Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
82

İki Mekteb‑i Musîbet Şehâdetnâmesi yâhut Dîvân‑ı Harb-i Örfî ve Said‑i Nursî adlı eserden parçalar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Mukaddime

Vaktâ ki hürriyet, dîvânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi.
Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl‑i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. tahtie ile hatâya düşmeyiniz!… Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi mîzan‑ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta‑i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem‑i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet‑i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'‑i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için, ﴿يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ sırrınca, kabr‑i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemâl‑i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib‑perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl‑i hâhişle görmeyi arzu eder!… Ben de ma'raz‑ı acâib ve garâib olan Âlem‑i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
83
Bu hükûmet, zaman‑ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!‥ Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân‑ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân‑ı Harb’de bana da suâl ettiler: Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim: Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!‥
Hem de dediler: İttihâd‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim: Maaliftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta'rif ettiğim vechile Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin!‥
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. ki, meşrûtiyeti lekeden ve ehl‑i Şerîatı me'yûsiyetten ve ehl‑i asrı tarih nazarında cehil ve cünûndan ve hakikati evhâm ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim: Ey Paşalar, Zâbitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذًا مَحَاسِنِي اللَّات۪ي اَدَلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوب۪ي فَقُلْ ل۪ي كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani; medâr‑ı iftiharım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i'tizar edeyim? Mütehayyirim!
84
Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dâm olunsam, iki şehîd sevâbını kazanırım. Şâyet hapiste kalsam, böyle, hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddâr bir hükûmetin en rahat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler. Şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i'timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîra insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrâd‑ı kesîre içinde ve tahallül‑ü mehâsinle ta'dil olunan müteferrik kusurları, cerbeze ile cem'edip bir zaman‑ı vâhidde bir şahs‑ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm‑ü şedîddir.
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dâdına: (Hâşiye)

Birinci Cinayet

Geçen sene bidâyet‑i Hürriyette elli‑altmış telgraf umum şark aşîretlerine Sadâret vâsıtasıyla çektim. Meâli şu idi:
Meşrûtiyet ve kanun‑u esâsî işittiğiniz mes'ele ise; hakîki adâlet ve meşveret‑i Şer'iyeden ibarettir. Hüsn‑ü telâkki ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîra, dünyevî saâdetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdâddan herkesten ziyâde biz zarar‑dîdeyiz.”
Her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi.
Demek Vilâyât‑ı Şarkıyeyi tenbih ettim, gâfil bırakmadım. yeni bir istibdâd onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!‥
85

İkinci Cinayet

Ayasofya’da, Bayezid’de, Fâtih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîatın ve müsemmâ‑yı meşrûtiyetin münâsebet‑i hakîkiyesini izâh ve teşrîh ettim. Ve mütehakkimâne istibdâdın, Şerîatla bir münâsebeti olmadığını beyân ettim. Şöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla, Şerîat âleme gelmiş; istibdâdı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk îrâd ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir i'tirâzı varsa, bürhân ile isbâta hazırım. Ve dedim ki: Asıl, şerîatın meslek‑i hakîkisi, hakikat‑i meşrûtiyet-i meşrûadır.
Demek meşrûtiyeti, delâil‑i şer'iye ile kabûl ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf‑ı Şerîat telâkki etmedim. Ve Şerîatı rüşvet vermedim. Ve ulemâ ve şerîatı, Avrupa’nın zunûn‑u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muâmelenizi gördüm!‥

Üçüncü Cinayet

İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hammal ve gâfil ve sâfdil olduklarından bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât‑ı Şarkıyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûrette meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
İstibdâd, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve şerîattır. Pâdişah, Peygamberimizin emrine itâat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, pâdişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkîye sevkeden hakîki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zîra husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîra, hikmet‑i hükûmeti bilmiyoruz
86
İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı (benim gibi bütün Avrupa’ya karşı) () boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin te'siri olmuştur.
Pâdişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb‑i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!

Dördüncü Cinayet

Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, şerîatı (Hâşâ ve kellâ) istibdâda müsâid zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzîb etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde Şerîat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdâd tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmii’nde meb'ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
Meşrûtiyeti, meşrûiyet ünvânı ile telâkki ve telkin ediniz. yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb‑ı Şerîatla takyid ediniz. Zîra câhil efrâd ve avâm‑ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. ki, namaz sahîh ola. Zîra, hakàik‑ı meşrûtiyetin sarâhaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihrâcı mümkün olduğunu da'vâ ettim.
87
Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!‥

Beşinci Cinayet

Gazeteler, iki kıyâs‑ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk‑ı İslâmiye’yi sarstılar ve efkâr‑ı umumiyeyi perîşan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edîbler edebli olmalı; hem de Edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb‑i umumî-i müşterek-i milletten, bî‑tarafâne çıkmalı. Ve matbuât nizâmnâmesini, vicdânınızdaki hiss‑i diyânet ve niyet‑i hàlisa tanzim etmeli. Hâlbuki, siz iki kıyâs‑ı fâsidle; yani: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs ederek efkâr‑ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr‑i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifbâ okumayan çocuğa felsefe‑i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe, tiyatrocu karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü; zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libâsı, ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik‑i nazariyât ve muktezâ‑yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmî bir köylüyüm; böyle cerbezeli ve muğâlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim, demek cinayet işledim!.

Altıncı Cinayet

Kaç defa büyük ictimâ'larda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm‑ı nâs siyasete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim. Ezcümle; Bayezid’de talebenin ictimâ'ında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferâh Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.
88
Ben ki bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim!

Yedinci Cinayet

İşittim; İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) nâmıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki; bu ism‑i mübârekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydâna gelsin. Sonra işittim; bu ism‑i mübâreki bazı mübârek zevât, Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar daha basit ve sırf ibâdete ve Sünnet‑i Seniye’ye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyâsî cem'iyetten kat'‑ı alâka ettiler. Siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsîs ve tahdid kabûl etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensûbum; zîra maksadlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism‑i mübâreke intisab ettim. Lâkin ta'rif ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) ta'rifi budur ki:
Şarktan garba, cenûbdan şimâle uzanan bir silsile‑i nurânî ile merbût bir dâiredir. Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyâdedir. Bu ittihâdın cihetü'l‑vahdeti ve irtibatı, Tevhid‑i İlâhîdir. Peymân ve yemîni, îmândır. Müntesibleri, Kàlû Belâ”dan dâhil olan umum mü'minlerdir. Defter‑i esmâları da, Levh‑i Mahfûz’dur. Bu ittihâdın nâşir‑i efkârı, umum Kütüb‑ü İslâmiye’dir. Günlük gazeteleri de, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhânelerdir. Merkezi de, Haremeyn‑i Şerîfeyn’dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr‑i Âlem’dir. (A.S.M.) Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücâhede, yani; Ahlâk‑ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet‑i Nebeviye ve kanunnâmesi evâmir ve nevâhî‑i Şer'iyedir. Ve kılınçları da, berâhin‑i kàtıadır. Zîra medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir! Taharrî‑i hakikat, muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi Hedef ve maksadları da İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Şerîat da; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l‑emirlerimiz düşünsünler.
89
Şimdiki maksadımız; o silsile‑i nurâniyeyi ihtizâza getirmekle, herkesi bir şevk u hâhiş‑i vicdâniye ile tarîk‑ı terakkîde kâbe‑i kemâlâta sevketmektir. Zîra İ'lâ‑yı Kelimetullâhın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir!
İşte ben bu ittihâdın efrâdındanım. Ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb‑i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim
Elhâsıl; Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd‑ı İslâm’daki fikrini kabûl ettim. Zîra, o Vilâyât‑ı Şarkıyeyi îkaz etti, onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu mes'elede seleflerim; Şeyh Cemâleddin‑i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve İttihâd‑ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemâl ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
İhtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe‑i kabrimde hattâ bî‑karar eyler beni;
İttihâdken savlet‑i a'dâyı def'a çaremiz,
İttihâd etmezse millet, dâğdâr eyler beni
Yavuz Sultan Selim
90
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim; iki maksad‑ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsîsten halâs etmek ve umum mü'minlere şümûlünü ilân etmek ki, tefrika düşmesin ve evhâm çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musîbet‑i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâ‑esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis‑i meb'ûsân ve a'yân ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim!…

Sekizinci Cinayet

Ben işittim ki, askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise‑i müdhişesi hâtırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
Şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl‑i îmân askerlerin cem'iyetidir. Umum mü'min ve fedâkâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ'lâ‑yı Kelimetullâh, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sâir cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar‑ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere şâmildir, cem'iyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff‑ı evveli; gâziler, şehîdler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedâkâr asker zâbit olsun, nefer olsun hariç değil ki; , intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cem'iyet‑i hayriye, kendine İttihâd‑ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
91
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim!‥

Dokuzuncu Cinayet

Mart’ın otuzbirinci günündeki dehşetli hareketi, iki‑üç dakika uzaktan temâşâ ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat, yedi renk sür'atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi; o ayrı ayrı matlablardaki fesâdâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrâd elinde kalan umum siyaseti, mu'cize gibi muhâfaza eden lafz‑ı Şerîat yalnız göründü.
Anladım: İş fenâ; itâat muhtell, nasihat te'sirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok bizim hemşehriler gâfil ve sâfdil; ben de şöhret‑i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim Bakırköy’üne gittim. beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi zâten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayestefanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukàbele ederek isbât‑ı vücûd edecektim. Merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkîke lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde‑i hayatımız olan itâat‑i askeriyeden suâl ettim, dediler ki: Askerlerin zâbitleri, asker kıyafetine girmiş. İtâat çok bozulmamış.
Tekrar suâl ettim: Kaç zâbit vurulmuş? Beni aldattılar, dediler: Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem Şerîatın âdâb ve hududu icra olunacak.
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyâmı meşrû gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zîra en mukaddes maksadım, şerîatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat, itâat‑i askeriyeye halel geldiğinden, nihâyet derecede me'yûs ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitâben neşrettim ki:
92
Ey Askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itâatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon Nüfûs‑u İslâmiye’nin haklarına bir nev'i zulmediyorsunuz. Zîra umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saâdet ve bayrak‑ı Tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itâatiniz ile kàimdir. Hem de Şerîat istiyorsunuz; fakat itâatsizlikle şerîata muhâlefet ediyorsunuz!”
Ben onların hareketini ve şecâatlerini okşadım. Zîra, efkâr‑ı umumiyenin yalancı tercümânı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşrû göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece te'sir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
Ben ki, bilfiil tımarhâneyi ziyaret etmiş bir adamım. Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün demediğimden cinayet ettim!

Onuncu Cinayet

Harbiye Nezâreti’ndeki askerler içine Cuma günü ulemâ ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itâate getirdim. Nasihatlerim te'sirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:
Ey asâkir‑i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saâdeti ve bayrak‑ı tevhidi, bir cihette sizin itâatinize vâbestedir. Sizin zâbitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itâatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zîra, bu itâatsizlikle uhuvvet‑i İslâmiye’yi tehlikeye atıyorsunuz.
Biliniz ki; asker ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itâatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferâtı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şâhiddir. Siz şerîat dersiniz, hâlbuki şerîata muhâlefet ediyorsunuz ve lekedâr ediyorsunuz. Şerîatla, Kur'ân ile, Hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sâbittir ki; sağlam dindar, hak‑perest ulü'l‑emre itâat farzdır. Sizin ulü'l‑emriniz üstadınız, zâbitlerinizdir.
93
Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabib bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik; münevverü'l‑efkâr ve fenn‑i harbe âşinâ, mektebli, hamiyetli, mü'min zâbitlerinizin bir cüz'î nâmeşrû hareketi için itâatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz! Zîra, itâatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfûsun hakkına bir nev'i tecâvüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak‑ı Tevhid-i İlâhî, sizin yed‑i şecâatinizdedir. O yed’in kuvveti de, itâat ve intizamdır. Zîra bin muntazam ve mutî' asker, yüzbin başıbozuğa mukâbildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfûsun vücûda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâbları siz itâatinizle, kan dökmeden yaptınız.
Bunu da söylüyorum ki; hamiyetli ve münevverü'l‑fikir bir zâbiti zâyi' etmek, manevî kuvvetinizi zâyi' etmektir. Zîra şimdi hüküm‑fermâ, şecâat‑i îmâniye ve akliye ve fenniyedir. Bazen bir münevverü'l‑fikir, yüze mukâbildir. Ecnebîler size bu şecâatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecâat‑i fıtriye kâfî değil!…
Elhâsıl: Fahr‑i Âlem’in fermânını size tebliğ ediyorum ki; itâat farzdır, zâbitinize isyan etmeyiniz! Yaşasın askerler!. Yaşasın meşrûta‑i meşrûa!‥”
Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri derûhde ettiğimden cinayet ettim!‥

Onbirinci Cinayet

Ben, Vilâyât‑ı Şarkıyede aşîretlerin hâl‑i perîşaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saâdetimiz, bir cihetle fünûn‑u cedîde-i medeniye ile olacak. O fünûnun da gayr‑ı müteaffin bir mecrâsı ulemâ ve bir menba'ı da medreseler olmak lâzımdır. , ulemâ‑i din, fünûn ile ünsiyet peydâ etsin. Zîra, o vilâyâtta yarı bedevî vatandaşların zimâm‑ı ihtiyarı, ulemâ elindedir.
Ve o sâik ile Dersaâdet’e geldim. Saâdet tevehhümü ile o vakitte şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan istibdâdlar, merhum Sultan‑ı mahlû'a isnâd edildiği hâlde; onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsân‑ı şâhânesini kabûl etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatâm, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle, hayır oldu. Aklımı fedâ ettim, hürriyetimi terketmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terkettim.
94
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr‑i maârifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserîsi bunu bilir.
Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr‑ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan Vilâyât‑ı Şarkıyenin yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhâneye, tevkîfhâneye ve meşrûtiyet zamanında işkenceli hapishâneye düşmeme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle, büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim!

Yarı Cinayet

Şöyle ki: Dâire‑i İslâm’ın merkezi ve râbıtası olan nokta‑i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbık ictimâî kusurâtını derk ile nedâmet ederek kabûl‑ü nasihate isti'dâd kesbetmiş zannıyla ve Aslah tarîk musâlahadır mülâhazasıyla; şimdiki en çok ağrâz ve infiâlâta mebde' ve tohum olan bu vukû'a gelen şiddet sûretini, daha ahsen sûrette düşündüğümden merhum Sultan‑ı sâbık’a ceride lisânıyla söyledim ki:
Münhasif Yıldız’ı dâru'l‑fünûn et; Süreyyâ kadar àlî olsun! Ve oraya seyyahlar, zebâniler yerine, ehl‑i hakikat melâike‑i rahmeti yerleştir; Cennet gibi olsun! Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini; milletin baş hastalığı olan cehâletini tedâvi için, büyük dinî dâru'l‑fünûnlara sarf ile millete iâde et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine i'timâd et! Zîra, senin şâhâne idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terketmeden evvel sen dünyayı terket. Zekâtü'l‑ömrü, Ömer‑i Sânî yolunda sarf eyle!‥”
95
Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya dâru'l‑fünûn olmalı ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulemâ tedrîs etmeli ve gasbedilmiş olmalı veyâhut hediye edilmiş olmalı hangisi daha iyidir?‥ İnsaf sâhibleri hükmetsin.
Ben ki bir gedâyım, bir büyük pâdişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. (Hâşiye)

Saâdetimiz Olan Meşrûtiyet‑i Meşrûa

Yazık! Eyvâhlar olsun! Saâdetimiz olan meşrûtiyet‑i meşrûa, bir menba'‑ı hayat-ı ictimâiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maârif‑i cedîdeye, millet nihâyet derecede müştâk ve susamış olduğu hâlde, bu hâdisede ifrat‑perver olanlar meşrûtiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât‑ı lâübâliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref' etmelidirler. Vatan nâmına ricâ olunur.
Ey Paşalar, Zâbitler! Bu onbir buçuk cinayetin şâhidleri binlerle adamdır. Belki, bazılarına İstanbul’un yarısı şâhiddir. Bu onbir buçuk cinayetin cezasına rızâ ile beraber onbir buçuk suâlime de cevab isterim. İşte bu seyyiâtıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrâzlar ve tarafdârlıklar hissini uyandıran ve sebeb‑i tefrika olan ırkçılık, cem'iyât‑ı akvâmiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrûtiyet ve mânâsı istibdâd olan ve İttihâd ve Terakkî ismini de lekedâr eden buradaki şûbe‑i müstebidâneye muhâlefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte sulh‑u umumî, aff‑ı umumî ve ref'‑i imtiyaz lâzım. ki, biri, bir imtiyaz ile başkasına haşerât nazarıyla bakmakla nifâk çıkmasın.
96
Fahr olmasın, derim: Biz ki hakîki Müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zîra biliyoruz ki: اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ
Fakat, meşrû, hakîki meşrûtiyetin müsemmâsına ahd ü peymân ettiğimden, istibdâd ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım!
Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı; meşrûtiyeti gaddâr, çirkin ve hilâf‑ı Şerîat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. Tebeddül‑ü esmâ ile hakàik tebeddül etmez.”
En büyük hatâ, insan, kendini hatâsız zannetmek olduğundan, hatâmı itiraf ederim ki; nâsın nasihatini kabûl etmeden nâsa nasihati kabûl ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan emr‑i bilma'rufu te'sirsiz etmekle tenzîl ettim.
Hem de tecrübe ile sâbittir ki; ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazen o kusur işlenmemiş başka kusurun sûretinde kendini gösterir. O adam masûm iken cezaya müstehak olur. Allah musîbet verir, hapse atar, adâlet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulü'l‑emir! Bir haysiyetim vardı; onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim, kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret‑i kâzibem vardı; onunla avâma nasihati te'sir ettiriyordum, maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat‑ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i'dâma esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem!
Sûreten mahkûmiyetim, vicdânen mahkûmiyetinizi intac edecektir! Bu hâl bana zarar değil, belki şândır! Fakat millete zarar ettiniz. Zîra nasihatimdeki te'siri kırdınız. Sâniyen: Kendinize zarardır. Zîra, hasmınızın elinde bir hüccet‑i kàtıa olurum. Beni mehenk taşına vurdunuz. Acaba fırka‑i hàlisa dediğiniz adamlar böyle mehenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır?
97
Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise ve hilâf‑ı Şerîat hareket ise; فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلَانِ اَنّ۪ي مُرْتَجِعٌ (Hâşiye) Zîra yalanlarla ittihâd yalandır. Ve ifsadât üzerine müesses olan ism‑i meşrûtiyet fâsiddir. Müsemmâ‑yı meşrûtiyet; hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine bekà bulacaktır.
………………
Otuzbir Mart Hâdisesi denilen o sâika ve müdhiş fırtına, esbâb‑ı adîde tahtında öyle bir istibdâd‑ı tabîiyi müheyyâ etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu hâlde, min‑indillâh, ehl‑i kıyâmın lisânına dâima mu'cizesini gösteren ism‑i Şerîat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden Nisan’ın nısfından sonraki gazeteleri indallâh mahkûm ediyor. Zîra, o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hâl nazar‑ı mütâlaaya alınsa, hakikat tezâhür eder. Onlar da bunlardır:
1. Yüzde doksanı İttihâd ve Terakkî’nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdâdı aleyhinde bir hareket idi.
2. Fırkaların meydân‑ı münâkaşâtı olan vükelâyı tebdil idi.
3. Sultan‑ı mazlumu sukùt‑u musammemden kurtarmaktı.
4. Hissiyat‑ı askeriyenin ve âdâb‑ı dindarânelerinin muhâlif telkinâtının önüne sed olmaktı.
5. Pek çok büyütülen Hasan Fehmi Bey’in kàtilini meydâna çıkarmaktı.
6. Kadro haricine çıkanları ve alay zâbitlerini mağdûr etmemekti.
7. Hürriyeti, sefâhete şümûlünü men' ve âdâb‑ı Şerîatla tahdid ve avâmın siyaset‑i Şer'î bildikleri yalnız kısâs ve kat'‑ı yed haddini icra idi.
98
Fakat zemin bataklık ve dâm (tuzak) ve plân serilmişti. Mukaddes olan itâat‑i askeriye fedâ edildi. Üssü'l‑esâs esbâb, fırkaların tarafdârâne ve garazkârâne münâkaşâtı ve gazetelerin belâğat yerine mübâlağat ve yalan ve ifrat‑perverâne keşmekeşleri idi. Bu metâlib‑i seb'ada; nasıl ki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür. Bunda da yalnız ziyâ‑yı Şerîat-ı beyzâ tecellî etti. Fesâdın önüne sed çekti.
Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkîmiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkîsiyle ve hakàik‑ı Şerîatın tecellîsiyledir. Yoksa, Yürüyüşünü terketti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi olan darb‑ı mesele mâsadak olacağız.
Evet, hem şân ü şeref‑i millet-i İslâmiye, hem sevâb‑ı Âhiret, hem hamiyet‑i milliye, hem hamiyet‑i İslâmiye, hem hubb‑u vatan, hem hubb‑u din ile mütehassis olmalıyız
Ey Paşalar, Zâbitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suâllerime de cevab isterim. İslâmiyet ise, insaniyet‑i kübrâ ve Şerîat ise, medeniyet‑i fuzlâ (en faziletli medeniyet) olduğundan; Âlem‑i İslâmiyet, medine‑i fâzıla-i Eflâtuniye olmağa sezâdır.
Birinci Suâl: (Hâşiye) Gazetelerin aldatmalarıyla meşrû bilerek buradaki görenek ve âdâta binâen cereyan‑ı umumîye kapılan sâfdillerin cezası nedir?
İkinci Suâl: Bir insan yılan sûretine girse, yâhut bir velî haydut kıyafetine girse veyâhut meşrûtiyet, istibdâd şekline girse; ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki, hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdâddırlar!
99
Üçüncü Suâl: Acaba müstebid yalnız bir şahıs olur? Müteaddid şahıslar müstebid olmaz ? Bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdâd münkasım olmuş olur ve komitecilikle tam şiddetlenir.
Dördüncü Suâl: Bir masûmu i'dâm etmek mi, yoksa on cânîyi affetmek mi daha zarardır?
Beşinci Suâl: Maddî tazyîkler, ehl‑i meslek ve fikre galebe etmediği gibi daha ziyâde nifâk ve tefrika vermez mi?
Altıncı Suâl: Bir mâden‑i hayat-ı ictimâiyemiz olan ittihâd‑ı millet, ref'‑i imtiyazdan başka ne ile olur?
Yedinci Suâl: Müsâvâtı ihlâl ve yalnız bazılara tahsîs ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek; zâhiren adâlet iken, bir cihette acaba müsâvâtsızlıkla zulüm ve garaz olmaz ? Hem de tebrie ve tahliye ile masûmiyetleri tebeyyün eden ekser‑i mahbusînin, belki yüzde sekseni masûm iken; acaba ekseriyet nokta‑i nazarında bu hâl hüküm‑fermâ olsa, garaz ve fikr‑i intikam olmaz ? Dîvân‑ı Harb’e diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler!
Sekizinci Suâl: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta‑i asabiyesine dâima dokundura dokundura zorla herkesi meşrûtiyete muhâlif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism‑i meşrûtiyet altında olan muannid istibdâda ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?
Dokuzuncu Suâl: Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zâyiât vukû' bulsa, kabahat kimdedir?
Onuncu Suâl: Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muâheze olunsa; acaba bîçâre milleti ateşe atmak için bir plân olmaz ? Böyle olmasa idi, başka bahâneyle mevki‑i tatbika konulacağı hayâle gelmez mi idi?
Onbirinci Suâl: Herkes meşrûtiyete yemîn ediyor. Hâlbuki ya müsemmâ‑yı meşrûtiyete kendi muhâlif veya muhâlefet edenlere karşı sükût etse, acaba keffâret‑i yemîn vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz ? Ve masûm olan efkâr‑ı umumiye; yalancı, bunak ve gayr‑ı mümeyyiz addolunmaz ?
100
Elhâsıl; Şedîd bir istibdâd ve tahakküm, cehâlet cihetiyle şimdi hüküm‑fermâdır. Güyâ istibdâd ve hafiyelik tenâsüh etmiş. Ve maksad da Sultan Abdülhamid’den istirdad‑ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdâdı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!
Yarım Suâl: Nâzik ve zaîf bir vücûd ki, sivrisineklerin ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telâş ve zahmetle onları def'e çalışırken biri çıksa, dese ki: Maksadı, sivrisinekleri, arıları def'etmek değil belki büyük arslanı îkaz edip kendine musallat etmek ister.” Acaba böyle demekle hangi ahmağı kandıracaktır?
Suâlin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur!
Ey Paşalar, Zâbitler! Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makàlâtımdaki umum hakàikta nihâyet derecede musırrım. Şâyet zaman‑ı mâzi cânibinden Asr‑ı Saâdet mahkemesinden adâletnâme‑i Şerîatla dâvet olunsam, neşrettiğim hakàikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaâtının modasına göre bir libâs giydireceğim.
Şâyet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidât‑ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnâmesiyle celb olunsam, yine bu hakikatleri tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Demek, Hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır.” اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ
Millet uyanmış; muğâlata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayâlin ömrü kısadır. Feverân eden efkâr‑ı umumiye ile o aldatmalar ve muğâlatalar dağılacak ve hakikat meydâna çıkacaktır inşâallâh.
101
Sizin işkenceli hapishânenizin hâli: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahbusîn mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdânlar müteessir ve me'yûs; bidâyet‑i hâlde memurlar şemâtetli, nöbetçiler müz'ic olmakla beraber; vicdânım beni tâzib etmediği için o hâl bana eğlence gibi idi. Musîbetlerin tenevvü'ü mûsikînin nağmelerinin tenevvü'ü gibi bana geliyordu.
Hem de, geçen sene tımarhânede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmâm ettim. Musîbet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın rûhâni lezzeti olan hüzn‑ü masûmâne ve mazlumâneden, zaîfe şefkat ve gadre şiddet‑i nefret dersini aldım.
Ümîdim kavîdir ki; çok masûmların kalblerinden harâret‑i hüzünle tebahhur eden ay! vay!” ve âh!” lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir. Ve Âlem‑i İslâmdaki yeni yeni İslâm Devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
Eğer medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecâvüzlere ve nifâk verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına muğâlatalara ve diyânette lâübâlîcesine hareketlere müsâid bir zemin ise herkes şâhid olsun ki; o saâdet‑saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall‑i ağrâza bedel, Vilâyât‑ı Şarkıyenin hürriyet‑i mutlakanın meydânı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zîra bu mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet‑i fikir ve serbestî‑i kelâm ve hüsn‑ü niyet ve selâmet‑i kalb, Şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hüküm‑fermâdır.
Bildiğime göre, edîbler edebli olurlar. Edebsiz bazı gazeteleri, nâşir‑i ağrâz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr‑ı umumiye böyle karmakarışık olsa, şâhid olunuz ki böyle edebiyâttan vazgeçtim; bunda da dâhil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani Bâşit başındaki ecrâm ve elvâh‑ı âlemi, gazetelere bedel mütâlaa edeceğim.
102
Muarradır fezâ‑yı feyzimiz şeyn‑i temennâdan,
Bize dâd‑ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğnâ.
Çekildik neşve‑i ümîdden, tûl‑i emellerden;
Öyle mecnûnuz ki, ettik vuslat‑ı Leylâdan istiğnâ
Tenbih: Medeniyetten istifâm, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdâd ve sefâhete ve zilletle memzûc medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhâsı fakir ve sefîh ve ahlâksız eder. Fakat hakîki medeniyet, nev'‑i insanın terakkî ve tekemmülüne ve mâhiyet‑i nev'iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta‑i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.
Hem de mânâ‑yı meşrûtiyete, ibtilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki:
Asya’nın ve Âlem‑i İslâm’ın istikbâlde terakkîsinin birinci kapısı meşrûtiyet‑i meşrûa ve şerîat dâiresindeki hürriyettir. Ve tâli' ve taht ve baht‑ı İslâm’ın anahtarı da meşrûtiyetteki şûrâdır. Zîra; şimdiye kadar üçyüz yetmiş milyon İslâm ecânibin istibdâd‑ı manevîsi altında eziliyordu. Şimdi Hâkimiyet‑i İslâmiye, âlemde, bâhusus bundan sonra Asya’da hüküm‑fermâ olduğu hâlde herbir ferd‑i Müslüman hâkimiyetin bir cüz'‑ü hakîkisine mâlik olur. Ve hürriyet üçyüz yetmiş milyon İslâmı esâretten halâs etmeğe bir çare‑i yegânedir. Farz‑ı muhâl olarak; burada yirmi milyon nüfûs, te'sis‑i hürriyette çok zarar‑dîde olsalar da fedâ olsunlar. Yirmiyi verir, üçyüzü alırız.
103
Yazık!‥ Eyvâhlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzûc olmamışlar. İnşâallâh elektrik‑i hakàik-ı İslâmiyetle imtizaç ederek, ziyâ‑yı maârif-i İslâmiye harâretiyle kuvvet tevlîd ederek bir mizâc‑ı mu'tedile-i adâlet vücûda gelecektir.
Yaşasın meşrûtiyet‑i meşrûa!‥ Sağ olsun hakikat‑i Şerîat terbiyesinden tam ders alan neyyir‑i hürriyet!‥
İstibdâdın Garîbü'z‑zamanı Meşrûtiyetin Bediüzzaman’ı Şimdikinin de Bid'atü'z‑zamanıSaid Nursî

Tiflis’te, Rus Polisi ile Yaptığı Konuşma

Bundan sonra; İstanbul’da fazla kalmaz, Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır, Batum yoluyla Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Tiflis’te, Şeyh San'an Tepesine çıkar. Dikkatle etrafı temâşâ ederken yanına bir Rus polisi gelir ve sorar: Niye böyle dikkat ediyorsun?
Bediüzzaman der: Medresemin plânını yapıyorum.
O der: Nerelisin?
Bediüzzaman: Bitlisliyim.
Rus polisi: Bu Tiflis’tir!
Bediüzzaman: Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Rus polisi: Ne demek?
Bediüzzaman: Asya’da, Âlem‑i İslâmda üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkışa'a başlayacaktır. Şu perde‑i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
Rus polisi: Heyhât!‥ Şaşarım senin ümîdine.
Bediüzzaman: Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
Rus polisi: İslâm, parça parça olmuş?
104
Bediüzzaman: Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir, İngiliz mekteb‑i i'dâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zekî bir mahdumudur; İngiliz mekteb‑i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahâdır oğullarıdır; Rus mekteb‑i harbiyesinde ta'lim ediyorlar. İlâ âhir
Yâhû, şu asîlzâde evlâd, şehâdetnâmelerini aldıktan sonra, herbiri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk‑ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader‑i ezelînin nazarında feleğin inâdına, nev'‑i beşerdeki hikmet‑i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.

Van’da Aşîretleri İrşad Fa'âliyetleri

Van’a muvâsalat ettikten sonra, aşâiri (aşîretleri) dolaşarak ictimâî, medenî, ilmî derslerle onları irşada çalışmıştır. Bu hususta, suâl‑cevab hâlinde, Münâzarât isimli bir kitab neşretmiştir.
Bediüzzaman’ın bir taraftan ehl‑i siyasetle, diğer taraftan halk tabakası ve aşîretlerle muhâveresi, şüphesiz ki gayet merak‑âverdir. Bütün bunlarda; bu zâtın yegâne azîm ve gayesinin İslâmiyet nurunun ve Kur'ân hakikatlerinin dünyaya yayılması olduğu ve kendisinin de bir dellâl‑ı Kur'ân vazifesini bütün hayatında îfâ ettiği görülmektedir.
105

Bediüzzaman’ın, Şarktaki Aşâirle Muhâvere ve Münâzaralarından Birkaç Misâl

Suâl: Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Elcevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûb bîçâre bir reise yâhut müdâhin memurlara veyâhut mantıksız bir kısım zâbitlere i'timâd edilirse ve dinin himâyesi onlara bırakılırsa daha iyidir, yoksa efkâr‑ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat‑ı İslâmiyenin mâdeni olan ve herkesin kalbindeki şefkat‑i îmâniye olan envâr‑ı İlâhînin lemeâtının ictimâ'larından ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şerârât‑ı neyyirânesinin imtizacından hâsıl olan amûd‑u nurânînin ve o seyf‑i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha iyidir, siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd‑u nurânî dinin himâyetini; şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât‑ı müteferrika, tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn‑i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss‑i dinî, lâsiyyemâ (bâhusus) din‑i hakk-ı fıtrînin sözü; daha nâfiz, hükmü daha àlî, te'siri daha şedîddir.
Evet, evet Eğer sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zîra, kâinâtı nağamâtıyla raksa getiren ve hakàikın esrârını ihtizâza veren musîka‑i İlâhiye hiç durmuyor. Mütemâdiyen güm güm eder.
106
Pâdişahlar pâdişahı olan Sultan‑ı Ezelî, Kur'ân denilen musîka‑i İlâhiyesiyle umum âlemi doldurarak kubbe‑i âsumânda şiddetli ses getirmekle, sadef‑i kehf-misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks‑i sadâsı onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâ'iyle; umum Kütüb‑ü İslâmiye’yi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev'iyle O’nu ilân eden O sadâ‑yı semâvî ve rûhâniyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?…
S Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
C Öyleler hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahânesi gibi hezeyan ediyorlar. Zîra, nâzenîn hürriyet, âdâb‑ı Şerîatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır. Nefs‑i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet‑i umumî efrâdın zerrât‑ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrîye zararı dokunmasın
Fakat ey göçerler! Sizde olan yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kût‑u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir.
Lâkin güneş gibi parlak, rûhun mâşukası ve cevher‑i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki: Saâdet Saray‑ı Medeniyette oturmuş ve mârifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir
107
S Nasıl, hürriyet îmânın hàssasıdır?
C Zîra, râbıta‑i îmân ile Sultan‑ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet‑i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecâvüz etmeği dahi, o adamın şefkat‑i îmâniyesi bırakmaz.
Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa o derece hürriyet parlar. İşte Asr‑ı Saâdet
S Bir büyük adama ve bir velîye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.
C Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevâzu' ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden sabiyy‑i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli, ye'se inkılâb ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet; âlem‑i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzinin öteki yüzü şey'en‑feşey'en hafifleşecektir. Farz‑ı muhâl olarak Allah etmesin eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîki münevver ve müttehid olarak kervan‑ı benî beşere pişdârlık edeceğiz. Biz, en şedîd, en kavî ve en bâkî hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır. O millet‑i kudsiye sağ olsun.
108
S Gayr‑ı müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
C Müsâvât ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve gedâ birdir. Acaba bir şerîat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tâzibinden men' etse; nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ Biz imtisal etmedik. Evet, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) âdi bir Yahudî ile muhâkemesi ve medâr‑ı fahriniz olan Salâhaddin‑i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile murâfaası sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. (Hâşiye‑1)
Zîra meşrûtiyet, hâkimiyet‑i millettir; hükûmet, hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr‑ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz; memuriyet bir nev'i riyâset ve bir ağalıktır; gayr‑ı müslimlerden üçbin adamı ağalığımıza, riyâsetimize şerîk ettiğimiz vakitte, Millet‑i İslâmiye’den aktâr‑ı âlemde üçyüz bin adamın riyâsetine yol açılıyor. Biri zâyi' edip bini kazanan zarar etmez.

Otuzbir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı

Ben Otuzbir Mart Hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîra, İslâmiyetin meşrûtiyet‑perver ve hamiyetli fedâileri cevher‑i hayat makamında bildikleri ni'met‑i meşrûtiyeti, şerîata tatbik edip ehl‑i hükûmeti adâlet namazında kıbleye irşad ve nâm mukaddes şerîatı, meşrûtiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrûtiyeti, şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât‑ı sâbıkayı muhâlefet‑i şerîat üzerine ilkà etmek için bazı telkinâtta ve teferruâtın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark edemeyenler, hâşâ! Şerîatı, istibdâda müsâid zannederek tûtî kuşları taklidi gibi Şerîat isteriz demekle hakîki maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism‑i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cây‑i ibret bir nokta‑i siyah!‥ (Hâşiye‑2)
………………
109
Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri, İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh ve en sefîh bile, sedd‑i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır. Lâsiyyemâ, siyasetten haberdar olanlar
Hem Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhâkeme‑i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun. Ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele Taklid ise ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân‑ı sâire müntesibleri mutlaka fevc fevc muhâkeme‑i akliye ile ve bürhân‑ı kat'î ile dâire‑i İslâmiyet’e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl‑i İslâm’ın temeddünü, Hakikat‑i İslâmiyete ittibâ'ları nisbetindedir. Başkalarının temeddünü ise, dinleriyle ma'kûsen mütenâsibdir.
110
Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ; uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zîra uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinâd edecek ve gayr‑ı mahdûd âmâline (emellerine) neşv ü nemâ verecek ve istimdâdgâhı olacak noktayı yani din‑i hak olan dâne‑i hakikati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki: Herkeste Din‑i hakkı bulmak için bir meyl‑i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev'‑i beşerin din‑i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâatü'l‑istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak bir isti'dâdda olan Hakikat‑i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve müteassıb bir kısım hocalara tahsîs edip, İslâmiyet’in yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de, umum kemâlâtı câmi' ve bütün nev'‑i beşerin hissiyat‑ı àliyesini besleyecek mevâddı muhît olan o kasr‑ı nurâni-yi İslâmiyeti, ne cür'etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere hàs olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşâhedâtına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S İfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkîr ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak.
C Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?‥ Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
111
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar‑ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tâhirler, Yûsuflar, Ahmedler vesâireler!‥ Sizlere hitâb ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, Sadakte deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler Cennet‑âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen Nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki:
Mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin (Hâşiye‑1) mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misâfir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada mâziye bakan ve tasavvurâtları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın (Hâşiye‑2) hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîra ben biliyorum ki: Şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhâtablarım! Ben çok bağırıyorum. Zîra Asr‑ı Sâlis-i Aşrın (yani onüçüncü asrın), minâresinin başında durmuşum, sûreten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye dâvet ediyorum.
İşte ey iki hayatın rûhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar‑ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; ki, Hakikat‑i İslâmiyeyi hakkıyla kâinât üzerinde temevvüc‑sâz edecek olan nesl‑i cedîd gelsin!‥
S Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi; gelenler bizden daha fenâ gelecekler?‥
C Ey Türkler ve Kürdler! Acaba şimdi bir miting yapsam; sizin bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonraki evlâdlarınızı şu gürültühâne olan asr‑ı hâzır meclisine dâvet etsem Acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdâdınız demeyecekler mi:
112
Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice‑i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyâs ettiniz, bizi kısır bıraktınız!”
Hem de sol safında duran ve şehristân‑ı istikbâlden gelen evlâdlarınız, sağdaki ecdâdlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:
Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı?! Siz misiniz şu şânlı ecdâdımızla bizi rabteden râbıtamızın hadd‑i evsatı?! Heyhât!‥ Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşâğabeli bir kıyâs oldunuz!”
İşte ey bedevî göçerler ve ey inkılâb softaları! () Manzara‑i hayâl (Hâşiye‑1) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.

Cevablardan Bir Kısım

Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin hàrikulâde şecâate isti'dâdınız vardır. Zîra; bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya Filân yiğittir sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının nâmusunu isti'zam için kendini fedâ eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine (Hâşiye‑2) yani üçyüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler rûhu da olsa, acaba istihfaf‑ı hayat etmezler mi?‥ Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr‑ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr‑ı müslimler çalmışlar. Güyâ bizim bir kısım ictimâî ahlâk‑ı àliyemiz yanımızda revâc bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revâc bulmadığından cehâletimizin pazarına getirilmiş!‥
113
Hem, büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyât‑ı hâzıranın üssü'l‑esâsı ve belki din‑i hakkın muktezâsı olan Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbablarım sağdırlar gibi kelime‑i beyzâ ve haslet‑i hamrâyı gayr‑ı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedâisi der: Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat‑ı maneviyem vardır.” Ve bütün sefâletin ve şahsiyâtın esâsı olan Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfân olsun.” Veyâhut وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلَا نَزَلَ الْقَطْرُ olan kelime‑i hamkâ ve seciye‑i avrâ, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezâsıdır. Biz; rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet hayydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb‑ı uhrevî bana kâfîdir. Milletin hayatındaki hayat‑ı maneviyem beni yaşattırır. Âlem‑i ulvîde beni mütelezziz eder.” وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C Doğruluk.
S Daha?
C Yalan söylememek.
S Sonra?
C Sıdk, sadâkat, ihlâs, sebat, tesânüd.
S Neden?
C Küfrün mâhiyeti yalandır. Îmânın mâhiyeti sıdktır. Şu bürhân kâfî değil midir ki; hayatımızın bekàsı, îmânın ve sıdkın ve tesânüdün devamıyladır.
114

Suâl: En evvel rüesâmız ıslah olunmalı?

S En evvel rüesâmız ıslah olunmalı?
C Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r‑ruûs ve'r-rüesâ!‥ Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havâle etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِي الصَّيْفِ
İşte şimdi hizmet vaktidir
Elhâsıl: İslâm uyandı ve uyanıyor. (Hâşiye) Fenâlığı fenâ, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti'dâdı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat‑ı asliyeniz oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.

Suâl: Tâcir misin?

Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannettiklerinden derlerdi ki:
S Tâcir misin?
C Evet hem tâcirim, hem de kimyagerim.
S Nasıl?
C İki madde var, mezcettiriyorum: Birinden tiryâk‑ı şâfi, birinden elektrik‑i muzî tevellüd eder.
S Bunlar nerede bulunur?
C Medeniyet ve fazilet çarşısında; cebhesinde insan yazılı iki ayak üstünde gezen sandık içindeki, üstünde kalb yazılan, ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S İsimleri nedir?
C Îmân, muhabbet, sadâkat, hamiyet.
Ceride‑i Seyyâre, Ebû lâ‑şey, İbnü'z‑Zaman, Ehu'l‑Acâib, İbn‑ü Ammi'l-GarâibSaid Nursî
115

Hutbe‑i Şâmiye

Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemâsının ilhâhı ve ısrarı üzerine, Câmiü'l‑Emevî’de on bine yakın ve içerisinde yüz ehl‑i ilim bulunan azîm bir cemâate karşı bir hutbe îrâd eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabûle mazhar olur. Bilâhare, buradaki hutbesi, Hutbe‑i Şâmiye nâmıyla tab'edilmiştir.
Bu Hutbe‑i Şâmiye; İslâm Âleminin içinde bulunduğu maddî‑manevî hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felâket ve esârete hangi sebeblerden dolayı ma'rûz kaldıklarını bildiren; ve buna karşı çare‑i halâs gösteren ve bundan sonra, İslâmiyetin zemin yüzünde maddî manevî en yüksek terakkîyi göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemâl‑i haşmetle meydâna geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini delâil‑i akliye ile isbât eden, müjde veren çok kıymetdâr, bütün Müslümanlara, hattâ insanlığa şâmil bir derstir; bir hutbedir.
Hutbe‑i Şâmiye’nin baş taraflarında diyor:
Ben, bu zaman ve zeminde, beşerin hayat‑ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki; ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbâle uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn‑u vustâda durduran ve tevkîf eden; altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
1. Ye'sin, (ümîdsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2. Sıdkın hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiyede ölmesi.
3. Adâvete muhabbet.
4. Ehl‑i îmânı birbirine bağlayan nurânî râbıtaları bilmemek.
5. Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişar eden istibdâd.
6. Menfaat‑i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıb fakültesi hükmünde, hayat‑ı ictimâiyemize, eczâhâne‑i Kur'âniye’den ders aldığım altı kelime ile beyân ediyorum. Muâlecenin esâsları, onları biliyorum.
116

Birinci Kelime: “El‑Emel”

Birinci Kelime: El‑Emel yani Rahmet‑i İlâhiye’ye kuvvetli ümîd beslemek.
Evet, ben kendi hesabıma aldığım derse binâen: Ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet‑i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi, onların intibâhıyla olan Arab’ın saâdetinin fecr‑i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin rağmına olarak ben dünyaya işittirecek (Hâşiye) derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim:
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Bu da'vâma çok bürhânlardan ders almışım. Şimdi o bürhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İslâmiyet hakàikı hem ma'nen, hem maddeten terakkî etmeğe kàbil ve mükemmel bir isti'dâdı var.

Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî

Birinci Cihet olan ma'nen terakkî ise: Biliniz! Hakîki vukûâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ, Rus’u mağlûb eden Japon Başkumandanının, İslâmiyetin hakkâniyetine şehâdeti de şudur ki:
Hakikat‑i İslâmiyenin kuvveti nisbetinde ve Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Ehl‑i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini tarih gösteriyor. Ve Ehl‑i İslâm’ın Hakikat‑i İslâmiyede za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor.” Sâir dinler ise bil'akistir.
…………………
117
Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik‑ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre‑i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.
………………
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem‑i İslâm’ın câmi‑i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hâsıl‑ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân‑ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr‑i sâdık başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr‑i kâzib de olsa otuz‑kırk sene sonra fecr‑i sâdık çıkacak.
Evet, Hakikat‑i İslâmiyetin mâzi kıt'asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mâniler mümânaat ettiler.
Birinci, ikinci, üçüncü mâniler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, mârifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü, beşinci mâniler: Papazların, rûhâni reislerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi fikr‑i hürriyet ve meyl‑i taharrî-i hakikat, nev'‑i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
118
Altıncı, yedinci mâniler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû‑i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz‑kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şiddetli feverânı ile ve sû‑i ahlâkın çirkin neticeleri görünmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci mâni: Fünûn‑u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakàik‑ı İslâmiyenin zâhirî mânâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman‑ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş.
Meselâ: Küre‑i Arzda emr‑i İlâhî ile nezârete memur Sevr ve Hût nâmlarında iki rûhâni melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl‑i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikati bilindikten sonra en muannid feylesof da teslîm olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale‑i Nur, Mu'cizât‑ı Kur'âniye”de fennin iliştiği bütün âyetlerin herbirisinin altında Kur'ânın bir lem'a‑i i'câzını gösterip, ehl‑i fennin medâr‑ı tenkid zannettikleri Kur'ân‑ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhâr edip en muannid feylesofu da teslîme mecbur ediyor. Meydândadır, isteyen bakabilir ve baksın; bu mâni, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün).
Evet, bazı muhakkìkîn‑i İslâmiye’nin bu yolda te'lifâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına dair emâreler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o sekiz mânileri mağlûb edip dağıtmak için; taharrî‑i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet‑i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
119
Evet meşhûrdur ki: En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehâdet etsin.”
………………
Bediüzzaman; misâl olarak, İslâmiyetin hakkâniyeti hakkında takdirkâr ifâdelerde bulunan Prens Bismark ile Mister Karlayl”ın sözlerini naklettikten sonra diyor:
İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkìkleri mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim ki: Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki; istikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan, tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki, Kur'ân’a tâbi olur, ittifak ederler.

İkinci Cihet: Yani Maddeten İslâmiyet’in Terakkîsi

İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, İslâmiyet maddeten dahi istikbâle hükmedecek. Birinci Cihet”, maneviyat cihetinde terakkiyâtı isbât ettiği gibi; bu İkinci Cihet dahi maddî terakkiyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli, kırılmaz beş kuvvet ictimâ' ve imtizaç edip yerleşmiş:
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîki bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan Hakikat‑i İslâmiyettir.
120
İkinci Kuvvet: Medeniyetin ve san'atın hakîki üstadı ve vesilelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihâzlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde, beşere yüksek maksadları ders veren, o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla techiz edilen üçüncü kuvvet yalnız hürriyet‑i şer'iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihâzlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihâzlanmış Şehâmet‑i Îmâniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelîl etmemek. Yani hürriyet‑i şer'iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet‑i İslâmiye’dir ki, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı ilân ediyor. Ve bu zamanda İ'lâ‑yı Kelimetullâh, maddeten terakkîye mütevakkıf ve medeniyet‑i hakîkiyeye girmekle İ'lâ‑yı Kelimetullâh edilebilir. İzzet‑i İslâmiye’nin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def'etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde; silâh, kılınç yerine hakîki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkâniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki; ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki Harb‑i Umumî ile iki dehşetli tokat yiyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı.
121
İnşâallâh istikbâldeki İslâmiyet’in kuvvetiyle, medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh‑u umumîyi de te'min edecek.
Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüdâ üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbâle karşı ehl‑i îmân ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyâta vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde, nasıl me'yûs olup ye'se düşüyorsunuz ve Âlem‑i İslâmın kuvve‑i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve ye's ve ümîdsizlikle zannediyorsunuz ki, Dünya herkese ve ecnebîlere terakkî dünyasıdır; fakat, yalnız bîçâre Ehl‑i İslâm için tedennî dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.
Mâdem meylü'l‑istikmâl (tekemmül meyli) kâinâtta fıtrat‑ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş; elbette beşerin zulüm ve hatâsıyla başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakikat, Âlem‑i İslâmda nev'‑i beşerin eski hatîâtına keffâret olacak bir saâdet‑i dünyeviye de gösterecek inşâallâh
Evet bakınız, zaman hatt‑ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre‑i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir.
Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'‑i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallâh. Hakikat‑i İslâmiyenin güneşi ile, sulh‑u umumî dâiresinde hakîki medeniyeti görmeyi, Rahmet‑i İlâhiye’den bekleyebilirsiniz
122

İkinci Kelime

Müddet‑i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Ye's en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem‑i İslâm’ın kalbine girmiş. İşte o ye'stir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir‑iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş.
Hem o ye'stir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş; menfaat‑i umumiyeyi bırakıp menfaat‑i şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş.
Hem o ye'stir ki, kuvve‑i maneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, îmândan gelen kuvve‑i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği hâlde; o kuvve‑i maneviye-i hàrika, me'yûsiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş.
Hattâ bu ye's ile başkasının lâkaydlığını ve fütûrunu kendi tenbelliğine özür zanneder Neme lâzım der, Herkes benim gibi berbattır diye Şehâmet‑i Îmâniyeyi terkedip Hizmet‑i İslâmiyeyi yapmıyor.
Mâdem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o kàtilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz. ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ kılıncı ile o ye'sin başını parçalayacağız. مَا لَا يُدْرَكُ كُلُّهُ لَا يُتْرَكُ كُلُّهُHadîsinin hakikati ile belini kıracağız, inşâallâh
Ye's; ümmetlerin, milletlerin seretan denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪يhakikatine muhâliftir. Korkak, aşağı âcizlerin şe'nidir, bahâneleridir. Şehâmet‑i İslâmiye’nin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'‑i beşerde medâr‑ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem‑i İslâm milletleri Arab’ın metânetinden ders almışlar. İnşâallâh yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakîki bir tesânüd, ittifak ile el ele verip Kur'ânın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
123

Üçüncü Kelime

Bütün hayatımdaki tahkîkatımla ve hayat‑ı ictimâiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyet’in üssü'l‑esâsıdır ve ulvî seciyelerinin râbıtasıdır ve hissiyat‑ı ulviyesinin mizâcıdır. Öyle ise, hayat‑ı ictimâiyemizin esâsı olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla manevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayat‑ı ictimâiyesinde ukde‑i hayatiyesidir. Riyâkârlık, fiilî bir nev'i yalancılıktır. Dalkavukluk, tasannu' alçakça bir yalancılıktır. Nifâk ve münâfıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'‑i Zülcelâl’in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envâ'ıyla kizbdir, yalancılıktır. Îmân sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binâen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Hâlbuki, gaddâr siyaset ve zâlim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış. (Hâşiye)
124
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl‑i îmân olan ihvânımız! Necât yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l‑Vüskà sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir

Dördüncü Kelime

Bütün hayatımda, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkîkatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir. Yani; hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi te'min eden ve saâdete sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyâde sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, herşeyden ziyâde nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
…………………………

Beşinci Kelime

Meşveret‑i Şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirâyet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakkî ediyor. Bunun sırr‑ı hikmeti şudur:
Hürriyet‑i Şer'iye ile meşveret‑i meşrûa, hakîki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakîki milliyetimizin esâsı, rûhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet‑i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi, kalesi hükmündedir, Arab‑Türk hakîki iki kardeş, o kal'a‑i kudsiyenin nöbetdarlarıdır.
125
İşte, bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum Ehl‑i İslâm bir tek aşîret hükmüne geçiyor. Aşîretin efrâdı gibi İslâm tâifeleri de, birbirine uhuvvet‑i İslâmiye ile murtabıt, alâkadar olur. Birbirine ma'nen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güyâ bütün İslâm tâifeleri bir silsile‑i nurâniye ile birbirine bağlıdır.
Nasıl ki; bir aşîretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşîretin bütün efrâdı, o aşîretin düşmanı olan başka aşîretin nazarında müttehem olur. Güyâ herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşîret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşîretin bir ferdi, o aşîretin mâhiyetine temâs eden medâr‑ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşîretin bütün efrâdı onunla iftihar eder. Güyâ herbir adam, aşîrette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk‑elli sene sonra seyyie, fenâlık; işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfûs‑u İslâmiye’nin hukukuna tecâvüz olur. Kırk‑elli sene sonra çok misâlleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşler ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvân‑ı Müslimîn! Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok, onun için mâzûruz.” diye, özür beyân etmeyiniz. Bu özrünüz makbûl değil. Tenbelliğiniz ve Neme lâzım deyip çalışmamanız ve İttihâd‑ı İslâm ile, milliyet‑i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene, yani İslâmiyetin kudsiyetine temâs eden iyilik yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki bu hasene, milyonlar ehl‑i îmâna ma'nen fâide verebilir. Hayat‑ı maneviye ve maddiyesinin râbıtasına kuvvet verebilir. Onun için neme lâzım deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!‥
126
Ey bu câmideki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonraki Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki ihvânlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı da'vâ ediyorum. Yani, Kürd gibi küçük tâifelerin menfaati ve saâdet‑i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük, muazzam tâife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuzla biz bîçâre küçük kardeşleriniz olan İslâm tâifeleri zarar görüyoruz.
Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibâha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm tâifelerinin üstadları, imâmları ve İslâmiyetin mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk‑elli sene sonra, Arab tâifeleri, Cemâhîr‑i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye; esârette kalan Hâkimiyet‑i İslâmiye’yi eski zaman gibi küre‑i arzın nısfında, belki ekserîsinde, te'sisine muvaffak olmanızı Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyâmet çabuk kopmazsa inşâallâh nesl‑i âtî görecek.