174
Harb‑i Umumî’deki Mağlûbiyetten Sonraki Hizmetleri
“Harb‑i Umumî’de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz” diyenlere cevaben:
– Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat Ehl‑i İslâm’ın eleminden gelen teellümât beni ezdi. Âlem‑i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallâh, diyerek tebessüm eylerdi.
İstanbul’da, en büyük ve en ehemmiyetli ve te'sirli hizmet‑i vataniye ve milliyesinden birisi de “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eseriyle, gaddâr zâlimlerin yüzlerine tükürüp, izzet‑i diniyeyi ve şeref‑i İslâmiyeyi muhâfaza etmesidir. İstanbul’un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz Anglikan Kilisesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâline, altı tükürük mânâsında verdiği ma'kul ve sert cevabları, onun derece‑i cesâret ve kemâlât ve şecâatini fiilen göstermektedir. Hutuvât‑ı Sitte’yi neşrettiği zaman, Çanakkale’de muhârebe oluyordu. İstanbul’un işgalini müteâkib İngiliz Başkumandanına bu eser gösterilir ve Bediüzzaman’ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbâr kumandan, i'dâm kararıyla vücûdunu ortadan kaldırmak istedi ise de; fakat kendisine, Bediüzzaman i'dâm edilirse, bütün Şarkî Anadolu, İngiliz’e ebediyen adâvet edeceği ve aşîretler her ne bahâsına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.
İstanbul’da, İngilizler desîseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemâyı lehlerine çevirmeğe çalışmalarına mukâbil, Bediüzzaman, “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eseri ve İstanbul’daki fa'âliyeti ile; İngiliz’in, Âlem‑i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek, Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.
175
Bu hizmetine dair kendi ifâdesinden bir parça:
“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı’nın toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük dâire‑i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından, Meşîhat‑i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâsı idim. Bana dediler: “Bir cevab ver. Onlar, altı suâllerine altıyüz kelime ile cevab istiyorlar.” Ben dedim: “Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hattâ bir kelime ile değil, belki bir tükürük ile cevab veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım geliyor… Tükürün o ehl‑i zulmün o merhametsiz yüzüne!… demiştim.”
Bediüzzaman’ın Ankara’ya Dâvet Edilmesi
İstanbul’daki bu çok ehemmiyetli ve muvaffakıyetli hizmetinden, Türk milletine pek ziyâde menfaatler husûle geldiğini müşâhede eden Ankara hükûmeti; Bediüzzaman’ın kıymet ve ehemmiyetini takdir ederek, Ankara’ya dâvet ederler. M. Kemâl Paşa, şifre ile dâvet etmiş ise de cevaben:
– Ben, tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum. Siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyâde burayı daha tehlikeli görüyorum, demiştir.
Üç defa şifre ile dâvet ediliyor. Eski Van Vâlisi, dostu Meb'ûs Tahsin Bey vâsıtasıyla dâvet edildiği için, nihâyet karar verir ve Ankara’ya gelir. Ankara’da alkışlarla karşılanır. Fakat ümîd ettiği muhîti bulamaz. Kendisi, Hacı Bayram civarında ikamet eder. Meclis‑i Meb'ûsân’da, dine karşı gördüğü lâkaydlık ve garblılaşmak bahânesi altında, Türk milletinin kudsî mefâhir‑i tarihiyesi olan Şeâir‑i İslâmiyeden bir soğukluk gördüğü için, meb'ûsların ibâdete, bilhassa namaza müdâvim olmalarının lüzum ve ehemmiyetine dair bir beyânnâme neşreder ve meb'ûslara dağıtır. Kâzım Karabekir Paşa da M. Kemâl’e okur. O beyânnâme şudur.
176
Meb'ûsâna Hitâb
يَا اَيُّهَا الْمَبْعُوثُونَ اِنَّكُمْ لَمَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظ۪يمٍ
“Ey mücâhidîn‑i İslâm ve ey ehl‑i hall ve akd!‥
Bu fakirin, bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi ricâ ediyorum.
1. Şu muzafferiyetteki hàrikulâde ni'met‑i İlâhiye bir şükür ister ki devam etsin, ziyâde olsun. Yoksa, ni'met böyle şükür görmezse, gider. Mâdemki Kur'ânı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur'ânın en sarîh ve en kat'î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır; tâ O’nun feyzi, böyle hàrika sûretinde üstünüzde tevâlî ve devam etsin.
2. Âlem‑i İslâm’ı mesrûr ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idâmesi, Şeâir‑i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zîra Müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.
3. Bu âlemde, evliyâullâh hükmünde olan gâzi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz!‥ Kur'ânın evâmir‑i kat'îsine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî gürûha refîk olmaya çalışmak, àlî himmetlilerin şe'nidir. Yoksa burada kumandan iken, orada bir neferden istimdâd‑ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya‑yı deniye, şân ve şerefiyle öyle bir metâ' değil ki, aklı başındaki insanları işbâ' etsin, tatmin etsin ve maksûd‑u bizzat olsun…
4. Bu millet‑i İslâm’ın cemâatleri, her ne kadar bir cemâat namazsız kalsa, hattâ fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan’da, umum memurlara dair en evvel sordukları suâl bu imiş: “Acaba namaz kılıyorlar mı?” derler, namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
177
Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim sordum: Sebeb nedir?
Dediler ki: Kaymakamımız namaz kılmıyordu; öyle dinsizlere nasıl itâat edeceğiz?… Hâlbuki bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.
5. Enbiyânın ekseri Şarkta ve hükemânın ağlebi Garbda gelmesi Kader‑i Ezelînin bir remzidir ki, Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değildir. Mâdem Şark’ı intibâha getirdiniz; fıtratına muvâfık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebâen‑mensûra gider veya sathî kalır.
6. Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı İngiliz, dindeki kayıdsızlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki; Yunan kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat‑ı İslâmiye ve selâmet‑i millet nâmına bu ihmali, a'mâle tebdil etmeniz gerektir.
Görülüyor ki, İttihâdçıların o kadar azîm ve sebat ve fedâkarlıklarıyla; hattâ, İslâmın şu intibâhına da sebeb oldukları hâlde, bir kısmı dinde lâübâlîlik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için, onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.
7. Âlem‑i küfür, bütün vesâitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, misyonerleriyle, Âlem‑i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettikleri hâlde; Âlem‑i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak‑ı dâlle-i İslâmiye, birer kemmiye‑i kalîle-i muzırra sûretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet, metânetini ve salâbetini sünnet ve cemâatle muhâfaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet‑i habîsesinden süzülen bir cereyan‑ı bid'akârâne sînesinde yer tutamaz. Demek Âlem‑i İslâm içinde mühim ve inkılâbvâri bir iş görmek; İslâmiyetin desâtirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.
178
8. Za'f‑ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet‑i sefîhânesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet‑i Kur'ânın zaman‑ı zuhûru geldiği bir ânda, lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez. Menfîce tahribkârâne iş ise, bu kadar rahnelere ma'rûz kalan İslâm, zâten muhtaç değildir.
9. Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven cumhûr‑u mü'minîndir ve bilhassa tabaka‑i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve tutar ve size minnetdârdır ve fedâkârlığınızı takdir ederler ve intibâha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal ile onlara ittisal ve istinâd etmeniz, maslahat‑ı İslâm nâmına zarûrîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftûnu, frenk mukallidlerini avâm‑ı müslimîne tercih etmek, maslahat‑ı İslâma münâfî olduğundan; Âlem‑i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdâd edecektir.
10. Bir yolda dokuz ihtimal‑i helâket, tek bir ihtimal‑i necât varsa; hayatından vazgeçmiş mecnûn bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden namaz gibi, zarûriyât‑ı diniyenin imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimal‑i necât var; yalnız gaflet, tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar‑ı dünyevî olabilir. Hâlbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal‑i zarar var. Yalnız gaflete, dalâlete istinâd eden tek bir ihtimal‑i necât olabilir.
179
Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahâne bulunabilir? Hamiyet nasıl müsâade eder? Bâhusus, bu mücâhidîn kumandanlar ve Büyük Meclis taklid edilir. Kusurlarını, millet ya taklid veya tenkid edecek. İkisi de zarardır. Demek onlarda Hukukullâh, hukuk‑u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr‑ı tevâtür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbarâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata‑i nefis ve vesvese‑i şeytandan gelen bir vehmi kabûl eden adamlarla, hakîki ve ciddi iş görülmez.
Şu inkılâb‑ı azîmin temel taşları sağlam gerek… Şu meclisin şahsiyet‑i maneviyesi, sâhib olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ‑yı saltanatı derûhde etmiştir. Eğer Şeâir‑i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ‑yı hilâfeti dahi vekâleten derûhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç; fakat an'ane‑i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan; şu fıtratı bozulmayan ve lehviyât‑ı medeniye ile ihtiyacât‑ı rûhiyesini unutmayan milletin hâcât‑ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecbûriye, mânâ‑yı hilâfeti tamamen kabûl ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o mânâyı idâme etmek için, kuvveti dahi verecek. Hâlbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarîkiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak‑ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak‑ı asâ ise, ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا﴾ âyetine zıttır.
180
Zaman, cemâat zamanıdır. Cemâatin rûhu olan şahs‑ı manevî daha metîndir ve tenfîz‑i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyâde muktedirdir. Halife‑i şahsî, ancak ona istinâd ile vezâifini derûhde edebilir. Cemâatin rûhu olan şahs‑ı manevî eğer müstakîm olsa, ziyâde parlak ve kâmil olur. Eğer fenâ olsa pek çok fenâ olur. Ferdin iyiliği de, fenâlığı da mahdûddur. Cemâatin gayr‑ı mahdûddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenâlıkla bozmayınız.
Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarûrî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhâfaza etmektir. Yoksa şuûrsuz olarak, şuûrlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, za'f‑ı milliyeti gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkîf etmez, teşci' eder.”
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
181
Meb'ûsâna Hitâb Neticesi
Bu meb'ûsâna hitâb, namaz kılanlara altmış meb'ûs daha ilâve eder. Namazgâh olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.
Bu parça, meb'ûslara ve umum kumandanlara ve ulemâlara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münâkaşaya sebebiyet verir. Bir gün dîvân‑ı riyâsette, elli‑altmış meb'ûs içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemâl Paşa:
– Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz, der.
Bu söz üzerine, Bediüzzaman birkaç ma'kul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak:
– Paşa, Paşa! İslâmiyette, îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur, der. Fakat paşa tarziye verir, ilişemez.
Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Dâru'l‑Fünûnunun te'sisi için uğraşmaktan kat'iyyen geri durmadı. Bir gün meb'ûslar hey'etine der:
– Bütün hayatımda bu dâru'l‑fünûnu takib ediyorum. Sultan Reşâd ve İttihâdçılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz…
O zaman, yüzelli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine: “Bunu meb'ûslar imza etmelidirler” der. Bazı meb'ûslar diyorlar ki:
‑ Yalnız; sen, medrese usûlüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.
Bediüzzaman:
‑ O Vilâyât‑ı Şarkıye, Âlem‑i İslâmın bir nev'i merkezi hükmündedir; fünûn‑u cedîde yanında, ulûm‑u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü ekser enbiyânın Şarkta, ekser hükemânın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şark’ın terakkiyâtı dinle kàimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünûn‑u cedîde okuttursanız da, Şarkta her hâlde, millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm‑u diniye esâs olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîki kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde muhtacız. Hattâ bu hususta size bir hakikatli misâl vereyim:
182
Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zekî o talebem, ulûm‑u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Sâlih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyâde kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, tâli'sizliğinden, sırf maddî fünûn‑u cedîde okumuş. Sonra ben – dört sene sonra – esâretten gelince onunla konuştum. Hamiyet‑i milliye bahsi oldu. O dedi ki:
‑ Ben şimdi, râfizî bir Kürd’ü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de:
‑ Eyvâh! dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu kurtardım; eski hakikatli hamiyete çevirdim.
İşte ey meb'ûslar!… O talebenin evvelki hâli, Türk milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hâli, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havâle ediyorum. Demek – farz‑ı muhâl olarak – siz başka yerde dünyayı dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her hâlde Şark vilâyetlerinde din tedrîsatına a'zamî ehemmiyet vermeniz lâzım.
Bu hakikatli ma'ruzât üzerine, muhâlifler dışarı çıkıp, yüz altmış üç meb'ûs o kararı imza ederler.
Ankara’dayken Âlem‑i İslâmın İntibâhı İçin Mücâdele Etmesi
Bediüzzaman, küçük yaşında iken tasavvur ettiği ve hayatını o yolda fedâ etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabûl ettiği “Âlem‑i İslâmda büyük bir intibâh ve inkişaf” emeliyle Ankara’ya gelmişti. Daha meşrûtiyetin ilânından evvel, İstanbul’a gelmeden, Şarkî Anadolu’da, yüzlerce ehl‑i ilim ve erbâb‑ı fazilet kimselerle mübâhaseleri ve İstanbul’da birdenbire meydâna çıkarak, ulemâyı hayrete sevketmesi ve ehl‑i siyaseti telâşa düşürmesi; rûhunda büyük bir İslâmî inkılâbın müessisi hâlinin mevcûd olduğunu gösteriyordu. Ve kendisi, daha eskiden rûhunda bu vazifenin mes'ûliyetini, hem şevk ve sürûrunu hissetmişti.
183
Hürriyetin ilânını müteâkib; gazetelerde meşrûtiyeti şerîata hàdim yapmakla, Anadolu ve Âlem‑i İslâm kıt'asında büyük bir saâdetin zuhûruna vesile olunacak ümîdiyle neşrettiği makaleler ve muhtelif ictimâ'lardaki nutukları, hep bu mezkûr niyet ve tasavvurunun neticesi idi. “El‑Hutbetü'ş-Şâmiye”, “Sünûhât” ve “Lemeât” gibi bazı eserlerinde de görüldüğü gibi “Şu istikbâl zulümâtı ve inkılâbları içerisinde en gür ve en muhteşem sadâ, Kur'ânın sadâsı olacaktır!” diye beyânâtı vardı.
Abbâsîleri müteâkiben, Âlem‑i İslâm içinde İslâmî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilâfet sürmelerinden sonra, bütün dünyayı dehşete veren bir Harb‑i Umumî meydâna gelmiş, Osmanlı Devleti inkırâz bulmuş, İslâmın ebedî düşmanları, merkez‑i hükûmeti istilâ ederek, Müslümanlığın mahvolduğu kanâatine varmışlardı!‥
İşte, Bediüzzaman, İlâhî kudretin tecellîsiyle ve ihsânıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revâc verebilecek bir teşekkülün zuhûru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümîdiyle Ankara’ya gelmişti. Avn‑i İlâhî ve Mu'cize‑i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def'eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet‑i Cumhûriyede, doğrudan doğruya Kur'ân’a istinâd eden ve Âlem‑i İslâmın vahdetini nokta‑i istinâd yapacak ve İslâmiyetin hakikatinde mevcûd kuvve‑i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydâna getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat, pek kuvvetli mâniler karşısına çıktı.
Âlem‑i İslâmı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiâze ettiği (Allah’a sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu.
184
Bir gün riyâset odasında, M. Kemâl Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nâm kazanmak emeliyle, Şeâir‑i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem‑i İslâm hakkında büyük zarar tevlîd edeceğini, eğer bir inkılâb yapmak icâb ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyete müteveccihen Kur'ânın kudsî kanun‑u esâsîsi noktasından yapmak lâzım geldiği meâlinde ihtarlarda bulunur ve şu temsîli ders verir. ( Mektûbat “Altıncı Risale olan Altıncı Kısım Birinci Desîse” )
Meselâ: Ayasofya Câmii, ehl‑i fazl ve kemâlden mübârek ve muhterem zâtlarla dolu olduğu bir zamanda, tek‑tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup; câmiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence‑perest seyircileri bulunsa, bir adam o câmiye girip ve o cemâat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur'ân’dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl‑i hakikatin nazarları ona döner, hüsn‑ü teveccühle, manevî bir duâ ile, o adama bir sevâb kazandırırlar. Yalnız, haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek‑tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek.
Eğer o mübârek câmiye ve o muazzam cemâat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edebsizcesine fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa; o vakit o haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve mübârek cemâatin bütün efrâdından, bir nazar‑ı nefret ve tahkîr celbedecektir. Esfel‑i sâfilîne sukùt derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.
185
İşte aynen bu misâl gibi; Âlem‑i İslâm ve Asya, muazzam bir câmidir. Ve içinde ehl‑i îmân ve ehl‑i hakikat, o câmideki muhterem cemâattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenk‑meşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin nâşir‑i efkârı olan gazetecileridir. Herbir Müslüman, hususan ehl‑i fazl ve kemâl ise; bu câmide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar‑ı dikkat ona çevrilir. Eğer İslâmiyetin bir sırr‑ı esâsı olan ihlâs ve rızâ‑yı İlâhî cihetinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in ders verdiği ahkâm ve hakàik‑ı kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudûr etse, lisân‑ı hâli ma'nen Âyât‑ı Kur'âniye’yi okusa; o vakit ma'nen Âlem‑i İslâm’ın herbir ferdinin vird‑i zebânı olan اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâsında dâhil olup hissedar olur ve umumu ile uhuvvetkârâne alâkadar olur. Yalnız hayvanat‑ı muzırra nev'inden bazı ehl‑i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez.
Eğer o adam, medâr‑ı şeref tanıdığı bütün ecdâdını ve medâr‑ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve rûhen nokta‑i istinâd telâkki ettiği selef‑i sâlihînin cadde‑i nurânîlerini terkedip heveskârâne, hevâ‑perestâne, riyâkârâne, şöhret‑perverâne, bid'akârâne işlerde ve harekâtta bulunsa; ma'nen bütün ehl‑i hakikat ve ehl‑i îmânın nazarında en alçak mevkie düşer. اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ Sırrına göre; ehl‑i îmân ne kadar âmî ve câhil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfürûş adamları; soğuk görür, ma'nen nefret eder.
186
İşte, hubb‑u câha meftûn ve şöhret‑perestliğe mübtelâ adam (ikinci adam) hadsiz bir cemâatin nazarında esfel‑i sâfilîne düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır ﴿اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azâb, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci sûretteki adam, farazâ hubb‑u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlâsı ve rızâ‑yı İlâhîyi esâs tutmak ve hubb‑u câhı hedef ittihàz etmemek şartıyla; bir nev'i meşrû makam‑ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb‑u câh damarını tamamıyla tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukâbil, çok, hem pek çok kıymetdâr, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır; ona bedel, çok mübârek mahlûkları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabânî eşek arılarını kaçırıp, mübârek rahmet şerbetçileri olan arıları kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; dâima duâlarıyla âb‑ı kevser gibi feyizler, Âlem‑i İslâm’ın etrafından onun rûhuna içirilir ve defter‑i a'mâline geçirilir.”
M. Kemâl Paşa i'tirâz ile içindeki niyet ve hâlet‑i rûhiyesini ifâde ile Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfûzundan istifade etmek ister. Ve Bediüzzaman’a meb'ûsluk, hem Dâru'l‑Hikmet’teki eski vazifesini, hem Şarkta Şeyh Sinûsî’nin yerine vâiz‑i umumî, hem bir köşk tahsîsi gibi teklifler yapar.
187
Bediüzzaman, rivâyetlerde gelen eşhâs‑ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da te'vilini söylediği hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem‑i İslâm ve insaniyette zuhûr ettiğini görür. Ve yine, gelen rivâyetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukàbele edecek olan hizbü'l‑Kur'ân hakkında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i'câz‑ı Kur'ân’ın nurlarıyla mukàbele edilebilir” tavsiyesine mürâatla, Ankara’da teşrîk‑i mesâî edemeyeceği için, kendisine tevdî' edilmek istenen meb'ûsluk, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye gibi Diyânetteki âzâlığı, hem Vilâyât‑ı Şarkıye vâiz‑i umumîliği tekliflerini kabûl etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını ricâ için istasyona kadar gelen bir kısım meb'ûsların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat‑ı ictimâiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkta idâme‑i hayat etmeye başlar.
Ankara’daki Hayatına Dair Risale‑i Nur’dan Bir Parça
Yirmiüçüncü Lem'a “Tabiat Risalesi”nden
“…… Binüçyüz otuzsekizde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh! dedim, bu ejderha îmânın erkânına ilişecek. O vakit, şu âyet‑i Kerîmenin bedâhet derecesinde Vücûd ve Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhânı, Arabî bir Risalede yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaasında tab'ettirmiştim. Fakat maatteessüf, Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu…”
188
tarihce_yeni_said_tren_bileti.jpgBediüzzaman, kendisine tevdî' edilen meb'ûsluğu ve teklif edilen Diyânetteki Müşâvere âzâlığını ve Şark Vilâyetleri Umumî Vâizliğini kabûl etmeyerek Ankara’dan Van’a giderken “Eski Said’i Yeni Said’e götüren tren bileti”
189
İkinci KısımBarla Hayatı
190
tarihce_barla_cinar_ev1.jpgÜstad Hazretlerinin Barla’da sekiz buçuk sene kaldığı Nur’un ilk medresesi, önündeki muhteşem çınar ağacı ile dallar arasında tefekkür ve ibâdet ettiği köşkü
191
Risale‑i Nur’un Zuhûru
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Şarkî Anadolu’da dünyaya gelişinden itibaren geçirdiği hayat safhalarını buraya kadar birer birer gördük, temâşâ ettik. Şimdi; geçen kırk‑elli senelik hayatının neticesi ve meyvesi hükmünde, tarihin pek ender kaydettiği cihan vüs'atindeki muazzam bir da'vâya giriyoruz. Bütün maddî ve manevî zulmetleri izâle edip, âlemi nuruyla ziyâlandıracak olan Risale‑i Nur meydâna çıkıyor; dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğuyor!
Vilâyât‑ı Şarkıyeden Garbî Anadolu’ya Nefyedilmesi
Bediüzzaman Hazretlerinin Vilâyât‑ı Şarkıyeden Garbî Anadolu’ya Nefyedilmesi, Risale‑i Nur’un Zuhûru, Te'lif ve Neşri
Van’da, mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şarkta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. “Sizin nüfûzunuz kuvvetlidir” diyerek yardım isteyen bir zâtın mektûbuna: “Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez; siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir!” diye cevab gönderiyor. Fakat yine, hükûmet, Bediüzzaman’ı Garbî Anadolu’ya nefyediyor.
Van’da mağaradan çıkarılıp Anadolu’ya hareket etmek üzere jandarmalarla sevkedilirken, yollara dökülüp “Aman Efendi hazretleri! Bizi bırakıp gitme. Müsâade buyur sizi göndermeyelim. Arzu ederseniz Arabistan’a götürelim?” diye yalvaran silâhlı gruplara, ahâliye ve ileri gelen zâtlara: “Ben Anadolu’ya gideceğim, onları istiyorum.” diyerek, hepsini teskin ediyor.
Evvelâ Burdur Vilâyeti’ne askeri muhâfızlarla nefyediliyor. Burdur’da zulüm ve tarassudlar altında işkenceli bir esâret hayatı geçiriyor. Fakat asla boş durmuyor; on üç ders olan “Nurun İlk Kapısı” kitabındaki hakikatleri bir kısım ehl‑i îmâna ders verip, gizli olarak kitab hâline getiriyor. Bu hikmet cevherlerinin kıymetini takdir eden müştâk ehl‑i îmân, el yazılarıyla bu kitabı çoğaltıyorlar. Nihâyet, “Burada Said Nursî boş durmuyor, dinî musâhabelerde bulunuyor” diye, gizli din düşmanları tarafından rapor tanzim ettiriliyor. Ve burada da, “Ücra bir köşede, mahrumiyetler, kimsesizlik ve gurbet hayatı içinde kendi kendine ölür gider” düşüncesiyle dağlar arasında tenhâ bir yer olan Isparta Vilâyetine bağlı Barla Nahiyesi’ne gönderilmeye karar veriliyor.
192
Bediüzzaman Said Nursî Burdur’da iken; bir gün, o zamanın Erkân‑ı Harbiye-i Umumiye Reisi Mareşal Fevzi Çakmak Burdur’a geliyor. Vâli, Mareşal’e: “Said Nursî hükûmete itâat etmiyor; gelenlere dinî dersler veriyor” diye, şekvâda bulunuyor. Mareşal Fevzi Çakmak, Bediüzzaman’ın ne kadar dâhî ve ne kadar manevî büyük ve müstakîm bir zât olduğunu bildiği için diyor ki: “Bediüzzaman’dan zarar gelmez, ilişmeyiniz. Hürmet ediniz.”
Sürgün edildiği bütün yerlerde, Bediüzzaman aleyhinde cebirle resmî kimseler vâsıtasıyla dehşetli propagandalar yaptırılarak; ehl‑i îmânın, Üstad Bediüzzaman’a yaklaşmamaları ve dinî derslerinden istifade etmemeleri için çok menfî gayretler sarfediliyor. Fakat Üstad’ın îmânî derslerinin nüfûz ve kıymeti, ahâli arasında kalbden kalbe sirâyet ediyor ve eserlerine olan aşk ve muhabbet, kalbleri istilâ ediyor.
Barla
Barla, ehl‑i îmânın manevî imdâdına gönderilen Risale‑i Nur Külliyatının te'lif edilmeye başlandığı ilk merkezdir. Barla, Millet‑i İslâmiye’nin, hususan Anadolu halkının başına gelen dehşetli bir dalâlet ve dinsizlik cereyanına karşı, Kur'ân’dan gelen bir hidayet nurunun, bir saâdet güneşinin tulû' ettiği beldedir. Barla, Rahmet‑i İlâhiye’nin ve ihsân‑ı Rabbânînin ve lütf‑u Yezdânînin bu mübârek Anadolu hakkında, bu kahraman İslâm Milletinin evlâdları ve Âlem‑i İslâm hakkında, hayat ve memâtlarının, ebedî saâdetlerinin medârı olan eserlerin lemeân ettiği bahtiyar yerdir.
193
Bediüzzaman Said Nursî, Barla Nahiyesi’nde dâimî ve çok şiddetli bir istibdâd ve zulüm ve tarassud altında bulunduruluyordu. Barla’ya nefiy sebebi ise; kalabalık şehirlerden uzaklaştırıp, böyle ücra bir köye atılarak rûhunda mevcûd hamiyet‑i İslâmiye’nin feverân etmesine mâni olmak, onu konuşturmamak, söyletmemek, İslâmî, îmânî eserler yazdırmamak, âtıl bir vaziyete düşürüp dinsizlerle mücâhededen ve Kur'ân’a hizmetten men'etmek idi.
Bediüzzaman ise, bu plânın tamamen aksine hareket etmekte muvaffak oldu; bir ân bile boş durmadan, Barla gibi tenhâ bir yerde Kur'ân ve îmân hakikatlerini ders veren Risale‑i Nur eserlerini te'lif ederek perde altında neşrini te'min etti. Bu muvaffakıyet ve bu muzafferiyet ise çok muazzam bir gâlibiyet idi. Zîra o pek dehşetli dinsizlik devrinde, hakîki bir tek dinî eser bile yazdırılmıyordu. Din adamları susturulup, yok edilmeğe çalışılıyordu. Dinsizler, Bediüzzaman’ı yok edememişler, uyuşmuş kalb ve akılları ihtizâza getiren İslâmî ve îmânî neşriyatına mâni olamamışlardı. Bediüzzaman’ın yaptığı bu dinî neşriyat, yirmibeş senelik eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak devrinde hiçbir zâtın yapamadığı bir iş idi.
Bediüzzaman, Barla’ya 1926‑1927 senelerinde nefyedilmiştir. Bu tarihler, Türkiye’de yirmibeş sene devam edecek bir istibdâd‑ı mutlakın icra‑yı fa'âliyetinin ilk seneleri idi. Gizli dinsiz komiteleri, “İslâmî şeâirleri birer birer kaldırarak İslâm rûhunu yok etmek, Kur'ânı toplatıp imha etmek” plânlarını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını iblisâne düşünerek, “Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur'ânı imha etmesini intac edecek bir plân yapalım” demişler ve bu plânı tatbika koyulmuşlardı. İslâmiyeti yok etmek için tarihte görülmemiş bir tahribât ve tecâvüzât hüküm sürmüştür.
Evet, altıyüz sene, belki Abbâsîler zamanından beri yani bin seneden beri Kur'ân‑ı Hakîm’in bir bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydân okuyan Türk milletini, bu vatan evlâdlarını, İslâmiyetten uzaklaştırmak ve mahrum bırakmak için, Müslümanlığa ait her türlü bağların koparılmasına çalışılıyor ve bilfiil de muvaffak olunuyordu. Bu vâkıa cüz'î değil, küllî ve umumî idi. Milyonlarca insanın hususan gençlerin ve milyonlar masûmların, talebelerin îmân ve i'tikàdlarına, dünyevî ve uhrevî felâketlerine taalluk eden çok geniş ve şümûllü bir hâdise idi. Ve kıyâmete kadar gelip geçecek Anadolu halkının ebedî hayatlarıyla alâkadardı.
194
O zaman ve o senelerde, bin yıllık parlak mâzinin delâlet ve şehâdetiyle, Kur'ânın bayraktarı olarak en yüksek bir mevki‑i muallâyı ihrâz etmiş bulunan kahraman bir milletin hayatında, İslâmiyet ve Kur'ân aleyhinde dehşetli tahavvüller ve tahribler yapılıyor ve cihanın en nâmdâr ordusunun bin senelik cihad‑ı diniye ile geçen parlak mâzisi ve o mâzide medfûn muhterem ecdâdı, yeni nesillere ve mektebli talebelere unutturulmaya çalışılıyor ve mâzi ile irtibatları kesilerek bir takım maskeli ve sûretâ parlak kelâmlarla iğfalâtta bulunularak, komünizm rejimine zemin hazırlanıyordu!
İslâmiyetin hakikatinde mevcûd maddî‑manevî en yüksek terakkî ve medeniyet umdeleri yerine; dinsiz felsefenin bataklığındaki nursuz prensipler, edebsiz edip ve feylesofların fikir ve ideolojileri, gizli komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafından telkin ediliyor ve çok geniş bir çapta tedrîs ve ta'lime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm düşmanlarının İslâm Âlemini maddeten ve ma'nen yıpratmak, sömürmek emellerinin başında, Kahraman Türk milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması, örf‑âdet, an'ane ve ahlâk bakımından tamamen İslâmiyete zıt bir duruma getirilmek plânları vardı ve bu plânlar maalesef tatbik sahasına konmuştu!‥
İşte, Bediüzzaman Said Nursî’nin, Risale‑i Nurla Anadolu’daki hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyesine cansipârâne çalışan bir fedâi‑yi İslâm olarak başladığı seneler ki, zemin yüzünün görmediği pek dehşetli bir dinsizlik devrinin başlangıcı ve teessüs zamanı idi. Bunun için; Bediüzzaman’ın Risale‑i Nurla hizmetine nazar edildiği vakit, böyle dehşetli bir zamanı göz önünde bulundurmak icâb eder. Zîra, tarihte emsâli görülmemiş bu kadar ağır şerâit tahtında yapılan zerre kadar hizmet, dağ gibi bir kıymet kazanabilir; ufacık bir hizmet, büyük bir değeri ve neticeyi hâiz olabilir!
195
İşte Risale‑i Nur, böyle dehşetli ve ehemmiyetli bir zamanın mahsulü ve neticesidir. Risale‑i Nurun müellifi, yirmibeş senelik din yıkıcılığının hükmettiği dehşetli bir devrin cihad‑ı diniye meydânının en büyük kahramanı ve tâ kıyâmete kadar Ümmet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) Darü's‑selâma dâvet eden ve beşeriyete yol gösteren rehber‑i ekmelidir. Ve hem Risale‑i Nur, Kur'ânın elmas bir kılıncıdır ki, zaman ve zemin ve fiiliyât bunu kat'iyyetle isbât etmiş ve gözlere göstermiştir.
İşte öyle elîm ve fecî ve dehşetli bir devri ihdâs eden dinsizlerin icraatı olan pek ağır şartlar dâhilinde Bediüzzaman’ın inâyet‑i Hak’la te'life muvaffak olduğu Risale‑i Nur eserleri, dinsizliğin istilâsına karşı, yıkılması, gayr‑ı kàbil olan muazzam ve muhteşem bir sed teşkil etmiştir. Risale‑i Nur, maddiyûnluk, tabîiyyûnluk gibi dine muârız felsefenin muhâl, bâtıl ve mümteni' olduğunu; cerhedilmez bürhânlarla, aklî, mantıkî delillerle isbât ederek en dinsiz feylesofları dahi ilzam etmiştir. Küfr‑ü mutlakı mağlûbiyete dûçâr etmiş, dinsizliğin istilâsını durdurmuştur.
Evet, Bediüzzaman’a yapılan o tarihî zulüm ve işkence ve ihanetler altında feverân edip parlayan Risale‑i Nur, bu zamanda ve istikbâlde bir Seyfü'l‑İslâmdır. Risale‑i Nur, rûhların sevgilisi, kalblerin mahbûbu, âşıkların mâşuku, canların cânânı olmuş; icâbında bu cânân için canlar fedâ edilmiştir. Risale‑i Nur, beşerin sertâcı ve halâskârı mevki‑i muallâsında hizmet yapmış ve yapmaktadır. Risale‑i Nur, Kur'ânın son asırlarda beklenen bir mu'cize‑i manevîsi olarak tulû' etmiş ve başta müellifi Bediüzzaman Said Nursî olarak milyonlarla talebeleri ve kardeşleri, bu hakikat‑i Kur'âniye etrafında pervâneler gibi dönerek onun nuruyla nurlanmışlar, ondaki Kur'ân ve îmân hakikatlerini massetmişler (emmişler), îmânlarını kuvvetlendirmişler ve bu hakikat‑i kübrâyı bütün dünyaya ilân etmek ve ölünceye kadar onu okumak ve ona hizmet etmek gayesini azmetmişlerdir.
196
Evet, Türk milletini ve bu vatan ahâlisini ve Âlem‑i İslâmı ebede kadar şerefle yaşatacak ve mâzide olduğu gibi istikbâlde de, tarihin altın sahifelerine, Kur'ân ve İslâmiyet hizmetinde Âlem‑i İslâmın pişdârı ve nâmdâr kumandanı olarak kaydettirecek medâr‑ı iftiharı Risale‑i Nurdur. Büyük bir vüs'at ve külliyeti taşıyan ve Anadolu’da ve İslâm Âleminde zuhûr edip her tarafta hüsn‑ü kabûle ve te'sire mazhariyetle gittikçe inkişaf ve intişar eden bu eser, Kur'ânın malıdır, Âlem‑i İslâmın ve ehl‑i îmânın malıdır ve bu vatan ahâlisinin İslâmî bir medâr‑ı iftiharıdır. Bu memlekette hükmeden bir hükûmetin nokta‑i istinâdı, hem aynı zamanda bütün dünyaya duyuracağı muazzam hakikatler manzûmesidir ki, inşâallâh bir zaman gelip radyo ile bütün âlemlere ders verilecek ve ilân edilecektir.
Evet, dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğmuştur. Bu yeni doğan güneş, bin üçyüz yıl evvel âlem‑i beşeriyete doğmuş olan güneşin bir in'ikâsıdır ve o manevî güneşin her asırda parlayan lem'alarından birisidir ve beklenilen son mu'cize‑i manevîsidir! Yalnız maneviyat sahasında değil, zâhiren ve maddeten dahi te'sirini göstermiştir.
Evet, Risale‑i Nur, bütün dünya milletlerinin hayatlarını muhâfaza ve müdafaa için sarıldıkları ve güvendikleri atom ve emsâli bomba ve silâhlarının fevkınde muazzam bir te'sire sâhibdir! Bunun böyle olduğunu, bir parça ilim ve basîret nazarıyla Nur Risalelerine bakanlar ve Risale‑i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin otuz seneden beri Anadolu’daki hizmet‑i îmâniyelerine dikkat edenler görür, anlar ve tasdik ederler. Hakikate nüfûz eden zâtlar için Risale‑i Nurun tulû'undan bugüne kadar geçen zaman içerisindeki yapılan hizmetin neticeleri, nihâyet derecede muhteşem ve muazzamdır, milyarlar takdir ve tebrike lâyıktır!
197
Evet, Risale‑i Nur, îmân‑ı tahkîkîyi bu vatanda neşretmekle îmânı kuvvetlendirip, bu memleketteki dinsizlik ve îmânsızlık, dalâlet ve sefâhete karşı mukàbele ve müsbet bir tarzda mücâdele ederek bunları mağlûb etmiştir. Büyük ve küllî ve umumî mücâhede‑i diniyesinde muzaffer olmuştur. Tâife‑i mücâhidîn olan Nur Talebeleri, a'zamî sadâkat ve ittihâddan neş'et eden azîm, manevî, makbûl bir sır ile Rahmet‑i İlâhiye’nin celbine ve teveccühüne vesile olmuştur. Bu ihlâslı tâife‑i mücâhidîn, küçük bir çekirdek gibi dar bir dâirede iken, o çekirdekte âlemi istilâ edecek bir şecere‑i tûbânın mâhiyeti bulunduğu misillû, ondördüncü Asr‑ı Muhammedî’de (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'ân’dan çıkan Risale‑i Nurun Anadolu’da tulû' ve intişar etmesiyle, neticede neşv ü nemâ ederek Âlem‑i İslâm ve insaniyete kadar genişlemiş ve daha da genişleyecektir!
İşte, Risale‑i Nur, hem fevkalâde ihlâsı ve hem yalnız tevhid ve îmân akîdelerinin hizmetini esâs meslek ittihàz ederek bir kudsiyet kazanması ve mâhiyetinde bütün hakàik‑ı Kur'âniye ve İslâmiye mevcûd bulunarak her tarafı kaplayacak bir nur‑u hakikat olması dolayısıyla, Rahmet‑i İlâhiye cânibinde, bu millet‑i İslâmiye’yi, maddî‑manevî felâket ve helâket tehlikelerinden, bir sedd‑i Kur'ânî ve nur‑u îmânî olarak muhâfazaya vesile olmuştur.
Risale‑i Nur, îmân ve Kur'ân muhâliflerine karşı mücâdelesinde cebr ve münâzaa yolunu değil, iknâ ve isbât yolunu ihtiyar etmiştir!
Risale‑i Nur, yüzotuz risalelerinde, doğrudan doğruya hakikatin berrak vechesini bütün vuzûh ve çıplaklığıyla göstermiştir. Din‑i Hak olan İslâmiyeti ve âlem‑i insaniyetin hidayet güneşi olan Kur'ânın mu'cizeliğini, bütün dünya efkârı müvâcehesinde ve bütün fikir ve felsefe sahasında cerhedilmez kat'î deliller ile göstermiştir. Ve mantıkî hüccetlerle isbât etmiştir ki; yer yüzündeki bil'umum kemâlât ve medeniyet ve terakkî umdeleri, semâvî dinler ve peygamberler eliyle gelmiş ve bilhassa İslâmiyetin zuhûruyla âlem‑i insaniyet, İslâm Âleminin taht‑ı riyâsetinde cehâlet gayyâsından kurtulmuş ve kurtulacaktır!
198
Felsefe ve hikmetin içerisinde görünen fazilet, menfaat‑i umumiye vesâire gibi insanî esâslar ise; Güneşin doğmasıyla ondan yayılan ve aydınlanan gece âleminin nurları gibi, Nübüvvet güneşinin tulû'u, beşeriyetin fikir ve kalblerinde akisler ve lem'alar husûle getirmiş olmasındandır. Hakikatli felsefe ve hikmetin, fen ve san'atın üzerinde görünen bu ışıklar, Kur'ân güneşinin ve Nübüvvet kandilinin âlem‑i beşeriyete akislerinden ve cilvelerinden mütevelliddir.
Ey Âlem‑i İslâm! Uyan, Kur'ân’a sarıl! İslâmiyete maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol!
Ve ey Kur'ân’a bin yıllık tarihinin şehâdetiyle hàdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde nâşiri bulunan yüksek ecdâdın evlâdı! Kur'ân’a yönel ve O’nu anlamaya, okumaya ve O’nu anlatacak, O’nun bu zamanda bir mu'cize‑i manevîsi olan Nur Risalelerini mütâlaa etmeye çalış. Lisânın, Kur'ânın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvâr ve ahlâkın da O’nun mânâsını neşretsin; lisân‑ı hâlin ile de Kur'ânı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi; âlemin reisi ve insaniyetin vâsıta‑i saâdeti olursun!
Ey asırlardan beri Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki‑i muallâyı ihrâz etmiş olan ecdâdın evlâd ve torunları! Uyanınız! Âlem‑i İslâmın fecr‑i sâdıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine Âlem‑i İslâmın intibâhında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur'ânın ve îmânın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakîki medeniyet‑i insaniye ve terakkî olan medeniyet‑i İslâmiyeye sarılmak ve O’nu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır.
199
Avrupa ve Amerika’dan getirilen ve hakikatte yine İslâmın malı olan fen ve san'atı, nur‑u tevhid içinde yoğurarak, Kur'ânın bahşettiği tefekkür ve mânâ‑yı harfî nazarıyla, yani onun san'atkârı ve ustası nâmıyla onlara bakmalı ve “Saâdet‑i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!” demeli ve dedirmeliyiz!‥
Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!
Beşyüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur'ânın sabahında uyanınız. Yoksa Kur'ân‑ı Kerîm’in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrâsında yatmakla vahşet ve gaflet sizi yağma edip perîşan edecektir.
Kur'ânın mecrâsından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefâhet ve şehvet‑i medeniye sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur'ân‑ı Kerîm’in saâdet ve selâmet mecrâsında ittihâd ederek, sefâhet ve rezâlet‑i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb‑ı hayat olan, Hakikat‑i İslâmiye sularını akıtınız.
O Hakikat‑i İslâmiye suları ile bu topraklarda îmân ziyâsı altında hakîki medeniyetin fen ve san'at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve manevî saâdetler içinde gül ve gülistana dönecektir. İnşâallâh!‥
Sadede dönüyoruz. Evet, Bediüzzaman Said Nursî, Barla’da ikamete memur edilip Risale‑i Nuru te'lif ettiği seneler, yukarıda bir nebze zikrettiğimiz gibi, zerreyi dağ gibi kıymetlendiren ehemmiyetli seneler idi. Nasıl ki kışın dondurucu soğuğunda ve ağır şerâit altında bir saatlik nöbet, bir sene ibâdetten hayırlıdır, aynen öyle de; o zaman‑ı müdhişede, değil yüzotuz risaleyi, belki îmân ve İslâmiyete dair hakîki bir tek risale yazabilmek dahi, binler risale kıymet ve ehemmiyetinde idi.
200
Evet, dinsizliğin hüküm‑fermâ olduğu o dehşetli devirde, ehl‑i din, terzil edilmeğe çalışılıyordu. Hattâ Kur'ânı dahi tamamen kaldırmak ve Rusya’daki gibi dinî akîdeleri tamamen imha etmek düşünülmüş; fakat millet‑i İslâmiyece bir aksü'l‑ameli netice verebilmesi ihtimali ileri sürülünce bundan vazgeçilmiş, yalnız şu karar alınmıştı: “mekteblerde yaptıracağımız yeni öğretim usûlleriyle yetişecek gençlik, Kur'ânı ortadan kaldıracak ve bu sûretle milletin İslâmiyetle olan alâkası kesilecek!” Bütün bu dehşet‑engîz plânları çeviren o müdhiş fitnenin menba'ları, şimdiki dinî inkişafın muârızı ve düşmanları olan haricî dinsiz cereyanların reisleri ve adamları idi.
Evet, Türk milleti içerisinde meydâna getirilen o dehşetli hâdisâtın iç yüzünü, tafsilâtını, istikbâlin hakikat‑perest tarihçilerine ve bunları, şimdi demokrat idaredeki serbestiyetle bir derece neşretmekte olan İslâm‑Türk muharrirlerine havâle ediyoruz.
Bizim vazifemiz, yalnız ve yalnız hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye ile meşgul olmaktır. Biz yalnız ve yalnız îmân ve İslâmiyet cereyanındayız.
Evet, o dalâlet ve zındıkanın en azgın devirlerinde Bediüzzaman Said Nursî, dâimî nezâret ve tarassud altında ve böyle müdhiş ve pek çok ağır şerâit içerisinde idi. Nemrudların, Fir'avunların, Şeddadların ve Yezidlerin yapamadığı zulümlerin envâ'ı Bediüzzaman’a yapılıyordu. Ve yirmi beş sene böyle devam etti. O zaman Âlem‑i İslâm, maddeten fakirdi ve müstevlîlerin esâretinde bulunuyordu. Bütün gizli fesâd ve dinsizlik komiteleri, hem Türkiye’de, hem Âlem‑i İslâmda müdhiş fa'âliyetler yapıyor ve tarafdârları onları destekliyor ve hepsi de İslâmiyet aleyhinde ittifak ediyorlardı.
İşte, Risale‑i Nur, Asr‑ı Saâdet’te, İslâmın cihanı fetih anahtarları hükmünde olan Bedir, Uhud muhârebelerinin ehemmiyeti nev'inden bir kıymeti ihtiva eden bir zamanın mahsulüdür ki; vesile olduğu hizmet‑i îmâniye ve îfâsında bulunduğu manevî cihad‑ı diniye, tarihte Asr‑ı Saâdet’ten mâadâ hiçbir zamanda görülmemiş bir azamettedir.
201
Eli kolu bağlı hükmünde olan Bediüzzaman Said Nursî, öyle dehşetli bir esârette, nefiy ve inzivada te'lif ve neşrettiği yüzotuz parça Risale‑i Nur eserleriyle, belîğ bir hatîb olarak Anadolu mescidinde ve Âlem‑i İslâm câmiinde konuşuyor; Ehl‑i İslâm’a Kur'ân’dan aldığı dersini tekrar ediyor. Güyâ Bediüzzaman Said Nursî, on dördüncü Asr‑ı Muhammedî’nin ve yirminci asr‑ı milâdînin minâresinin tepesinde durup, muâsırları olan Ehl‑i İslâm ve insaniyete bağırıyor ve bu asrın arkasında dizilmiş ve müstakbel sıralarında saf tutmuş olan nesl‑i âtî (Hâşiye) ile bir Mürşid‑i A'zam, bir Müceddid‑i Ekber olarak konuşuyor…
Risale‑i Nur’un Te'lifi ve Neşri
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müşkül ve ağır vaziyetler altında Risale‑i Nur Külliyatını te'lif ediyor ki, tarihte hiçbir ilim adamının karşılaşmadığı zorluklara ma'rûz kalıyor. Fakat, sönmeyen bir azîm, irâde ve hizmet aşkına mâlik olduğu için; yılmadan, yıpranmadan, usanıp bıkmadan, bütün kuvvetini sarfederek emsâlsiz bir sabır ve tahammül ve ferâğat‑i nefis ile, bu millet ve memleketi komünizm ejderinden, mason âfâtından, dinsizlikten muhâfaza edecek – eden ve etmekte olan – ve Âlem‑i İslâmı ve beşeriyeti tenvir ve irşadda büyük bir rehber olan bu hàrikulâde Risale‑i Nur eserlerini meydâna getiriyor. Yüzotuz parça olan Risale‑i Nur Külliyatının te'lifi, yirmiüç senede hitâma eriyor.
202
Nur Risaleleri, şiddetli ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden, her yazılan risale, gayet şifâlı bir tiryâk ve ilâç hükmünü taşıyor ve öyle de te'sir edip pek çok kimselerin manevî hastalıklarını tedâvi ediyor. Risale‑i Nuru okuyan herbir kimse, güyâ o risale kendisi için yazılmış gibi bir hâlet‑i rûhiye içinde kalarak büyük bir iştiyak ve şiddetli bir ihtiyaç hissederek mütâlaa ediyor. Nihâyet öyle eserler vücûda geliyor ki; bu asır ve gelecek asırların bütün insanlarının îmânî, İslâmî, fikrî, rûhî, kalbî, aklî ihtiyaçlarına tam cevab verecek ve kâfî gelecek Kur'ânî hakikatler ihsân ediliyor.
Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki bir tefsiridir. Âyetler, sırasıyla değil, devrin ihtiyacına cevab veren îmânî hakikatleri mübeyyin âyetler tefsir edilmiştir.
Tefsir iki kısımdır: Biri, âyetin ibaresini ve lafzını tefsir eder. Biri de, âyetin mânâ ve hakikatlerini izâh ile isbât eder. Risale‑i Nur, bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymetdârı ve en parlağı ve en mükemmeli olduğu, ehl‑i tahkîk ve tedkikten binlercesinin şehâdetiyle ve tasdikiyle sâbittir.
Risale‑i Nurun te'lifi ve neşriyatı, şimdiye kadar misli görülmemiş bir tarzdadır. Bediüzzaman Said Nursî, kendi eliyle risaleleri yazıp teksir edecek derecede bir yazıya mâlik değildir, yarım ümmîdir. Bunun için kâtiblere sür'atle söyler ve sür'atle yazılır. Günde bir‑iki saat te'lifâtla meşgul olarak on, oniki ve bir‑iki saatte yazılan hàrika eserler vardır.
Üstad Bediüzzaman’ın te'lif ettiği risaleleri, talebeler, elden ele ulaştırmak sûretiyle müteaddid nüshalar yazarlar, yazılan nüshaları müellifine getirirler. Müellif, müstensihlerin yanlışlarını düzeltir. Bu tashihâtı yaparken, eserin aslı ile karşılaştırmadan kontrol eder. Şimdi de yirmibeş otuz sene evvel te'lif ettiği bir eseri tashih ederken aslına bakmaz.
203
Yazılan risaleleri, etraf köylerden ve kazalardan gelenler, büyük bir merak ve iştiyakla alıp gidiyorlar ve el yazısıyla neşrediyorlardı.
Üstad Bediüzzaman, Kur'ân’dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden ve te'lifât zamanında yanında hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te'lif etmiştir. Merhum Mehmed Âkif’in:Doğrudan doğruya Kur'ân’dan alıp ilhâmıAsrın idrakine söyletmeliyiz İslâmıbeytiyle ifâde ettiği idealini tahakkuk ettirmek, Bediüzzaman’a müyesser olmuştur.
Risale‑i Nurun neşir keyfiyeti de tarihte hiçbir eserde görülmemiştir… Şöyle ki:
Kur'ân hattını muhâfaza etmek hizmetiyle de muvazzaf olan Risale‑i Nurun, muhakkak Kur'ân yazısıyla neşredilmesi lâzımdı. Eski yazı yasak edilmiş ve matbaaları kaldırılmıştı. Bediüzzaman’ın parası, serveti yoktu; fakirdi, dünya metâ'ıyla alâkası yoktu. Risaleleri el ile yazarak çoğaltanlar da, ancak zarûrî ihtiyaçlarını te'min ediyorlardı. Risale‑i Nuru yazanlar karakollara götürülüyor, işkence ve eziyetler yapılıyor, hapislere atılıyordu. Bediüzzaman aleyhinde hükûmet eliyle yaptırılan propaganda ve tazyîklerle her tarafa dehşetler saçılıyor; ahâli, Hazret‑i Üstada yaklaşmaya, ondan din, îmân dersi almaya cesâreti kalmayacak derecede evhâmlandırılıyordu. Vaktiyle de din adamlarının, hakikat‑perestlerin, sırf dindar oldukları için darağaçlarında can vermeleri, bir korku ve yılgınlık havası meydâna getirmişti. Hüküm sürmekte olan eşedd‑i zulüm ve istibdâd‑ı mutlak içinde, ehl‑i diyânet sükût‑u mutlaka mahkûm edilmişti. Ne dinin hakikatlerinden bahseden hakîki bir risale neşrettiriliyor ve ne de o hakikatler millete ders verdiriliyordu. Bu sûretle İslâmiyet, rûhsuz bir cesed hâline getirilmeye çalışılıyor; Din‑i İslâm’ın mâhiyeti ve esâslarını ders vermek, kat'iyyen men'ediliyordu. (Hâşiye)
204
İşte, başlangıçta pek azgın olan bu dinsizlik devri, Risale‑i Nurun umumiyet kesbeden neşriyatıyla yıkılmış; ehl‑i îmânın manevî ve maddî (bilhassa manevî) hayatına tatbik edilen istibdâd zincirleri parçalanmıştır. Risale‑i Nur, dinsizliğin belini kırmış ve temel taşlarını târ ü mâr etmiştir.
Evet, o zamanlar ki, dinsizliğin mukâbil cebhesinde Risale‑i Nur şimşekler gibi parlamış ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu nuru bütün satvet ve şevketiyle zuhûr ederek perde altında neşrolunmuştur.
Risale‑i Nurdan tahkîkî îmân dersi alan ve gittikçe ziyâdeleşen Nur Talebelerinin îmânları inkişaf etmiş, îmânî bir şehâmet ve İslâmî bir cesârete sâhib olmuşlardır. Nasıl ki, cesur bir kumandan yüzlerce askere lisân‑ı hâliyle cesâret verir ve nokta‑i istinâd olursa; aynen öyle de Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsinin mümessili olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri başta olarak, tahkîkî îmân dersleriyle îmânları kuvvetlenen yüzbinlerce, şimdi milyonlarca Nur Talebeleri, ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd ve bir hüsn‑ü misâl olmuşlardır. Nur Talebelerinin bu îmân kuvvetleri ve dinsizliğe karşı kahramanca mücâdeleleri, halkın üzerinde çok te'sir yapmış ve bir intibâh (uyanıklık) husûle getirmiştir. Böylelikle, milletin içindeki korku ve evhâmları da Risale‑i Nurla izâle etmişler, vatan ve millette umumî bir cesâret, ümîd ve ferâhlık husûle getirip Müslümanları ye'sten kurtarmışlardır.
Risale‑i Nuru gaye‑i hayat edinen bir Nur Talebesi, yüz adam kuvvetinde olduğu ve yüz nâsih kadar îmân ve İslâmiyete hizmet ettiği, ehl‑i hakikatçe müsellem ve musaddaktır. Nur Talebeleri, dinsizliğin şa'şaalı taarruzlarına, tantanalı yaygaralarına, zulümlerine, hapislerine, üstadları gibi kıymet vermeden, korkmadan, lüzumunda canlarını, mallarını, evlâd ve iyâllerini dahi çekinmeden Risale‑i Nurla îmân ve İslâmiyete hizmet uğrunda fedâ etmişlerdir. Nur Talebeleri, tek bir şeyi gaye edinmiştir: “Îmânlarını kurtarmak niyetiyle Risale‑i Nuru okumak ve Rızâ‑yı İlâhî için îmân ve İslâmiyete Risale‑i Nurla hizmet etmek.” Bu gayelerinde muvaffak olmak için, herşeylerini bu hizmete hizmetkâr yapmışlardır.
205
Evet, Nur Talebeleri, Ümmet‑i Muhammediye’yi sâhil‑i selâmete çıkaran bir sefîne‑i Rabbâniye’nin hademeleri olduklarına inanmışlardır. Hayatta en büyük gayeleri, Kur'ân ve îmâna hizmet ederek, Ümmet‑i Muhammed’in refah ve saâdet içinde yaşamasına vesile olmaktır. Risale‑i Nurun el yazısıyla neşri senelerinde, evlerinden yedi‑sekiz sene çıkmadan Risale‑i Nuru yazıp neşredenler olmuştur. O zamanlar, Isparta havâlisinde, erkek, kadın, genç ve ihtiyarlardan binlerce Nur Talebesi, hattâ Nur Dershânesi olan Sav Köyü bin kalemle, senelerce Nur Risalelerini yazıp çoğaltıyorlardı. Risale‑i Nur, te'lifinden yirmi sene sonra, teksir makinesi ile neşredilmiş ve otuz sene sonra da matbaalarda basılmaya başlanmıştır. İnşâallâh, bir zaman gelecek, Risale‑i Nur külliyatı altınla yazılacak ve radyo diliyle muhtelif lisânlarda okunacak ve zemin yüzünü geniş bir Dershâne‑i Nuriyeye çevirecektir.
Risale‑i Nurun neşrinde, mübârek hanımlar da ehemmiyetli fedâkârlıklara mazhar olmuşlardır. Hattâ, Hazret‑i Üstada gelip: “Üstadım! Ben, efendimin göreceği dünyevî işleri de yapmaya çalışacağım; o senindir, Risale‑i Nurundur” diyen ve erkeklerinin Risale‑i Nur hizmetinde çalışmalarına daha fazla imkânlar veren kahraman hanımlar görülmüştür. Risale‑i Nuru yazan efendilerine geceleri lamba tutarak, onların din, îmân hizmetlerine canla başla iştirâk etmişlerdir. Risale‑i Nuru; hanımlar, kızlar elleriyle yazmışlar, göz nurları dökmüşler, mübârek kâtibeler olarak îmâna hizmet etmişlerdir.
Hattâ öyle Nur Talebesi hanımlar vardır ki, kendilerini son nefeste îmân nuruyla hüsn‑ü hâtimeye nâil edecek Nur Risalelerini harâretle okumuşlar ve diğer din kardeşleri olan hanımlara da okuyup tanıtmışlar; Nurları hanımlar içinde neşrederek, çok hanımların Kur'ân ve îmân nurlarıyla nurlanmalarına vesile olup kahramanca hizmette bulunmuşlardır. Risale‑i Nuru okuyup okutmakla îmân mertebelerinde terakkî edip âdeta birer mürşid mertebesine yükselmişlerdir.
Hanımlar, sırf Allah rızâsını tahsil için, safvet ve ihlâsla, Risale‑i Nurdaki parlak ve çok feyizli Kur'ân nurlarına bağlanmış ve kalblerinde sönmez bir muhabbet ve sevgi besleyerek dünya ve âhirette bahtiyar olacak bir vaziyete kavuşmuşlardır. Risale‑i Nurun kıymet ve büyüklüğü, temiz kalblerine o kadar yerleşmiş ki; onu beraberce okuyup dinledikçe; içleri nurlarla, feyizlerle dolup taşmış, nurânî göz yaşları dökerek cûş u hurûşa gelmişlerdir.
206
Ne bahtiyardır o hanımlar ki; Risale‑i Nurun bu mukaddes îmânî hizmetinde çalıştıkları için, onlar dâima hayırla yâdedilecek, âhiretlerine nurlar gönderilecek, kabirleri Cennet‑misâl pür‑nur olacak ve âhirette de en yüksek mertebelere ulaşacaklardır. İnşâallâh. En başta Bediüzzaman Hazretlerinin duâlarına dâhil olmakla beraber, Nur Talebeleri mâbeynindeki şirket‑i maneviye sırrıyla defter‑i hasenâtlarına hayırlar kaydedilmektedir. Risale‑i Nura samîmî alâkaları, o fedâkâr hanımları, milyonlarca Nur Talebelerinin duâlarına nâil etmektedir. Risale‑i Nurları okuyup okutmakla büyük manevî kazançlara, yüksek derecelere erişmektedirler. İnşâallâh, ekserî hanımların böyle olmasını, rahmet‑i İlâhî’den kuvvetle i'tikàd ve ümîd ve niyâz ediyoruz.
Basîretli Nur nâşirleri, otuzbeş sene evvel Risale‑i Nurdaki yüksek hakikatleri görmüş, o kudsî dersleri almış ve o zamandan beri ihlâs ve sadâkatle gizli din düşmanlarına göğüs germiştir. Nur kahramanlarının hâneleri müteaddid defalar arandığı ve kendileri defalarca hapislere atılarak orada şiddetli azâblar ve sıkıntılar çektirildiği hâlde, elmas kalemleriyle Risale‑i Nurun bu kadar senedir nâşirliğini yapmışlardır. İstedikleri takdirde dünya ni'metleri kendilerine yâr olduğu hâlde; her türlü şahsî, dünyevî rütbelerden, varlıklardan ferâğatle, ömürlerini Risale‑i Nurun hizmetine vakfetmişlerdir.
Acaba, Risale‑i Nur şâkirdlerindeki bu cehd ve kuvvetin, bu ferâğat ve fedâkârlığın ve bu derece sebat ve sadâkatin sebebi nedir? diye bir suâl sorulursa, bu suâlin cevabı muhakkak ki şu olacaktır: Risale‑i Nurdaki cerhedilmez yüksek hakikatler, îmân hizmetinin yalnız ve yalnız rızâ‑yı İlâhî için yapılması ve Bediüzzaman Hazretlerinin a'zamî ihlâsıdır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Barla’da sekiz sene kadar kalmıştır. Ekserî zamanlarını kırlarda, bağ ve bahçelerde geçiriyordu. İki‑üç saat kadar uzaklıktaki tenhâ dağlara veya bağlara çekilir, Nur Risalelerini te'lif eder; bir taraftan da te'lif ettiği risaleler Isparta ve havâlisinde el yazısıyla istinsah edilip kendisine gönderildiğinde bunları tashih ederdi. Bir gün içinde hem tashihât yapar, hem gidip gelme dört‑beş saat süren yerlere yaya olarak gider, hem aynı günün üç‑dört saatini te'lifâta hasreder ve hem de, çok zaman yemeğini kendisi hazırlardı.
207
O zamanlarda kırk yerde, risaleler, Risale‑i Nura müştâk ilk talebeler tarafından el yazısıyla çoğaltılıyordu. Üstad, bu kitapları sırtına yüklenir; dağ, bağ veya kırlara kadar gider, orada tashihini yapar, evine gelirdi. Nefye mahkûm edilerek, zamanın en dehşetli zulmüne ma'rûz bırakılmış ve kimse ile görüşmesine müsâade edilmemişti. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşmuştu. Çünkü o, Âlem‑i İslâm ve insaniyeti tenvir ve irşad edecek Kur'ân’dan gelen îmân hakikatlerini te'lif ediyor ve aynı zamanda neşrediyordu. Bütün meşgalesini, te'lif etmekte olduğu eserlere hasretmişti.
Bir gün gelecek bu eserler Anadolu’ya yayılacak, Âlem‑i İslâm merkezlerine gidecek, ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini celbedecek ve o zaman, Âlem‑i İslâmın asırlardır bayraktarlığını yapmış bir millet içerisinde yerleştirilmek istenen dinsizlik, îmânsızlık ideolojilerini parçalayacak; son asırların dalâlet tâğutlarının şahs‑ı manevîsinden ibaret olan ehl‑i küfür, ehl‑i sefâhet ve ehl‑i dalâlet cereyanlarının bu vatanı istilâsına sed çekecek, istikbâl nesillerinin ebedî kurtuluş ve saâdetini te'mine medâr olacaktır.
İşte, o, tarihin en muazzam bir hâdisesinin mebde'ini İzn‑i İlâhî ve tasarruf‑u Rabbânî ile hazırladığı için böyle çok mukaddes bir mânâyı hâvî da'vânın hâmili bulunduğu itibariyle dünyanın en mes'ûdu, zamanın en bahtiyarı idi. Giyinişinde, gayesinde, idealinde zerre kadar değişiklik ve tezelzül olmamıştı. Bil'akis hâl‑i âlemin i'tikàdlarını düzeltecek, zulmeti izâle edecek bir meş'ale‑i hidayeti hâmil idi. Vazifesi ve hizmeti, bütün insanların iki cihana ait saâdet ve refahını tazammun ettiği için bir cehd ve azm içinde bulunuyordu.
208
Üstad’ın Barla’da İkameti
Üstad’ın Barla’daki ikametgâhı, iki odadan ibaret bir evdir. Esâsen, müstakil bir evi ve yeryüzünde taht‑ı tasarruf ve temellükünde bir karış yeri dahi yoktur. Barla’da sekiz sene müddetle ikamet ettiği ev, üçyüz elli milyon Ehl‑i İslâm’ın merkezi hükmünde ilk Dershâne‑i Nuriyesidir. Bu Dershâne‑i Nuriyenin altında, dâimî akan bir çeşme vardır. Ve önünde, Dershâne‑i Nuriyeye bitişik çok kalın ve üç sütun hâlinde semâya yükselen gayet muhteşem bir çınar ağacı vardır. Çınar ağacının dalları arasında bir kulübecik yapılmıştır. Burası, Hazret‑i Üstadın bahar ve yaz mevsimlerindeki istirahati ve vazife‑i tefekküriye ve ubûdiyeti için en münâsib bir menzildir.
Üstad’ın sıddık hizmetkârları, talebeleri ve Barla ahâlisi diyorlar ki: “Üstadı, geceleri, Dershâne‑i Nuriyenin önündeki bir şecere‑i mübâreke olan çınar ağacının dalları arasında bulunan kulübecikte, sabahlara kadar tesbihât ile, ezkâr ile terennüm eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem ağacın binlerce dalları arasında şevk ve cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstad’ın böyle sabahlara kadar çalışmasını görürdük de; ne zaman uyur, ne zaman kalkar, bilemezdik.”
Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkıntı ile geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdûd bir şeydi. Geceleri, Kur'ân‑ı Kerîm’den vird edindiği sûreleri ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcât‑ı meşhûresi olan “Cevşenü'l‑Kebîr” nâmındaki münâcâtını ve Şah‑ı Geylânî ve Şah‑ı Nakşibend gibi eâzım‑ı evliyânın münâcât ve hizblerini ve salavât‑ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun menba'ı olan “Hizbü'n‑Nuriye”yi ve Âyât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtı olan ve bir silsile‑i tefekkür bulunan ve Yirmidokuzuncu Lem'a’da cem'edilen hizb ve münâcâtları okur, bunları tamam edince de yine Risale‑i Nurla meşgul olurdu. Gündüzleri ise, dâima Risale‑i Nurun mütâlaası ve tashihi ile meşgul olur; Risale‑i Nur hizmetini herşeye tercih eder, Risale‑i Nura ait, yetişecek acele bir iş zamanında diğer meşguliyetlerini bırakır, evvelâ o işi tamamlardı.
209
Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada îfâ eder; Risale‑i Nurun hakikatlerini, menba' ve mâden‑i hakîkisi olan mele‑i a'lâda tefeyyüz ve temâşâ ve tefekkür ederdi. Üstad’ın, gerek ﴿شَجَرَةٌ مُبَارَكَةٌ﴾ sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse çam dağlarındaki o çok ünsiyet ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifâde edebilmek acaba mümkün müdür? Asla mümkün değildir!
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmetiyle bu ferd‑i ferîdi, kemâlât‑ı insaniyenin bütün envâ'ını câmi' bir isti'dâdda yaratmış ve bu isti'dâdların da a'zamî şekilde inkişafını irâde etmiş ki; bu müstesnâ zâtı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsi itibariyle bütün hakàikta “Üstad‑ı Küll” hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlerinin bir aks‑i nurunu ve tecellîsini Risale‑i Nur şahs‑ı manevîsinde dercederek, ehl‑i hakikat ve kemâli hayretle baktırmış ve böylece, Risalet‑i Ahmediye ve Hakikat‑i Muhammediye’nin câmi' bir âyinesi olan Risale‑i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş; fakat ma'nen bütün Âlem‑i İslâm olarak tevellüd etmiş, bekà bulmuştur. Ve tâ kıyâmete kadar Risale‑i Nur bâkî kalacak ve dâima tekemmül edecektir.
210
Hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının icâdından lâkayd kalmayan ve o kanadın zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takib eden Sâni'‑i Zülcelâl, Risale‑i Nur ile onun te'lif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini gördüğü yerlerle alâkadar olmasın ve öyle kudsî hizmetlere hàdim (hizmet eden) olan mekânlar ve Dershâne‑i Nuriyeler ve şecere‑i mübârek, rahmetin kasd‑ı tahsîsinden hariç kalsın? Kat'iyyen mümkün değildir!
Said Nursî Hazretleri Barla’da iken, yaz aylarında bazen Çam Dağı’na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli yüksekti. Barla Dershâne‑i Nuriyesinin önündeki çınar ağacının tepesindeki kulübeciği gibi, Çam Dağı’nın en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde Dershâne‑i Nuriye mânâsında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde, Risale‑i Nurla meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla’dan, bu ormanlık havâliye gelip giderdi. Ve derdi ki: “Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı’na değişmem!”
Şimdi sözü burada keserek, Üstad’ın Risale‑i Nuru te'lif ettiği mezkûr Çam Dağı’nda ve Barla Nahiyesi’ndeki hayatına ve Risale‑i Nurun mâhiyetine ait risale ve mektûblardan birkaçını aşağıya dercediyoruz.
211
Dördüncü Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ لَاسِيَّمَا… الخره
Azîz kardeşlerim!
Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayâlen sizleri yanımda bulur, bir hasbihâl ederim, sizinle mütesellî olurum. Bir mâni olmazsa, bir‑iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyâde müştâk olduğum şifâhî bir musâhabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hâtıra gelen iki‑üç hâtırayı yazıyorum:
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:
Ehl‑i hakikatin bir kısmı nasıl ki İsm‑i Vedûd’a mazhardırlar ve a'zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’a bakıyorlar‥ öyle de; şu hiç‑ender hiç olan kardeşinize, yalnız Hizmet‑i Kur'ân’a istihdamı hengâmında ve o hazine‑i bînihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm‑i Rahîm ve İsm‑i Hakîm mazhariyetine medâr bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallâh o Sözler, ﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾ sırrına mazhardırlar.
212
İkincisi: Tarîk‑ı Nakşî hakkında denilen:“Der tarîk‑ı Nakşibendî lâzım âmed çâr‑terk;Terk‑i dünya, terk‑i ukbâ, terk‑i hestî, terk‑i terk”olan fıkra‑i ra'nâ birden hâtıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû' etti:
“Der tarîk‑ı acz-mendî lâzım âmed çâr‑çîz;
Fakr‑ı mutlak, acz‑i mutlak, şükr‑ü mutlak, şevk‑i mutlak ey azîz!”
Sonra, senin yazdığın; “Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine‥ ilâ âhir” olan rengîn ve zengin şiir hâtırıma geldi. O şiir ile semânın yüzündeki yıldızlara baktım. “Keşke şâir olsaydım, bunu tekmîl etseydim” dedim. Hâlbuki şiir ve nazma isti'dâdım yokken yine başladım, fakat nazm ve şiir yapamadım; nasıl hutûr etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hâtıra gelen şu:
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.