Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
105

Bediüzzaman’ın, Şarktaki Aşâirle Muhâvere ve Münâzaralarından Birkaç Misâl

Suâl: Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Elcevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûb bîçâre bir reise yâhut müdâhin memurlara veyâhut mantıksız bir kısım zâbitlere i'timâd edilirse ve dinin himâyesi onlara bırakılırsa daha iyidir, yoksa efkâr‑ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat‑ı İslâmiyenin mâdeni olan ve herkesin kalbindeki şefkat‑i îmâniye olan envâr‑ı İlâhînin lemeâtının ictimâ'larından ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şerârât‑ı neyyirânesinin imtizacından hâsıl olan amûd‑u nurânînin ve o seyf‑i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha iyidir, siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd‑u nurânî dinin himâyetini; şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât‑ı müteferrika, tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn‑i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss‑i dinî, lâsiyyemâ (bâhusus) din‑i hakk-ı fıtrînin sözü; daha nâfiz, hükmü daha àlî, te'siri daha şedîddir.
Evet, evet Eğer sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zîra, kâinâtı nağamâtıyla raksa getiren ve hakàikın esrârını ihtizâza veren musîka‑i İlâhiye hiç durmuyor. Mütemâdiyen güm güm eder.
106
Pâdişahlar pâdişahı olan Sultan‑ı Ezelî, Kur'ân denilen musîka‑i İlâhiyesiyle umum âlemi doldurarak kubbe‑i âsumânda şiddetli ses getirmekle, sadef‑i kehf-misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks‑i sadâsı onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâ'iyle; umum Kütüb‑ü İslâmiye’yi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev'iyle O’nu ilân eden O sadâ‑yı semâvî ve rûhâniyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?…
S Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
C Öyleler hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahânesi gibi hezeyan ediyorlar. Zîra, nâzenîn hürriyet, âdâb‑ı Şerîatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır. Nefs‑i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet‑i umumî efrâdın zerrât‑ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrîye zararı dokunmasın
Fakat ey göçerler! Sizde olan yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kût‑u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir.
Lâkin güneş gibi parlak, rûhun mâşukası ve cevher‑i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki: Saâdet Saray‑ı Medeniyette oturmuş ve mârifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir
107
S Nasıl, hürriyet îmânın hàssasıdır?
C Zîra, râbıta‑i îmân ile Sultan‑ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet‑i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecâvüz etmeği dahi, o adamın şefkat‑i îmâniyesi bırakmaz.
Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa o derece hürriyet parlar. İşte Asr‑ı Saâdet
S Bir büyük adama ve bir velîye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.
C Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevâzu' ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden sabiyy‑i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli, ye'se inkılâb ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet; âlem‑i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzinin öteki yüzü şey'en‑feşey'en hafifleşecektir. Farz‑ı muhâl olarak Allah etmesin eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîki münevver ve müttehid olarak kervan‑ı benî beşere pişdârlık edeceğiz. Biz, en şedîd, en kavî ve en bâkî hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır. O millet‑i kudsiye sağ olsun.
108
S Gayr‑ı müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
C Müsâvât ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve gedâ birdir. Acaba bir şerîat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tâzibinden men' etse; nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ Biz imtisal etmedik. Evet, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) âdi bir Yahudî ile muhâkemesi ve medâr‑ı fahriniz olan Salâhaddin‑i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile murâfaası sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. (Hâşiye‑1)
Zîra meşrûtiyet, hâkimiyet‑i millettir; hükûmet, hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr‑ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz; memuriyet bir nev'i riyâset ve bir ağalıktır; gayr‑ı müslimlerden üçbin adamı ağalığımıza, riyâsetimize şerîk ettiğimiz vakitte, Millet‑i İslâmiye’den aktâr‑ı âlemde üçyüz bin adamın riyâsetine yol açılıyor. Biri zâyi' edip bini kazanan zarar etmez.

Otuzbir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı

Ben Otuzbir Mart Hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîra, İslâmiyetin meşrûtiyet‑perver ve hamiyetli fedâileri cevher‑i hayat makamında bildikleri ni'met‑i meşrûtiyeti, şerîata tatbik edip ehl‑i hükûmeti adâlet namazında kıbleye irşad ve nâm mukaddes şerîatı, meşrûtiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrûtiyeti, şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât‑ı sâbıkayı muhâlefet‑i şerîat üzerine ilkà etmek için bazı telkinâtta ve teferruâtın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark edemeyenler, hâşâ! Şerîatı, istibdâda müsâid zannederek tûtî kuşları taklidi gibi Şerîat isteriz demekle hakîki maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism‑i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cây‑i ibret bir nokta‑i siyah!‥ (Hâşiye‑2)
………………
109
Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri, İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh ve en sefîh bile, sedd‑i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır. Lâsiyyemâ, siyasetten haberdar olanlar
Hem Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhâkeme‑i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun. Ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele Taklid ise ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân‑ı sâire müntesibleri mutlaka fevc fevc muhâkeme‑i akliye ile ve bürhân‑ı kat'î ile dâire‑i İslâmiyet’e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl‑i İslâm’ın temeddünü, Hakikat‑i İslâmiyete ittibâ'ları nisbetindedir. Başkalarının temeddünü ise, dinleriyle ma'kûsen mütenâsibdir.
110
Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ; uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zîra uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinâd edecek ve gayr‑ı mahdûd âmâline (emellerine) neşv ü nemâ verecek ve istimdâdgâhı olacak noktayı yani din‑i hak olan dâne‑i hakikati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki: Herkeste Din‑i hakkı bulmak için bir meyl‑i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev'‑i beşerin din‑i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâatü'l‑istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak bir isti'dâdda olan Hakikat‑i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve müteassıb bir kısım hocalara tahsîs edip, İslâmiyet’in yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de, umum kemâlâtı câmi' ve bütün nev'‑i beşerin hissiyat‑ı àliyesini besleyecek mevâddı muhît olan o kasr‑ı nurâni-yi İslâmiyeti, ne cür'etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere hàs olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşâhedâtına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S İfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkîr ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak.
C Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?‥ Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
111
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar‑ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tâhirler, Yûsuflar, Ahmedler vesâireler!‥ Sizlere hitâb ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, Sadakte deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler Cennet‑âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen Nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki:
Mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin (Hâşiye‑1) mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misâfir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada mâziye bakan ve tasavvurâtları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın (Hâşiye‑2) hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîra ben biliyorum ki: Şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhâtablarım! Ben çok bağırıyorum. Zîra Asr‑ı Sâlis-i Aşrın (yani onüçüncü asrın), minâresinin başında durmuşum, sûreten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye dâvet ediyorum.
İşte ey iki hayatın rûhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar‑ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; ki, Hakikat‑i İslâmiyeyi hakkıyla kâinât üzerinde temevvüc‑sâz edecek olan nesl‑i cedîd gelsin!‥
S Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi; gelenler bizden daha fenâ gelecekler?‥
C Ey Türkler ve Kürdler! Acaba şimdi bir miting yapsam; sizin bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonraki evlâdlarınızı şu gürültühâne olan asr‑ı hâzır meclisine dâvet etsem Acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdâdınız demeyecekler mi:
112
Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice‑i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyâs ettiniz, bizi kısır bıraktınız!”
Hem de sol safında duran ve şehristân‑ı istikbâlden gelen evlâdlarınız, sağdaki ecdâdlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:
Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı?! Siz misiniz şu şânlı ecdâdımızla bizi rabteden râbıtamızın hadd‑i evsatı?! Heyhât!‥ Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşâğabeli bir kıyâs oldunuz!”
İşte ey bedevî göçerler ve ey inkılâb softaları! () Manzara‑i hayâl (Hâşiye‑1) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.

Cevablardan Bir Kısım

Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin hàrikulâde şecâate isti'dâdınız vardır. Zîra; bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya Filân yiğittir sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının nâmusunu isti'zam için kendini fedâ eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine (Hâşiye‑2) yani üçyüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler rûhu da olsa, acaba istihfaf‑ı hayat etmezler mi?‥ Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr‑ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr‑ı müslimler çalmışlar. Güyâ bizim bir kısım ictimâî ahlâk‑ı àliyemiz yanımızda revâc bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revâc bulmadığından cehâletimizin pazarına getirilmiş!‥
113
Hem, büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyât‑ı hâzıranın üssü'l‑esâsı ve belki din‑i hakkın muktezâsı olan Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbablarım sağdırlar gibi kelime‑i beyzâ ve haslet‑i hamrâyı gayr‑ı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedâisi der: Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat‑ı maneviyem vardır.” Ve bütün sefâletin ve şahsiyâtın esâsı olan Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfân olsun.” Veyâhut وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلَا نَزَلَ الْقَطْرُ olan kelime‑i hamkâ ve seciye‑i avrâ, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezâsıdır. Biz; rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet hayydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb‑ı uhrevî bana kâfîdir. Milletin hayatındaki hayat‑ı maneviyem beni yaşattırır. Âlem‑i ulvîde beni mütelezziz eder.” وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C Doğruluk.
S Daha?
C Yalan söylememek.
S Sonra?
C Sıdk, sadâkat, ihlâs, sebat, tesânüd.
S Neden?
C Küfrün mâhiyeti yalandır. Îmânın mâhiyeti sıdktır. Şu bürhân kâfî değil midir ki; hayatımızın bekàsı, îmânın ve sıdkın ve tesânüdün devamıyladır.
114

Suâl: En evvel rüesâmız ıslah olunmalı?

S En evvel rüesâmız ıslah olunmalı?
C Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r‑ruûs ve'r-rüesâ!‥ Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havâle etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِي الصَّيْفِ
İşte şimdi hizmet vaktidir
Elhâsıl: İslâm uyandı ve uyanıyor. (Hâşiye) Fenâlığı fenâ, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti'dâdı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat‑ı asliyeniz oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.

Suâl: Tâcir misin?

Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannettiklerinden derlerdi ki:
S Tâcir misin?
C Evet hem tâcirim, hem de kimyagerim.
S Nasıl?
C İki madde var, mezcettiriyorum: Birinden tiryâk‑ı şâfi, birinden elektrik‑i muzî tevellüd eder.
S Bunlar nerede bulunur?
C Medeniyet ve fazilet çarşısında; cebhesinde insan yazılı iki ayak üstünde gezen sandık içindeki, üstünde kalb yazılan, ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S İsimleri nedir?
C Îmân, muhabbet, sadâkat, hamiyet.
Ceride‑i Seyyâre, Ebû lâ‑şey, İbnü'z‑Zaman, Ehu'l‑Acâib, İbn‑ü Ammi'l-GarâibSaid Nursî
115

Hutbe‑i Şâmiye

Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemâsının ilhâhı ve ısrarı üzerine, Câmiü'l‑Emevî’de on bine yakın ve içerisinde yüz ehl‑i ilim bulunan azîm bir cemâate karşı bir hutbe îrâd eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabûle mazhar olur. Bilâhare, buradaki hutbesi, Hutbe‑i Şâmiye nâmıyla tab'edilmiştir.
Bu Hutbe‑i Şâmiye; İslâm Âleminin içinde bulunduğu maddî‑manevî hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felâket ve esârete hangi sebeblerden dolayı ma'rûz kaldıklarını bildiren; ve buna karşı çare‑i halâs gösteren ve bundan sonra, İslâmiyetin zemin yüzünde maddî manevî en yüksek terakkîyi göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemâl‑i haşmetle meydâna geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini delâil‑i akliye ile isbât eden, müjde veren çok kıymetdâr, bütün Müslümanlara, hattâ insanlığa şâmil bir derstir; bir hutbedir.
Hutbe‑i Şâmiye’nin baş taraflarında diyor:
Ben, bu zaman ve zeminde, beşerin hayat‑ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki; ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbâle uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn‑u vustâda durduran ve tevkîf eden; altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
1. Ye'sin, (ümîdsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2. Sıdkın hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiyede ölmesi.
3. Adâvete muhabbet.
4. Ehl‑i îmânı birbirine bağlayan nurânî râbıtaları bilmemek.
5. Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişar eden istibdâd.
6. Menfaat‑i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıb fakültesi hükmünde, hayat‑ı ictimâiyemize, eczâhâne‑i Kur'âniye’den ders aldığım altı kelime ile beyân ediyorum. Muâlecenin esâsları, onları biliyorum.
116

Birinci Kelime: “El‑Emel”

Birinci Kelime: El‑Emel yani Rahmet‑i İlâhiye’ye kuvvetli ümîd beslemek.
Evet, ben kendi hesabıma aldığım derse binâen: Ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet‑i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi, onların intibâhıyla olan Arab’ın saâdetinin fecr‑i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin rağmına olarak ben dünyaya işittirecek (Hâşiye) derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim:
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Bu da'vâma çok bürhânlardan ders almışım. Şimdi o bürhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İslâmiyet hakàikı hem ma'nen, hem maddeten terakkî etmeğe kàbil ve mükemmel bir isti'dâdı var.

Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî

Birinci Cihet olan ma'nen terakkî ise: Biliniz! Hakîki vukûâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ, Rus’u mağlûb eden Japon Başkumandanının, İslâmiyetin hakkâniyetine şehâdeti de şudur ki:
Hakikat‑i İslâmiyenin kuvveti nisbetinde ve Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Ehl‑i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini tarih gösteriyor. Ve Ehl‑i İslâm’ın Hakikat‑i İslâmiyede za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor.” Sâir dinler ise bil'akistir.
…………………
117
Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik‑ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre‑i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.
………………
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem‑i İslâm’ın câmi‑i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hâsıl‑ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân‑ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr‑i sâdık başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr‑i kâzib de olsa otuz‑kırk sene sonra fecr‑i sâdık çıkacak.
Evet, Hakikat‑i İslâmiyetin mâzi kıt'asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mâniler mümânaat ettiler.
Birinci, ikinci, üçüncü mâniler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, mârifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü, beşinci mâniler: Papazların, rûhâni reislerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi fikr‑i hürriyet ve meyl‑i taharrî-i hakikat, nev'‑i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
118
Altıncı, yedinci mâniler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû‑i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz‑kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet‑i İslâmiye’nin şiddetli feverânı ile ve sû‑i ahlâkın çirkin neticeleri görünmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci mâni: Fünûn‑u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakàik‑ı İslâmiyenin zâhirî mânâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman‑ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş.
Meselâ: Küre‑i Arzda emr‑i İlâhî ile nezârete memur Sevr ve Hût nâmlarında iki rûhâni melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl‑i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikati bilindikten sonra en muannid feylesof da teslîm olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale‑i Nur, Mu'cizât‑ı Kur'âniye”de fennin iliştiği bütün âyetlerin herbirisinin altında Kur'ânın bir lem'a‑i i'câzını gösterip, ehl‑i fennin medâr‑ı tenkid zannettikleri Kur'ân‑ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhâr edip en muannid feylesofu da teslîme mecbur ediyor. Meydândadır, isteyen bakabilir ve baksın; bu mâni, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün).
Evet, bazı muhakkìkîn‑i İslâmiye’nin bu yolda te'lifâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına dair emâreler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o sekiz mânileri mağlûb edip dağıtmak için; taharrî‑i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet‑i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
119
Evet meşhûrdur ki: En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehâdet etsin.”
………………
Bediüzzaman; misâl olarak, İslâmiyetin hakkâniyeti hakkında takdirkâr ifâdelerde bulunan Prens Bismark ile Mister Karlayl”ın sözlerini naklettikten sonra diyor:
İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkìkleri mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim ki: Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki; istikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan, tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki, Kur'ân’a tâbi olur, ittifak ederler.

İkinci Cihet: Yani Maddeten İslâmiyet’in Terakkîsi

İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, İslâmiyet maddeten dahi istikbâle hükmedecek. Birinci Cihet”, maneviyat cihetinde terakkiyâtı isbât ettiği gibi; bu İkinci Cihet dahi maddî terakkiyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli, kırılmaz beş kuvvet ictimâ' ve imtizaç edip yerleşmiş:
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîki bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan Hakikat‑i İslâmiyettir.
120
İkinci Kuvvet: Medeniyetin ve san'atın hakîki üstadı ve vesilelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihâzlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde, beşere yüksek maksadları ders veren, o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla techiz edilen üçüncü kuvvet yalnız hürriyet‑i şer'iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihâzlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihâzlanmış Şehâmet‑i Îmâniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelîl etmemek. Yani hürriyet‑i şer'iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet‑i İslâmiye’dir ki, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı ilân ediyor. Ve bu zamanda İ'lâ‑yı Kelimetullâh, maddeten terakkîye mütevakkıf ve medeniyet‑i hakîkiyeye girmekle İ'lâ‑yı Kelimetullâh edilebilir. İzzet‑i İslâmiye’nin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette Âlem‑i İslâm’ın şahs‑ı manevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def'etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde; silâh, kılınç yerine hakîki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkâniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki; ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki Harb‑i Umumî ile iki dehşetli tokat yiyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı.
121
İnşâallâh istikbâldeki İslâmiyet’in kuvvetiyle, medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh‑u umumîyi de te'min edecek.
Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüdâ üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbâle karşı ehl‑i îmân ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyâta vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde, nasıl me'yûs olup ye'se düşüyorsunuz ve Âlem‑i İslâmın kuvve‑i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve ye's ve ümîdsizlikle zannediyorsunuz ki, Dünya herkese ve ecnebîlere terakkî dünyasıdır; fakat, yalnız bîçâre Ehl‑i İslâm için tedennî dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.
Mâdem meylü'l‑istikmâl (tekemmül meyli) kâinâtta fıtrat‑ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş; elbette beşerin zulüm ve hatâsıyla başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakikat, Âlem‑i İslâmda nev'‑i beşerin eski hatîâtına keffâret olacak bir saâdet‑i dünyeviye de gösterecek inşâallâh
Evet bakınız, zaman hatt‑ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre‑i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir.
Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'‑i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallâh. Hakikat‑i İslâmiyenin güneşi ile, sulh‑u umumî dâiresinde hakîki medeniyeti görmeyi, Rahmet‑i İlâhiye’den bekleyebilirsiniz
122

İkinci Kelime

Müddet‑i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Ye's en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem‑i İslâm’ın kalbine girmiş. İşte o ye'stir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir‑iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş.
Hem o ye'stir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş; menfaat‑i umumiyeyi bırakıp menfaat‑i şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş.
Hem o ye'stir ki, kuvve‑i maneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, îmândan gelen kuvve‑i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği hâlde; o kuvve‑i maneviye-i hàrika, me'yûsiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş.
Hattâ bu ye's ile başkasının lâkaydlığını ve fütûrunu kendi tenbelliğine özür zanneder Neme lâzım der, Herkes benim gibi berbattır diye Şehâmet‑i Îmâniyeyi terkedip Hizmet‑i İslâmiyeyi yapmıyor.
Mâdem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o kàtilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz. ﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ kılıncı ile o ye'sin başını parçalayacağız. مَا لَا يُدْرَكُ كُلُّهُ لَا يُتْرَكُ كُلُّهُHadîsinin hakikati ile belini kıracağız, inşâallâh
Ye's; ümmetlerin, milletlerin seretan denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪يhakikatine muhâliftir. Korkak, aşağı âcizlerin şe'nidir, bahâneleridir. Şehâmet‑i İslâmiye’nin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'‑i beşerde medâr‑ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem‑i İslâm milletleri Arab’ın metânetinden ders almışlar. İnşâallâh yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakîki bir tesânüd, ittifak ile el ele verip Kur'ânın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
123

Üçüncü Kelime

Bütün hayatımdaki tahkîkatımla ve hayat‑ı ictimâiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyet’in üssü'l‑esâsıdır ve ulvî seciyelerinin râbıtasıdır ve hissiyat‑ı ulviyesinin mizâcıdır. Öyle ise, hayat‑ı ictimâiyemizin esâsı olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla manevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayat‑ı ictimâiyesinde ukde‑i hayatiyesidir. Riyâkârlık, fiilî bir nev'i yalancılıktır. Dalkavukluk, tasannu' alçakça bir yalancılıktır. Nifâk ve münâfıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'‑i Zülcelâl’in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envâ'ıyla kizbdir, yalancılıktır. Îmân sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binâen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Hâlbuki, gaddâr siyaset ve zâlim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış. (Hâşiye)
124
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl‑i îmân olan ihvânımız! Necât yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l‑Vüskà sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir

Dördüncü Kelime

Bütün hayatımda, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkîkatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir. Yani; hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi te'min eden ve saâdete sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyâde sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, herşeyden ziyâde nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
…………………………

Beşinci Kelime

Meşveret‑i Şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirâyet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakkî ediyor. Bunun sırr‑ı hikmeti şudur:
Hürriyet‑i Şer'iye ile meşveret‑i meşrûa, hakîki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakîki milliyetimizin esâsı, rûhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet‑i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi, kalesi hükmündedir, Arab‑Türk hakîki iki kardeş, o kal'a‑i kudsiyenin nöbetdarlarıdır.
125
İşte, bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum Ehl‑i İslâm bir tek aşîret hükmüne geçiyor. Aşîretin efrâdı gibi İslâm tâifeleri de, birbirine uhuvvet‑i İslâmiye ile murtabıt, alâkadar olur. Birbirine ma'nen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güyâ bütün İslâm tâifeleri bir silsile‑i nurâniye ile birbirine bağlıdır.
Nasıl ki; bir aşîretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşîretin bütün efrâdı, o aşîretin düşmanı olan başka aşîretin nazarında müttehem olur. Güyâ herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşîret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşîretin bir ferdi, o aşîretin mâhiyetine temâs eden medâr‑ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşîretin bütün efrâdı onunla iftihar eder. Güyâ herbir adam, aşîrette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk‑elli sene sonra seyyie, fenâlık; işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfûs‑u İslâmiye’nin hukukuna tecâvüz olur. Kırk‑elli sene sonra çok misâlleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşler ve kırk‑elli sene sonra Âlem‑i İslâm câmiindeki ihvân‑ı Müslimîn! Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok, onun için mâzûruz.” diye, özür beyân etmeyiniz. Bu özrünüz makbûl değil. Tenbelliğiniz ve Neme lâzım deyip çalışmamanız ve İttihâd‑ı İslâm ile, milliyet‑i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene, yani İslâmiyetin kudsiyetine temâs eden iyilik yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki bu hasene, milyonlar ehl‑i îmâna ma'nen fâide verebilir. Hayat‑ı maneviye ve maddiyesinin râbıtasına kuvvet verebilir. Onun için neme lâzım deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!‥
126
Ey bu câmideki kardeşlerim ve kırk‑elli sene sonraki Âlem‑i İslâm mescid‑i kebîrindeki ihvânlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı da'vâ ediyorum. Yani, Kürd gibi küçük tâifelerin menfaati ve saâdet‑i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük, muazzam tâife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuzla biz bîçâre küçük kardeşleriniz olan İslâm tâifeleri zarar görüyoruz.
Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibâha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm tâifelerinin üstadları, imâmları ve İslâmiyetin mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk‑elli sene sonra, Arab tâifeleri, Cemâhîr‑i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye; esârette kalan Hâkimiyet‑i İslâmiye’yi eski zaman gibi küre‑i arzın nısfında, belki ekserîsinde, te'sisine muvaffak olmanızı Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyâmet çabuk kopmazsa inşâallâh nesl‑i âtî görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigâl için himmetinizi tahrîk ediyorum. Hâşâ! Hakikat‑i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkındedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, hey'et‑i ictimâiye-i İslâmiye’yi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika sûretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yâhut bir arkadaşı olan başka çarka tecâvüz etse, makinenin mihânikiyeti bozulur. Onun için İttihâd‑ı İslâm’ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
127
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyân ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymetdâr malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir mal verdiler.
Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat‑ı ictimâiyeye temâs eden seciyelerimizin bir kısmını bizden aldılar, terakkîlerine medâr ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri, sefîhâne ahlâk‑ı seyyieleridir, sefîhâne seciyeleridir. Meselâ:
Bizden aldıkları seciye‑i milliye ile, bir adam onlarda der: Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat‑ı bâkiyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyâtlarında en metîn esâs budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din‑i haktan ve îmân hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl‑i îmânın malıdır.
Hâlbuki, ecnebîlerden içimize giren pis fenâ seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: Ben susuzluktan ölsem, hiç yağmur bir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saâdeti, dünya istediği gibi bozulsun.” İşte bu ahmakàne kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor.
Hem o ecnebîlerin bizden aldıkları fikr‑i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebîlerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes nefsî, nefsî demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle ve menfaat‑i şahsiyesini düşünmekle, bin adam, bir adam hükmüne sukùt eder.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسَهُ فَلَيْسَ مِنَ الْاِنْسَانِ لِاَنَّهُ مَدَنِيٌّ بِالطَّبْعِ
Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil Çünkü insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ‑yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat‑ı ictimâiye ile hayat‑ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ, bir ekmeği yese, kaç ellere muhtaç ve ona mukâbil o elleri ma'nen öptüğünü ve giydiği libâsla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyâs ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşamadığından ebnâ‑yı cinsiyle fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiat vermeye mecbur olduğundan fıtratıyla medeniyet‑perverdir. Menfaat‑i şahsiyesine hasr‑ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masûm olmayan cânî bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakîki özrü olsa, o müstesnâ!
128

Altıncı Kelime

Müslümanların hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’deki saâdetlerinin anahtarı meşveret‑i şer'iyedir. ﴿وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet‑i kerîmesi, şûrâyı esâs olarak emrediyor. Evet nasıl ki, nev'‑i beşerdeki telâhuk‑u efkâr ünvânı altında, asırlar ve zamanların tarih vâsıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyâtı ve fünûnun esâsı olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ‑yı hakîkiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt'asının ve istikbâlinin keşşâfı ve miftâhı, şûrâdır. Yani, nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; tâifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki; üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdâdların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak; meşveret‑i Şer'iye ile şehâmet ve şefkat‑i îmâniyeden tevellüd eden hürriyet‑i Şer'iyedir ki, o hürriyet‑i şer'iye; âdâb‑ı Şer'iye ile süslenip garb medeniyet‑i sefîhânesindeki seyyiâtı atmaktır. Îmândan gelen hürriyet‑i Şer'iye, iki esâsı emreder:
اَنْ لَا يُذَلِّلَ وَلَا يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لَا يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ
﴿وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ
نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ
129
Yani: Îmân bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdâd ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek Allah’a hakîki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi Allah’tan başka kendinize Rab yapmayınız! Yani, Allah’ı tanımayan; herşeye, herkese nisbetine göre bir rubûbiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet‑i Şer'iye; Cenâb‑ı Hakk’ın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve îmânın bir hàssasıdır.
فَلْيَحْيَى الصِّدْقُ وَلَا عَاشَ الْيَأْسُ فَلْتَدُمِ الْمَحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورٰى
اَلْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى
Yaşasın sıdk! Ölsün ye's! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet hüdâya tâbi olanların üstüne olsun. Âmîn

Medresetü'z‑Zehrâyı Kurmak İçin İstanbul’a Gidişi

Şam’da fazla kalmadı. Şarkî Anadolu’da Medresetü'z‑Zehrâ nâmıyla vücûda getirmek istediği dâru'l‑fünûnun küşâdı için çalışmak üzere İstanbul’a geldi. Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına refâkat etti. Yolda şimendiferde iki mekteb muallimi ile aralarında bir bahis açılır. Şimendiferde yaptıkları bu mübâhasenin hülâsası, Hutbe‑i Şâmiye adlı eserin zeylinde yazılmıştır. Birkaç cümlesini aynen alıyoruz:

“Hamiyet‑i Diniye mi, Yoksa Hamiyet‑i Milliye mi Daha Kuvvetli, Daha Lâzım?”

Hürriyetin başında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu.
Benden suâl ettiler ki: Hamiyet‑i diniye mi, yoksa hamiyet‑i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”
130
Dedim: Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet‑i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet‑i milliye, yüzden birisine yani, menfaat‑i şahsiyesini millete fedâ edene münhasır kalır. Öyle ise, hukuk‑u umumiye içinde hamiyet‑i diniye esâs olmalı. Hamiyet‑i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kalesi olmalı.
Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblerde hâkim, hiss‑i dinîdir. Kader‑i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki; yalnız hiss‑i dinî şark’ı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr‑ı Saâdet ve Tâbiîn, bunun bir bürhân‑ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet‑i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese‑i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
Hamiyet‑i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil‑i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet‑i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir‑i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l‑vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kaledir dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım Delil nedir?”
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
İşte bu çocuk lisân‑ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân‑ı hâli bu gelecek hakikati der:
131
Bakınız bu dâbbetü'l‑arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l‑arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. Bana rast gelenlerin vay hâline!” dediği hâlde o masûm, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l‑arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”
Sebat ve metânetinin lisân‑ı hâli güyâ der: Ey şimendifer! Sen bir nizâmın esirisin. Senin gem’in, dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yoluna git, kumandanının izniyle yolundan geç!”
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masûm çocuğun yerinde, Rüstem‑i İranî veya Herkül‑ü Yunanî o acîb kahramanlıklarıyla beraber tayy‑ı zaman ederek, o çocuğun yerinde bulunduğunu farzediniz Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir i'tikàdları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu hâlde birden çıkan şimendiferin, dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!‥ O hàrika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dâbbetü'l‑arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına i'tikàd etmedikleri için mutî' bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nev'i arslan tevehhüm ederler.
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet ve çok mertebe onların fevkınde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren; o masûmun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan i'tikàdı ve itmi'nânı ve îmânıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdânlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan câhilâne i'tikàdsızlıklarıdır.
……………………………………
132
O iki temsîlde, o iki acîb kahramanın pek acîb korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem‑i i'tikàdları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi, Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakikati ki, bu Risalenin mukaddimesinde bir‑iki misâli söylenmiş. Mes'ele şudur ki:

Ehl‑i îmân ve Küfrün Muvâzenesi

Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl‑i dalâlete binler müdhiş düşman tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabiat elleriyle, manzûme‑i şemsiyeden tut, kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar, bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mâhiyeti ve küllî isti'dâdâtı ve hadsiz ihtiyacâtı ve nihâyetsiz arzularına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlât bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sâhibini bir Cehennem içine koyduğunu ve din ve îmândan hariç binler fen ve terakkiyât‑ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini gösterip; yalnız ibtal‑i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor
İşte îmân ve küfrün muvâzenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da îmân bir manevî Cennet’i te'min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakîki saâdet‑i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dâm‑ı ebedî mâhiyetine getirmesini, kat'î ve his ve şühûda istinâd eden Risale‑i Nurun yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.
Bu temsîlin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız! Ne kadar şimendifer misillû balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler Karada, denizde, havada Kudret‑i Ezeliyenin nizâm ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.
133
Hem âlem‑i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem‑i rûhâni ve maneviyatta Kudret‑i Ezeliyenin daha acîb müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.
İşte kâinât içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl‑i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korkutuyor, kuvve‑i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl‑i îmâna, değil tehdid ve korkutmak belki; sevinç, saâdet, ünsiyet ve ümîd ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl‑i îmân, îmânla görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri, seyyâr kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'‑i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât‑ı san'ata ve tecelliyât‑ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve‑i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saâdet‑i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.
İşte ehl‑i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye, bir tesellî veremez, kuvve‑i maneviyeyi te'min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
Ehl‑i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve‑i maneviyesi kırılmak, belki o temsîldeki masûm çocuk gibi fevkalâde bir kuvve‑i maneviye ve bir metânetle ve îmândaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve idaresini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. Sâni'‑i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyâr kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler deyip anlar. Kemâl‑i emniyetle hayat‑ı dünyeviyesinde derecesine göre saâdete mazhar olur.
134
Kimin kalbinde îmândan ve Din‑i Haktan gelen bu hakikat çekirdeği bulunmazsa ve nokta‑i istinâdı olmazsa, bilbedâhe temsîldeki Rüstem ve Herkül’ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve‑i maneviyesi müzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur, herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer.
Îmânın bu sırr‑ı hakikatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet‑i dünyeviyesini, Risale‑i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakikati kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyâde kuvve‑i maneviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve‑i manevîyi ve tesellîyi ve saâdeti te'min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta‑i istinâd olan hakàik‑ı îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak ünvânı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve‑i maneviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyasete dayanması; ne kadar maslahat‑ı beşeriyeden ve menfaat‑i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş başta İslâm olarak beşer hissedecek ve dünyanın ömrü kalmışsa Kur'ânın hakàikına yapışacak.
135

Kosova Yerine Şarkta Büyük Bir İslâm Dâru'l‑Fünûnunun Te'sisine Karar Verilmesi

O vakit Kosova’da, büyük bir İslâm Dâru'l‑Fünûnunun te'sisine teşebbüs edilmişti. Orada hem İttihâdçılara, hem Sultan Reşâd’a der ki: Şark, böyle bir dâru'l‑fünûna daha ziyâde muhtaç ve Âlem‑i İslâmın merkezi hükmündedir.” Bunun üzerine şarkta bir dâru'l‑fünûn açılacağını va'dederler. Bilâhare Balkan Harbi çıkmasıyla, o medrese yeri yani Kosova istilâ edilir. Bunun üzerine müracaatla Kosova’daki dâru'l‑fünûn için tahsîs edilen ondokuz bin altın liranın Şark Dâru'l‑Fünûnu için verilmesini taleb eder, bu talebi kabûl edilir.
Bediüzzaman tekrar Van’a hareket eder. Van Gölü kenarındaki Artemit’te (Edremit) o dâru'l‑fünûnun temeli atılır. Fakat ne çare ki Harb‑i Umumî’nin zuhûruyla, teşebbüs geri kalır. Zâten o kış Molla Said, talebelerine; Hazır olunuz, büyük bir musîbet ve felâket bize yaklaşıyor diye haber vermişti.
136
tarihce_cihan_harbi_sonlarinda_eski_said.jpgÜstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin sonlarında
137
tarihce_darulfunun_yeri.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî’nin temelini attığı Dâru'l‑Fünûnun yeri
tarihce_van_coravanis_medrese_erek_dagi.jpgBediüzzaman Hazretlerinin Van’daki hayatına ait Çoravanis köyündeki Medresenin yanından Erek dağının görünüşü
138

Bediüzzaman Said Nursî’nin Gönüllü Alay Kumandanı Olarak Vatan ve Millete Fedâkârâne Hizmetleri

Bediüzzaman, Kafkas Cebhesi’nde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet‑i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi. Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van Kalesinde şehîd oluncaya kadar müdafaaya kat'î karar verdikleri hâlde, geri çekilen Van Vâlisi Cevdet Bey’in ısrarıyla, Vastan Kasabası’na çekildi. Vâli, kaymakam, ahâli ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahâlinin mal ve çoluk‑çocuklarının düşman eline geçmemesi için otuz‑kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ, hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor; güyâ büyük bir imdâd kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan’ın Rus istilâsından kurtulmasına sebeb olmuştur.
139
O muhârebe zamanlarında sipere döndüğü vakit kıymetdâr talebesi Molla Habib ile İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirini te'lif ediyordu. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de sipere girdikleri zaman; kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. İşârâtü'l‑İ'câz”ın büyük bir kısmı bu vaziyette te'lif edilmiştir. (Hâşiye) Bu hàrika tefsirin başındaki İfâde‑i Merâm”ı tefsir hakkında bir derece ma'lûmât vermesi itibariyle aynen dercediyoruz.
140

İfâde‑i Merâm

Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân; bütün zamanlarda gelip geçen nev'‑i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitâben, Arş‑ı A'lâdan îrâd edilen İlâhî ve şümûllü bir nutuk ve umumî ve Rabbânî bir hitâbe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemâatin iktidarından hariç olan, bilhassa bu zamanda, dünya maddiyâtına ait pek çok fenleri, ilimleri câmi'dir.
Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisàsça dâire‑i ihâtası pek dar olan bir ferdin fehminden, karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a tefsir olamaz
Çünkü: Kur'ânın hitâbına muhâtab olan milletlerin, insanların ahvâl‑i rûhiyelerine, maddiyâtına ve câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sâhib‑i ihtisàs olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin.
Maahazâ; bir ferdin mesleği, meşrebi taassubdan hàlî olamaz ki, hakàik‑ı Kur'âniyeyi görsün, bî‑tarafâne beyân etsin.
Maahazâ; ferdin fehminden çıkan bir da'vâ, kendisine hàs olup, başkası o da'vânın kabûlüne dâvet edilemez Meğer ki bir nev'i icmâın tasdikine mazhar ola.
Binâenaleyh, Kur'ânın ince mânâlarının ve tefsirlerde dağınık bir sûrette bulunan mehâsininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sâyesinde tecellî eden hakikatlerinin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkìkîn‑i ulemâdan yüksek bir hey'etin tedkîkàtıyla, tahkîkatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve ıttırâdı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir hey'etin nazar‑ı dikkat ve tedkîkàtından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhûr‑u nâsın i'timâdını kazanmak üzere millete karşı bir kefâlet‑i zımniye husûle gelsin ve icmâ‑ı ümmet, hücceti elde edebilsin.
141
Evet, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sâhibi ve nâfiz bir ictihâda mâlik ve bir velâyet‑i kâmileyi hâiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanda, bu şartlar, ancak yüksek ve azîm bir hey'etin tesânüdüyle, telâhuk‑u efkârından ve rûhlarının tenâsübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet‑i fikirle taassubdan âzâde olmakla tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs‑ı manevîde bulunur; ve o şahs‑ı manevî, Kur'ânı tefsir edebilir. Çünkü: Cüz'de bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binâen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, hey'ette bulunur. Böyle bir hey'etin zuhûrunu çoktan beri bekliyorken, hiss‑i kable'l-vukû' kabîlinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. (Hâşiye)
Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde tamamıyla terketmek câiz değildir kaidesine binâen, acz ve kusurumla beraber, Kur'ânın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i'câzına dair bazı işâretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat, Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla; Erzurum’un, Pasinler’in dağlarına ve derelerine düştük. O kıyâmetlerde, o dağ ve tepelerde; fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünûhât‑ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünûhâtım eğer tefsirlere muvâfık ise, nurun alâ nur; şâyet muhâlif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.
142
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat, hatt‑ı harpte, büyük bir ihlâs ile şehîdler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehîdlerin kan ve elbiselerinin tebdili gibi) cevâz veremedim ve kalbim râzı olmadı. Şimdi de râzı değildir; çünkü, hakikat‑i ihlâs ile baktım tashih yerini bulamadım. Demek, sünûhât‑ı Kur'âniye olduğundan i'câz‑ı Kur'âniye onu yanlışlardan himâye etmiş.
Maahazâ, kaleme aldığım şu İşârâtü'l‑İ'câz adlı eserimi, hakîki bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak Ulemâ‑i İslâmdaki ehl‑i tahkîkin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım.
143

Bediüzzaman’ın Muhârebeler Esnâsındaki Hizmetlerine Bazı Nümûneler

O muhârebede; yirmi talebe kadar kıymetdâr ve İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin kâtibi olan Molla Habib, İran Cebhesi’nde kumandan Halîl Paşa ile mühim bir muhâbere vazifesini te'min ettikten sonra Vastan’da şehîd düşer.
O muhârebeler esnâsında, Ermeni fedâileri bazı yerlerde çoluk‑çocuğu kesiyorlardı. Buna karşı Ermenilerin çocukları da bazen öldürülüyordu. Bediüzzaman’ın bulunduğu nahiyeye binlerle Ermeni çocuğu toplanmıştı. Molla Said askerlere: Bunlara ilişmeyiniz!” diye emretti. Daha sonra bu Ermeni çoluk‑çocuğunu serbest bıraktı; onlar da Rusların içerisindeki ailelerinin yanına döndüler. Bu hareket Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlâkına hayran kalmışlardı. Bu hâdise üzerine, Ruslar bizi istilâ ettiklerinde, fedâi komitelerin reisleri müslüman çoluk‑çocuğunu kesmek âdetini bırakıp, Mâdem Molla Said bizim çoluk‑çocuklarımızı kesmedi, bize teslîm etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz diye ahdettiler. Molla Said, bu sûretle o havâlideki binlerle masûmların felâketten kurtulmasını te'min etmiş oldu.
Bir müddet sonra Ruslar, Van ve Muş tarafını istilâ edip, üç fırka ile Bitlis’e hücum ettiği sırada, Bitlis Vâlisi Memdûh Bey ile Kel Ali, Bediüzzaman’a:
Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri çekilmeye mecburuz, dediler.
Bediüzzaman onlara:
Etraftan kaçıp gelen ahâlinin ve hem de Bitlis halkının malları, çoluk ve çocukları düşman eline düşecek; biz mahvoluncaya kadar dört‑beş gün mukâvemete mecburuz, demesi üzerine onlar:
Muş’un sukùt etmesi dolayısıyla otuz topumuzu askerler bu tarafa kaçırmaya çalışıyorlar. Eğer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele geçirebilirsen, birkaç gün o toplarla mukàbele ederiz ve ahâli de kurtulur, dediler.
Bediüzzaman:
Öyle ise, ben ya ölürüm veya o topları getiririm, diyerek üç yüz gönüllünün başına geçti. Geceleyin, Nurşin tarafına, topların getirildiği cihete gitti. Topları takib eden bir alay Rus Kazağına, kendi muhbirleri: Bitlis’i müdafaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhûr Mûsa Bey bin kişi ile topları kurtarmaya geliyorlar diyerek pek ziyâde mübâlağa ile ihbar etmeleri üzerine, Kazak Kumandanı korkmuş, ilerleyememişti. Bediüzzaman da, beraberindeki üç yüz gönüllüyü rastgeldikleri toplara birer ikişer taksim edip Bitlis’e gönderir; kendisi ise ilerleyerek topları birer birer kurtarıp, en son topu da üç arkadaşıyla birlikte ele geçirir. Bu şekilde, otuz topun Bitlis’e gelmesini te'min eder. O toplarla üç‑dört gün asker ve gönüllüler düşmana mukàbele edip, bütün ahâli ve cihâzât ve mallar kurtulur.
144
Bediüzzaman, o harpte gönüllülere cesâret vermek için sipere girmeyerek avcı hattında dolaşırdı. Avcı hattında en ileride atını sağa sola koştururken, birden hâtırına gelir ve rûhuna ilişir ki: Şu ânda şehîd olsam; bu vaziyetim, yani en ileride göze çarpan şu hâlim, sakın mertebe‑i şehâdetin bir esâsı olan ihlâsıma zarar vermesin, bir hodfürûşluk mânâsı olmasın diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir. (Hâşiye)
Avcı hattında dolaşırken, vücûduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesâreti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir. Hattâ bunu işiten Vâli Memdûh Bey ve kumandan Kel Ali: Aman geri çekilsin!” diye haber gönderdikleri zaman, demiş:
145
Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek!‥
Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği hâlde; biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.
Geceleyin vâli ve kumandan Kel Ali ve ahâli kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kısım fedâkâr talebeleriyle Bitlis’te bakiye kalan bir kısım bîçâreler için kendilerini fedâ etmek fikriyle kaçmazlar. Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsâdeme ederler, arkadaşlarının çoğu şehîd olur. Hattâ yeğeni ve fedâkâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehîd düştükten sonra düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acîb bir sûrette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı kırık bir hâlde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalır. Tüfek ellerinde, o vaziyet‑i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zâbitleri bulunduğu hâlde, kemâl‑i istirahat-i kalble ve ahâlinin kurtulmasının sevinciyle sürûr içinde, beraberindeki arkadaşlarına tesellî vererek der: