Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Medresetü'z‑Zehrâyı Kurmak İçin İstanbul’a Gidişi

Şam’da fazla kalmadı. Şarkî Anadolu’da Medresetü'z‑Zehrâ nâmıyla vücûda getirmek istediği dâru'l‑fünûnun küşâdı için çalışmak üzere İstanbul’a geldi. Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına refâkat etti. Yolda şimendiferde iki mekteb muallimi ile aralarında bir bahis açılır. Şimendiferde yaptıkları bu mübâhasenin hülâsası, Hutbe‑i Şâmiye adlı eserin zeylinde yazılmıştır. Birkaç cümlesini aynen alıyoruz:

“Hamiyet‑i Diniye mi, Yoksa Hamiyet‑i Milliye mi Daha Kuvvetli, Daha Lâzım?”

Hürriyetin başında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu.
Benden suâl ettiler ki: Hamiyet‑i diniye mi, yoksa hamiyet‑i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”
130
Dedim: Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet‑i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet‑i milliye, yüzden birisine yani, menfaat‑i şahsiyesini millete fedâ edene münhasır kalır. Öyle ise, hukuk‑u umumiye içinde hamiyet‑i diniye esâs olmalı. Hamiyet‑i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kalesi olmalı.
Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblerde hâkim, hiss‑i dinîdir. Kader‑i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki; yalnız hiss‑i dinî şark’ı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr‑ı Saâdet ve Tâbiîn, bunun bir bürhân‑ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet‑i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese‑i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
Hamiyet‑i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil‑i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet‑i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir‑i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l‑vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kaledir dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım Delil nedir?”
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
İşte bu çocuk lisân‑ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân‑ı hâli bu gelecek hakikati der:
131
Bakınız bu dâbbetü'l‑arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l‑arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. Bana rast gelenlerin vay hâline!” dediği hâlde o masûm, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l‑arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”
Sebat ve metânetinin lisân‑ı hâli güyâ der: Ey şimendifer! Sen bir nizâmın esirisin. Senin gem’in, dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yoluna git, kumandanının izniyle yolundan geç!”
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masûm çocuğun yerinde, Rüstem‑i İranî veya Herkül‑ü Yunanî o acîb kahramanlıklarıyla beraber tayy‑ı zaman ederek, o çocuğun yerinde bulunduğunu farzediniz Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir i'tikàdları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu hâlde birden çıkan şimendiferin, dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!‥ O hàrika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dâbbetü'l‑arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına i'tikàd etmedikleri için mutî' bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nev'i arslan tevehhüm ederler.
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet ve çok mertebe onların fevkınde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren; o masûmun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan i'tikàdı ve itmi'nânı ve îmânıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdânlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan câhilâne i'tikàdsızlıklarıdır.
……………………………………
132
O iki temsîlde, o iki acîb kahramanın pek acîb korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem‑i i'tikàdları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi, Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakikati ki, bu Risalenin mukaddimesinde bir‑iki misâli söylenmiş. Mes'ele şudur ki:

Ehl‑i îmân ve Küfrün Muvâzenesi

Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl‑i dalâlete binler müdhiş düşman tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabiat elleriyle, manzûme‑i şemsiyeden tut, kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar, bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mâhiyeti ve küllî isti'dâdâtı ve hadsiz ihtiyacâtı ve nihâyetsiz arzularına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlât bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sâhibini bir Cehennem içine koyduğunu ve din ve îmândan hariç binler fen ve terakkiyât‑ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini gösterip; yalnız ibtal‑i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor
İşte îmân ve küfrün muvâzenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da îmân bir manevî Cennet’i te'min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakîki saâdet‑i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dâm‑ı ebedî mâhiyetine getirmesini, kat'î ve his ve şühûda istinâd eden Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.
Bu temsîlin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız! Ne kadar şimendifer misillû balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler Karada, denizde, havada Kudret‑i Ezeliyenin nizâm ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.
133
Hem âlem‑i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem‑i rûhâni ve maneviyatta Kudret‑i Ezeliyenin daha acîb müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.
İşte kâinât içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl‑i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korkutuyor, kuvve‑i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl‑i îmâna, değil tehdid ve korkutmak belki; sevinç, saâdet, ünsiyet ve ümîd ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl‑i îmân, îmânla görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri, seyyâr kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'‑i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât‑ı san'ata ve tecelliyât‑ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve‑i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saâdet‑i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.
İşte ehl‑i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye, bir tesellî veremez, kuvve‑i maneviyeyi te'min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
Ehl‑i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve‑i maneviyesi kırılmak, belki o temsîldeki masûm çocuk gibi fevkalâde bir kuvve‑i maneviye ve bir metânetle ve îmândaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve idaresini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. Sâni'‑i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyâr kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler deyip anlar. Kemâl‑i emniyetle hayat‑ı dünyeviyesinde derecesine göre saâdete mazhar olur.
134
Kimin kalbinde îmândan ve Din‑i Haktan gelen bu hakikat çekirdeği bulunmazsa ve nokta‑i istinâdı olmazsa, bilbedâhe temsîldeki Rüstem ve Herkül’ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve‑i maneviyesi müzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur, herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer.
Îmânın bu sırr‑ı hakikatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet‑i dünyeviyesini, Risale‑i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakikati kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyâde kuvve‑i maneviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve‑i manevîyi ve tesellîyi ve saâdeti te'min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta‑i istinâd olan hakàik‑ı îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak ünvânı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve‑i maneviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyasete dayanması; ne kadar maslahat‑ı beşeriyeden ve menfaat‑i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş başta İslâm olarak beşer hissedecek ve dünyanın ömrü kalmışsa Kur'ânın hakàikına yapışacak.
135

Kosova Yerine Şarkta Büyük Bir İslâm Dâru'l‑Fünûnunun Te'sisine Karar Verilmesi

O vakit Kosova’da, büyük bir İslâm Dâru'l‑Fünûnunun te'sisine teşebbüs edilmişti. Orada hem İttihâdçılara, hem Sultan Reşâd’a der ki: Şark, böyle bir dâru'l‑fünûna daha ziyâde muhtaç ve Âlem‑i İslâmın merkezi hükmündedir.” Bunun üzerine şarkta bir dâru'l‑fünûn açılacağını va'dederler. Bilâhare Balkan Harbi çıkmasıyla, o medrese yeri yani Kosova istilâ edilir. Bunun üzerine müracaatla Kosova’daki dâru'l‑fünûn için tahsîs edilen ondokuz bin altın liranın Şark Dâru'l‑Fünûnu için verilmesini taleb eder, bu talebi kabûl edilir.
Bediüzzaman tekrar Van’a hareket eder. Van Gölü kenarındaki Artemit’te (Edremit) o dâru'l‑fünûnun temeli atılır. Fakat ne çare ki Harb‑i Umumî’nin zuhûruyla, teşebbüs geri kalır. Zâten o kış Molla Said, talebelerine; Hazır olunuz, büyük bir musîbet ve felâket bize yaklaşıyor diye haber vermişti.
136
tarihce_cihan_harbi_sonlarinda_eski_said.jpgÜstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin sonlarında
137
tarihce_darulfunun_yeri.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin temelini attığı Dâru'l‑Fünûnun yeri
tarihce_van_coravanis_medrese_erek_dagi.jpgBediüzzaman Hazretlerinin Van’daki hayatına ait Çoravanis köyündeki Medresenin yanından Erek dağının görünüşü
138

Bediüzzaman Said Nursî’nin Gönüllü Alay Kumandanı Olarak Vatan ve Millete Fedâkârâne Hizmetleri

Bediüzzaman, Kafkas Cebhesi’nde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet‑i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi. Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van Kalesinde şehîd oluncaya kadar müdafaaya kat'î karar verdikleri hâlde, geri çekilen Van Vâlisi Cevdet Bey’in ısrarıyla, Vastan Kasabası’na çekildi. Vâli, kaymakam, ahâli ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahâlinin mal ve çoluk‑çocuklarının düşman eline geçmemesi için otuz‑kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ, hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor; güyâ büyük bir imdâd kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan’ın Rus istilâsından kurtulmasına sebeb olmuştur.
139
O muhârebe zamanlarında sipere döndüğü vakit kıymetdâr talebesi Molla Habib ile İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirini te'lif ediyordu. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de sipere girdikleri zaman; kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. İşârâtü'l‑İ'câz”ın büyük bir kısmı bu vaziyette te'lif edilmiştir. (Hâşiye) Bu hàrika tefsirin başındaki İfâde‑i Merâm”ı tefsir hakkında bir derece ma'lûmât vermesi itibariyle aynen dercediyoruz.
140

İfâde‑i Merâm

Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân; bütün zamanlarda gelip geçen nev'‑i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitâben, Arş‑ı A'lâdan îrâd edilen İlâhî ve şümûllü bir nutuk ve umumî ve Rabbânî bir hitâbe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemâatin iktidarından hariç olan, bilhassa bu zamanda, dünya maddiyâtına ait pek çok fenleri, ilimleri câmi'dir.
Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisàsça dâire‑i ihâtası pek dar olan bir ferdin fehminden, karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a tefsir olamaz
Çünkü: Kur'ânın hitâbına muhâtab olan milletlerin, insanların ahvâl‑i rûhiyelerine, maddiyâtına ve câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sâhib‑i ihtisàs olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin.
Maahazâ; bir ferdin mesleği, meşrebi taassubdan hàlî olamaz ki, hakàik‑ı Kur'âniyeyi görsün, bî‑tarafâne beyân etsin.
Maahazâ; ferdin fehminden çıkan bir da'vâ, kendisine hàs olup, başkası o da'vânın kabûlüne dâvet edilemez Meğer ki bir nev'i icmâın tasdikine mazhar ola.
Binâenaleyh, Kur'ânın ince mânâlarının ve tefsirlerde dağınık bir sûrette bulunan mehâsininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sâyesinde tecellî eden hakikatlerinin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkìkîn‑i ulemâdan yüksek bir hey'etin tedkîkàtıyla, tahkîkatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve ıttırâdı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir hey'etin nazar‑ı dikkat ve tedkîkàtından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhûr‑u nâsın i'timâdını kazanmak üzere millete karşı bir kefâlet‑i zımniye husûle gelsin ve icmâ‑ı ümmet, hücceti elde edebilsin.
141
Evet, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sâhibi ve nâfiz bir ictihâda mâlik ve bir velâyet‑i kâmileyi hâiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanda, bu şartlar, ancak yüksek ve azîm bir hey'etin tesânüdüyle, telâhuk‑u efkârından ve rûhlarının tenâsübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet‑i fikirle taassubdan âzâde olmakla tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs‑ı manevîde bulunur; ve o şahs‑ı manevî, Kur'ânı tefsir edebilir. Çünkü: Cüz'de bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binâen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, hey'ette bulunur. Böyle bir hey'etin zuhûrunu çoktan beri bekliyorken, hiss‑i kable'l-vukû' kabîlinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. (Hâşiye)
Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde tamamıyla terketmek câiz değildir kaidesine binâen, acz ve kusurumla beraber, Kur'ânın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i'câzına dair bazı işâretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat, Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla; Erzurum’un, Pasinler’in dağlarına ve derelerine düştük. O kıyâmetlerde, o dağ ve tepelerde; fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünûhât‑ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünûhâtım eğer tefsirlere muvâfık ise, nurun alâ nur; şâyet muhâlif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.
142
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat, hatt‑ı harpte, büyük bir ihlâs ile şehîdler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehîdlerin kan ve elbiselerinin tebdili gibi) cevâz veremedim ve kalbim râzı olmadı. Şimdi de râzı değildir; çünkü, hakikat‑i ihlâs ile baktım tashih yerini bulamadım. Demek, sünûhât‑ı Kur'âniye olduğundan i'câz‑ı Kur'âniye onu yanlışlardan himâye etmiş.
Maahazâ, kaleme aldığım şu İşârâtü'l‑İ'câz adlı eserimi, hakîki bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak Ulemâ‑i İslâmdaki ehl‑i tahkîkin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım.
143

Bediüzzaman’ın Muhârebeler Esnâsındaki Hizmetlerine Bazı Nümûneler

O muhârebede; yirmi talebe kadar kıymetdâr ve İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin kâtibi olan Molla Habib, İran Cebhesi’nde kumandan Halîl Paşa ile mühim bir muhâbere vazifesini te'min ettikten sonra Vastan’da şehîd düşer.
O muhârebeler esnâsında, Ermeni fedâileri bazı yerlerde çoluk‑çocuğu kesiyorlardı. Buna karşı Ermenilerin çocukları da bazen öldürülüyordu. Bediüzzaman’ın bulunduğu nahiyeye binlerle Ermeni çocuğu toplanmıştı. Molla Said askerlere: Bunlara ilişmeyiniz!” diye emretti. Daha sonra bu Ermeni çoluk‑çocuğunu serbest bıraktı; onlar da Rusların içerisindeki ailelerinin yanına döndüler. Bu hareket Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlâkına hayran kalmışlardı. Bu hâdise üzerine, Ruslar bizi istilâ ettiklerinde, fedâi komitelerin reisleri müslüman çoluk‑çocuğunu kesmek âdetini bırakıp, Mâdem Molla Said bizim çoluk‑çocuklarımızı kesmedi, bize teslîm etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz diye ahdettiler. Molla Said, bu sûretle o havâlideki binlerle masûmların felâketten kurtulmasını te'min etmiş oldu.
Bir müddet sonra Ruslar, Van ve Muş tarafını istilâ edip, üç fırka ile Bitlis’e hücum ettiği sırada, Bitlis Vâlisi Memdûh Bey ile Kel Ali, Bediüzzaman’a:
Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri çekilmeye mecburuz, dediler.
Bediüzzaman onlara:
Etraftan kaçıp gelen ahâlinin ve hem de Bitlis halkının malları, çoluk ve çocukları düşman eline düşecek; biz mahvoluncaya kadar dört‑beş gün mukâvemete mecburuz, demesi üzerine onlar:
Muş’un sukùt etmesi dolayısıyla otuz topumuzu askerler bu tarafa kaçırmaya çalışıyorlar. Eğer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele geçirebilirsen, birkaç gün o toplarla mukàbele ederiz ve ahâli de kurtulur, dediler.
Bediüzzaman:
Öyle ise, ben ya ölürüm veya o topları getiririm, diyerek üç yüz gönüllünün başına geçti. Geceleyin, Nurşin tarafına, topların getirildiği cihete gitti. Topları takib eden bir alay Rus Kazağına, kendi muhbirleri: Bitlis’i müdafaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhûr Mûsa Bey bin kişi ile topları kurtarmaya geliyorlar diyerek pek ziyâde mübâlağa ile ihbar etmeleri üzerine, Kazak Kumandanı korkmuş, ilerleyememişti. Bediüzzaman da, beraberindeki üç yüz gönüllüyü rastgeldikleri toplara birer ikişer taksim edip Bitlis’e gönderir; kendisi ise ilerleyerek topları birer birer kurtarıp, en son topu da üç arkadaşıyla birlikte ele geçirir. Bu şekilde, otuz topun Bitlis’e gelmesini te'min eder. O toplarla üç‑dört gün asker ve gönüllüler düşmana mukàbele edip, bütün ahâli ve cihâzât ve mallar kurtulur.
144
Bediüzzaman, o harpte gönüllülere cesâret vermek için sipere girmeyerek avcı hattında dolaşırdı. Avcı hattında en ileride atını sağa sola koştururken, birden hâtırına gelir ve rûhuna ilişir ki: Şu ânda şehîd olsam; bu vaziyetim, yani en ileride göze çarpan şu hâlim, sakın mertebe‑i şehâdetin bir esâsı olan ihlâsıma zarar vermesin, bir hodfürûşluk mânâsı olmasın diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir. (Hâşiye)
Avcı hattında dolaşırken, vücûduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesâreti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir. Hattâ bunu işiten Vâli Memdûh Bey ve kumandan Kel Ali: Aman geri çekilsin!” diye haber gönderdikleri zaman, demiş:
145
Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek!‥
Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği hâlde; biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.
Geceleyin vâli ve kumandan Kel Ali ve ahâli kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kısım fedâkâr talebeleriyle Bitlis’te bakiye kalan bir kısım bîçâreler için kendilerini fedâ etmek fikriyle kaçmazlar. Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsâdeme ederler, arkadaşlarının çoğu şehîd olur. Hattâ yeğeni ve fedâkâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehîd düştükten sonra düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acîb bir sûrette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı kırık bir hâlde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalır. Tüfek ellerinde, o vaziyet‑i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zâbitleri bulunduğu hâlde, kemâl‑i istirahat-i kalble ve ahâlinin kurtulmasının sevinciyle sürûr içinde, beraberindeki arkadaşlarına tesellî vererek der:
Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse, o vakit silâhlarımızı kullanacağız, kendimizi ucuza satmayacağız, bir‑iki düşmana kurşun atmayacağız
Latîf bir inâyet‑i İlâhiye’dir ki; otuzüç saat, onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıkları hâlde bulamadılar. Bu esnâda Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedâilere hitâben:
Arkadaşlar! Durmayınız Sizlere hakkımı helâl ettim, beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız, demesi üzerine, fedâkâr ve kahraman talebeler:
Sizi bu hâlde bırakıp gidemeyiz; şehîd olursak yine hizmetinizde olsun, deyip kalırlar.
Sonra Ruslar esir edip Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevkederler.
Ermeni fedâileri meşhûrdur; hattâ öyle rivâyet ederler ki: Fedâilerin yüzleri, kızarmış kömür üstüne tutulup gözleri patlama derecesine gelse dahi, yine sır vermezler.” İşte Ruslar o zaman diyorlardı ki: Bediüzzaman’ın gönüllüleri, Ermeni fedâilerinin fevkındedir! Bunun içindir ki, bizim Kazaklarımızı imhada fazla muvaffak olmuşlardır.”
146

Bediüzzaman’ın Esir Kampında, Rus Başkumandanı ile Arasında Cereyan Eden Bir Hadise

Bediüzzaman’ı üserâ kampına götürürler. Burada şu şekilde şâyân‑ı takdir bir hâdise cereyan eder. Şöyle ki:
Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnâsında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercümân vâsıtasıyla der:
Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.
Kumandan:
Şu hâlde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar!
Bediüzzaman:
Hakaret etmedim. Ben bir müslüman âlimiyim. Îmânlı bir kimse, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binâenaleyh, ben sana kıyâm etmem, der.
Bunun üzerine Bediüzzaman dîvân‑ı harb’e verilir. Birkaç zâbit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
Bunların i'dâm kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemâl‑i izzet ve şecâatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihâyet i'dâmına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsâade ister; vazife‑i diniyesini îfâdan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyân eder. Tam bu esnâda, namazını edâ ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip:
O hareketinizin, mukaddesâtınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim, ricâ ederim, beni affediniz, diyerek verilen i'dâm hükmünü geri aldırır.
147

Bediüzzaman’ın Sibirya’da Esir Kalışı Esâreti ve Esâretten Firarı

Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esârette kalır. Bütün hayatını, fîsebîlillâh Kur'ân’a, İslâmiyete, Sünnet‑i Seniye’nin ihyâsına hasr ve vakfeden bu fedâkâr‑ı İslâm buralarda da kat'iyyen boş durmaz. İçerisinde bulunduğu muhîti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esârette bulunan zâbitlere dersler veriyordu.
Bir gün, doksan zâbit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir; Siyâsî ders veriyor diye dersine mâni olursa da, fa'âliyetinin, dinî, ilmî, ictimâî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.
Nihâyet esâretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare, Viyana tarîkiyle Rûmî 1334 senesinde İstanbul’a teşrîf eder.
Harb‑i Umumî’de gönüllü alay kumandanı olan Bediüzzaman Said Nursî, bu esâret hayatını bir eserinde (Hâşiye) şöyle anlatıyor:
148
tarihce_pasaport_on.png
Ön Yüzü
İsmi : Said Mirza EfendiRütbesi : Fahrî KaymakamKıt'ası : Gönüllü Kürd Süvari AlayıTâbiiyeti : OsmanlıSeyahat mebde'i : SofyaGideceği mahal : İstanbul (Dersaâdet)Sebeb‑i seyahat : Esâretten avdet 17 HAZİRAN 1918
Bediüzzaman’ın, Rusya esâretinden firar edip Almanya yolu ile Sofya’ya geldiği zaman, Sofya Ataşemiliterliği tarafından verilen pasaportudur
149
tarihce_pasaport_arka.jpgBediüzzaman’ın Rus esâretinden dönüşte aldığı Vatana Avdet belgesinin arka yüzü
150

Yirmialtıncı Lem'anın Dokuzuncu Ricâsından Bir Kısım

Harb‑i Umumî’de, esâretle Rusya’nın şark‑ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma Vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmii, meşhûr Volga Nehri’nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zâbitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefâletle beni Volga Nehrinin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahara yakın, o şimâl kıt'asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum.
O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb‑i Umumî’yi gören ihtiyardır. Güyâ ﴿يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا sırrına mazhar olarak öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı uzun gece ve hazîn gurbet, hazîn vaziyet içinde hayattan bir me'yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım; ümîdim kesildi. O hâlette iken Kur'ân‑ı Hakîm’den imdâd geldi. Dilim ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dedi; kalbim de ağlayarak dedi:
Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el‑amân gûyem, afv‑cûyem, meded‑hâhem zidergâhet İlâhî!
151
Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefâtımı tahayyül ederek Niyâzi‑i Mısrî gibi dedim:Dünya gamından geçip,Yokluğa kanat açıp,Şevk ile her dem uçup,Çağırırım: Dost! Dost!”diye, dostları arıyordu. Her ne ise; o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, Dergâh‑ı İlâhî’de za'f ve aczim o kadar büyük bir şefâatçi ve vesile oldu ki; şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf‑ı me'mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfede, tek başımla, Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Za'f ve aczime binâen gelen inâyet‑i İlâhiye ile, hàrika bir sûrette kurtuldum. Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki; bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek hàrika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat, o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki: Bakiye‑i ömrümü mağaralarda geçireceğim! Bu insanların hayat‑ı ictimâiyesine karışmak artık yeter. Mâdem sonunda kabre yalnız gideceğim, yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim!” demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa'şaalı hayat‑ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güyâ o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlık idi. Ve İstanbul’un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyaz parçası idi ki ileriyi göremedi, yine yattı. iki sene sonra, Gavs‑ı Geylânî, Fütûhu'l‑Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.”

İstanbul’u Tekrar Şereflendirmesi

İstanbul’u tekrar şereflendirmesi, ehl‑i ilmi ve halkı çok fazla memnun ve mesrûr etti. Kendisine haber verilmeden, Meşîhat dâiresindeki Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığına ta'yin olundu. Dâru'l‑Hikmet, o zaman, Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi İslâm Âlimlerinden mürekkeb bir İslâm akademisi mâhiyetinde idi.
Çok zekî, kahraman ve gayyûr bir âlim olan veled‑i manevîsi ve biraderzâdesi Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) şöyle anlatıyor:
152
1334 senesinde esâretten geldikten sonra, amcam rızâsı olmadan Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’ye âzâ ta'yin edildi. Fakat esârette çok sarsılmış olduğundan, bir müddet me'zunen vazifeye gidemedi. Çok defa istifâ etmek teşebbüsünde bulundu, fakat dostları bırakmadılar. Bunun üzerine Dâru'l‑Hikmet’e devama başladı. Hâline dikkat ediyordum ki, zarûretten fazla kendine masraf yapmıyordu. Maîşetçe neden bu kadar muktesid yaşıyorsun diyenlere cevaben:
Ben sevâd‑ı a'zama tâbi olmak isterim. Sevâd‑ı a'zam ise, bu kadar tedârik edebilir. Ben, ekalliyet‑i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.
Dâru'l‑Hikmet’ten aldığı maaştan mikdar‑ı zarûreti ayırdıktan sonra, mütebâkisini bana vererek, Hıfzet!” derdi. Ben de, bir sene zarfındaki fazla kalmış paraları amcamın bana olan şefkatine; hem malı istihkar etmesine i'timâden, haberi olmadan tamamen sarfettim. Sonra bana dedi ki;
Bu para bize helâl değildi, millet malı idi, niçin sarfettin? Mâdemki öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasbettim!”
Bir müddet aradan geçti Hakàiktan oniki te'lifâtını tab'ettirmek kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o te'lifâtların tab'ına verdi. Yalnız bir‑iki küçüğü müstesnâ olmak üzere, diğerlerini etrafa meccânen dağıttı. Niçin sattırmadığını suâl ettim. Dedi ki:
Maaştan bana kût‑u lâyemût câizdir; fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iâde ediyorum
Dâru'l‑Hikmet’teki hizmeti, hep böyle şahsî teşebbüsü ile idi. Çünkü, orada müştereken görmek için bazı mâniler görüyordu. Onu tanıyanlar biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmış ve ölümünü göze almıştır. Onun içindir ki; Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de demir gibi dayandı. Ecnebî te'sirâtı, Dâru'l‑Hikmet’i kendine âlet edemedi. Yanlış fetvâlara karşı, pervâsızca mücâdele etti. İslâmiyete muzır bir cereyan ortaya atıldığı vakit, o cereyanı kırmak için eser neşrederdi.
153

Esâretten Avdetinden Sonraki İstanbul Hayatına Dair Kaleme Aldığı Bir Parçadır

Onuncu Ricâ

Yirmialtıncı Lem'adan Onuncu Ricâ
Bir zaman, esâretten geldikten sonra, İstanbul’da bir‑iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken, bir gün İstanbul’un Eyüb Sultan Kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden bakıyorum, benim hususî dünyam vefât ediyor, bazı cihette rûh çekiliyor gibi bir hâlet‑i hayâliye bana geldi. Dedim: Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazılar mıdır ki, bana böyle hayâl veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki: Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesnâ kalamazsın, sen de gideceksin.”
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayâl ile Sultan Eyüb Câmii’nin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misâfirim. Bu menzilcikte misâfir olduğum gibi, İstanbul’da da misâfirim, dünyada da misâfirim. Misâfir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul’dan çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir‑iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan müfârakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken; yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hâzır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi; aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: Mâdem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyyen bu kabristana gireceklerini, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
154
Birden, Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla ve Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî (K.S.) Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürûrlu ve neş'eli bir vaziyete inkılâb etti. Şöyle ki:
O hazîn hâle karşı Kur'ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimâl‑i şarkî’de, Kosturma’daki gurbetinde bir‑iki esir zâbit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi: Sen İstanbul’a gideceksin, yoksa burada kalacaksın?” Elbette, zerre mikdar aklın varsa, İstanbul’a ferâh ve sürûrla gitmesini kabûl edecektin. Çünkü bin birden, dokuzyüz doksandokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir‑iki tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firâk, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin; memnun olmadın ? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtınalı kışlarından kurtuldun. Bu güzel dünya Cennet’i gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir‑iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefâtın firâk değil, visâldir, o ahbablara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh‑ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem‑i berzah tabakàtında geziyorlar, diye ihtar edildi.
Evet, bu hakikati, Kur'ân ve îmân o derece kat'î bir sûrette isbât etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, rûhsuz olmazsa veyâhut dalâlet kalbini boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü, bu dünyayı, hadsiz envâ'‑ı lütûf ve ihsânatıyla böyle tezyîn edip, mükrimâne ve şefîkàne Rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhâfaza eden bir Sâni'‑i Kerîm ve Rahîm, masnûâtı içinde en mükemmel ve en câmi', en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnû'u olan insanı, elbette ve bilbedâhe, sûreten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz i'dâm etmez, mahvetmez, zâyi' etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi başka bir hayatta sünbül vermek için, Hàlık‑ı Rahîm o sevdiği masnû'unu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. (Hâşiye)
155
İşte bu ihtar‑ı Kur'ânîyi aldıktan sonra o kabristan, İstanbul’dan ziyâde bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muâşeretten daha ziyâde hoş geldi. Ben de boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethâne kendime buldum. Gavs‑ı A'zam (K.S.) Fütûhu'l‑Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmâm‑ı Rabbânî de, Mektûbat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat‑ı ictimâiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.
tarihce_ustad_abdurrahman_abi_ile_birlikte.pngÜstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin Akabinde İstanbul’da Biraderzâdesi Abdurrahman ile birlikte
156

Onbirinci Ricâ

Esâretten geldikten sonra İstanbul’da Çamlıca Tepesinde bir köşkte, merhum biraderzâdem Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat‑ı dünyeviye cihetinde, bizim gibilere en mes'ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esâretten kurtulmuştum; Dâru'l‑Hikmet’te, meslek‑i ilmiyeme münâsib, en àlî bir tarzda neşr‑i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzâdem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedâkâr, hem talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd‑ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyâde kendimi mes'ûd bilirken, aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Birden, esârette, Kosturma’daki câmideki intibâh‑ı rûhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbût olduğum ve medâr‑ı saâdet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbâbı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadâkatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadâkatsizlik ve hâtıra gelmez bir vefâsızlık gördüm. Hayat‑ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi.
Kalbime dedim: Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak hâlimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar Bütün bu insanlar dîvâne mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben dîvâne mi oluyorum ki, bu dünya‑perest insanları dîvâne görüyorum?” Her ne ise
Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibâh cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fânî şeylerin fânîliğini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet‑i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânîlere mübtelâ olan rûhum bütün kuvvetiyle dedi ki: Mâdem cismen fânîyim; bu fânîlerden bana ne hayır gelebilir? Mâdem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî‑i Sermedî, bir Kadîr‑i Ezelî lâzım diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir tesellî, bir ricâ aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm‑u felsefeyi ulûm‑u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm‑u felsefeyi, pek yanlış olarak, mâden‑i tekemmül ve medâr‑ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki, o felsefî mes'eleler, rûhumu pek çok fazla kirletmiş ve terakkiyât‑ı maneviyemde engel olmuştu.
Birden, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur'ân‑ı Hakîm’deki hikmet‑i kudsiye imdâda yetişti. Çok risalelerde beyân edildiği gibi, o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
157
Ezcümle, fünûn‑u hikmetten gelen zulümât‑ı rûhiye, rûhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. , Kur'ân‑ı Hakîm’den gelen ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesiyle ders verilen Tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümâtı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl‑i dalâlet ve ehl‑i felsefeden aldıkları derse istinâd ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât‑ı nefsiye Lillâhi'l‑Hamd kalbin muzafferiyetiyle neticelendi.
Çok risalelerde kısmen o münâzaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet‑i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhândan bir tek bürhân beyân edeceğim. ki, gençliğinde hikmet‑i ecnebiye veya fünûn‑u medeniye nâmı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyaniyât mes'eleleriyle rûhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların rûhunda temizlik yapsın; Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm‑u felsefiyenin vekâleti nâmına nefsim dedi ki: Bu kâinâttaki eşyanın tabiatıyla bu mevcûdâta müdâhaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”
O vakit, Nur‑u Kur'ân ile, sırr‑ı Tevhid, şu gelecek sûrette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:
En cüz'î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün kâinât Hàlık’ının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka sûrette olamaz. Esbâb ise bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbâb‑ı maddiyeye taksim edilecek veyâhut bütünü birden bir tek zâta verilecektir. Birinci şık muhâl olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarûrîdir.
158
Çünkü bir tek zâta, yani bir Kadîr‑i Ezelî’ye verilse; mâdem bütün mevcûdâtın intizamât ve hikmetleriyle vücûdu kat'î tahakkuk eden ilmi, herşeyi ihâta ediyor ve mâdem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor ve mâdem, bilmüşâhede, her vakit hiçten, nihâyetsiz sühûletle, nihâyetsiz san'atlı masnû'lar vücûda geliyor ve mâdem O Kadîr‑i Alîm’in, bir kibrit çakar gibi, emr‑i kün feyekûn ile, hangi şey olursa olsun icâd edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok risalelerde beyân ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektûb ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbât edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşâhede görülen hàrikulâde sühûlet ve kolaylık, o ihâta‑i ilmiyeden ve azamet‑i kudretten geliyor.
Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczâlı bir mürekkeble yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsûs bir eczâ sürülse, o koca kitab birden herbir göze vücûdunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de, O Kadîr‑i Ezelî’nin ilm‑i muhîtinde, herşeyin sûret‑i mahsûsası, bir mikdar‑ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr‑i Mutlak, emr‑i kün feyekûn ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz irâdesiyle, o yazıya sürülen eczâ gibi, gayet kolay ve sühûlet ile, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mâhiyet‑i ilmiyeye sürer, o şeye vücûd‑u haricî verir, göze gösterir, nukùş‑u hikmetini okutturur.
159
Eğer bütün eşya birden O Kadîr‑i Ezelî’ye ve Alîm‑i Külli Şey’e verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücûdunu, dünyanın ekser nev'ilerinden hususî bir mîzan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücûdunda çalışan zerreler, o sineğin sırr‑ı hilkatini ve kemâl‑i san'atını bütün dekàikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbâb‑ı tabîiye ile esbâb‑ı maddiye, bilbedâhe ve umum ehl‑i aklın ittifakıyla, hiçten icâd edemez. Öyle ise, herhalde, onlar icâd etse, elbette toplayacak. Mâdem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâ'ından nümûneler içinde vardır. Âdeta kâinâtın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o hâlde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû‑yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mîzan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor.
Ve mâdem esbâb‑ı tabîiye câhildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre manevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün, dağılmasın, intizamını bozmasın. Hâlbuki herşeyin şekli, hey'eti, hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, mikdarlar içinde bir tek şekil ve mikdarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle hâlinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücûd vermek, ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet, bu hakikate binâen; ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ bu âyet‑i azîmenin (Hâşiye) sırrıyla, bütün esbâb‑ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücûdunu ve o vücûdun cihâzâtını mîzan‑ı mahsûsla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücûdun mikdar‑ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, dâima tazelenmekte olan ve o vücûda gelip çalışan zerrâtı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise, bilbedâhe, esbâb bu eşyaya sâhib çıkamazlar. Demek sâhib‑i hakîkileri başkadır.
160
Evet, öyle bir sâhib‑i hakîkileri var ki, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icâd eder. Çünkü toplamağa muhtaç değil. Emr‑i kün feyekûne mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcûdât‑ı bahariyenin madde‑i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icâd ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrât O’nun ilim ve kudreti dâiresinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihâyet kolaylıkla icâd eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz. Seyyârât mutî' bir ordusu olduğu gibi, zerrât dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer.
Mâdem o kudret‑i ezeliyeye istinâden hareket ediyorlar ve o ilm‑i ezelînin düsturlarıyla çalışıyorlar; elbette o eserler, o kudrete göre vücûda gelir. Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla, o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Fir'avun’un sarayını harâb eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor.
Bu hakikati çok risalelerde isbât ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla pâdişaha intisab noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur; öyle de, herşey, o kudret‑i ezeliyeye intisabıyla, yüz bin defa esbâb‑ı tabîiyenin fevkınde mu'cizât‑ı san'ata mazhar olabilir.
161
Elhâsıl, herşeyin nihâyet derecede hem san'atlı, hem sühûletli vücûdu gösteriyor ki, muhît bir ilim sâhibi olan bir Kadîr‑i Ezelî’nin eseridir. Yoksa, yüz bin muhâl içinde, değil vücûda gelmek, belki imkân dâiresinden çıkıp imtina' dâiresine girecek ve mümkün sûretinden çıkıp mümteni' mâhiyetine girecek ve hiçbir şey vücûda gelmeyecek, belki de vücûda gelmesi muhâl olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhân ile şeytanın muvakkat bir şâkirdi ve ehl‑i dalâletin ve ehl‑i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhi'l‑Hamd, tam îmâna geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hàlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât‑ı kalbimi ve en hafî niyâzımı bilecek; ve en gizli ihtiyac‑ı rûhumu yerine getirdiği gibi, bana saâdet‑i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icâd edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halkedemeyen, hâtırât‑ı kalbime müdâhale edemez, niyâz‑ı rûhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saâdet‑i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise, benim Rabbim Odur ki, hem hâtırât‑ı kalbimi ıslah eder, hem cevv‑i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet’i yapıp, kapısını bana açar, Haydi gir!‥” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünûnuna sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ân’ın lisânındaki mütemâdiyen Lâ ilâhe illâ Hû Fermân‑ı Kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tağayyür etmez bir rükn‑ü îmânîyi anlayınız ki nasıl bütün manevî zulümâtı dağıtır ve manevî yaraları tedâvi eder!
162

Rüyada Bir Hitâbe

İstanbul’da Dâru'l‑Hikmet’te bulunduğu zaman, Sünûhât Risalesi’nde yazdığı gayet acîb bir vâkıa‑i rûhâniye

Rüyada Bir Hitâbe

1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hâdisâtının verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Ma'nen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya‑yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsilâtı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem‑i misâle girdim. Biri geldi dedi:
Mukadderât‑ı İslâm için teşekkül eden bir meclis‑i muhteşem, seni istiyor.
Gittim Gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim, selef‑i sâlihînden ve a'sârın meb'ûslarından her asrın meb'ûsları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicâb edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyân et!
Ayakta durup dedim:
Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, gâlibiyette ne olurdu?
Dedim:
Musîbet şerr‑i mahz olmadığı için, bazen saâdette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saâdet çıkar. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için, farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile, kendini yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâmın saâdet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.
163
Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız ve âb‑ı hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişaf ve ihtizâzını hàrikulâde tâcil etti. Biz incinir iken, Âlem‑i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyâde incitse, bağıracaktır. Şâyet ölsek; yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hàrikalar asrındayız. İki‑üç sene mevtten sonra meydânda dirilenler var.
Biz mağlûbiyetle bir saâdet‑i àcile-i (عَاجِلَه) muvakkate kaybettik. Fakat bir saâdet‑i âcile-i (اٰجِلَه) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
İzâh et!
Dedim:
Devletler, milletler muhârebesi, tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gâlib olsa idik, hasmımız, düşmanımız elindeki cereyan‑ı müstebidâneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Hâlbuki o cereyan hem zâlimâne, hem tabiat‑ı Âlem-i İslâma münâfî, hem ehl‑i îmânın ekseriyet‑i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, Âlem‑i İslâmı fıtratına, tabiatına muhâlif bir yola sürecek idik. Şu medeniyet‑i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar‑ı şerîatta merdud ve seyyiâtı hasenâtına galebe ettiğinden; maslahat‑ı beşer fetvâsıyla mensûh ve intibâh‑ı beşerle mahkûm‑u inkırâz, sefîh, mütemerrid, gaddâr, ma'nen vahşî bir medeniyetin himâyesini Asya’da derûhde edecek idik.
164
Meclisten biri dedi:
Neden şerîat şu medeniyeti () reddeder?
Dedim:
Çünkü, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir. Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür. Hedef‑i kasdı menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur. Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur. Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni böyle müdhiş tesâdümdür. Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise, şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden, dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.
İşte onun için bu medeniyet‑i hâzıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekàvete atmış; onunu mümevveh (hayâlî) saâdete çıkarmış; diğer onunu da, beyne‑beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saâdet odur ki; külle, ya eksere saâdet ola. Bu ise, ekall‑i kalîlindir ki, nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
165
Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâic‑i gayr-ı zarûriye, havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn‑u Ûlânın mecmû‑u vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde ızdırâbı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz. Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürûr‑u a'sâr (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine çalıştığı hâlde yine istiklâllerini muhâfaza; âdeta tenâsühle o iki rûh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbâb‑ı temzic varken imtizaç olunmazsa, şerîatın rûhu olan nur‑u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esâsı olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz
Dediler:
Şerîat‑ı Garrâ’daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet‑i hâzıranın inkışa'ından inkişaf edecektir. Onun menfî esâsları yerine, müsbet esâslar vaz' eder. İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür. Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü'l‑vahdet de unsuriyet‑i milliyet yerine, râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki, şe'ni ittihâd ve tesânüddür. Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür; hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder.
166
Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksan beştir. Âlem‑i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muârız kalmakla; hem istinâdsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihâleye ma'rûz kalmaktan ise, âkılâne davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hàdim kılmaktır. Zîra düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır. Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese: Öl!‥” diğeri diyecek: Diril!‥” Birinin menfaati, zarar, ihtilâf, tedennî, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihâdımızı bizzarûre iktiza eder.
Şark husûmeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslâmın ittihâdına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir; bâkî kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emâreleri tezâhür etti. Dediler:
Evet, ümîdvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır!‥
Tekrar biri sordu:
Musîbet, cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetvâ verdiniz ki, şu musîbetle hükmetti. Musîbet‑i âmme ekseriyetin hatâsına terettüb eder. Hâzırda mükâfâtınız nedir?
167
Dedim:
Mukaddimesi, üç mühim erkân‑ı İslâmiye’deki ihmalimizdir: Salât, Savm, Zekât. Zîra, yirmidört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hàlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik; beş sene yirmidört saat ta'lim, meşakkat, tahrîk ile bir nev'i namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu. On”dan, kırk”tan yalnız biri, ihsân ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı. (El‑Cezâu Min Cinsi'l-Amel)
Mükâfât‑ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gâzilik, şehâdetlik verdi. Müşterek hatâdan neş'et eden müşterek musîbet, mâzi günahını sildi.
Yine biri dedi:
Bir âmir, hatâ ile felâkete atmış ise?
Dedim:
Musîbet‑zede mükâfât ister. Ya âmir‑i hatâdârın hasenâtı verilecektir, o ise, hiç hükmünde Veya hazine‑i gayb verecektir. Hazine‑i gaybda böyle işlerdeki mükâfâtı ise, derece‑i şehâdet ve gâziliktir.