istibdâd‑ı mutlakın hilâf‑ı Kur'ân prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itâat etmemeyi ve hakîki hürriyet‑i meşrûa olan İslâmî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis’te iken onbeş‑onaltı yaşlarında idi. Henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün ma'lûmâtı Sünûhât kabîlinden olduğu için uzun uzadıya mütâlaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn‑i bülûğa vâsıl olduğundan veyâhut siyasete karıştığından , her nedense eski sünûhât yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu. Bilhassa Din‑i İslâm’a vârid olan şek ve şübheleri reddetmek için Metâli' ve Mevâkıf nâm eserler ile ulûm‑u âliye (اٰلِيَه) (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve àliyeye (عَالِيَه) (Tefsir ve İlm‑i Kelâma) dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitapların üç ayda bir kere devrine muvaffak oluyordu. Molla Said’in iki mütezâd hâli vardı:
64
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa onu anlamaması, mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütâlaa değil konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said, günde bir‑iki cüz okumak sûretiyle Kur'ânı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'ânın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünûhât ile, tekmîli müyesser olmadı:
Birincisi: Kur'ânın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; İkincisi: Kur'ân hakàikının hıfzının daha ziyâde lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'ân hakàikının anahtarı olacak ve şübehâta karşı muhâfaza ve mukàbele edecek hikmet ve fünûn‑u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak sûretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
Mirkât ismindeki kitabı, hâşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın hâşiye ve şerhi ile kendi nokta‑i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvâfık olup ancak üç kelime tevâfuk etmemiş; bu tevcîhleri de ulemânın tahsinine mazhar olarak kabûl edilmiştir.
Bir gün Bitlis meşâyihinden Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine bedduâ ettiğini, birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşârün‑ileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Said’e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Said’in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitâben:
Molla Said, gel beni ziyaret et, gideceğim demesi üzerine hemen gider, ziyaret eder ve şeyhin uçup gittiğini görünce uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyhin hânesinden mâtem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefât ettiğini haber alır. Mahzûn olarak geriye döner.
65
﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اٰم۪ينَ
Molla Said, Şark’ın büyük ulemâ ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman‑ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Muhammed Küfrevî gibi zevât‑ı àliyenin herbirisinden ilm ü irfan hususunda ayrı ayrı derslere nâil olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemâdan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullâh ve Şeyh Fethullâh Efendilere de ziyâde muhabbeti vardı.

Molla Said’in “Bediüzzaman” Lakabını Alması

Van’da mâruf ulemâ bulunmadığından, Hasan Paşa’nın dâveti üzerine Molla Said Van’a gitti. Van’da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seyahatle tedrîs ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van’da bulunduğu müddet, vâli ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asırda, yalnız eski tarzdaki İlm‑i Kelâmın, İslâm Dini hakkındaki şek ve şübhelerin reddine kâfî olmadığına kanâat hâsıl etmiş ve fünûnun tahsiline lüzum görmüştür. (Hâşiye‑1)
Bu kanâati hâsıl ettiği o zamanda, ulûm‑u müsbete denilen bütün fenleri tetebbu'a başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyâziyât, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esâslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütâlaası sâyesinde hakkıyla anlamıştır.
66
Meselâ: bir Coğrafya muallimini, mübâhaseye girişmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek sûretiyle, ertesi gün Van Vâlisi merhum Tâhir Paşa’nın konağında onu ilzam eder. Ve yine aynı sûrette bir muâraza neticesinde beş gün zarfında Kimya‑yı Gayr-ı Uzvîyi (İnorganik Kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muârazaya girişir ve onu da ilzam eder.
İşte pek genç yaşındaki mezkûr hàrikulâdeliklere ve bahr‑i ummân hâlinde bir ilme mâlikiyetine şâhid olan ehl‑i ilim, Molla Said’e Bediüzzaman lakabını vermiştir. Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütâlaalar ve ilmî ve dinî tedrîs usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac‑ı zarûrîlerini nazar‑ı itibara almakla kendisine mahsûs bir usûl‑ü tedrîs icâd eder. Bu da, hakàik‑ı diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izâh ve beyân tarzlarıyla isbât etmek sûretiyle talebelerini tenvir etmektir.

Molla Said’in Bazı Hususlarda Ulemâya Muhâlif Bulunması

Molla Said, Van’da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havâlinin ulemâsına muhâlif bulunuyordu. (Hâşiye‑2) Bu hususlar şunlardır:
1. Kat'iyyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabûl etmemek. Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz ve dâimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musîbetler içerisinde yaşadığı hâlde kimseden para ve mukàbelesiz hediye almadığı, bilmüşâhede görülmüştür.
2. Hiçbir âlimden suâl sormamak. Yirmi sene zarfında, dâima ancak sorulanlara cevab vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: Ben ulemânın ilmini inkâr etmem; binâenaleyh kendilerinden suâl sormak fazladır. Benim ilmimden şübhe edenler varsa sorsunlar, onlara cevab vereyim.”
3. Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men'etmek Onları da yalnız Rızâ‑yı İlâhî için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iâşe ederdi.
4. Dâima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peydâ etmemek Bunun içindir ki: Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim demiştir. Bu hâlin sebebi sorulunca: Bir zaman gelecek, herkes benim hâlime gıbta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misâfirhâne nazarıyla bakıyorum derdi.
67
Van’da bulunduğu vakit, merhum Vâli Tâhir Paşa, Avrupa kitaplarını tetebbu' ederek kendisine suâller tertib edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmağa başladığı hâlde, cevabında tereddüd etmezdi. Bir gün kitapları görür ve Tâhir Paşa’nın bunlardan suâl tertib ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevâsını elde eder.
O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır’daki Câmiü'l‑Ezher’e mukâbil Bitlis ve Van’da Medresetü'z‑Zehrâ isminde bir dâru'l‑fünûn vücûda getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu tasarlıyordu.
Van’da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab nâmındaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tâhir Paşa’ya, mezkûr dağların başında Temmuzda bile buz bulunduğunu söyler. Tâhir Paşa i'tirâz eder ve Temmuzda kat'iyyen oralarda buz bulunmaz iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tâhir Paşa’ya yazdığı ilk Türkçe mektûbunda der:
Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin ma'lûmâtında münhasır değildir, vesselâm!
Molla Said, aşîretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdâhale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhâl barıştırırdı. Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile Mîran Reisi Mustafa Paşa’yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa’ya:
Daha tevbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:
Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir.
Mustafa Paşa, at ile para teberru etmek ister. Bediüzzaman reddederek:
Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bâhusus sizin gibi zâlimden nasıl para alırım? Ve siz gâliba tevbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezîre’ye ulaşamazsınız, demiştir.
Ve hakikaten Cezîre’ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.
68
Bediüzzaman, riyâziyede hàrikulâde bir sür'at‑i intikale mâlik idi. Herhangi bir müşkül mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ Cebir Mukàbele ilminde bir risale te'lif etmişti. Tâhir Paşa nezdinde hesab mes'eleleri münâkaşa mevzûu olduğunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse başkaları ve en mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umumunda dâima birinci gelirdi. Bir defasında şöyle bir suâl sordular:
Onbeş müslim, onbeş gayr‑ı müslim farzedilerek, birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr‑ı müslime isabet etmesi matlûbdur. Nasıl taksim edilir?
Bu suâle cevaben:
Bunların yüz yirmidört vaziyet‑i muhtemelesi vardır, diyerek yapar.
Hem de der:
Bundan daha müşkülünü de kendim icâd ederim. İkibin beşyüz vaziyet‑i muhtemeleye göre yaparım.
İki saat zarfında yüz adamdan elli aded gayr‑ı müslimi o vaziyette taksim eder ki, dâima kur'ayı gayr‑ı müslime düşürür. Ve hattâ beş yüz gayr‑ı müslim olmakla iki yüz elli bin vaziyet‑i muhtemele üzerine bir mes'ele çıkarttı ve Tâhir Paşa’ya göstererek bir risale şeklinde yazdı. (Hâşiye)
Bediüzzaman, Van’da bulunduğu zamanlarda, Vâli Tâhir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van’daki ikameti esnâsında, Âlem‑i İslâmın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tâhir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:

İngiliz Müstemlekât Nâzırının Kur'ânı Kaldırma Planının Bediüzzaman’da Uyandırdığı Te'sir

İngiliz Meclis‑i Meb'ûsânı’nda Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'ân‑ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta:
Bu Kur'ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'ânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kur'ân’dan soğutmalıyız diye hitâbede bulunmuş.
69
İşte bu müdhiş haber, O’nda ta'rifin fevkınde bir te'sir uyandırmıştı. İsti'dâdı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesâret ve şecâat gibi hàrika inâyet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine: Kur'ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbât edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet rûhunda uyanır ve bu sâikle çalışır. (Hâşiye)
70

Bediüzzaman’ın İstanbul’a Gidişi

Bediüzzaman’ın, Şarkî Anadolu’da Medresetü'z‑Zehrâ nâmında bir dâru'l‑fünûn açmak, ya Van’da veyâhut da Diyarbekir’de dâru'l‑fünûn derecesinde bir medrese te'sisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: Şark’ın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre‑i zekâ İstanbul âfâkında tulû' etti.”
İstanbul’a Gelmeden Evvel Bir Gün Tâhir Paşa:
Şark ulemâsını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydân okuyabilecek misin? demişti.
İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhûr âlimler grup grup ziyarete gelip suâller soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahîh olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu’daki ilim ve irfan fa'âliyetine nazar‑ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyyen hodfürûşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve âlâyişten müberrâ olarak hareket ederdi. İlim, cesâret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hàrika idi. Aynı derecede belki daha ziyâde olarak hàlis ve muhlis idi. Tasannu' ve tekellüften kat'iyyen hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: Burada her müşkül halledilir, her suâle cevab verilir; fakat suâl sorulmaz.”. (Hâşiye)
71
İstanbul’da grup grup gelen ulemânın suâllerini cevablandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ‑istisna bütün suâllere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîğ ifâde ve hàrika hâl ve tavırlarıyla, ehl‑i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve Bediüzzaman ünvânına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir nâdire‑i hilkat olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü'l‑Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkıp çayhâneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulemâ hazır bulunduğu hâlde Bediüzzaman’a hitâben: مَا تَقُولُ ف۪ي حَقِّ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ وَالْعُثْمَانِيَّةِYani: Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.
72
Şeyh Bahît Efendi’nin bu suâlden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr‑i ummân gibi ilmini ve ateşpâre‑i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman‑ı istikbâle ait şiddet‑i ihâtasını ve idare‑i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:
اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاوَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاYani Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri:
Bu gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanâatteyim. Fakat bu kadar vecîz ve belîğâne bir tarzda ifâde etmek, ancak Bediüzzaman’a hàstır () demiştir.
Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, bir derece siyâsîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanâat besliyordu. Siyâsî hayata karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Dâima hürriyet tarafdârı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere dâima muhâlefette bulunarak:
Siz dini incittiniz, gayretullâha dokundunuz, şerîatı tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktır diye izhâr‑ı muhâlefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra, mücâhid arkadaşlarıyla beraber İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti’ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havâlisinde ellibin kişi cem'iyete dâhil olmuştu.
73
Hürriyeti sû‑i tefsir etmemek ve meşrûtiyeti, meşrûtiyet‑i meşrûa olarak kabûl etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitâbelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitâbeleri, emsâlsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi. Ehl‑i ilim ve ehl‑i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki intibâh‑ı millîyi, Anadolu ve Asya’nın saâdet‑i dünyeviyesinin fecr‑i sâdıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için evâmir‑i şer'iyeyi çabuk imtisal etmenin zarûrî olduğunu ileri sürüyordu. Eğer meşrûtiyeti, hürriyet‑i şer'iye ile kabûl etmezsek ve öyle tatbik edilmezse elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek diye ihtar ediyordu. O nutuk ve makalelerden nümûne olarak cüz'î bir kısmını buraya dercediyoruz:

Hürriyete Hitâb

Bediüzzaman Said Nursî’nin, ilân‑ı Hürriyetin üçüncü gününde irticâlen söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydânında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun sûretidir.

Hürriyete Hitâb

Ey hürriyet‑i Şer'î! Öyle müdhiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki; benim gibi bir bedevîyi tabakàt‑ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindân‑ı esârette kalacaktık. Seni ömr‑ü ebedî ile tebşîr ediyorum. Eğer aynü'l‑hayat Şerîatı menba'‑ı hayat yapsan ve o Cennet’te neşv ü nemâ bulsan, bu millet‑i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağrâz‑ı şahsî ve fikr‑i intikam ile sizi lekedâr etmezse
74
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki; وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfûn olan medeniyet‑i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat‑ı umumiyede arayan ve istibdâdı arzu edenler ﴿يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar. Yeni Hükûmet‑i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallâh bir seneye kadar ﴿نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan‑ı sükûtun sevâbıdır ki; azâbsız Cennet‑i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet‑i milliyenin berâat‑ı istihlâli olan kanun‑u şer'î, hàzin‑i Cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.
Ey mazlum ihvân‑ı vatan! Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı, şerîat dâiresinde ittihâd‑ı kulûb;
İkincisi, muhabbet‑i milliye,
Üçüncüsü, maârif,
Dördüncüsü, sa'y‑i insanî,
Beşincisi, terk‑i sefâhettir. Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum
……………………………………
Sakın, ey ihvân‑ı vatan! Sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr‑ı fâsideye ve ahlâk‑ı rezîleye ve desâis‑i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; Şerîat‑ı Garrâ üzerine müesses olan kanun‑u esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları susturdu. Sakın ey ihvân‑ı vatan! İsrâfât ve hilâf‑ı Şerîat ve lezâiz‑i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz!
75
Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd‑ı millet ve meşrûtiyet ile rahm‑ı mâdere geçtik, neşv ü nemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe‑i terakkîden, inşâallâh Mu'cize‑i Peygamberî ile, şimendifer‑i kanun-u Şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk‑ı meşveret-i Şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet‑engîz sahrâ‑yı kebîri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel‑i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zîra onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'‑i ahlâk-ı hasene olan Hakikat‑i İslâmiyenin ve isti'dâd‑ı fıtrînin ve feyz‑i îmânın ve şiddet‑i açlığın hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ‑yı vatan! Hürriyeti sû‑i tefsir etmeyiniz; elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. (Hâşiye) Zîra hürriyet, mürâat‑ı ahkâm ve âdâb‑ı Şerîat ve ahlâk‑ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nemâ bulur……
Bediüzzaman
76

Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî (A.S.M.)

5 Mart 1325 (18 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 77
Şerîat‑ı Garrâ, Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs‑i emmârenin istibdâd‑ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, O Hablü'l‑Metîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'‑i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem‑i asğarında cihad‑ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ‑i umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn‑i âdetullâha tevfik‑i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab‑ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik‑i İslâmiye ve Osmaniye’den zuhûru, kader‑i İlâhiye’nin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine‑i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ‑yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır. Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil‑i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesi görüldü?‥ Milletin kalb hastalığı za'f‑ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
77
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l‑İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır. Mesleğimiz ise, Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Peygamberî’yi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat‑ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin‑i kàtıa ve maksadımız İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır!…
Bediüzzaman

Hakikat

26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 70
Biz Kàlû Belâ”dan Cem'iyet‑i Muhammedî’de dâhiliz.
Cihetü'l‑vahdet-i ittihâdımız, Tevhiddir. Peymân ve yemînimiz, îmândır. Mâdemki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min, İ'lâ‑yı Kelimetullâh ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir. Zîra ecnebîler, fünûn ve sanâyi silâhıyla bizi istibdâd‑ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san'at silâhıyla, İ'lâ‑yı Kelimetullâhın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf‑ı efkâra cihad edeceğiz. Amma cihad‑ı haricîyi, Şerîat‑ı Garrâ’nın berâhin‑i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak, iknâ iledir; söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedâileriyiz. Husûmete vaktimiz yoktur.
78
Meşrûtiyet ki, adâlet ve meşveret ve kanunda inhisar‑ı kuvvetten ibarettir. Onüç asır evvel Şerîat‑ı Garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, Din‑i İslâm’a büyük bir cinayettir ve şimâle müteveccihen namaz kılmak gibidir.
Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdâd tevzî' olunmuş olur. ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌhâkim ve âmir‑i vicdânî olmalı. O da mârifet‑i tâmm ve medeniyet‑i âmm veyâhut Din‑i İslâm nâmıyla olmalı. Yoksa; istibdâd dâima hüküm‑fermâ olacaktır. İttifak hüdâdadır, hevâ ve heveste değil! İnsanlar hür oldular amma yine abdullâhtırlar. Herşey hür oldu. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz. Ye's, mâni‑i her-kemâldir. Neme lâzım, başkası düşünsün.” istibdâdın yâdigârıdır.
Bediüzzaman
79
BOS SAYFA
80
tarihce_van_kalesi_magaralar.jpgBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Van’daki Horhor Medresesinin bahçesinden Van Kalesi ve mağaraların görünüşü
81

İstanbul Hahambaşısı Karasso ile Konuşması

İstanbul Hahambaşısı Yahudî Karasso ile Bediüzzaman arasında Selânik’te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecek idi diyerek mağlûbiyetini hayret ve telâşla izhâr etmiştir. Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için sinsî ve tertibli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta mensûb olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso’nun Bediüzzaman’ı ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş'ûm gayesine âlet etmek idi. Fakat heyhât!…

31 Mart Hâdisesinden Dolayı Muhâkeme Edilmesi

Nihâyet menhus Otuzbir Mart Hâdisesi meydâna gelir. Şerîat isteyen ve o hâdisede ismi karışan onbeş kadar hoca i'dâm edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durduktan ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir hâlde muhâkeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar:
Sen de şerîat istemişsin?‥
Bediüzzaman cevab verir:
Şerîatın bir hakikatine, bin rûhum olsa fedâ etmeye hazırım. Zîra şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!
Bediüzzaman’ın Dîvân‑ı Harb’deki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tab'edilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden i'dâmını beklerken berâet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den Sultanahmet’e kadar arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcûd olduğu hâlde: Zâlimler için yaşasın Cehennem! Zâlimler için yaşasın Cehennem!” nidâlarıyla ilerlemiştir.
Dîvân‑ı Harb’deki müdafaasının bir kısmı bu Tarihçe‑i Hayat’ta yazılmıştır. ki Otuzbir Mart Hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman’ın kahramanca müdafaası bir derece anlaşılabilsin.
82

İki Mekteb‑i Musîbet Şehâdetnâmesi yâhut Dîvân‑ı Harb-i Örfî ve Said‑i Nursî adlı eserden parçalar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Mukaddime

Vaktâ ki hürriyet, dîvânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi.
Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl‑i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. tahtie ile hatâya düşmeyiniz!… Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi mîzan‑ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta‑i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem‑i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet‑i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'‑i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için, ﴿يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ sırrınca, kabr‑i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemâl‑i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib‑perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl‑i hâhişle görmeyi arzu eder!… Ben de ma'raz‑ı acâib ve garâib olan Âlem‑i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
83
Bu hükûmet, zaman‑ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!‥ Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân‑ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân‑ı Harb’de bana da suâl ettiler: Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim: Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!‥
Hem de dediler: İttihâd‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim: Maaliftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta'rif ettiğim vechile Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin!‥
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. ki, meşrûtiyeti lekeden ve ehl‑i Şerîatı me'yûsiyetten ve ehl‑i asrı tarih nazarında cehil ve cünûndan ve hakikati evhâm ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim: Ey Paşalar, Zâbitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذًا مَحَاسِنِي اللَّات۪ي اَدَلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوب۪ي فَقُلْ ل۪ي كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani; medâr‑ı iftiharım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i'tizar edeyim? Mütehayyirim!
84
Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dâm olunsam, iki şehîd sevâbını kazanırım. Şâyet hapiste kalsam, böyle, hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddâr bir hükûmetin en rahat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler. Şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i'timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîra insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrâd‑ı kesîre içinde ve tahallül‑ü mehâsinle ta'dil olunan müteferrik kusurları, cerbeze ile cem'edip bir zaman‑ı vâhidde bir şahs‑ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm‑ü şedîddir.
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dâdına: (Hâşiye)

Birinci Cinayet

Geçen sene bidâyet‑i Hürriyette elli‑altmış telgraf umum şark aşîretlerine Sadâret vâsıtasıyla çektim. Meâli şu idi:
Meşrûtiyet ve kanun‑u esâsî işittiğiniz mes'ele ise; hakîki adâlet ve meşveret‑i Şer'iyeden ibarettir. Hüsn‑ü telâkki ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîra, dünyevî saâdetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdâddan herkesten ziyâde biz zarar‑dîdeyiz.”
Her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi.
Demek Vilâyât‑ı Şarkıyeyi tenbih ettim, gâfil bırakmadım. yeni bir istibdâd onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!‥
85

İkinci Cinayet

Ayasofya’da, Bayezid’de, Fâtih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîatın ve müsemmâ‑yı meşrûtiyetin münâsebet‑i hakîkiyesini izâh ve teşrîh ettim. Ve mütehakkimâne istibdâdın, Şerîatla bir münâsebeti olmadığını beyân ettim. Şöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla, Şerîat âleme gelmiş; istibdâdı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk îrâd ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir i'tirâzı varsa, bürhân ile isbâta hazırım. Ve dedim ki: Asıl, şerîatın meslek‑i hakîkisi, hakikat‑i meşrûtiyet-i meşrûadır.
Demek meşrûtiyeti, delâil‑i şer'iye ile kabûl ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf‑ı Şerîat telâkki etmedim. Ve Şerîatı rüşvet vermedim. Ve ulemâ ve şerîatı, Avrupa’nın zunûn‑u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muâmelenizi gördüm!‥

Üçüncü Cinayet

İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hammal ve gâfil ve sâfdil olduklarından bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât‑ı Şarkıyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûrette meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
İstibdâd, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve şerîattır. Pâdişah, Peygamberimizin emrine itâat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, pâdişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkîye sevkeden hakîki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zîra husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîra, hikmet‑i hükûmeti bilmiyoruz
86
İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı (benim gibi bütün Avrupa’ya karşı) () boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin te'siri olmuştur.
Pâdişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb‑i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!

Dördüncü Cinayet

Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, şerîatı (Hâşâ ve kellâ) istibdâda müsâid zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzîb etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde Şerîat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdâd tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmii’nde meb'ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
Meşrûtiyeti, meşrûiyet ünvânı ile telâkki ve telkin ediniz. yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb‑ı Şerîatla takyid ediniz. Zîra câhil efrâd ve avâm‑ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. ki, namaz sahîh ola. Zîra, hakàik‑ı meşrûtiyetin sarâhaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihrâcı mümkün olduğunu da'vâ ettim.
87
Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!‥

Beşinci Cinayet

Gazeteler, iki kıyâs‑ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk‑ı İslâmiye’yi sarstılar ve efkâr‑ı umumiyeyi perîşan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edîbler edebli olmalı; hem de Edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb‑i umumî-i müşterek-i milletten, bî‑tarafâne çıkmalı. Ve matbuât nizâmnâmesini, vicdânınızdaki hiss‑i diyânet ve niyet‑i hàlisa tanzim etmeli. Hâlbuki, siz iki kıyâs‑ı fâsidle; yani: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs ederek efkâr‑ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr‑i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifbâ okumayan çocuğa felsefe‑i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe, tiyatrocu karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü; zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libâsı, ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik‑i nazariyât ve muktezâ‑yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmî bir köylüyüm; böyle cerbezeli ve muğâlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim, demek cinayet işledim!.

Altıncı Cinayet

Kaç defa büyük ictimâ'larda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm‑ı nâs siyasete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim. Ezcümle; Bayezid’de talebenin ictimâ'ında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferâh Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.
88
Ben ki bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim!

Yedinci Cinayet

İşittim; İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) nâmıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki; bu ism‑i mübârekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydâna gelsin. Sonra işittim; bu ism‑i mübâreki bazı mübârek zevât, Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar daha basit ve sırf ibâdete ve Sünnet‑i Seniye’ye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyâsî cem'iyetten kat'‑ı alâka ettiler. Siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsîs ve tahdid kabûl etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensûbum; zîra maksadlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism‑i mübâreke intisab ettim. Lâkin ta'rif ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) ta'rifi budur ki:
Şarktan garba, cenûbdan şimâle uzanan bir silsile‑i nurânî ile merbût bir dâiredir. Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyâdedir. Bu ittihâdın cihetü'l‑vahdeti ve irtibatı, Tevhid‑i İlâhîdir. Peymân ve yemîni, îmândır. Müntesibleri, Kàlû Belâ”dan dâhil olan umum mü'minlerdir. Defter‑i esmâları da, Levh‑i Mahfûz’dur. Bu ittihâdın nâşir‑i efkârı, umum Kütüb‑ü İslâmiye’dir. Günlük gazeteleri de, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhânelerdir. Merkezi de, Haremeyn‑i Şerîfeyn’dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr‑i Âlem’dir. (A.S.M.) Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücâhede, yani; Ahlâk‑ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet‑i Nebeviye ve kanunnâmesi evâmir ve nevâhî‑i Şer'iyedir. Ve kılınçları da, berâhin‑i kàtıadır. Zîra medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir! Taharrî‑i hakikat, muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi Hedef ve maksadları da İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Şerîat da; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l‑emirlerimiz düşünsünler.
89
Şimdiki maksadımız; o silsile‑i nurâniyeyi ihtizâza getirmekle, herkesi bir şevk u hâhiş‑i vicdâniye ile tarîk‑ı terakkîde kâbe‑i kemâlâta sevketmektir. Zîra İ'lâ‑yı Kelimetullâhın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir!
İşte ben bu ittihâdın efrâdındanım. Ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb‑i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim
Elhâsıl; Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd‑ı İslâm’daki fikrini kabûl ettim. Zîra, o Vilâyât‑ı Şarkıyeyi îkaz etti, onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu mes'elede seleflerim; Şeyh Cemâleddin‑i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve İttihâd‑ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemâl ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
İhtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe‑i kabrimde hattâ bî‑karar eyler beni;
İttihâdken savlet‑i a'dâyı def'a çaremiz,
İttihâd etmezse millet, dâğdâr eyler beni
Yavuz Sultan Selim
90
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim; iki maksad‑ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsîsten halâs etmek ve umum mü'minlere şümûlünü ilân etmek ki, tefrika düşmesin ve evhâm çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musîbet‑i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâ‑esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis‑i meb'ûsân ve a'yân ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim!…

Sekizinci Cinayet

Ben işittim ki, askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise‑i müdhişesi hâtırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
Şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl‑i îmân askerlerin cem'iyetidir. Umum mü'min ve fedâkâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ'lâ‑yı Kelimetullâh, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sâir cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar‑ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere şâmildir, cem'iyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff‑ı evveli; gâziler, şehîdler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedâkâr asker zâbit olsun, nefer olsun hariç değil ki; , intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cem'iyet‑i hayriye, kendine İttihâd‑ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
91