47
Birinci Kısımİlk Hayatı
48
Bediüzzaman Said Nursî, (Rûmî 1293) tarihinde Bitlis Vilâyeti’ne bağlı Hizan Kazası’nın İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyü’nde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye’dir. Dokuz yaşına kadar peder ve vâlidesinin yanında kaldı. O esnâda bir hâlet‑i rûhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullâh’ın, ilimden ne derece feyizyâb olduğunu tedkike sevketti. Molla Abdullâh’ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezâhür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı.
Bunun üzerine ciddi bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyü’nde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Hâlet‑i fıtriyeleri icâbı, dâima izzetini (Hâşiye) koruması ve hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’ta ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi.
Bir müddet sonra Pirmis Karyesi’ne, sonra Hizan Şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu. Bu dört talebe birleşip, kendisini dâima tâciz ettiklerinden bir gün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhâr‑ı acz ile arkadaşlarını şikâyet etmeyerek şöyle dedi:
49
– Şeyh Efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit, dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.
Seyyid Nur Muhammed, küçük Said’in bu mertliğinden hoşlanarak:
– Sen benim talebemsin, kimse sana ilişemez! buyurdu.
Bu hâdiseden sonra “Şeyh Talebesi” diye yâdedildi. Burada bir müddet kaldıktan sonra, biraderi Molla Abdullâh ile beraber Nurşin Köyü’ne geldiler. Yaz olması dolayısıyla, ahâli ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylası’na gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullâh ile bir gün döğüşmüş. Tağî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said’e:
– Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhûr Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyla, hocasına şu yolda cevab verir:
– Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu hâlde burada hocalık hakkınız yoktur!. diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.
Şarkî Anadolu’da medrese teşkilâtındaki hususiyetlerden birisi şudur ki: İcâzet almış bir âlim, istediği köyde hasbeten Lillâh bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sâhibi tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından te'min edilir; hoca meccânen ders verir, talebelerin iâşe ve levâzımatını da halk derûhde ederdi. Bunların içinde yalnız Molla Said, hiçbir sûretle zekât almıyordu. Zekât ve başkasının eser‑i minneti olan bir parayı kat'iyyen kabûl etmiyordu. (Hâşiye‑1)
50
Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hizan’a döndü. Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür:
Kıyâmet kopmuş, kâinât yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihâyet sırat köprüsünün başına gidip durmak hâtırına gelir: “Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim” der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân‑ı İzâm hazerâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır.
Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil‑i ilim için (Hâşiye‑2) büyük bir şevk uyandırır. Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvâs Nahiyesi’ne gider. Burada icra‑yı tedrîs eden meşhûr Molla Mehmed Emin Efendi, kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir. Bir gün bu meşhûr müderris câmide ders okutmakta iken, Molla Said i'tirâz ederek:
– Efendim, öyle değil!.
Hitâbında bulunur. Okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mir Hasan Velî Medresesi’ne gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icâb eden yedi ders kitabını terkederek, sekizinci kitaptan okuduğunu söyledi.
Birkaç gün sonra Vastan Kasabası’na gitti ise de, orada tebdil‑i hava için ancak bir ay kadar kaldı; bilâhare Molla Mehmed isminde bir zâtın refâkatinde Erzurum Vilâyeti’ne tâbi Bayezid’e hareket etti. Hakîki tahsiline işte bu tarihte başlar.
51
Bu zamana kadar hep “Sarf” ve “Nahiv” mebâdîleriyle meşgul olmuştu ve “İzhâr”a kadar okumuştu. Bayezid’de Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakîki ve ciddi tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek garîbdir. Zîra Şarkî Anadolu usûl‑ü tedrîsiyle, “Molla Câmî”den nihâyete kadar ikmal‑i nüsah etti. Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihâyet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebâkisini terkeyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretleri ne için böyle yaptığını suâl edince Molla Said cevaben:
– Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherât kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab'ıma muvâfık olanlara çalışırım, demiştir.
Maksadı ise, esâsen kendisinde fıtraten mevcûd bulunan icâd ve teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücûda getirmek (Hâşiye) ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi' etmemekti. Bu sûretle, ale'l‑usûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünûnun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.
52
Bunun üzerine hocalarının; “hangi ilim tab'ına muvâfık” olduğu suâline cevaben:
– Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyâhut hiçbirisini bilmiyorum, der.
Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında “Cem'ül‑Cevâmi'”, “Şerhü'l‑Mevâkıf”, “İbnü'l‑Hacer” gibi kitapların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütâlaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat‑ı zâhirî ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suâle tereddüdsüz derhâl cevab verirdi.
53
O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış
Evvelâ: Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyâzete başladı. Hükemâ‑i İşrâkìyyûn, tedrîc kanunu mûcibince vücûdlarını riyâzete alıştırmışlardı. O ise, tedrîce riâyet etmeyerek, birdenbire riyâzete daldı. Gün geçtikçe, vücûdu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulemâ‑i İşrâkìyyûn’un, “Riyâzetin küşâyiş‑i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Sâniyen: İmâm‑ı Gazâlî Hazretlerinin “İhyâu'l‑Ulûm”unda tasavvuf nokta‑i nazarında دَعْ مَا يُر۪يبُكَ اِلٰى مَا لَا يُر۪يبُكَ kaidesine ittibâen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
Sâlisen: Nâdir konuşuyordu. Kürdlerin edîb dâhîlerinden Molla Ahmed Hânî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe‑i saâdetine kapanır, bazen geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahâli, Bediüzzaman’a: “Ahmed Hânî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur” diyordu. Bu hâli – müşârün‑ileyhin – kerâmetine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç‑ondört yaşlarında idi.
Sonra, ulemâdan mümtâz sîmâlarla mülâkat etmeye karar verdi; ve Bağdat’a, ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve‑i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:
54
– Ben henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabûl etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhâvere cereyan etti.
Molla Abdullâh: Sizden sonra ben Şerh‑i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Ben seksen kitab okudum.
Molla Abdullâh: Ne demek?
Bediüzzaman: İkmal‑i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.
Molla Abdullâh: Öyle ise seni imtihan edeyim?
Bediüzzaman: Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullâh, biraderini imtihan eder. Kifâyet‑i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i kendisine üstad kabûl etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihâyet talebeler, Molla Abdullâh’ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da; Molla Abdullâh cevaben – nazar değmemek için “Ben ona ders veriyorum”, demiş ve talebelerini aldatmıştı.
Molla Abdullâh’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt’e gelir. Orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullâh, Molla Said’e:
– Geçen sene “Süyûtî” okuyordunuz, bu sene “Molla Câmî”yi mi okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Evet “Câmî”yi bitirdim.
Molla Fethullâh hangi kitabı sordu ise, “bitirdim” cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:
55
– Geçen sene deli idin, bu sene de mi delisin?
Bediüzzaman: İnsan başkasına karşı kesr‑i nefis için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat‑i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz, der.
Molla Fethullâh hangi kitaptan sordu ise, cevabını güzelce verir.
Bunun üzerine bu muhâvereyi dinleyen ve bir sene evvel Said’in hocasının hocası bulunan Molla Ali‑i Suran nâmındaki zât, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullâh: Pek a'lâ, zekâda hàrikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makàmât‑ı Harîriye’den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.
Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.
Molla Fethullâh: Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmu'u nâdirdir, diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman orada iken, Cem'ül‑Cevâmi' kitabını, günde bir‑iki saat iştigâl etmek üzere bir haftada hıfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullâh şu kelâmı söyleyerek kitabın üzerine yazdı: قَدْ جَمَعَ ف۪ي حِفْظِهِ « جَمْعُ الْجَوَامِعِ » جَم۪يعَهُ ف۪ي جُمْعَةٍ
Bu hâl Siirt’te şüyû bulmuş ve Molla Fethullâh, ulemâya:
– Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne suâl ettimse bilâ‑tevakkuf cevab verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım, diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ulemâ bir yerde toplanarak Bediüzzaman’ı dâvet ederler. Bediüzzaman, intihâb ettikleri bütün suâllerine bilâ‑tereddüd cevab verirken, Molla Fethullâh’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevab veriyordu. Bunu gören ulemâ, Bediüzzaman’ın hàrikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve senâ ettiler. Bu hâl etrafta işitilir. Ahâli, kendisine veliyullâh derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar.
56
Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takım âlim ve talebelerin rekabetlerini arttırdı. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlûb edemedikleri Bediüzzaman’ı kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, mes'eleden haberdar olan Siirt ahâlisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahâli nazarında büyük mevkii olduğu için, derhâl muârızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muârızları bulunan talebe ve ehl‑i ilmin câhillere hedef olmamasını te'min için kendisi odadan çıkıp muârızları tarafından telef edilse bile ehl‑i ilmin işine câhillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilâfı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye:
– Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhâfaza ediniz! diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihâyet ihtilâf bertaraf edilmiştir. Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhâfaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman:
– Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız. Binâenaleyh, mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvâfık olmadığından gelemeyeceğim ve hatâ da benimdir, cevabında bulunarak jandarmaları reddetmiştir.
Bu esnâda onbeş‑onaltı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve‑i bedeniyece pek çevik ve metîndi. “Said el‑Meşhûr” lakabıyla yâdediliyordu. Siirt’te, kendisiyle mücâdele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suâllere cevab vereceğini, kimseye suâl sormayacağını ilân etti.
Sonra tekrar Bitlis’e geldi. Bitlis’te bir‑iki şeyh hânedânının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesâdı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince; Molla Said’i, Şeyh Emin Efendi’ye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:
– Henüz çocuk olduğundan kàbil‑i hitâb değildir, der.
Bu söz Molla Said’e tebliğ edildiği ânda, zâten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi’nin huzuruna çıkarak elini öper ve:
57
– Efendim, beni imtihan ediniz; kàbil‑i hitâb olduğumu isbât etmek isterim, der.
Şeyh Emin Efendi, mütenevvi' ilimlerden ve en müşkül mes'elelerden onaltı suâl tertib ederek sorar. Molla Said, suâllerin umumuna cevab verdikten sonra, Kureyş Câmii’ne gider, ahâliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahâlisinin bir kısmı Molla Said’e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vâli, büyük bir vukûâta meydân vermemek için Bediüzzaman’ı nefyeder.
Bu defa da Şirvan’a gider. Zâten infirad eden böyle zâtların muârızları pek çok bulunur. Bilhassa mücâdele‑i ilmiyede mağlûb düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said’i ahâli nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her hususatını tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasılsa, kazâen sabah namazını geçirmiş. Buna vâkıf olan hasımları, “Molla Said, namazı terketmiştir” diyerek ahâli arasında işâada bulundular. Molla Said’den soruldu ki:
– Niçin herkes bunu böyle söylüyor?
Molla Said:
– Evet, esâssız bir şey, âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hatâ bendedir. Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itâbı, diğeri nâsın ta'rizi. Bunun esâs sebebi ise, geceleyin âdet edindiğim vird‑i şerîfi terkettiğimdir. İşte âlemin rûhu bu hakikate temâs etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatâyı isimlendirmişler, cevabını verir.
Şirvan’da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:
– Aman efendim, Siirt’e bir çocuk gelmiş, kendisi ondört‑onbeş yaşında, umum ulemâyı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi dâvete geldim, der.
Molla Said de şu dâvete icâbet ederek Siirt’e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsâf ve kıyafetini sorar. O adam:
– Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı. Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum ulemâyı ilzam etti.
58
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukûâtının şimdi civar köylerde şüyû bulduğunu anlayarak geriye döner, dâvete icâbet etmez.
Bilâhare Siirt’e bağlı Tillo Kasabasına gitti. Meşhûr bir türbeye kapandı. Orada hàrika olarak Kamus‑u Okyanus’u Bâbü's‑Sin’e kadar hıfzetti. Ne fikre binâen kamusu hıfzettiği sorulduğunda:
– Kamus, her kelimenin kaç mânâya geldiğini yazıyor; ben de bunun aksine olarak her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücûda getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu. Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri, kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek, kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanâat ediyordu.
– Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde;
– Bunlarda hayat‑ı ictimâiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazife‑şinâslık ve çalışma bulunduğunu müşâhede ettiğim için cumhûriyet‑perverliklerine mükâfâten kendilerine muâvenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur… (Hâşiye)
Tillo’da iken, bir gece Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî (K.S.) Hazretlerini rüyasında görür. Geylânî Hazretleri (K.S.) kendisine hitâben:
59
– Molla Said! Mîran aşîreti reisi Mustafa Paşa’ya gidiniz ve kendisini tarîk‑ı hidayete dâvet ediniz. Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve emr‑i mârufa müdâvim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.
Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedârikini yaparak Mîran aşîretine doğru Tillo’dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa’nın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyâm ettikleri hâlde Molla Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşanın nazar‑ı dikkatini celbedince, aşîret binbaşılarından Fettâh Bey’den kim olduğunu sorar. Fettâh Bey, meşhûr Molla Said olduğunu bildirir. Hâlbuki Paşa, ulemâdan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhâr etmemişti. Molla Said’e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:
– Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terkedip namazını kılacaksın veyâhut seni öldüreceğim! demesinden paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said’e ne için geldiğini tekrar sorar. Molla Said:
– Sana söyledim ya‥ onun için geldim, der. Mustafa Paşa çadırın direğinde asılı bulunan Said’in kılıncına işâret ederek:
– Bu pis kılınçla mı?
Bediüzzaman:
– Kılınç kesmez, el keser cevabında bulunur.
Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak biraz gezindikten sonra içeriye girer. Bediüzzaman’a:
– Benim Cezîre’de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri’ne atarım.
Molla Said:
– Bütün ulemâyı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ulemâya cevab verince sizden bir şey isterim ki, o da mavzer tüfeğidir. Şâyet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim, der.
60
Bu muhâvereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezîre’ye giderler. Yolda, Paşa, kat'iyyen Molla Said’le konuşmaz. Bâni Hanı dedikleri mevkie gelince, yorgunluğundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanır uyanmaz etrafında bütün Cezîre âlimlerinin, kitapları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir. Cezîre âlimleri Molla Said’in şöhretini işittikleri için, mebhût ve hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak Molla Said’in suâline intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir‑iki âlimin çayını da içer, onlar farkedemezler. Mustafa Paşa, hocalara hitâben:
– Ben okumuş değilim, fakat Molla Said ile mücâdelenizde mağlûb olacağınızı şimdi anlıyorum. Zîra bakıyorum ki, siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz hâlde, Molla Said kendi çayını içtikten başka, iki‑üç bardak da sizin çayınızı içti.
Bunun üzerine, biraz latîfe ettikten sonra Molla Said bu âlimlere karşı;
– Efendiler! Bendeniz va'detmişim, hiç kimseye suâl sormam, binâenaleyh suâllerinize muntazırım, der.
Bu hocalar kırk kadar suâl sorarlar. Umumuna cevab verdikten sonra her nasılsa Molla Said bir suâlin cevabını yanlış söylediği hâlde karşısındakiler doğru telâkki ederek tasdik etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak:
– Affedersiniz, bir suâlin cevabını yanlış söylediğim hâlde farkına varmadınız, diyerek cevabını tashih eder.
Hocalar dediler:
– İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz!
Sonra o hocalardan bir kısmı Molla Said’den ders almaya gelirler.
Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar.
Molla Said, ilimdeki emsâlsiz hàrika isti'dâdı derecesinde vücûdca da gayet idmanlı ve kuvvetli idi. Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı. Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi. Hiçbirisi güreşte bile onu mağlûb edemezdi.
Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gayet serkeş ve ta'limsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder. Molla Said’e binmek için verir. (Allâhu a'lem, attan düşüp ölmesini istemiş.) Onaltı yaşında bulunan Molla Said, serkeş atı biraz dolaştırdıktan sonra koşturmayı arzu eder. At, onun verdiği istikametten çıkarak başka bir istikamete doğru koşar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz. Nihâyet çocukların bulunduğu yere gider. Cezîre ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar. Nihâyet etraftan imdâda ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz, ölü sûretinde görünce Molla Said’i öldürmek isterler. Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitâben:
61
– Hakikate bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş; zâhire bakılırsa at öldürmüş; sebebe bakılırsa, Kel Mustafa öldürmüş, çünkü bu atı bana o verdi. Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım, ölmüş ise sonra muhârebe edelim, diyerek attan inerek çocuğu kucaklar; çocukta hareket görmeyince soğuk suyun içine batırıp çıkarır. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahâli mütehayyir kalırlar.
Bu acîb vak'a üzerine bir müddet Cezîre’de kaldıktan sonra, talebesi Molla Sâlih ile bedevî Arabların meskeni olan Biro’ya giderler. Orada biraz kalınca tekrar Mustafa Paşa’nın eskisi gibi zulme başladığını işitir, yanına gider ve ona nasihat eder, tehdid eder. Bir gün bir münâkaşa arasında Mustafa Paşa’ya:
– Yine mi zulme başladın, seni Hak nâmına öldüreceğim! tehdidinde bulunur. Paşa’nın kâtibi ortaya atılır. O sırada Molla Said, Mustafa Paşa’yı zulmünden dolayı çok tahkîr eder.
Paşa bu tahkîre tahammül edemeyerek, öldürmek için üzerine hücum eder; fakat Mîran ağaları zabtederler. Nihâyet Mustafa Paşa’nın oğlu Abdülkerim, Molla Said’e yaklaşarak:
– Onun akîdesi yanlıştır; ricâ ederim, şimdilik buradan başka yere teşrîf ediniz, der.
Abdülkerim’in sözünü kırmaz, yalnız olarak, bedevîlerin meskeni olan Biro Çölü’ne doğru hareket eder. Yolda bedevî eşkıyâlarına tesâdüf eder. Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Said’in silâhı mavzer olduğundan, eşkıyâlara doğru kurşun atmaya başlar, eşkıyâlar çekilirler. Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesâdüf eder. Bu defa eşkıyâlar çok olduğundan etrafını çevirirler. Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak:
– Ben bunu Mîran aşîretinin içinde gördüm. Bu meşhûr bir adamdır deyince, derhâl bedevîler çekilerek kusurlarının af buyrulmasını dilerler. Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhâfızlık yapmak istemişlerse de Molla Said reddedip, yalnız olarak yoluna devam eder.
62
Birkaç gün sonra Mardin’e gelir. Mardin ulemâsı muârazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar, evlâdları yaşında olan genç Said’de hàrika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabûl ederler.
Bu esnâda, Mardin’e gelen iki talebeye tesâdüf etti. Bunlardan birisi, Cemâleddin‑i Efganî’ye mensûb olup; diğeri, Tarîkat‑ı Sinûsiyeden idi. Bunlar vâsıtasıyla hem Cemâleddin‑i Efganî’nin mesleğine, hem de Tarîk‑ı Sinûsî’ye âşinâlık peydâ etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyâsî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat‑ı siyâsiyesi Mardin’de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe‑i kahrıyla, elleri bağlı, muhâfız nezâretinde Bitlis’e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için, kayıdların açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabûl etmeyince, demir kayıdları bir mendil gibi açarak önlerine atar, jandarmalar, bu hâli kerâmet addedip hayretler içinde kalırlar. Teslîmiyetle, ricâ ve istirham ile:
– Biz şimdiye kadar muhâfızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz! derler. (❋)
Bitlis’te iken bir gün kendilerine vâli ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:
– Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsîl eden bir zâtın irtikâb ettiği bu muâmeleyi kabûl edemem! diyerek içki meclisine gider. Evvelâ içki hakkında bir Hadîs‑i Şerîf okuduktan sonra pek acı sözler söyler. Vâlinin vurdurmak için işâret etmesi ihtimaline binâen de bir elini rovelverinin bulunduğu yerde tutar. Fakat vâli fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zât olduğundan, kat'iyyen ses çıkarmaz. Oradan ayrılınca vâlinin yâveri genç Said’e:
– Ne yaptınız? Söyledikleriniz, i'dâmınızı mûcibdir, der.
Genç Said:
– İ'dâm hayâlime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise bir münkeri def'etmek için ölürsem ne zararı var? Cevabında bulunur.
63
Oradan avdetinden bir‑iki saat sonra, iki polis vâsıtasıyla vâli kendisini istetir. Vâlinin odasına girerken vâli hürmet ve ta'zîmle genç Said’i karşılayarak elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek:
– Herkesin bir üstadı vardır. Sen de benim üstadımsın, der.
Genç Said’in Serbestiyet ve Hürriyet Aşkı ve Kırk Kadar Kitabı Ezberlemesi
Genç Said, fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının tahdid olunmasını sevmez, her hâlinde, her hareketinde gayet serbest olmasını arzu eder ve dâima; “Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem.” derdi. Bunun içindir ki, ilk İstanbul’a teşrîflerinde yine her kayıttan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşâhede edilmiştir.
Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa’dan gelen müdhiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe‑i tabîiyeden doğan dehşetli bir istibdâd‑ı mutlakın hilâf‑ı Kur'ân prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itâat etmemeyi ve hakîki hürriyet‑i meşrûa olan İslâmî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis’te iken onbeş‑onaltı yaşlarında idi. Henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün ma'lûmâtı “Sünûhât” kabîlinden olduğu için uzun uzadıya mütâlaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn‑i bülûğa vâsıl olduğundan mı veyâhut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünûhât yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu. Bilhassa Din‑i İslâm’a vârid olan şek ve şübheleri reddetmek için “Metâli'” ve “Mevâkıf” nâm eserler ile ulûm‑u âliye (اٰلِيَه) (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve àliyeye (عَالِيَه) (Tefsir ve İlm‑i Kelâma) dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitapların üç ayda bir kere devrine muvaffak oluyordu. Molla Said’in iki mütezâd hâli vardı:
64
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa onu anlamaması, mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütâlaa değil konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said, günde bir‑iki cüz okumak sûretiyle Kur'ânı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'ânın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünûhât ile, tekmîli müyesser olmadı:
Birincisi: Kur'ânın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; İkincisi: Kur'ân hakàikının hıfzının daha ziyâde lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'ân hakàikının anahtarı olacak ve şübehâta karşı muhâfaza ve mukàbele edecek hikmet ve fünûn‑u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak sûretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
“Mirkât” ismindeki kitabı, hâşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın hâşiye ve şerhi ile kendi nokta‑i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvâfık olup ancak üç kelime tevâfuk etmemiş; bu tevcîhleri de ulemânın tahsinine mazhar olarak kabûl edilmiştir.
Bir gün Bitlis meşâyihinden Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine bedduâ ettiğini, birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşârün‑ileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Said’e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Said’in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitâben:
– “Molla Said, gel beni ziyaret et, gideceğim” demesi üzerine hemen gider, ziyaret eder ve şeyhin uçup gittiğini görünce uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyhin hânesinden mâtem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefât ettiğini haber alır. Mahzûn olarak geriye döner.
65
﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اٰم۪ينَ
Molla Said, Şark’ın büyük ulemâ ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman‑ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Muhammed Küfrevî gibi zevât‑ı àliyenin herbirisinden ilm ü irfan hususunda ayrı ayrı derslere nâil olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemâdan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullâh ve Şeyh Fethullâh Efendilere de ziyâde muhabbeti vardı.
Molla Said’in “Bediüzzaman” Lakabını Alması
Van’da mâruf ulemâ bulunmadığından, Hasan Paşa’nın dâveti üzerine Molla Said Van’a gitti. Van’da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seyahatle tedrîs ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van’da bulunduğu müddet, vâli ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asırda, yalnız eski tarzdaki İlm‑i Kelâmın, İslâm Dini hakkındaki şek ve şübhelerin reddine kâfî olmadığına kanâat hâsıl etmiş ve fünûnun tahsiline lüzum görmüştür. (Hâşiye‑1)
Bu kanâati hâsıl ettiği o zamanda, ulûm‑u müsbete denilen bütün fenleri tetebbu'a başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyâziyât, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esâslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütâlaası sâyesinde hakkıyla anlamıştır.
66
Meselâ: bir Coğrafya muallimini, mübâhaseye girişmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek sûretiyle, ertesi gün Van Vâlisi merhum Tâhir Paşa’nın konağında onu ilzam eder. Ve yine aynı sûrette bir muâraza neticesinde beş gün zarfında Kimya‑yı Gayr-ı Uzvîyi (İnorganik Kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muârazaya girişir ve onu da ilzam eder.
İşte pek genç yaşındaki mezkûr hàrikulâdeliklere ve bahr‑i ummân hâlinde bir ilme mâlikiyetine şâhid olan ehl‑i ilim, Molla Said’e “Bediüzzaman” lakabını vermiştir. Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütâlaalar ve ilmî ve dinî tedrîs usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac‑ı zarûrîlerini nazar‑ı itibara almakla kendisine mahsûs bir usûl‑ü tedrîs icâd eder. Bu da, hakàik‑ı diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izâh ve beyân tarzlarıyla isbât etmek sûretiyle talebelerini tenvir etmektir.
Molla Said’in Bazı Hususlarda Ulemâya Muhâlif Bulunması
Molla Said, Van’da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havâlinin ulemâsına muhâlif bulunuyordu. (Hâşiye‑2) Bu hususlar şunlardır:
1. Kat'iyyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabûl etmemek. Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz ve dâimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musîbetler içerisinde yaşadığı hâlde kimseden para ve mukàbelesiz hediye almadığı, bilmüşâhede görülmüştür.
2. Hiçbir âlimden suâl sormamak. Yirmi sene zarfında, dâima ancak sorulanlara cevab vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: “Ben ulemânın ilmini inkâr etmem; binâenaleyh kendilerinden suâl sormak fazladır. Benim ilmimden şübhe edenler varsa sorsunlar, onlara cevab vereyim.”
3. Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men'etmek… Onları da yalnız Rızâ‑yı İlâhî için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iâşe ederdi.
4. Dâima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peydâ etmemek… Bunun içindir ki: “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” demiştir. Bu hâlin sebebi sorulunca: “Bir zaman gelecek, herkes benim hâlime gıbta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misâfirhâne nazarıyla bakıyorum” derdi.
67
Van’da bulunduğu vakit, merhum Vâli Tâhir Paşa, Avrupa kitaplarını tetebbu' ederek kendisine suâller tertib edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmağa başladığı hâlde, cevabında tereddüd etmezdi. Bir gün kitapları görür ve Tâhir Paşa’nın bunlardan suâl tertib ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevâsını elde eder.
O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır’daki Câmiü'l‑Ezher’e mukâbil Bitlis ve Van’da “Medresetü'z‑Zehrâ” isminde bir dâru'l‑fünûn vücûda getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu tasarlıyordu.
Van’da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab nâmındaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tâhir Paşa’ya, mezkûr dağların başında Temmuzda bile buz bulunduğunu söyler. Tâhir Paşa i'tirâz eder ve “Temmuzda kat'iyyen oralarda buz bulunmaz” iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tâhir Paşa’ya yazdığı ilk Türkçe mektûbunda der:
– Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin ma'lûmâtında münhasır değildir, vesselâm!
Molla Said, aşîretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdâhale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhâl barıştırırdı. Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile Mîran Reisi Mustafa Paşa’yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa’ya:
– Daha tevbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:
– Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir.
Mustafa Paşa, at ile para teberru etmek ister. Bediüzzaman reddederek:
– Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bâhusus sizin gibi zâlimden nasıl para alırım? Ve siz gâliba tevbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezîre’ye ulaşamazsınız, demiştir.
Ve hakikaten Cezîre’ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.
68
Bediüzzaman, riyâziyede hàrikulâde bir sür'at‑i intikale mâlik idi. Herhangi bir müşkül mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ Cebir Mukàbele ilminde bir risale te'lif etmişti. Tâhir Paşa nezdinde hesab mes'eleleri münâkaşa mevzûu olduğunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse başkaları ve en mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umumunda dâima birinci gelirdi. Bir defasında şöyle bir suâl sordular:
– Onbeş müslim, onbeş gayr‑ı müslim farzedilerek, birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr‑ı müslime isabet etmesi matlûbdur. Nasıl taksim edilir?
Bu suâle cevaben:
– Bunların yüz yirmidört vaziyet‑i muhtemelesi vardır, diyerek yapar.
Hem de der:
– Bundan daha müşkülünü de kendim icâd ederim. İkibin beşyüz vaziyet‑i muhtemeleye göre yaparım.
İki saat zarfında yüz adamdan elli aded gayr‑ı müslimi o vaziyette taksim eder ki, dâima kur'ayı gayr‑ı müslime düşürür. Ve hattâ beş yüz gayr‑ı müslim olmakla iki yüz elli bin vaziyet‑i muhtemele üzerine bir mes'ele çıkarttı ve Tâhir Paşa’ya göstererek bir risale şeklinde yazdı. (Hâşiye)
Bediüzzaman, Van’da bulunduğu zamanlarda, Vâli Tâhir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van’daki ikameti esnâsında, Âlem‑i İslâmın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tâhir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:
İngiliz Müstemlekât Nâzırının Kur'ânı Kaldırma Planının Bediüzzaman’da Uyandırdığı Te'sir
İngiliz Meclis‑i Meb'ûsânı’nda Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'ân‑ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta:
“Bu Kur'ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'ânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kur'ân’dan soğutmalıyız” diye hitâbede bulunmuş.
69
İşte bu müdhiş haber, O’nda ta'rifin fevkınde bir te'sir uyandırmıştı. İsti'dâdı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesâret ve şecâat gibi hàrika inâyet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine: “Kur'ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbât edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet rûhunda uyanır ve bu sâikle çalışır. (Hâşiye)
70
Bediüzzaman’ın İstanbul’a Gidişi
Bediüzzaman’ın, Şarkî Anadolu’da “Medresetü'z‑Zehrâ” nâmında bir dâru'l‑fünûn açmak, ya Van’da veyâhut da Diyarbekir’de dâru'l‑fünûn derecesinde bir medrese te'sisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: “Şark’ın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre‑i zekâ İstanbul âfâkında tulû' etti.”
İstanbul’a Gelmeden Evvel Bir Gün Tâhir Paşa:
– Şark ulemâsını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydân okuyabilecek misin? demişti.
İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhûr âlimler grup grup ziyarete gelip suâller soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahîh olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu’daki ilim ve irfan fa'âliyetine nazar‑ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyyen hodfürûşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve âlâyişten müberrâ olarak hareket ederdi. İlim, cesâret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hàrika idi. Aynı derecede belki daha ziyâde olarak hàlis ve muhlis idi. Tasannu' ve tekellüften kat'iyyen hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suâle cevab verilir; fakat suâl sorulmaz.”. (Hâşiye)
71
İstanbul’da grup grup gelen ulemânın suâllerini cevablandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ‑istisna bütün suâllere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîğ ifâde ve hàrika hâl ve tavırlarıyla, ehl‑i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvânına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nâdire‑i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü'l‑Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkıp çayhâneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulemâ hazır bulunduğu hâlde Bediüzzaman’a hitâben: مَا تَقُولُ ف۪ي حَقِّ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ وَالْعُثْمَانِيَّةِYani: “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.
72
Şeyh Bahît Efendi’nin bu suâlden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr‑i ummân gibi ilmini ve ateşpâre‑i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman‑ı istikbâle ait şiddet‑i ihâtasını ve idare‑i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:
اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاوَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَاYani “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri:
– Bu gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanâatteyim. Fakat bu kadar vecîz ve belîğâne bir tarzda ifâde etmek, ancak Bediüzzaman’a hàstır (❋) demiştir.
Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, bir derece siyâsîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanâat besliyordu. Siyâsî hayata karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Dâima hürriyet tarafdârı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere dâima muhâlefette bulunarak:
“Siz dini incittiniz, gayretullâha dokundunuz, şerîatı tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktır” diye izhâr‑ı muhâlefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra, mücâhid arkadaşlarıyla beraber İttihâd‑ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti’ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havâlisinde ellibin kişi cem'iyete dâhil olmuştu.
73
Hürriyeti sû‑i tefsir etmemek ve meşrûtiyeti, meşrûtiyet‑i meşrûa olarak kabûl etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitâbelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitâbeleri, emsâlsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi. Ehl‑i ilim ve ehl‑i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki intibâh‑ı millîyi, Anadolu ve Asya’nın saâdet‑i dünyeviyesinin fecr‑i sâdıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için evâmir‑i şer'iyeyi çabuk imtisal etmenin zarûrî olduğunu ileri sürüyordu. “Eğer meşrûtiyeti, hürriyet‑i şer'iye ile kabûl etmezsek ve öyle tatbik edilmezse elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek” diye ihtar ediyordu. O nutuk ve makalelerden nümûne olarak cüz'î bir kısmını buraya dercediyoruz:
Hürriyete Hitâb
Bediüzzaman Said Nursî’nin, ilân‑ı Hürriyetin üçüncü gününde irticâlen söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydânında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun sûretidir.
Hürriyete Hitâb
Ey hürriyet‑i Şer'î! Öyle müdhiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki; benim gibi bir bedevîyi tabakàt‑ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindân‑ı esârette kalacaktık. Seni ömr‑ü ebedî ile tebşîr ediyorum. Eğer aynü'l‑hayat Şerîatı menba'‑ı hayat yapsan ve o Cennet’te neşv ü nemâ bulsan, bu millet‑i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağrâz‑ı şahsî ve fikr‑i intikam ile sizi lekedâr etmezse…
74
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki; وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfûn olan medeniyet‑i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat‑ı umumiyede arayan ve istibdâdı arzu edenler ﴿يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا﴾ demeye başladılar. Yeni Hükûmet‑i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallâh bir seneye kadar ﴿نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا﴾ sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan‑ı sükûtun sevâbıdır ki; azâbsız Cennet‑i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet‑i milliyenin berâat‑ı istihlâli olan kanun‑u şer'î, hàzin‑i Cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.
Ey mazlum ihvân‑ı vatan! Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı, şerîat dâiresinde ittihâd‑ı kulûb;
İkincisi, muhabbet‑i milliye,
Üçüncüsü, maârif,
Dördüncüsü, sa'y‑i insanî,
Beşincisi, terk‑i sefâhettir. Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum…
……………………………………
Sakın, ey ihvân‑ı vatan! Sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr‑ı fâsideye ve ahlâk‑ı rezîleye ve desâis‑i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; Şerîat‑ı Garrâ üzerine müesses olan kanun‑u esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları susturdu. Sakın ey ihvân‑ı vatan! İsrâfât ve hilâf‑ı Şerîat ve lezâiz‑i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz!
75
Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd‑ı millet ve meşrûtiyet ile rahm‑ı mâdere geçtik, neşv ü nemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe‑i terakkîden, inşâallâh Mu'cize‑i Peygamberî ile, şimendifer‑i kanun-u Şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk‑ı meşveret-i Şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet‑engîz sahrâ‑yı kebîri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel‑i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zîra onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler‥ biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'‑i ahlâk-ı hasene olan Hakikat‑i İslâmiyenin ve isti'dâd‑ı fıtrînin ve feyz‑i îmânın ve şiddet‑i açlığın hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ‑yı vatan! Hürriyeti sû‑i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. (Hâşiye) Zîra hürriyet, mürâat‑ı ahkâm ve âdâb‑ı Şerîat ve ahlâk‑ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nemâ bulur……
Bediüzzaman
76