146
Bediüzzaman’ın Esir Kampında, Rus Başkumandanı ile Arasında Cereyan Eden Bir Hadise
Bediüzzaman’ı üserâ kampına götürürler. Burada şu şekilde şâyân‑ı takdir bir hâdise cereyan eder. Şöyle ki:
Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnâsında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercümân vâsıtasıyla der:
– Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
– Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.
Kumandan:
– Şu hâlde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar!
Bediüzzaman:
– Hakaret etmedim. Ben bir müslüman âlimiyim. Îmânlı bir kimse, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binâenaleyh, ben sana kıyâm etmem, der.
Bunun üzerine Bediüzzaman dîvân‑ı harb’e verilir. Birkaç zâbit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
– Bunların i'dâm kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemâl‑i izzet ve şecâatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihâyet i'dâmına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsâade ister; vazife‑i diniyesini îfâdan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyân eder. Tam bu esnâda, namazını edâ ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip:
– O hareketinizin, mukaddesâtınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim, ricâ ederim, beni affediniz, diyerek verilen i'dâm hükmünü geri aldırır.
147
Bediüzzaman’ın Sibirya’da Esir Kalışı Esâreti ve Esâretten Firarı
Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esârette kalır. Bütün hayatını, fîsebîlillâh Kur'ân’a, İslâmiyete, Sünnet‑i Seniye’nin ihyâsına hasr ve vakfeden bu fedâkâr‑ı İslâm buralarda da kat'iyyen boş durmaz. İçerisinde bulunduğu muhîti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esârette bulunan zâbitlere dersler veriyordu.
Bir gün, doksan zâbit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir; “Siyâsî ders veriyor” diye dersine mâni olursa da, fa'âliyetinin, dinî, ilmî, ictimâî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.
Nihâyet esâretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare, Viyana tarîkiyle Rûmî 1334 senesinde İstanbul’a teşrîf eder.
Harb‑i Umumî’de gönüllü alay kumandanı olan Bediüzzaman Said Nursî, bu esâret hayatını bir eserinde (Hâşiye) şöyle anlatıyor:
148
tarihce_pasaport_on.png
Ön Yüzü
İsmi : Said Mirza EfendiRütbesi : Fahrî KaymakamKıt'ası : Gönüllü Kürd Süvari AlayıTâbiiyeti : OsmanlıSeyahat mebde'i : SofyaGideceği mahal : İstanbul (Dersaâdet)Sebeb‑i seyahat : Esâretten avdet 17 HAZİRAN 1918
Bediüzzaman’ın, Rusya esâretinden firar edip Almanya yolu ile Sofya’ya geldiği zaman, Sofya Ataşemiliterliği tarafından verilen pasaportudur
149
tarihce_pasaport_arka.jpgBediüzzaman’ın Rus esâretinden dönüşte aldığı “Vatana Avdet” belgesinin arka yüzü
150
Yirmialtıncı Lem'anın Dokuzuncu Ricâsından Bir Kısım
“Harb‑i Umumî’de, esâretle Rusya’nın şark‑ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma Vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmii, meşhûr Volga Nehri’nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zâbitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefâletle beni Volga Nehrinin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahara yakın, o şimâl kıt'asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum.
O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb‑i Umumî’yi gören ihtiyardır. Güyâ ﴿يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا﴾ sırrına mazhar olarak öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı uzun gece ve hazîn gurbet, hazîn vaziyet içinde hayattan bir me'yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım; ümîdim kesildi. O hâlette iken Kur'ân‑ı Hakîm’den imdâd geldi. Dilim ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedi; kalbim de ağlayarak dedi:
Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el‑amân gûyem, afv‑cûyem, meded‑hâhem zidergâhet İlâhî!
151
Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefâtımı tahayyül ederek Niyâzi‑i Mısrî gibi dedim:“Dünya gamından geçip,Yokluğa kanat açıp,Şevk ile her dem uçup,Çağırırım: Dost! Dost!”diye, dostları arıyordu. Her ne ise; o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, Dergâh‑ı İlâhî’de za'f ve aczim o kadar büyük bir şefâatçi ve vesile oldu ki; şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf‑ı me'mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfede, tek başımla, Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Za'f ve aczime binâen gelen inâyet‑i İlâhiye ile, hàrika bir sûrette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki; bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek hàrika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat, o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki: “Bakiye‑i ömrümü mağaralarda geçireceğim! Bu insanların hayat‑ı ictimâiyesine karışmak artık yeter. Mâdem sonunda kabre yalnız gideceğim, yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim!” demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa'şaalı hayat‑ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güyâ o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlık idi. Ve İstanbul’un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyaz parçası idi ki ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra, Gavs‑ı Geylânî, “Fütûhu'l‑Gayb” kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.”
İstanbul’u Tekrar Şereflendirmesi
İstanbul’u tekrar şereflendirmesi, ehl‑i ilmi ve halkı çok fazla memnun ve mesrûr etti. Kendisine haber verilmeden, Meşîhat dâiresindeki “Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye” âzâlığına ta'yin olundu. Dâru'l‑Hikmet, o zaman, Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi İslâm Âlimlerinden mürekkeb bir İslâm akademisi mâhiyetinde idi.
Çok zekî, kahraman ve gayyûr bir âlim olan veled‑i manevîsi ve biraderzâdesi Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) şöyle anlatıyor:
152
1334 senesinde esâretten geldikten sonra, amcam rızâsı olmadan Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’ye âzâ ta'yin edildi. Fakat esârette çok sarsılmış olduğundan, bir müddet me'zunen vazifeye gidemedi. Çok defa istifâ etmek teşebbüsünde bulundu, fakat dostları bırakmadılar. Bunun üzerine Dâru'l‑Hikmet’e devama başladı. Hâline dikkat ediyordum ki, zarûretten fazla kendine masraf yapmıyordu. Maîşetçe neden bu kadar muktesid yaşıyorsun diyenlere cevaben:
– Ben sevâd‑ı a'zama tâbi olmak isterim. Sevâd‑ı a'zam ise, bu kadar tedârik edebilir. Ben, ekalliyet‑i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.
Dâru'l‑Hikmet’ten aldığı maaştan mikdar‑ı zarûreti ayırdıktan sonra, mütebâkisini bana vererek, “Hıfzet!” derdi. Ben de, bir sene zarfındaki fazla kalmış paraları amcamın bana olan şefkatine; hem malı istihkar etmesine i'timâden, haberi olmadan tamamen sarfettim. Sonra bana dedi ki;
“Bu para bize helâl değildi, millet malı idi, niçin sarfettin? Mâdemki öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasbettim!”
Bir müddet aradan geçti… Hakàiktan oniki te'lifâtını tab'ettirmek kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o te'lifâtların tab'ına verdi. Yalnız bir‑iki küçüğü müstesnâ olmak üzere, diğerlerini etrafa meccânen dağıttı. Niçin sattırmadığını suâl ettim. Dedi ki:
– Maaştan bana kût‑u lâyemût câizdir; fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iâde ediyorum…
Dâru'l‑Hikmet’teki hizmeti, hep böyle şahsî teşebbüsü ile idi. Çünkü, orada müştereken iş görmek için bazı mâniler görüyordu. Onu tanıyanlar biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmış ve ölümünü göze almıştır. Onun içindir ki; Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de demir gibi dayandı. Ecnebî te'sirâtı, Dâru'l‑Hikmet’i kendine âlet edemedi. Yanlış fetvâlara karşı, pervâsızca mücâdele etti. İslâmiyete muzır bir cereyan ortaya atıldığı vakit, o cereyanı kırmak için eser neşrederdi.
153
Esâretten Avdetinden Sonraki İstanbul Hayatına Dair Kaleme Aldığı Bir Parçadır
Onuncu Ricâ
Yirmialtıncı Lem'adan Onuncu Ricâ
Bir zaman, esâretten geldikten sonra, İstanbul’da bir‑iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken, bir gün İstanbul’un Eyüb Sultan Kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden bakıyorum, benim hususî dünyam vefât ediyor, bazı cihette rûh çekiliyor gibi bir hâlet‑i hayâliye bana geldi. Dedim: “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazılar mıdır ki, bana böyle hayâl veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki: “Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesnâ kalamazsın, sen de gideceksin.”
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayâl ile Sultan Eyüb Câmii’nin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misâfirim. Bu menzilcikte misâfir olduğum gibi, İstanbul’da da misâfirim, dünyada da misâfirim. Misâfir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul’dan çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir‑iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan müfârakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken; yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hâzır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi; aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: Mâdem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyyen bu kabristana gireceklerini, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
154
Birden, Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla ve Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî (K.S.) Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürûrlu ve neş'eli bir vaziyete inkılâb etti. Şöyle ki:
O hazîn hâle karşı Kur'ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimâl‑i şarkî’de, Kosturma’daki gurbetinde bir‑iki esir zâbit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi: “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre mikdar aklın varsa, İstanbul’a ferâh ve sürûrla gitmesini kabûl edecektin. Çünkü bin birden, dokuzyüz doksandokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir‑iki tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firâk, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin; memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtınalı kışlarından kurtuldun. Bu güzel dünya Cennet’i gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir‑iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefâtın firâk değil, visâldir, o ahbablara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh‑ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem‑i berzah tabakàtında geziyorlar, diye ihtar edildi.
Evet, bu hakikati, Kur'ân ve îmân o derece kat'î bir sûrette isbât etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, rûhsuz olmazsa veyâhut dalâlet kalbini boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü, bu dünyayı, hadsiz envâ'‑ı lütûf ve ihsânatıyla böyle tezyîn edip, mükrimâne ve şefîkàne Rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhâfaza eden bir Sâni'‑i Kerîm ve Rahîm, masnûâtı içinde en mükemmel ve en câmi', en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnû'u olan insanı, elbette ve bilbedâhe, sûreten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz i'dâm etmez, mahvetmez, zâyi' etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi başka bir hayatta sünbül vermek için, Hàlık‑ı Rahîm o sevdiği masnû'unu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. (Hâşiye)
155
İşte bu ihtar‑ı Kur'ânîyi aldıktan sonra o kabristan, İstanbul’dan ziyâde bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muâşeretten daha ziyâde hoş geldi. Ben de boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethâne kendime buldum. Gavs‑ı A'zam (K.S.) Fütûhu'l‑Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmâm‑ı Rabbânî de, Mektûbat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat‑ı ictimâiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.
tarihce_ustad_abdurrahman_abi_ile_birlikte.pngÜstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin Akabinde İstanbul’da Biraderzâdesi Abdurrahman ile birlikte
156
Onbirinci Ricâ
Esâretten geldikten sonra İstanbul’da Çamlıca Tepesinde bir köşkte, merhum biraderzâdem Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat‑ı dünyeviye cihetinde, bizim gibilere en mes'ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esâretten kurtulmuştum; Dâru'l‑Hikmet’te, meslek‑i ilmiyeme münâsib, en àlî bir tarzda neşr‑i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzâdem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedâkâr, hem talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd‑ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyâde kendimi mes'ûd bilirken, aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Birden, esârette, Kosturma’daki câmideki intibâh‑ı rûhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbût olduğum ve medâr‑ı saâdet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbâbı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadâkatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadâkatsizlik ve hâtıra gelmez bir vefâsızlık gördüm. Hayat‑ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi.
Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak hâlimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar… Bütün bu insanlar dîvâne mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben dîvâne mi oluyorum ki, bu dünya‑perest insanları dîvâne görüyorum?” Her ne ise…
Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibâh cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fânî şeylerin fânîliğini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet‑i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânîlere mübtelâ olan rûhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Mâdem cismen fânîyim; bu fânîlerden bana ne hayır gelebilir? Mâdem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî‑i Sermedî, bir Kadîr‑i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir tesellî, bir ricâ aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm‑u felsefeyi ulûm‑u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm‑u felsefeyi, pek yanlış olarak, mâden‑i tekemmül ve medâr‑ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki, o felsefî mes'eleler, rûhumu pek çok fazla kirletmiş ve terakkiyât‑ı maneviyemde engel olmuştu.
Birden, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur'ân‑ı Hakîm’deki hikmet‑i kudsiye imdâda yetişti. Çok risalelerde beyân edildiği gibi, o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
157
Ezcümle, fünûn‑u hikmetten gelen zulümât‑ı rûhiye, rûhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur'ân‑ı Hakîm’den gelen ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ cümlesiyle ders verilen Tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümâtı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl‑i dalâlet ve ehl‑i felsefeden aldıkları derse istinâd ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât‑ı nefsiye – Lillâhi'l‑Hamd – kalbin muzafferiyetiyle neticelendi.
Çok risalelerde kısmen o münâzaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet‑i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhândan bir tek bürhân beyân edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet‑i ecnebiye veya fünûn‑u medeniye nâmı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyaniyât mes'eleleriyle rûhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların rûhunda temizlik yapsın; Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm‑u felsefiyenin vekâleti nâmına nefsim dedi ki: “Bu kâinâttaki eşyanın tabiatıyla bu mevcûdâta müdâhaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”
O vakit, Nur‑u Kur'ân ile, sırr‑ı Tevhid, şu gelecek sûrette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:
En cüz'î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün kâinât Hàlık’ının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka sûrette olamaz. Esbâb ise bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbâb‑ı maddiyeye taksim edilecek veyâhut bütünü birden bir tek zâta verilecektir. Birinci şık muhâl olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarûrîdir.
158
Çünkü bir tek zâta, yani bir Kadîr‑i Ezelî’ye verilse; mâdem bütün mevcûdâtın intizamât ve hikmetleriyle vücûdu kat'î tahakkuk eden ilmi, herşeyi ihâta ediyor ve mâdem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor ve mâdem, bilmüşâhede, her vakit hiçten, nihâyetsiz sühûletle, nihâyetsiz san'atlı masnû'lar vücûda geliyor ve mâdem O Kadîr‑i Alîm’in, bir kibrit çakar gibi, emr‑i “kün feyekûn” ile, hangi şey olursa olsun icâd edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok risalelerde beyân ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektûb ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbât edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşâhede görülen hàrikulâde sühûlet ve kolaylık, o ihâta‑i ilmiyeden ve azamet‑i kudretten geliyor.
Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczâlı bir mürekkeble yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsûs bir eczâ sürülse, o koca kitab birden herbir göze vücûdunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de, O Kadîr‑i Ezelî’nin ilm‑i muhîtinde, herşeyin sûret‑i mahsûsası, bir mikdar‑ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr‑i Mutlak, emr‑i “kün feyekûn” ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz irâdesiyle, o yazıya sürülen eczâ gibi, gayet kolay ve sühûlet ile, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mâhiyet‑i ilmiyeye sürer, o şeye vücûd‑u haricî verir, göze gösterir, nukùş‑u hikmetini okutturur.
159
Eğer bütün eşya birden O Kadîr‑i Ezelî’ye ve Alîm‑i Külli Şey’e verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücûdunu, dünyanın ekser nev'ilerinden hususî bir mîzan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücûdunda çalışan zerreler, o sineğin sırr‑ı hilkatini ve kemâl‑i san'atını bütün dekàikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbâb‑ı tabîiye ile esbâb‑ı maddiye, bilbedâhe ve umum ehl‑i aklın ittifakıyla, hiçten icâd edemez. Öyle ise, herhalde, onlar icâd etse, elbette toplayacak. Mâdem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâ'ından nümûneler içinde vardır. Âdeta kâinâtın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o hâlde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû‑yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mîzan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor.
Ve mâdem esbâb‑ı tabîiye câhildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre manevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün, tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Hâlbuki herşeyin şekli, hey'eti, hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, mikdarlar içinde bir tek şekil ve mikdarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle hâlinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücûd vermek, ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet, bu hakikate binâen; ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ﴾ bu âyet‑i azîmenin (Hâşiye) sırrıyla, bütün esbâb‑ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücûdunu ve o vücûdun cihâzâtını mîzan‑ı mahsûsla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücûdun mikdar‑ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, dâima tazelenmekte olan ve o vücûda gelip çalışan zerrâtı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise, bilbedâhe, esbâb bu eşyaya sâhib çıkamazlar. Demek sâhib‑i hakîkileri başkadır.
160
Evet, öyle bir sâhib‑i hakîkileri var ki, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icâd eder. Çünkü toplamağa muhtaç değil. Emr‑i “kün feyekûn”e mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcûdât‑ı bahariyenin madde‑i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icâd ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrât O’nun ilim ve kudreti dâiresinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihâyet kolaylıkla icâd eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz. Seyyârât mutî' bir ordusu olduğu gibi, zerrât dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer.
Mâdem o kudret‑i ezeliyeye istinâden hareket ediyorlar ve o ilm‑i ezelînin düsturlarıyla çalışıyorlar; elbette o eserler, o kudrete göre vücûda gelir. Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla, o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Fir'avun’un sarayını harâb eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor.
Bu hakikati çok risalelerde isbât ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla pâdişaha intisab noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur; öyle de, herşey, o kudret‑i ezeliyeye intisabıyla, yüz bin defa esbâb‑ı tabîiyenin fevkınde mu'cizât‑ı san'ata mazhar olabilir.
161
Elhâsıl, herşeyin nihâyet derecede hem san'atlı, hem sühûletli vücûdu gösteriyor ki, muhît bir ilim sâhibi olan bir Kadîr‑i Ezelî’nin eseridir. Yoksa, yüz bin muhâl içinde, değil vücûda gelmek, belki imkân dâiresinden çıkıp imtina' dâiresine girecek ve mümkün sûretinden çıkıp mümteni' mâhiyetine girecek ve hiçbir şey vücûda gelmeyecek, belki de vücûda gelmesi muhâl olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhân ile şeytanın muvakkat bir şâkirdi ve ehl‑i dalâletin ve ehl‑i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhi'l‑Hamd, tam îmâna geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hàlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât‑ı kalbimi ve en hafî niyâzımı bilecek; ve en gizli ihtiyac‑ı rûhumu yerine getirdiği gibi, bana saâdet‑i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icâd edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halkedemeyen, hâtırât‑ı kalbime müdâhale edemez, niyâz‑ı rûhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saâdet‑i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise, benim Rabbim Odur ki, hem hâtırât‑ı kalbimi ıslah eder, hem cevv‑i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet’i yapıp, kapısını bana açar, “Haydi gir!‥” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünûnuna sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ân’ın lisânındaki mütemâdiyen “Lâ ilâhe illâ Hû” Fermân‑ı Kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tağayyür etmez bir rükn‑ü îmânîyi anlayınız ki nasıl bütün manevî zulümâtı dağıtır ve manevî yaraları tedâvi eder!
162
Rüyada Bir Hitâbe
İstanbul’da Dâru'l‑Hikmet’te bulunduğu zaman, Sünûhât Risalesi’nde yazdığı gayet acîb bir vâkıa‑i rûhâniye
Rüyada Bir Hitâbe
1335 senesi Eylül’ünde, dehrin hâdisâtının verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Ma'nen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya‑yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsilâtı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem‑i misâle girdim. Biri geldi dedi:
– Mukadderât‑ı İslâm için teşekkül eden bir meclis‑i muhteşem, seni istiyor.
Gittim… Gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim, selef‑i sâlihînden ve a'sârın meb'ûslarından her asrın meb'ûsları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicâb edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
– Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de re'yin var, fikrini beyân et!
Ayakta durup dedim:
– Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
– Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, gâlibiyette ne olurdu?
Dedim:
– Musîbet şerr‑i mahz olmadığı için, bazen saâdette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saâdet çıkar. Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyet-i İslâm için, farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile, kendini yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâmın saâdet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.
163
Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız ve âb‑ı hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişaf ve ihtizâzını hàrikulâde tâcil etti. Biz incinir iken, Âlem‑i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyâde incitse, bağıracaktır. Şâyet ölsek; yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hàrikalar asrındayız. İki‑üç sene mevtten sonra meydânda dirilenler var.
Biz mağlûbiyetle bir saâdet‑i àcile-i (عَاجِلَه) muvakkate kaybettik. Fakat bir saâdet‑i âcile-i (اٰجِلَه) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
– İzâh et!
Dedim:
– Devletler, milletler muhârebesi, tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gâlib olsa idik, hasmımız, düşmanımız elindeki cereyan‑ı müstebidâneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Hâlbuki o cereyan hem zâlimâne, hem tabiat‑ı Âlem-i İslâma münâfî, hem ehl‑i îmânın ekseriyet‑i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, Âlem‑i İslâmı fıtratına, tabiatına muhâlif bir yola sürecek idik. Şu medeniyet‑i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar‑ı şerîatta merdud ve seyyiâtı hasenâtına galebe ettiğinden; maslahat‑ı beşer fetvâsıyla mensûh ve intibâh‑ı beşerle mahkûm‑u inkırâz, sefîh, mütemerrid, gaddâr, ma'nen vahşî bir medeniyetin himâyesini Asya’da derûhde edecek idik.
164
Meclisten biri dedi:
– Neden şerîat şu medeniyeti (❋) reddeder?
Dedim:
– Çünkü, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir. Nokta‑i istinâdı kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür. Hedef‑i kasdı menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur. Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur. Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni böyle müdhiş tesâdümdür. Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevâ ise, şe'ni insaniyeti derece‑i melekiyeden, dereke‑i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh‑i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.
İşte onun için bu medeniyet‑i hâzıra; beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekàvete atmış; onunu mümevveh (hayâlî) saâdete çıkarmış; diğer onunu da, beyne‑beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saâdet odur ki; külle, ya eksere saâdet ola. Bu ise, ekall‑i kalîlindir ki, nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder.
165
Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâic‑i gayr-ı zarûriye, havâic‑i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfî gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemâate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn‑u Ûlânın mecmû‑u vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem‑i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde ızdırâbı cây‑i dikkattir. Zîra istiğnâ ve istiklâliyet hàssasıyla mümtâz olan Şerîattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz. Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürûr‑u a'sâr (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine çalıştığı hâlde yine istiklâllerini muhâfaza; âdeta tenâsühle o iki rûh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbâb‑ı temzic varken imtizaç olunmazsa, şerîatın rûhu olan nur‑u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esâsı olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz…
Dediler:
– Şerîat‑ı Garrâ’daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
– Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet‑i hâzıranın inkışa'ından inkişaf edecektir. Onun menfî esâsları yerine, müsbet esâslar vaz' eder. İşte nokta‑i istinâd, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adâlet ve tevâzündür. Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü'l‑vahdet de unsuriyet‑i milliyet yerine, râbıta‑i dinî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, düstur‑u teâvündür ki, şe'ni ittihâd ve tesânüddür. Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür; hevâyı tahdid eder. Nefsin hevesât‑ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder.
166
Demek, biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksan beştir. Âlem‑i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muârız kalmakla; hem istinâdsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilâsıyla istihâleye ma'rûz kalmaktan ise, âkılâne davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hàdim kılmaktır. Zîra düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır. Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese: “Öl!‥” diğeri diyecek: “Diril!‥” Birinin menfaati, zarar, ihtilâf, tedennî, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihâdımızı bizzarûre iktiza eder.
Şark husûmeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslâmın ittihâdına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir; bâkî kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emâreleri tezâhür etti. Dediler:
– Evet, ümîdvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır!‥
Tekrar biri sordu:
‑ Musîbet, cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetvâ verdiniz ki, şu musîbetle hükmetti. Musîbet‑i âmme ekseriyetin hatâsına terettüb eder. Hâzırda mükâfâtınız nedir?
167
Dedim:
‑ Mukaddimesi, üç mühim erkân‑ı İslâmiye’deki ihmalimizdir: Salât, Savm, Zekât. Zîra, yirmidört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hàlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik; beş sene yirmidört saat ta'lim, meşakkat, tahrîk ile bir nev'i namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu. “On”dan, “kırk”tan yalnız biri, ihsân ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı. (El‑Cezâu Min Cinsi'l-Amel)‥
Mükâfât‑ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gâzilik, şehâdetlik verdi. Müşterek hatâdan neş'et eden müşterek musîbet, mâzi günahını sildi.
Yine biri dedi:
‑ Bir âmir, hatâ ile felâkete atmış ise?
Dedim:
‑ Musîbet‑zede mükâfât ister. Ya âmir‑i hatâdârın hasenâtı verilecektir, o ise, hiç hükmünde… Veya hazine‑i gayb verecektir. Hazine‑i gaybda böyle işlerdeki mükâfâtı ise, derece‑i şehâdet ve gâziliktir.
Baktım meclis istihsân etti. Heyecanımdan uyandım, terli el‑pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. Gece böyle geçti…
Bediüzzaman, Yanında Başka Kitaplar Bulundurmuyordu
Bediüzzaman, yanında başka kitaplar bulundurmuyordu.
– Neden başka kitaplara bakmıyorsun? denildiğinde, buyururlardı ki;
– Herşeyden zihnimi tecrid ile Kur'ân’dan fehmediyorum.
Eserlerden nakletse de, bazı mühim gördüğü mesâili, tağyîr etmeden alırdı.
– Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun? diye sorulduğunda;
– Hakikat usandırmaz, libâsı değiştirmek istemem, buyururdu.
168
Yukarıda bir nebze zikredilmişti ki, Bediüzzaman, Hakàik‑ı Kur'âniyeye (Hâşiye) ait oniki te'lifâtını tab'ettirmişti. Bu eserlerden üç‑dördü Türkçe olup, mütebâkisi Arabî’dirler. Bu zamana kadar hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarz‑ı beyân ve ifâde ile hakikatleri isbât ediyorlar.
169
BOS SAYFA
170
tarihce_barla_cam_agaci.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya dört‑beş saat mesâfedeki Çam dağında bulundukları zaman üzerinde tefekkür ettikleri Çam ağacı
171
tarihce_yeni_said_vesika_almanya.jpgBediüzzaman Hazretleri Rusya esâretinden avdet edip Almanya’ya uğradığı zaman Almanlar tarafından 1918 tarihinde alınmış fotoğrafı
172
Dâru'l‑Hikmet’te İken Bir İnkılâb‑ı Rûhî Geçirmesi
Dâru'l‑Hikmet’te bulunduğu zamanlarda geçirdiği bir inkılâb‑ı rûhîyi, bilâhare neşrettiği bir eserinde şöyle beyân ediyor:
“Eski Said’in gâfil kafasına müdhiş tokatlar indi, “El‑Mevtü Hakkun” kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharrî etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs‑ı A'zam olan Şeyh‑i Geylânî’nin (R.A.) “Fütûhu'l‑Gayb” nâmındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı: اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَAcîbdir ki; o vakit ben, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güyâ Ehl‑i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte Hazret‑i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyât‑ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
173
Sonra İmâm‑ı Rabbânî’nin “Mektûbat” kitabını gördüm, elime aldım. Hàlis bir tefe'ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektûbat’ında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektûbların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektûb” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhânallâh! Dedim, bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Said’in bir lakabı, “Bediüzzaman” idi. Hâlbuki Hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman‑ı Hemedânî’den başka o lakabla iştihâr etmiş zâtları bilmiyordum. Demek İmâm’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektûbu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektûbu kendi derdime devâ buldum.
Yalnız İmâm, o mektûblarında tavsiye ettiği gibi çok mektûblarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: “Tevhid‑i kıble et.” Yani: “Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma.” Şu en mühim tavsiyesi, benim isti'dâdıma ve ahvâl‑i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm: “Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi arkasından gideyim?” Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: “Bu muhtelif turukların başı ve şu cetvellerin menba'ı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Hakîki tevhid‑i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'lâ mürşid de ve en mukaddes üstad da O’dur.” O’na yapıştım… (Hâşiye)”
174
Harb‑i Umumî’deki Mağlûbiyetten Sonraki Hizmetleri
“Harb‑i Umumî’de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz” diyenlere cevaben:
– Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat Ehl‑i İslâm’ın eleminden gelen teellümât beni ezdi. Âlem‑i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallâh, diyerek tebessüm eylerdi.
İstanbul’da, en büyük ve en ehemmiyetli ve te'sirli hizmet‑i vataniye ve milliyesinden birisi de “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eseriyle, gaddâr zâlimlerin yüzlerine tükürüp, izzet‑i diniyeyi ve şeref‑i İslâmiyeyi muhâfaza etmesidir. İstanbul’un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz Anglikan Kilisesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâline, altı tükürük mânâsında verdiği ma'kul ve sert cevabları, onun derece‑i cesâret ve kemâlât ve şecâatini fiilen göstermektedir. Hutuvât‑ı Sitte’yi neşrettiği zaman, Çanakkale’de muhârebe oluyordu. İstanbul’un işgalini müteâkib İngiliz Başkumandanına bu eser gösterilir ve Bediüzzaman’ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbâr kumandan, i'dâm kararıyla vücûdunu ortadan kaldırmak istedi ise de; fakat kendisine, Bediüzzaman i'dâm edilirse, bütün Şarkî Anadolu, İngiliz’e ebediyen adâvet edeceği ve aşîretler her ne bahâsına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.
İstanbul’da, İngilizler desîseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemâyı lehlerine çevirmeğe çalışmalarına mukâbil, Bediüzzaman, “Hutuvât‑ı Sitte” adlı eseri ve İstanbul’daki fa'âliyeti ile; İngiliz’in, Âlem‑i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek, Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.
175
Bu hizmetine dair kendi ifâdesinden bir parça:
“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı’nın toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük dâire‑i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından, Meşîhat‑i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâsı idim. Bana dediler: “Bir cevab ver. Onlar, altı suâllerine altıyüz kelime ile cevab istiyorlar.” Ben dedim: “Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hattâ bir kelime ile değil, belki bir tükürük ile cevab veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım geliyor… Tükürün o ehl‑i zulmün o merhametsiz yüzüne!… demiştim.”
Bediüzzaman’ın Ankara’ya Dâvet Edilmesi
İstanbul’daki bu çok ehemmiyetli ve muvaffakıyetli hizmetinden, Türk milletine pek ziyâde menfaatler husûle geldiğini müşâhede eden Ankara hükûmeti; Bediüzzaman’ın kıymet ve ehemmiyetini takdir ederek, Ankara’ya dâvet ederler. M. Kemâl Paşa, şifre ile dâvet etmiş ise de cevaben:
– Ben, tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum. Siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyâde burayı daha tehlikeli görüyorum, demiştir.
Üç defa şifre ile dâvet ediliyor. Eski Van Vâlisi, dostu Meb'ûs Tahsin Bey vâsıtasıyla dâvet edildiği için, nihâyet karar verir ve Ankara’ya gelir. Ankara’da alkışlarla karşılanır. Fakat ümîd ettiği muhîti bulamaz. Kendisi, Hacı Bayram civarında ikamet eder. Meclis‑i Meb'ûsân’da, dine karşı gördüğü lâkaydlık ve garblılaşmak bahânesi altında, Türk milletinin kudsî mefâhir‑i tarihiyesi olan Şeâir‑i İslâmiyeden bir soğukluk gördüğü için, meb'ûsların ibâdete, bilhassa namaza müdâvim olmalarının lüzum ve ehemmiyetine dair bir beyânnâme neşreder ve meb'ûslara dağıtır. Kâzım Karabekir Paşa da M. Kemâl’e okur. O beyânnâme şudur.
176
Meb'ûsâna Hitâb
يَا اَيُّهَا الْمَبْعُوثُونَ اِنَّكُمْ لَمَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظ۪يمٍ
“Ey mücâhidîn‑i İslâm ve ey ehl‑i hall ve akd!‥
Bu fakirin, bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi ricâ ediyorum.
1. Şu muzafferiyetteki hàrikulâde ni'met‑i İlâhiye bir şükür ister ki devam etsin, ziyâde olsun. Yoksa, ni'met böyle şükür görmezse, gider. Mâdemki Kur'ânı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur'ânın en sarîh ve en kat'î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır; tâ O’nun feyzi, böyle hàrika sûretinde üstünüzde tevâlî ve devam etsin.
2. Âlem‑i İslâm’ı mesrûr ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idâmesi, Şeâir‑i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zîra Müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.
3. Bu âlemde, evliyâullâh hükmünde olan gâzi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz!‥ Kur'ânın evâmir‑i kat'îsine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî gürûha refîk olmaya çalışmak, àlî himmetlilerin şe'nidir. Yoksa burada kumandan iken, orada bir neferden istimdâd‑ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya‑yı deniye, şân ve şerefiyle öyle bir metâ' değil ki, aklı başındaki insanları işbâ' etsin, tatmin etsin ve maksûd‑u bizzat olsun…
4. Bu millet‑i İslâm’ın cemâatleri, her ne kadar bir cemâat namazsız kalsa, hattâ fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan’da, umum memurlara dair en evvel sordukları suâl bu imiş: “Acaba namaz kılıyorlar mı?” derler, namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
177
Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim sordum: Sebeb nedir?
Dediler ki: Kaymakamımız namaz kılmıyordu; öyle dinsizlere nasıl itâat edeceğiz?… Hâlbuki bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.
5. Enbiyânın ekseri Şarkta ve hükemânın ağlebi Garbda gelmesi Kader‑i Ezelînin bir remzidir ki, Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değildir. Mâdem Şark’ı intibâha getirdiniz; fıtratına muvâfık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebâen‑mensûra gider veya sathî kalır.
6. Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı İngiliz, dindeki kayıdsızlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki; Yunan kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat‑ı İslâmiye ve selâmet‑i millet nâmına bu ihmali, a'mâle tebdil etmeniz gerektir.
Görülüyor ki, İttihâdçıların o kadar azîm ve sebat ve fedâkarlıklarıyla; hattâ, İslâmın şu intibâhına da sebeb oldukları hâlde, bir kısmı dinde lâübâlîlik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için, onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.
7. Âlem‑i küfür, bütün vesâitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, misyonerleriyle, Âlem‑i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettikleri hâlde; Âlem‑i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak‑ı dâlle-i İslâmiye, birer kemmiye‑i kalîle-i muzırra sûretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet, metânetini ve salâbetini sünnet ve cemâatle muhâfaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet‑i habîsesinden süzülen bir cereyan‑ı bid'akârâne sînesinde yer tutamaz. Demek Âlem‑i İslâm içinde mühim ve inkılâbvâri bir iş görmek; İslâmiyetin desâtirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.
178
8. Za'f‑ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet‑i sefîhânesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet‑i Kur'ânın zaman‑ı zuhûru geldiği bir ânda, lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez. Menfîce tahribkârâne iş ise, bu kadar rahnelere ma'rûz kalan İslâm, zâten muhtaç değildir.
9. Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven cumhûr‑u mü'minîndir ve bilhassa tabaka‑i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve tutar ve size minnetdârdır ve fedâkârlığınızı takdir ederler ve intibâha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal ile onlara ittisal ve istinâd etmeniz, maslahat‑ı İslâm nâmına zarûrîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftûnu, frenk mukallidlerini avâm‑ı müslimîne tercih etmek, maslahat‑ı İslâma münâfî olduğundan; Âlem‑i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdâd edecektir.
10. Bir yolda dokuz ihtimal‑i helâket, tek bir ihtimal‑i necât varsa; hayatından vazgeçmiş mecnûn bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden namaz gibi, zarûriyât‑ı diniyenin imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimal‑i necât var; yalnız gaflet, tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar‑ı dünyevî olabilir. Hâlbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal‑i zarar var. Yalnız gaflete, dalâlete istinâd eden tek bir ihtimal‑i necât olabilir.
179
Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahâne bulunabilir? Hamiyet nasıl müsâade eder? Bâhusus, bu mücâhidîn kumandanlar ve Büyük Meclis taklid edilir. Kusurlarını, millet ya taklid veya tenkid edecek. İkisi de zarardır. Demek onlarda Hukukullâh, hukuk‑u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr‑ı tevâtür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbarâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata‑i nefis ve vesvese‑i şeytandan gelen bir vehmi kabûl eden adamlarla, hakîki ve ciddi iş görülmez.
Şu inkılâb‑ı azîmin temel taşları sağlam gerek… Şu meclisin şahsiyet‑i maneviyesi, sâhib olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ‑yı saltanatı derûhde etmiştir. Eğer Şeâir‑i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ‑yı hilâfeti dahi vekâleten derûhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç; fakat an'ane‑i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan; şu fıtratı bozulmayan ve lehviyât‑ı medeniye ile ihtiyacât‑ı rûhiyesini unutmayan milletin hâcât‑ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecbûriye, mânâ‑yı hilâfeti tamamen kabûl ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o mânâyı idâme etmek için, kuvveti dahi verecek. Hâlbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarîkiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak‑ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak‑ı asâ ise, ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا﴾ âyetine zıttır.
180
Zaman, cemâat zamanıdır. Cemâatin rûhu olan şahs‑ı manevî daha metîndir ve tenfîz‑i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyâde muktedirdir. Halife‑i şahsî, ancak ona istinâd ile vezâifini derûhde edebilir. Cemâatin rûhu olan şahs‑ı manevî eğer müstakîm olsa, ziyâde parlak ve kâmil olur. Eğer fenâ olsa pek çok fenâ olur. Ferdin iyiliği de, fenâlığı da mahdûddur. Cemâatin gayr‑ı mahdûddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenâlıkla bozmayınız.
Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarûrî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhâfaza etmektir. Yoksa şuûrsuz olarak, şuûrlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, za'f‑ı milliyeti gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkîf etmez, teşci' eder.”
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
181