Genç Said’in Serbestiyet ve Hürriyet Aşkı ve Kırk Kadar Kitabı Ezberlemesi
Genç Said, fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının tahdid olunmasını sevmez, her hâlinde, her hareketinde gayet serbest olmasını arzu eder ve dâima; “Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem.” derdi. Bunun içindir ki, ilk İstanbul’a teşrîflerinde yine her kayıttan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşâhede edilmiştir.
Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa’dan gelen müdhiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe‑i tabîiyeden doğan dehşetli bir istibdâd‑ı mutlakın hilâf‑ı Kur'ân prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itâat etmemeyi ve hakîki hürriyet‑i meşrûa olan İslâmî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis’te iken onbeş‑onaltı yaşlarında idi. Henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün ma'lûmâtı “Sünûhât” kabîlinden olduğu için uzun uzadıya mütâlaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn‑i bülûğa vâsıl olduğundan mı veyâhut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünûhât yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu. Bilhassa Din‑i İslâm’a vârid olan şek ve şübheleri reddetmek için “Metâli'” ve “Mevâkıf” nâm eserler ile ulûm‑u âliye (اٰلِيَه) (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve àliyeye (عَالِيَه) (Tefsir ve İlm‑i Kelâma) dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitapların üç ayda bir kere devrine muvaffak oluyordu. Molla Said’in iki mütezâd hâli vardı:
64
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa onu anlamaması, mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütâlaa değil konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said, günde bir‑iki cüz okumak sûretiyle Kur'ânı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'ânın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünûhât ile, tekmîli müyesser olmadı:
Birincisi: Kur'ânın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; İkincisi: Kur'ân hakàikının hıfzının daha ziyâde lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'ân hakàikının anahtarı olacak ve şübehâta karşı muhâfaza ve mukàbele edecek hikmet ve fünûn‑u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak sûretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
“Mirkât” ismindeki kitabı, hâşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın hâşiye ve şerhi ile kendi nokta‑i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvâfık olup ancak üç kelime tevâfuk etmemiş; bu tevcîhleri de ulemânın tahsinine mazhar olarak kabûl edilmiştir.
Bir gün Bitlis meşâyihinden Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine bedduâ ettiğini, birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşârün‑ileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Said’e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Said’in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitâben:
– “Molla Said, gel beni ziyaret et, gideceğim” demesi üzerine hemen gider, ziyaret eder ve şeyhin uçup gittiğini görünce uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyhin hânesinden mâtem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefât ettiğini haber alır. Mahzûn olarak geriye döner.
65
﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اٰم۪ينَ
Molla Said, Şark’ın büyük ulemâ ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman‑ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Muhammed Küfrevî gibi zevât‑ı àliyenin herbirisinden ilm ü irfan hususunda ayrı ayrı derslere nâil olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemâdan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullâh ve Şeyh Fethullâh Efendilere de ziyâde muhabbeti vardı.
Molla Said’in “Bediüzzaman” Lakabını Alması
Van’da mâruf ulemâ bulunmadığından, Hasan Paşa’nın dâveti üzerine Molla Said Van’a gitti. Van’da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seyahatle tedrîs ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van’da bulunduğu müddet, vâli ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asırda, yalnız eski tarzdaki İlm‑i Kelâmın, İslâm Dini hakkındaki şek ve şübhelerin reddine kâfî olmadığına kanâat hâsıl etmiş ve fünûnun tahsiline lüzum görmüştür. (Hâşiye‑1)
Bu kanâati hâsıl ettiği o zamanda, ulûm‑u müsbete denilen bütün fenleri tetebbu'a başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyâziyât, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esâslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütâlaası sâyesinde hakkıyla anlamıştır.
66
Meselâ: bir Coğrafya muallimini, mübâhaseye girişmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek sûretiyle, ertesi gün Van Vâlisi merhum Tâhir Paşa’nın konağında onu ilzam eder. Ve yine aynı sûrette bir muâraza neticesinde beş gün zarfında Kimya‑yı Gayr-ı Uzvîyi (İnorganik Kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muârazaya girişir ve onu da ilzam eder.
İşte pek genç yaşındaki mezkûr hàrikulâdeliklere ve bahr‑i ummân hâlinde bir ilme mâlikiyetine şâhid olan ehl‑i ilim, Molla Said’e “Bediüzzaman” lakabını vermiştir. Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütâlaalar ve ilmî ve dinî tedrîs usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac‑ı zarûrîlerini nazar‑ı itibara almakla kendisine mahsûs bir usûl‑ü tedrîs icâd eder. Bu da, hakàik‑ı diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izâh ve beyân tarzlarıyla isbât etmek sûretiyle talebelerini tenvir etmektir.
Molla Said’in Bazı Hususlarda Ulemâya Muhâlif Bulunması
Molla Said, Van’da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havâlinin ulemâsına muhâlif bulunuyordu. (Hâşiye‑2) Bu hususlar şunlardır:
1. Kat'iyyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabûl etmemek. Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz ve dâimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musîbetler içerisinde yaşadığı hâlde kimseden para ve mukàbelesiz hediye almadığı, bilmüşâhede görülmüştür.
2. Hiçbir âlimden suâl sormamak. Yirmi sene zarfında, dâima ancak sorulanlara cevab vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: “Ben ulemânın ilmini inkâr etmem; binâenaleyh kendilerinden suâl sormak fazladır. Benim ilmimden şübhe edenler varsa sorsunlar, onlara cevab vereyim.”
3. Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men'etmek… Onları da yalnız Rızâ‑yı İlâhî için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iâşe ederdi.
4. Dâima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peydâ etmemek… Bunun içindir ki: “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” demiştir. Bu hâlin sebebi sorulunca: “Bir zaman gelecek, herkes benim hâlime gıbta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misâfirhâne nazarıyla bakıyorum” derdi.
67
Van’da bulunduğu vakit, merhum Vâli Tâhir Paşa, Avrupa kitaplarını tetebbu' ederek kendisine suâller tertib edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmağa başladığı hâlde, cevabında tereddüd etmezdi. Bir gün kitapları görür ve Tâhir Paşa’nın bunlardan suâl tertib ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevâsını elde eder.
O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır’daki Câmiü'l‑Ezher’e mukâbil Bitlis ve Van’da “Medresetü'z‑Zehrâ” isminde bir dâru'l‑fünûn vücûda getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu tasarlıyordu.
Van’da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab nâmındaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tâhir Paşa’ya, mezkûr dağların başında Temmuzda bile buz bulunduğunu söyler. Tâhir Paşa i'tirâz eder ve “Temmuzda kat'iyyen oralarda buz bulunmaz” iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tâhir Paşa’ya yazdığı ilk Türkçe mektûbunda der:
– Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin ma'lûmâtında münhasır değildir, vesselâm!
Molla Said, aşîretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdâhale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhâl barıştırırdı. Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile Mîran Reisi Mustafa Paşa’yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa’ya:
– Daha tevbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:
– Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir.
Mustafa Paşa, at ile para teberru etmek ister. Bediüzzaman reddederek:
– Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bâhusus sizin gibi zâlimden nasıl para alırım? Ve siz gâliba tevbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezîre’ye ulaşamazsınız, demiştir.
Ve hakikaten Cezîre’ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.
68
Bediüzzaman, riyâziyede hàrikulâde bir sür'at‑i intikale mâlik idi. Herhangi bir müşkül mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ Cebir Mukàbele ilminde bir risale te'lif etmişti. Tâhir Paşa nezdinde hesab mes'eleleri münâkaşa mevzûu olduğunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse başkaları ve en mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umumunda dâima birinci gelirdi. Bir defasında şöyle bir suâl sordular:
– Onbeş müslim, onbeş gayr‑ı müslim farzedilerek, birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr‑ı müslime isabet etmesi matlûbdur. Nasıl taksim edilir?
Bu suâle cevaben:
– Bunların yüz yirmidört vaziyet‑i muhtemelesi vardır, diyerek yapar.
Hem de der:
– Bundan daha müşkülünü de kendim icâd ederim. İkibin beşyüz vaziyet‑i muhtemeleye göre yaparım.
İki saat zarfında yüz adamdan elli aded gayr‑ı müslimi o vaziyette taksim eder ki, dâima kur'ayı gayr‑ı müslime düşürür. Ve hattâ beş yüz gayr‑ı müslim olmakla iki yüz elli bin vaziyet‑i muhtemele üzerine bir mes'ele çıkarttı ve Tâhir Paşa’ya göstererek bir risale şeklinde yazdı. (Hâşiye)
Bediüzzaman, Van’da bulunduğu zamanlarda, Vâli Tâhir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van’daki ikameti esnâsında, Âlem‑i İslâmın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tâhir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:
İngiliz Müstemlekât Nâzırının Kur'ânı Kaldırma Planının Bediüzzaman’da Uyandırdığı Te'sir
İngiliz Meclis‑i Meb'ûsânı’nda Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'ân‑ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta:
“Bu Kur'ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'ânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kur'ân’dan soğutmalıyız” diye hitâbede bulunmuş.
69
İşte bu müdhiş haber, O’nda ta'rifin fevkınde bir te'sir uyandırmıştı. İsti'dâdı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesâret ve şecâat gibi hàrika inâyet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine: “Kur'ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbât edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet rûhunda uyanır ve bu sâikle çalışır. (Hâşiye)
70
Bediüzzaman’ın İstanbul’a Gidişi
Bediüzzaman’ın, Şarkî Anadolu’da “Medresetü'z‑Zehrâ” nâmında bir dâru'l‑fünûn açmak, ya Van’da veyâhut da Diyarbekir’de dâru'l‑fünûn derecesinde bir medrese te'sisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: “Şark’ın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre‑i zekâ İstanbul âfâkında tulû' etti.”
İstanbul’a Gelmeden Evvel Bir Gün Tâhir Paşa:
– Şark ulemâsını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydân okuyabilecek misin? demişti.
İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhûr âlimler grup grup ziyarete gelip suâller soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahîh olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu’daki ilim ve irfan fa'âliyetine nazar‑ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyyen hodfürûşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve âlâyişten müberrâ olarak hareket ederdi. İlim, cesâret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hàrika idi. Aynı derecede belki daha ziyâde olarak hàlis ve muhlis idi. Tasannu' ve tekellüften kat'iyyen hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suâle cevab verilir; fakat suâl sorulmaz.”. (Hâşiye)
71
İstanbul’da grup grup gelen ulemânın suâllerini cevablandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ‑istisna bütün suâllere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîğ ifâde ve hàrika hâl ve tavırlarıyla, ehl‑i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvânına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nâdire‑i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü'l‑Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkıp çayhâneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulemâ hazır bulunduğu hâlde Bediüzzaman’a hitâben: مَا تَقُولُ ف۪ي حَقِّ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ وَالْعُثْمَانِيَّةِYani: “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.
72
Şeyh Bahît Efendi’nin bu suâlden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr‑i ummân gibi ilmini ve ateşpâre‑i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman‑ı istikbâle ait şiddet‑i ihâtasını ve idare‑i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:
اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاوَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاYani “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri:
– Bu gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanâatteyim. Fakat bu kadar vecîz ve belîğâne bir tarzda ifâde etmek, ancak Bediüzzaman’a hàstır (❋) demiştir.
Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, bir derece siyâsîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanâat besliyordu. Siyâsî hayata karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Dâima hürriyet tarafdârı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere dâima muhâlefette bulunarak:
“Siz dini incittiniz, gayretullâha dokundunuz, şerîatı tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktır” diye izhâr‑ı muhâlefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra, mücâhid arkadaşlarıyla beraber İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti’ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havâlisinde ellibin kişi cem'iyete dâhil olmuştu.
73
Hürriyeti sû‑i tefsir etmemek ve meşrûtiyeti, meşrûtiyet‑i meşrûa olarak kabûl etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitâbelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitâbeleri, emsâlsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi. Ehl‑i ilim ve ehl‑i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki intibâh‑ı millîyi, Anadolu ve Asya’nın saâdet‑i dünyeviyesinin fecr‑i sâdıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için evâmir‑i şer'iyeyi çabuk imtisal etmenin zarûrî olduğunu ileri sürüyordu. “Eğer meşrûtiyeti, hürriyet‑i şer'iye ile kabûl etmezsek ve öyle tatbik edilmezse elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek” diye ihtar ediyordu. O nutuk ve makalelerden nümûne olarak cüz'î bir kısmını buraya dercediyoruz:
Hürriyete Hitâb
Bediüzzaman Said Nursî’nin, ilân‑ı Hürriyetin üçüncü gününde irticâlen söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydânında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun sûretidir.
Hürriyete Hitâb
Ey hürriyet‑i Şer'î! Öyle müdhiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki; benim gibi bir bedevîyi tabakàt‑ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindân‑ı esârette kalacaktık. Seni ömr‑ü ebedî ile tebşîr ediyorum. Eğer aynü'l‑hayat Şerîatı menba'‑ı hayat yapsan ve o Cennet’te neşv ü nemâ bulsan, bu millet‑i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağrâz‑ı şahsî ve fikr‑i intikam ile sizi lekedâr etmezse…
74
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki; وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfûn olan medeniyet‑i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat‑ı umumiyede arayan ve istibdâdı arzu edenler ﴿يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا﴾ demeye başladılar. Yeni Hükûmet‑i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallâh bir seneye kadar ﴿نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا﴾ sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan‑ı sükûtun sevâbıdır ki; azâbsız Cennet‑i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet‑i milliyenin berâat‑ı istihlâli olan kanun‑u şer'î, hàzin‑i Cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.
Ey mazlum ihvân‑ı vatan! Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı, şerîat dâiresinde ittihâd‑ı kulûb;
İkincisi, muhabbet‑i milliye,
Üçüncüsü, maârif,
Dördüncüsü, sa'y‑i insanî,
Beşincisi, terk‑i sefâhettir. Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum…
……………………………………
Sakın, ey ihvân‑ı vatan! Sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr‑ı fâsideye ve ahlâk‑ı rezîleye ve desâis‑i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; Şerîat‑ı Garrâ üzerine müesses olan kanun‑u esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları susturdu. Sakın ey ihvân‑ı vatan! İsrâfât ve hilâf‑ı Şerîat ve lezâiz‑i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz!
75
Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd‑ı millet ve meşrûtiyet ile rahm‑ı mâdere geçtik, neşv ü nemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe‑i terakkîden, inşâallâh Mu'cize‑i Peygamberî ile, şimendifer‑i kanun-u Şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk‑ı meşveret-i Şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet‑engîz sahrâ‑yı kebîri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel‑i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zîra onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler‥ biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'‑i ahlâk-ı hasene olan Hakikat‑i İslâmiyenin ve isti'dâd‑ı fıtrînin ve feyz‑i îmânın ve şiddet‑i açlığın hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ‑yı vatan! Hürriyeti sû‑i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. (Hâşiye) Zîra hürriyet, mürâat‑ı ahkâm ve âdâb‑ı Şerîat ve ahlâk‑ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nemâ bulur……
Bediüzzaman
76
Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî (A.S.M.)
5 Mart 1325 (18 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 77
Şerîat‑ı Garrâ, Kelâm‑ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs‑i emmârenin istibdâd‑ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, O Hablü'l‑Metîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'‑i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem‑i asğarında cihad‑ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ‑i umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn‑i âdetullâha tevfik‑i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab‑ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik‑i İslâmiye ve Osmaniye’den zuhûru, kader‑i İlâhiye’nin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine‑i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ‑yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır. Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil‑i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesi görüldü?‥ Milletin kalb hastalığı za'f‑ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
77
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l‑İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır. Mesleğimiz ise, Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet‑i Peygamberî’yi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat‑ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin‑i kàtıa‥ ve maksadımız İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır!…
Bediüzzaman
Hakikat
26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 70
Biz “Kàlû Belâ”dan Cem'iyet‑i Muhammedî’de dâhiliz.
Cihetü'l‑vahdet-i ittihâdımız, Tevhiddir. Peymân ve yemînimiz, îmândır. Mâdemki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min, İ'lâ‑yı Kelimetullâh ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir. Zîra ecnebîler, fünûn ve sanâyi silâhıyla bizi istibdâd‑ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san'at silâhıyla, İ'lâ‑yı Kelimetullâhın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf‑ı efkâra cihad edeceğiz. Amma cihad‑ı haricîyi, Şerîat‑ı Garrâ’nın berâhin‑i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak, iknâ iledir; söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedâileriyiz. Husûmete vaktimiz yoktur.
78
Meşrûtiyet ki, adâlet ve meşveret ve kanunda inhisar‑ı kuvvetten ibarettir. Onüç asır evvel Şerîat‑ı Garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, Din‑i İslâm’a büyük bir cinayettir ve şimâle müteveccihen namaz kılmak gibidir.
Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdâd tevzî' olunmuş olur. ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ﴾hâkim ve âmir‑i vicdânî olmalı. O da mârifet‑i tâmm ve medeniyet‑i âmm veyâhut Din‑i İslâm nâmıyla olmalı. Yoksa; istibdâd dâima hüküm‑fermâ olacaktır. İttifak hüdâdadır, hevâ ve heveste değil! İnsanlar hür oldular amma yine abdullâhtırlar. Herşey hür oldu. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz. Ye's, mâni‑i her-kemâldir. “Neme lâzım, başkası düşünsün.” istibdâdın yâdigârıdır.
Bediüzzaman
79
BOS SAYFA
80
tarihce_van_kalesi_magaralar.jpgBediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Van’daki Horhor Medresesinin bahçesinden Van Kalesi ve mağaraların görünüşü
81
İstanbul Hahambaşısı Karasso ile Konuşması
İstanbul Hahambaşısı Yahudî Karasso ile Bediüzzaman arasında Selânik’te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına “Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecek idi” diyerek mağlûbiyetini hayret ve telâşla izhâr etmiştir. Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için sinsî ve tertibli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta mensûb olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso’nun Bediüzzaman’ı ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş'ûm gayesine âlet etmek idi. Fakat heyhât!…
31 Mart Hâdisesinden Dolayı Muhâkeme Edilmesi
Nihâyet menhus Otuzbir Mart Hâdisesi meydâna gelir. Şerîat isteyen ve o hâdisede ismi karışan onbeş kadar hoca i'dâm edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durduktan ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir hâlde muhâkeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar:
– Sen de şerîat istemişsin?‥
Bediüzzaman cevab verir:
– Şerîatın bir hakikatine, bin rûhum olsa fedâ etmeye hazırım. Zîra şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!
Bediüzzaman’ın Dîvân‑ı Harb’deki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tab'edilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden i'dâmını beklerken berâet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den tâ Sultanahmet’e kadar arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcûd olduğu hâlde: “Zâlimler için yaşasın Cehennem! Zâlimler için yaşasın Cehennem!” nidâlarıyla ilerlemiştir.
Dîvân‑ı Harb’deki müdafaasının bir kısmı bu Tarihçe‑i Hayat’ta yazılmıştır. Tâ ki Otuzbir Mart Hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman’ın kahramanca müdafaası bir derece anlaşılabilsin.
82
İki Mekteb‑i Musîbet Şehâdetnâmesi yâhut Dîvân‑ı Harb-i Örfî ve Said‑i Nursî adlı eserden parçalar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime
Vaktâ ki hürriyet, dîvânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi.
Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl‑i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz!… Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi mîzan‑ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta‑i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem‑i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet‑i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'‑i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için, ﴿يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ﴾ sırrınca, kabr‑i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemâl‑i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib‑perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl‑i hâhişle görmeyi arzu eder!… Ben de ma'raz‑ı acâib ve garâib olan Âlem‑i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
83
Bu hükûmet, zaman‑ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor… Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!‥ Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân‑ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân‑ı Harb’de bana da suâl ettiler: Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim: Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet‑i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!‥
Hem de dediler: İttihâd‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim: Maaliftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta'rif ettiğim vechile… Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin!‥
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrûtiyeti lekeden ve ehl‑i Şerîatı me'yûsiyetten ve ehl‑i asrı tarih nazarında cehil ve cünûndan ve hakikati evhâm ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim: Ey Paşalar, Zâbitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذًا مَحَاسِنِي اللَّات۪ي اَدَلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوب۪ي فَقُلْ ل۪ي كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani; medâr‑ı iftiharım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i'tizar edeyim? Mütehayyirim!
84
Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dâm olunsam, iki şehîd sevâbını kazanırım. Şâyet hapiste kalsam, böyle, hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddâr bir hükûmetin en rahat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler. Şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i'timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîra insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrâd‑ı kesîre içinde ve tahallül‑ü mehâsinle ta'dil olunan müteferrik kusurları, cerbeze ile cem'edip bir zaman‑ı vâhidde bir şahs‑ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm‑ü şedîddir.
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dâdına: (Hâşiye)
Birinci Cinayet
Geçen sene bidâyet‑i Hürriyette elli‑altmış telgraf umum şark aşîretlerine Sadâret vâsıtasıyla çektim. Meâli şu idi:
“Meşrûtiyet ve kanun‑u esâsî işittiğiniz mes'ele ise; hakîki adâlet ve meşveret‑i Şer'iyeden ibarettir. Hüsn‑ü telâkki ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîra, dünyevî saâdetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdâddan herkesten ziyâde biz zarar‑dîdeyiz.”
Her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi.
Demek Vilâyât‑ı Şarkıyeyi tenbih ettim, gâfil bırakmadım. Tâ yeni bir istibdâd onların gafletinden istifade etmesin. “Neme lâzım” demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!‥
85
İkinci Cinayet
Ayasofya’da, Bayezid’de, Fâtih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîatın ve müsemmâ‑yı meşrûtiyetin münâsebet‑i hakîkiyesini izâh ve teşrîh ettim. Ve mütehakkimâne istibdâdın, Şerîatla bir münâsebeti olmadığını beyân ettim. Şöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla, Şerîat âleme gelmiş; tâ istibdâdı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk îrâd ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir i'tirâzı varsa, bürhân ile isbâta hazırım. Ve dedim ki: Asıl, şerîatın meslek‑i hakîkisi, hakikat‑i meşrûtiyet-i meşrûadır.
Demek meşrûtiyeti, delâil‑i şer'iye ile kabûl ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf‑ı Şerîat telâkki etmedim. Ve Şerîatı rüşvet vermedim. Ve ulemâ ve şerîatı, Avrupa’nın zunûn‑u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muâmelenizi gördüm!‥
Üçüncü Cinayet
İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, – hammal ve gâfil ve sâfdil olduklarından – bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât‑ı Şarkıyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûrette meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
İstibdâd, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve şerîattır. Pâdişah, Peygamberimizin emrine itâat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, pâdişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkîye sevkeden hakîki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zîra husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîra, hikmet‑i hükûmeti bilmiyoruz‥
86
İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı (benim gibi bütün Avrupa’ya karşı) (❋) boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin te'siri olmuştur.
Pâdişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb‑i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!
Dördüncü Cinayet
Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, şerîatı (Hâşâ ve kellâ) istibdâda müsâid zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzîb etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde Şerîat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdâd tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmii’nde meb'ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
Meşrûtiyeti, “meşrûiyet” ünvânı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb‑ı Şerîatla takyid ediniz. Zîra câhil efrâd ve avâm‑ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahîh ola. Zîra, hakàik‑ı meşrûtiyetin sarâhaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihrâcı mümkün olduğunu da'vâ ettim.
87
Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!‥
Beşinci Cinayet
Gazeteler, iki kıyâs‑ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk‑ı İslâmiye’yi sarstılar ve efkâr‑ı umumiyeyi perîşan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edîbler edebli olmalı; hem de Edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb‑i umumî-i müşterek-i milletten, bî‑tarafâne çıkmalı. Ve matbuât nizâmnâmesini, vicdânınızdaki hiss‑i diyânet ve niyet‑i hàlisa tanzim etmeli. Hâlbuki, siz iki kıyâs‑ı fâsidle; yani: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs ederek efkâr‑ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr‑i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifbâ okumayan çocuğa felsefe‑i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe, tiyatrocu karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü; zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libâsı, ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik‑i nazariyât ve muktezâ‑yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmî bir köylüyüm; böyle cerbezeli ve muğâlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim, demek cinayet işledim!.
Altıncı Cinayet
Kaç defa büyük ictimâ'larda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm‑ı nâs siyasete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim. Ezcümle; Bayezid’de talebenin ictimâ'ında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferâh Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.
88
Ben ki bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim!
Yedinci Cinayet
İşittim; İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) nâmıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki; bu ism‑i mübârekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydâna gelsin. Sonra işittim; bu ism‑i mübâreki bazı mübârek zevât, – Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar – daha basit ve sırf ibâdete ve Sünnet‑i Seniye’ye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyâsî cem'iyetten kat'‑ı alâka ettiler. Siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsîs ve tahdid kabûl etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensûbum; zîra maksadlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism‑i mübâreke intisab ettim. Lâkin ta'rif ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd‑ı Muhammedî’nin (A.S.M.) ta'rifi budur ki:
Şarktan garba, cenûbdan şimâle uzanan bir silsile‑i nurânî ile merbût bir dâiredir. Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyâdedir. Bu ittihâdın cihetü'l‑vahdeti ve irtibatı, Tevhid‑i İlâhîdir. Peymân ve yemîni, îmândır. Müntesibleri, “Kàlû Belâ”dan dâhil olan umum mü'minlerdir. Defter‑i esmâları da, Levh‑i Mahfûz’dur. Bu ittihâdın nâşir‑i efkârı, umum Kütüb‑ü İslâmiye’dir. Günlük gazeteleri de, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef‑i maksad eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhânelerdir. Merkezi de, Haremeyn‑i Şerîfeyn’dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr‑i Âlem’dir. (A.S.M.) Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücâhede, yani; Ahlâk‑ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet‑i Nebeviye’yi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet‑i Nebeviye ve kanunnâmesi evâmir ve nevâhî‑i Şer'iyedir. Ve kılınçları da, berâhin‑i kàtıadır. Zîra medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir! Taharrî‑i hakikat, muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi… Hedef ve maksadları da İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Şerîat da; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l‑emirlerimiz düşünsünler.
89
Şimdiki maksadımız; o silsile‑i nurâniyeyi ihtizâza getirmekle, herkesi bir şevk u hâhiş‑i vicdâniye ile tarîk‑ı terakkîde kâbe‑i kemâlâta sevketmektir. Zîra İ'lâ‑yı Kelimetullâhın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir!
İşte ben bu ittihâdın efrâdındanım. Ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb‑i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim…
Elhâsıl; Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd‑ı İslâm’daki fikrini kabûl ettim. Zîra, o Vilâyât‑ı Şarkıyeyi îkaz etti, onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu mes'elede seleflerim; Şeyh Cemâleddin‑i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve İttihâd‑ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemâl ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
İhtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe‑i kabrimde hattâ bî‑karar eyler beni;
İttihâdken savlet‑i a'dâyı def'a çaremiz,
İttihâd etmezse millet, dâğdâr eyler beni…
Yavuz Sultan Selim
90
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim; iki maksad‑ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsîsten halâs etmek ve umum mü'minlere şümûlünü ilân etmek… Tâ ki, tefrika düşmesin ve evhâm çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musîbet‑i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâ‑esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis‑i meb'ûsân ve a'yân ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim!…
Sekizinci Cinayet
Ben işittim ki, askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise‑i müdhişesi hâtırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
Şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl‑i îmân askerlerin cem'iyetidir. Umum mü'min ve fedâkâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ'lâ‑yı Kelimetullâh, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sâir cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar‑ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere şâmildir, cem'iyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff‑ı evveli; gâziler, şehîdler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedâkâr asker – zâbit olsun, nefer olsun – hariç değil ki; tâ, intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cem'iyet‑i hayriye, kendine İttihâd‑ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
91
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim!‥
Dokuzuncu Cinayet
Mart’ın otuzbirinci günündeki dehşetli hareketi, iki‑üç dakika uzaktan temâşâ ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat, yedi renk sür'atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi; o ayrı ayrı matlablardaki fesâdâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrâd elinde kalan umum siyaseti, mu'cize gibi muhâfaza eden lafz‑ı Şerîat yalnız göründü.
Anladım: İş fenâ; itâat muhtell, nasihat te'sirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok‥ bizim hemşehriler gâfil ve sâfdil; ben de şöhret‑i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim Bakırköy’üne gittim. Tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi – zâten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu – bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayestefanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukàbele ederek isbât‑ı vücûd edecektim. Merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkîke lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde‑i hayatımız olan itâat‑i askeriyeden suâl ettim, dediler ki: Askerlerin zâbitleri, asker kıyafetine girmiş. İtâat çok bozulmamış.
Tekrar suâl ettim: Kaç zâbit vurulmuş? Beni aldattılar, dediler: Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem Şerîatın âdâb ve hududu icra olunacak.
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyâmı meşrû gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zîra en mukaddes maksadım, şerîatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat, itâat‑i askeriyeye halel geldiğinden, nihâyet derecede me'yûs ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitâben neşrettim ki:
92
“Ey Askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itâatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon Nüfûs‑u İslâmiye’nin haklarına bir nev'i zulmediyorsunuz. Zîra umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saâdet ve bayrak‑ı Tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itâatiniz ile kàimdir. Hem de Şerîat istiyorsunuz; fakat itâatsizlikle şerîata muhâlefet ediyorsunuz!”
Ben onların hareketini ve şecâatlerini okşadım. Zîra, efkâr‑ı umumiyenin yalancı tercümânı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşrû göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece te'sir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
Ben ki, bilfiil tımarhâneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün” demediğimden cinayet ettim!
Onuncu Cinayet
Harbiye Nezâreti’ndeki askerler içine Cuma günü ulemâ ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itâate getirdim. Nasihatlerim te'sirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:
“Ey asâkir‑i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saâdeti ve bayrak‑ı tevhidi, bir cihette sizin itâatinize vâbestedir. Sizin zâbitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itâatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zîra, bu itâatsizlikle uhuvvet‑i İslâmiye’yi tehlikeye atıyorsunuz.
Biliniz ki; asker ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itâatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferâtı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şâhiddir. Siz şerîat dersiniz, hâlbuki şerîata muhâlefet ediyorsunuz ve lekedâr ediyorsunuz. Şerîatla, Kur'ân ile, Hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sâbittir ki; sağlam dindar, hak‑perest ulü'l‑emre itâat farzdır. Sizin ulü'l‑emriniz üstadınız, zâbitlerinizdir.
93
Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabib bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik; münevverü'l‑efkâr ve fenn‑i harbe âşinâ, mektebli, hamiyetli, mü'min zâbitlerinizin bir cüz'î nâmeşrû hareketi için itâatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz! Zîra, itâatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfûsun hakkına bir nev'i tecâvüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak‑ı Tevhid-i İlâhî, sizin yed‑i şecâatinizdedir. O yed’in kuvveti de, itâat ve intizamdır. Zîra bin muntazam ve mutî' asker, yüzbin başıbozuğa mukâbildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfûsun vücûda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâbları siz itâatinizle, kan dökmeden yaptınız.