541
Meyve’nin Altıncı ve Yedinci Mes'eleleri
Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinde iken gayet mühim dokuz mes'eleyi ihtiva eden “Meyve Risalesi”ni iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Bu eser, Risale‑i Nurun hakikatlerini hülâsaten cem'eden kıymetdâr bir risaledir. Hapis müddetinde Nur Talebeleri bu Meyve Risalesi’ni müteaddid defalar yazmak ve okumak sûretiyle meşgul olmuşlar ve ilk önce gayet gizli olarak kibrit kutuları içine yazılıp koğuşlar arasında neşredilen Meyve Risalesi, bilâhare gayet kıymetli ve menfaatli ve hapislere tiryâk gibi faydalı olduğu anlaşılmasıyla serbest yazılmış. Denizli Mahkemesine, Temyiz Mahkemesine ve Ankara makamlarına Risale‑i Nurun Hakîki Müdafaası olarak gönderilmiştir.
Denizli hapsinde çok mühim te'siri olduğu ve taşıdığı kudsî hakàik‑ı îmâniye itibariyle bir cihette Denizli berâetine vesile olduğu için, ehemmiyetine binâen bu Meyve Risalesi’nden Altıncı ve Yedinci Mes'elelerinin buraya derci münâsib görülmüştür.
542
Meyve Risalesi’nden Altıncı Mes'ele
Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan Îmân‑ı Billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.
Ben dedim: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var; şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de; küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, – okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla – küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de; küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede – okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla – küre‑i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki; gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
543
Öyle de; bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bu sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; – okuduğunuz ve okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla – o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun sâhibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, – sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla – dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
544
Hem nasıl ki; bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı – kozmoğrafyanın dediğine bakılsa – küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir‥ o derecede – sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn‑i elektrik mikyâsıyla – bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır, tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallâh, Bârekallâh cümleleriyle takdir ettirir.
545
Aynen öyle de; bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede – sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle – bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır “Allâhu Ekber” cümlesiyle bildirir, “Sübhânallâh” takdisiyle ta'rif eder, “Elhamdülillâh” senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor” diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun” dediler! Ben de dedim:
546
“İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz kadîr ve rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden, zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır.
Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ” diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
547
Meyve Risalesi’nden Yedinci Mes'ele
Denizli Hapsi’nde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿﷽﴾
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Bir zaman Kastamonu’da “Hàlık’ımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, “Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın” dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısa hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
548
İşte birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermânlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: “Evet âhiret var ve sizi oraya sevkediyorum.” fermân ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatler ile bir kısım isimlerin âhirete dair cevablarını isbât ve izâh eylemiş. Burada, o izâha iktifâen gayet kısa bir işâret ederiz.
Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet‑i mutlaka mertebesinde bir saltanat‑ı sermediyenin, o saltanata îmân ile intisab ve tâat ile fermânlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye “Rabbü'l‑Âlemîn” ve “Sultanü'd‑Deyyân” isimleri cevab veriyorlar.
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebâtları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp “Haydi alınız, yiyiniz” dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki:
Bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli ve minnetdârları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dâm etmez. Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat‑ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye “Rahîm” ve “Kerîm” isimleri suâlimize cevab veriyorlar, “El‑Cennetü hakkun” diyorlar.
549
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki; umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl‑ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve‑i hâfızasında bütün tarihçe‑i hayatını ve ona temâs eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter‑i a'mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnûâtta gayet hassas mîzanlar ile a'zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, isrâfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnûâtı bir hüsn‑ü san'at yapan ve her zîhayatın hukuk‑u hayatını kemâl‑i mîzanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenâlıklara fenâ neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet‑i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki:
Güneş gündüzsüz olmadığı gibi – o hikmet‑i ezeliye, o adâlet‑i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vecihle müsâade etmezler diye “Hakîm” ve “Hakem” ve “Adl” ve “Âdil” isimleri bizim suâlimize kat'î cevab veriyorlar.
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlablarını bir nev'i duâ bulunan isti'dâd‑ı fıtrî ve ihtiyac‑ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest‑i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât‑ı insaniyenin, hususan hàvâsların ve nebîlerin duâlarının on adetten altı‑yedisi hilâf‑ı âdet makbûl olmasından kat'î anlaşılıyor ki; her dertlinin âhını, her muhtacın duâsını işiten ve dinleyen bir semi'‑i mucîb perde arkasında var, bakar ki; en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder.
550
Elbette ve herhalde hiçbir şübhe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev'‑i insanın en ehemmiyetli ve umumî olan ve umum kâinâtı ve umum esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’yi alâkadar eden bekà‑i uhreviyeye ait duâlarını içine alan ve nev'‑i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara duâsına “âmîn, âmîn” dedirten ve ümmetinden her gün her ferd‑i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa O’na salavât getirmekle O’nun duâsına “âmîn, âmîn” diyen ve belki bütün mahlûkat o duâsına iştirâk ederek “Evet ya Rabbenâ!. İstediğini ver; biz de O’nun istediğini istiyoruz!” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında bekà‑i uhrevî ve saâdet‑i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın – haşrin hadsiz esbâb‑ı mûcibesinden – yalnız tek duâsı, Cennet’in vücûduna ve baharın icâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin icâdına kâfî bir sebebdir diye Mucîb ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim suâlimize cevab veriyorlar.
Hem mâdem, gündüz bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca küre‑i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühûletinde ve mîzanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümûne ve misâllerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebâtât ve hayvanat tâifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidâr yazan bir kalem‑i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinâtı bir hânesi misillû insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife‑i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emânet‑i kübrâyı ona vermesi ve sâir zîhayatlar üstünde bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât‑ı sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑i uhreviyeyi kat'î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki; bahar kadar kudretine kolay gelen dâr‑ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
551
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda gösterdiği görülecek (Hâşiye) ve böyle bir kudretten haşr‑i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev'‑i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑yı uhrevîyi Cenâb‑ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl‑i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden dîvâne olur…
552
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir‑iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisàsı olmayan bin adamın, – hattâ başka fenlerde âlim ve ehl‑i ihtisàs da olsalar – muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm‑i şekte isbât etmek ve “süt konservelerine benzeyen ceviz‑i hindî bahçesi rû‑yi zeminde var” diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz‑i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır.
Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû‑yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr‑ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir.
Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, “hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez” diye ehl‑i tahkîk ittifak edip bir düstur‑u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat'î hakikate binâen binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes'elelerde bir tek muhbir‑i sâdıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbât edici ehl‑i ihtisàs ve muhbir‑i sâdıkın ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl‑i hakikat ve ashâb‑ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân‑ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyâs ediniz.
553
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet‑i âmme ve bir hikmet‑i şâmile ve bir inâyet‑i dâime müşâhede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat‑ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet‑i àliye ve izzetli icraat‑ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri ve çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihâzâtı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsânları, in'âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm‑i Nuh ve Hûd ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet ve ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ﴾ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
Nasıl ki iki kışlada yatan ve duran mutî' askerler, bir kumandanın çağırmasıyla silâh başına ve vazife başına boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de; bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre‑i arz, Sultan‑ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî' kışla gibi, ne vakit Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağrılsa, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırlamalarını isbât edip gösteren; her baharda arz kışlası içindekiler, melek‑i ra'dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat‑ı rubûbiyet, elbette ve elbette ve herhalde ve hiç şübhe getirmez ki; – Onuncu Söz’de isbâtına binâen – o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat‑ı sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr‑ı âhiret ve dâire‑i haşir ve neşrin açılmamasıyla o nihâyetsiz cemâl‑i rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılâb etmesi ve o hadsiz kemâl‑i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız isrâfâta dönmesi ve o gayet şirin inâyet, gayet acı ihanetlere değişmesi ve o gayet mîzanlı ve hakkâniyetli adâlet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat‑ı sermediye, sukùt etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması ve kemâlât‑ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet‑i imkânı yok, hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire‑i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
554
Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet‑i ebediyeye ve âhirette bekà‑i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf‑ı hikmet ve binler va'd ve ahidlerini yerine getirmemek ile – hâşâ – aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet‑i saltanata ve o kemâl‑i rubûbiyet’e zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle…
İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm ve Âdil ve Kerîm ve Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şüphesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı lisân‑ı hâl ile tesbihâtına dair sahife‑i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh‑i mahfûz’un nümûnecikleri olan kuvâ‑yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve‑i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır, zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ âyetindeki en acîb bir hakikat‑i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek‑i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder.
555
Ve başta nev'‑i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'‑i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli Hafîziyete şehâdet eder. ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip hafîziyeti, a'zamî derecede ve haşri, bahar kolaylığında ve kat'iyyetinde bizlere ders verir. Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasıl ki bu ağacın menşe'i olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icâdının noksansız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi' bir kutucuktur ki, Hafîziyetin azametini isbât eder.
556
وَالْاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat‑ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçadır ki, a'zamî derecede Hafîziyete şehâdet eder.
وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o ağacın sûret‑i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san'atlı ve süslü bir hulle, bir libâs ve ayrı ayrı nakışlar ve zînetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyîn edilmiş; güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, Hafîziyet içinde azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdâsız bırakmayan mîzanlı bir kazan‑ı erzâktır ki; Hafîziyet içinde kemâl‑i kudret ve adâlet ve cemâl‑i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbât eder.
Aynen öyle de, küre‑i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. “İsm‑i Evvel” cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife‑i amelleri ve defter‑i hidemâtıdır ki; bilbedâhe bir Hafîz‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile iş gördüğünü gösteriyor.
557
Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen bütün sahâif‑i a'mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetine teslîm eder, هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhiri ise, haşrin üçyüzbin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüzbin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp hadsiz rahmâniyet ve rezzâkıyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini, meyveleri, çiçekleri, taamları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ hakikatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlı fabrikaları kemâl‑i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mîzan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbât eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde Hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de; dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve tâbire aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
558
Nasıl ki bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbât eder. Sâniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur.
Aynen öyle de; semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin bir saat‑ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbât eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat'iyyetinde, fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾ isimleri, biz Hàlık’ımızdan sorduğumuz haşir mes'elesine, mezkûr hakikatle cevab veriyorlar.
Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: İnsan şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi‥
Ve Hakikat‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek‑i aslîsi‥
Ve kâinât Kur'ânının âyet‑i kübrâsı‥
Ve ism‑i a'zamı taşıyan âyete'l‑kürsîsi‥
Ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri‥
Ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl memuru‥
Ve kâinât şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyatı ve zer' edilmesine, ekilmesine nezârete memur‥ Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve en mes'ûliyetli nâzırı‥
Ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişah‑ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi ve bir nev'i halife‑i arzı‥
559
Ve cüz'î ve küllî bütün harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı‥
Ve semâvât, arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emânet‑i kübrâyı omuzuna alan‥ Ve önüne iki acîb yol açılan, birinci yolda zîhayatın en bedbahtı ve ikinci yolda en bahtiyarı‥ Çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd‑i küllî‥
Ve kâinât Sultanının ism‑i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyinesi‥
Ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab‑ı hàssı‥
Ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı‥ Ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçâre zîhayatı‥
Ve isti'dâdca en zengini‥
Ve lezzet‑i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde‥
Ve bekàya en ziyâde müştâk ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak‥
Ve devamı ve saâdet‑i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran‥
Ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen‥
Ve ona ihsânlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hàrika bir mu'cize‑i kudret-i samedâniye ve bir acûbe‑i hilkat‥
Ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihâzât‑ı insaniyesi şehâdet eden…
560
Böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb‑ı Hakk’ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz‑i Zülcelâl’in, Hafîz ismiyle mütemâdiyen amelleri kaydedilen ve kâinâtı alâkadar edecek ef'âlleri o ismin Kâtibîn‑i Kirâmlarıyla yazılan ve herşeyden ziyâde o ismin nazar‑ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfâtını ve kusurâtının mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz'î‑küllî kayd altına alınan her amelinden muhâsebe ve sorguya çekilecek ve dâr‑ı bekàda saâdet‑i ebediye ziyâfetgâhının ve şekàvet‑i dâime hapishânesinin kapıları açılacak ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazen karıştıran bir zâbit, toprağa girip her amelinden suâl olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
Yoksa, sineğin sesini işitip hakk‑ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği hâlde, gök gürültüsü kuvvetinde bekàya ait hadsiz hukuk‑u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatler lisânları ile edilen ve arş ve ferşi çınlatan duâlarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehâdetiyle sinek kanadı kadar isrâf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlerin bağlandıkları insanî isti'dâdâtı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o isti'dâd ve arzuları besleyen kâinâtın pek çok râbıtalarını ve hakikatlerini bütün bütün isrâf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehâdet eden bütün mevcûdât onu reddeder, yüz derece muhâl ve bin vecihle mümteni'dir derler.
561
İşte biz Hàlık’ımızdan haşre dair sorduğumuz suâle Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevab verip derler: “Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehâdet eden mevcûdâtın tahakkuku misillû, haşir haktır ve muhakkaktır.”
Hem mâdem…‥
Daha yazacaktım, fakat güneş gibi ma'lûm olmasından kısa kestim.
İşte geçmiş misâllerde ve mâdemlerdeki maddelere kıyâsen, Cenâb‑ı Hakk’ın yüz, belki bin esmâsının kâinâta bakan isimlerinin herbirisi, nasıl ki mevcûdâttaki âyine ve cilveleriyle müsemmâsını bedâhetle isbât eder; aynen öyle de, haşri ve dâr‑ı âhireti de gösterirler ve kat'iyyetle isbât ederler.
Hem nasıl Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâlimize, O Rabbimiz bütün fermânlarıyla ve nâzil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'î cevab veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir‥ Şöyle ki:
Melekler derler: “Sizin zaman‑ı Âdem’den beri hem rûhânilerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevâtür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve rûhânilerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dâirelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutâbık olarak sizin kumandanlarınız olan enbiyâlarla görüştüğümüz zaman söylemişiz ve dâima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiğimiz bâkî ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyîn edilmiş olan saraylar ve menziller, hiç şübhemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misâfirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'î beyân ediyoruz.” diye suâlimize cevab veriyorlar.
562
Hem mâdem Hàlık’ımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'yin etmiş, ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakìn mertebesinden aynelyakìn ve hakkalyakìn mertebelerine terakkî ve tekemmül etmek üzere herşeyden evvel bu Üstadımızdan, Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâli sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü O Zât, Hàlık’ımız tarafından herbiri birer nişane‑i tasdik olan bin mu'cizâtıyla, Kur'ânın bir mu'cizesi olarak Kur'ânın hak ve Kelâmullâh olduğunu isbât ettiği gibi; Kur'ân dahi, kırk nev'i i'câz ile, O Zâtın bir mu'cizesi olup, O’nun doğru ve Resûlullâh olduğunu isbât ederek ikisi beraber, biri âlem‑i şehâdet lisânı – bütün hayatında, bütün enbiyâ ve evliyânın tasdikleri altında – diğeri, âlem‑i gayb lisânı – bütün semâvî fermânların ve kâinât hakikatlerinin tasdikleri içinde – binler âyâtıyla iddia ve isbât ettikleri hakikat‑i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat'iyyettedir.
Evet, haşir gibi, en acîb ve en dehşetli ve tavr‑ı aklın haricinde bir mes'ele, ancak ve ancak böyle hàrika iki üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır.
Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur'ân gibi izâhat vermediklerinin sebebi o devirler beşerin bedeviyet ve tufûliyet devri olmasıdır. İbtidâî derslerde izâh az olur.
Elhâsıl: Mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler; elbette O isimlere delâlet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler.
Ve mâdem melâikeler âhiretin ve âlem‑i bekànın dâirelerini gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve rûhların ve rûhâniyâtın vücûd ve ubûdiyetlerine şehâdet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücûduna dahi delâlet ederler.
563
Ve mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün hayatında vahdâniyetten sonra en dâimî da'vâsı ve müddeâsı ve esâsı âhirettir; elbette O Zâtın nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, – bir cihette, dolayısıyla – âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehâdet ederler.
Ve mâdem Kur'ânın dörtten birisi haşir ve âhirettir ve bin âyâtıyla onun isbâtına çalışır ve onu haber verir; elbette Kur'ânın hakkâniyetine şehâdet ve delâlet eden bütün hüccetler ve deliller ve bürhânlar, dolayısıyla âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve açılmasına dahi delâlet ve şehâdet ederler.
İşte bak, bu rükn‑ü îmânî ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu gör!‥
564
tarihce_eskisehir_ev.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin son zamanlarda Eskişehir’e teşrîf ettiklerinde kaldıkları ev
565
Altıncı KısımEmirdağı Hayatı
567
Mukaddime
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin berâet kararı neticesi olarak, Risale‑i Nur, ekser vilâyet, kasaba ve köylerde yayılmış ve Nur talebeleri kısa bir zamanda yüzbinlerin fevkınde çoğalmıştır. Risaleler teksir ile neşre başlanmış ve kısa bir müddet içinde 1948 senesi başlarında (23 Ocak 1948) Üstad ve talebeleri üçüncü defa olarak tekrar hapse alınmıştır.
Evvelâ üç sene kadar Emirdağı’nda ikamet edebilen Said Nursî, hapisten sonra tekrar Emirdağı’nda üç‑dört sene kadar kalmış ve sonra Isparta’ya yerleşmiştir. Ve şimdi doksan yaşına yaklaşan ve tebdil‑i havaya çok muhtaç olan Üstad, arasıra Emirdağı’na gelip ikametgâhı olan Dershâne‑i Nuriyede kalmaktadır.
tarihce_emirdag_ev.jpgBediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağı’nda kaldığı evin, çarşıdan penceresinin görünüşü
Şimdilik Emirdağı hayatının ilk kısmı ki, Afyon hapsine kadar olan safhası zikredilecek, bilâhare Afyon hapsini müteâkib tekrar Emirdağı’ndaki hayatı, Hizmet‑i Nuriyesi beyân edilecektir. Emirdağı’ndaki hayatı, evvelki hayatına nisbeten çok daha şa'şaalıdır. Hem, musîbet ve ithamlara daha ziyâde hedef olmuş, dâimî tarassuda, hattâ imhaya ma'rûz kalmıştır. Bununla beraber, Risale‑i Nur geniş dâirede yayılmış, üniversite, memurlar ve ehl‑i siyaset muhîtinde okunmağa başlanmıştır.
Üstad’ın Emirdağı’na nefyinden sonra aleyhinde pek insafsızca iftiralar yapıldığı ve çok geniş bir dâirede yalanlarla isnâdlara girişildiği münâsebetiyle ve Nurların hàrika neşri dolayısıyla bir hakikati, bu mukaddimede beyân etmek lâzım geldi. Şöyle ki:
Bizim, Said Nursî’nin ayn‑ı hakikat olan ahvâl ve harekât ve hizmetinde görünen hàrikaları beyân etmemizden muradımız:
568
Okuyucuların nazar‑ı istiğrablarını celbedip (hâşâ!) Bediüzzaman’ın şahsını insanlığın alkış tûfânına tutmak değil; belki, onun şahsını ve hizmetini insafsızca iftira ve yalanlarla lekedâr etmek isteyen ve dolayısıyla Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyesine sed çekmeğe çalışanların mukâbilinde Risale‑i Nurun nurlu, müessir ve saâdet‑feşân hizmetini belirtmek için Kur'ânın bir şâkirdi ve Hazret‑i Peygamberin bir ümmeti ve Allah’ın bir abdi olarak nâil olduğu ikramları zikrediyoruz. Din düşmanlarının bahânelerle taarruzunu ve insafsız hücumlarını red ve bir masûmun masûmiyetini beyân ediyoruz.
Hattâ diyebiliriz ki; tarihte Bediüzzaman gibi hilâf‑ı hakikat olarak düşünce ve mefkûre, hizmet ve gayesinin tam zıddında şiddetli itham ve isnâdlara ma'rûz kalmış bir kimse yok gibidir. Panzehire, zehir isnâd etmek gibi, bu milleti ve gelecek nesilleri anarşilikten, dinsizlikten, ahlâksızlıktan muhâfaza niyet ve harekâtına, sırf îmânsızlıktan neş'et eden bir dalâlet dîvâneliğiyle vatana ihanet, gençliği irticaya sevk ve zehirlemek ithamını yapmak, ne kadar acı ve ehl‑i insafı ağlatacak elîm bir vaziyet olduğu bedîhîdir.
İşte Bediüzzaman, bir değil, yüz değil, binler defa böyle hilâf‑ı hakikat ithamlara dûçâr olmuş bir masûmdur. Hizmetinde böyle olduğu gibi hususî ahvâl ve ahlâkı noktasında da ahlâk‑ı hamîdenin en müstesnâ örneklerini yaşatmış, edeb ve iffetin en şâheser nümûnelerini nefsinde gösterebilmiş bir nezâhet ve hüsn‑ü hulk âbidesidir. Hizmetini îfâ eden, dâhilî ve haricî hayat ve ef'âline âşinâ olan talebe ve hizmetkârları olan bizler, en yüksek sesimizle ilân ederiz ki:
Üstad’ın Kur'ân’dan alıp ehl‑i îmân ve insaniyetin istifadesine arzettiği ulûm‑u îmâniyedeki üstadlığı gibi, en ince muâmelât ve ahvâlinde ve hususî hayatında da Kur'ân‑ı Hakîm’in hüsn‑ü hulk olarak ta'rif ettiği ve yüksek bir velâyetin tereşşuhâtı olan âsâr ve dâimî yüksek bir huzur görünür. Her zaman için her hâline nazar‑ı dikkat ve ferâsetle bakan ehl‑i kalb ve erbâb‑ı fazilet, onun kalb‑i münevverinin bir şems‑i hakikat ve mârifet hâlinde şu'le‑feşân olduğunu ve bir deryâ hâlinde dâimî temevvücde bulunduğunu kemâl‑i hayretle görmekte ve İslâmiyet ağacının bu son ve kâmil meyve‑i münevveriyle zemin ve zamanın iftihar etmekte olduğunu duyurmaktadırlar.
569
Ey sû‑i niyetleriyle ve kendi menfî rûhlarına kıyâsla, bu ahlâk, edeb, îmân, mârifet ve hakikat âbidesine dil uzatan ve şeytanları dahi utandıracak derecede iftiralarla bu fazilet timsâlini yok etmeğe, tezvire çalışmış bedbahtlar! Bu zâta karşı savurmak istediğiniz iftiralar, saçtığınız zehirler para etmedi. Hak, nurunu yaktı ve parlattı. O nur ile âlemleri ziyâdâr eyledi. Siz ise zelîl ve ma'nen insaniyetin menfûrusunuz. Size yazıklar olsun! İnsan libâsını taşımanız dahi sizin için elîm ve fecîdir.
Buna rağmen sizin için bir necât kapısı var, o kapıyı çalsanız belki kurtulursunuz. Said Nursî ahd etmiş ve ilân etmiş ki: “Benim i'dâmıma çalışanlar dahi eğer Risale‑i Nurla îmânlarını kurtarsalar, Risale‑i Nura sarılsalar, kardeşlerim siz şâhid olunuz; ben, onlara hakkımı helâl ediyorum!” Evet, onu mahkûm etmek isteyenlerden çoğu ve ekser aleyhinde bulunanlar bugün ona dost olduğu gibi, tezvir ve iftirada bulunan sizler de nedâmet etseniz, Nur derslerine kulak verseniz, ümîd edilir ki; o şefkat kahramanı, sizin için, affınız için duâ eder, niyâz eder.
Evet Said Nursî, öyle eşsiz bir kahramandır ki; bu kahramanlığını harb meydânında, mahkeme sandalyesinde müstebidlere karşı gösterdiği hâlde; gelin, siz düşmanları ve onu yok etmek için çalışanlardan Nur’a müteveccih olanların selâmet ve kurtuluşu için el açıp göz yaşlarıyla nasıl niyâz ettiğini görün; ve onun yüksek bir tevâzu' ile milletin her tabakasıyla nasıl kemâl‑i şefkatle muâmelede bulunduğunu anlayın; insanlığın ulvî mertebesini bu zâtta seyreyleyin.
Onun hakkında senâkâr sözler, takdirler, ehl‑i dünyanın alkışlanması nev'inden değildir; hakikat‑i kâinâtın, bu ekmel insana ve insanın yüksek kıymetini, Müslümanlığın hakîki tezâhürünü temsîl eden manevî şahsiyetine karşı olan takdir ve tebrikine, bir iştirâktir. Evet, Said Nursî’yi, temsîl ve terennüm ettiği envâr‑ı hakikat itibariyle, yalnız insanlık değil, belki âlem bütün envâ' ve ecnâsıyla alkışlıyor, tebrik ediyor. Evet, hizmet‑i îmâniyesini mâzi, müstakbel takdir ediyor…
570
Evet, Said Nursî, Cenâb‑ı Hakk’ın mâhiyet‑i insaniyede dercettiği hadsiz envâ'‑ı kemâlâtın hepsinde en ileri ve en mükemmeldir. Bazen yüksek dağ başlarında, büyük kayalıklar arasında gezer, yalnız başına sessiz dolaşır; bazen bağ ve bahçeleri, nebâtât ve hayvanatı temâşâ ve tefekkür edip; sonra dönüp, şehre inip, en büyük siyâsî ictimâ'larda, gayet belîğ ve ma'kulâne hitâbeler, ahlâkî, edebî nutuklar îrâd edebilen cevvâl bir rûh hâletini taşırdı.
Hürriyetten evvel ve sonra Şarktaki hayatı ve İstanbul’daki feverânlı hayatı, buna bir şâhiddir. Bir yanda Şarkî Anadolu’da aşîretler arasında seyahatle onlara ahlâkî ve îmânî dersler, öğütler verirken; diğer yanda Şam’da allâmelere, siyaset‑i İslâmiye noktasında en keskin ve isabetli görüş ve teşhîslerle Müslümanların terakkî ve kemâlâtının esâslarını tesbit edip, üçyüz elli milyon Müslümanın saâdetinin fecr‑i sâdıkını haber veriyordu. Hem, Meşrûtiyet zamanında Meclis‑i Meb'ûsân’a hitâbesi ve gazetelerdeki makaleleriyle, Kur'ânın kudsî kanun‑u esâsîsinin vaz' ve tatbikinin millet‑i İslâmiye’ye iki cihanın saâdetini kazandırıp hakîki kemâlât ve terakkîye medâr olacağını haykırıyor ve bu efkârının Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de de kahramanca müdafaasını yapıyordu.
İşte bir nebze beyân edilen ahvâli ve hizmetleri delâletiyle bu hàrika zât, âdeta muhtelif isti'dâd ve ayrı ayrı zekâ ve kàbiliyetlerden müteşekkil bir cemâat mâhiyetinde idi. İslâmiyetin zuhûrundan itibaren bin üçyüz yıl içinde gelip geçen ve İslâmiyet şecere‑i nurâniyesinin çeşitli çiçek ve meyveleri olarak asırları tezyîn eden umum ehl‑i hak ve zekâvetin kemâlât ve güzelliklerine sâhib olmuş, nişan ve formalarını takmış gibi idi. Sanki ulûm ve maârif‑i İslâmiye bu zât vâsıtasıyla yeni baştan ihyâ ediliyordu.
571
Büyük Peygamberin ders ve irşadıyla hakikate ulaşan ve kemâlâtta terakkî eden ve herbiri Cemâat‑i İslâmiye’den bir tâifeyi dâire‑i tenvir ve irşadında yürüten kudsî üstadlar, âlim ve müçtehidler, ayrı ayrı meslek ve ilimlerine bu zâtı vâris ta'yin etmişler gibi, mâzinin bütün mehâsin ve meziyetlerini giyinerek asrımızda ortaya çıkan bu hàrika‑i zaman Said Nursî Hazretleri, böylece, Kur'ân nâmına Risale‑i Nurla giriştiği dinî hizmet ve cihad‑ı manevîsiyle, bir cemâatin, yüksek bir hey'etin belki muazzam bir ordunun yapabileceği vazifeleri, küllî hizmetleri, İzn‑i İlâhî ile yapmıştır. İslâmiyet nurundan ve îmân kardeşliğinden gelen bir kuvvet ve râbıta ile teşkil ettiği Nur şâkirdleri şahs‑ı manevîsi, ehl‑i dalâletin cemâatle hücumuna mukâbil çıkmış, bu sûretle mü'minlerin nokta‑i istinâdı, kızıl tehlikenin bu vatanı istilâsına karşı Kur'ânî bir sed ve Âlem‑i İslâmın, kahraman Türk milletine eskisi gibi muhabbet, uhuvvet ve ittifakının medârı olmuştur.
Evet, Said Nursî, gayet câmi' bir isti'dâda mâlik bir zâttır. Bu isti'dâdların hepsinde çok ileri gitmiştir. Cüz' ile küllü, âfâkın en geniş dâiresi ile enfüsî dâiresini, meselâ zerre ile Samanyolunu beraberce dikkatle tedkik eder, onlardaki envâr‑ı tevhidi görür, gösterir ve isbât eder. Bir yandan Âlem‑i İslâm ve insaniyete uzanan küllî hizmet‑i îmâniye ile meşgul, bir yandan inziva hayatı geçirerek kalem‑i kudretin mektûbatı olan fıtratın antika eserlerini, San'at‑ı İlâhiye’nin mu'cizelerini temâşâ ve tefekkür ile kitab‑ı kâinâtı mütâlaa eder ve böylece her gün bu müteaddid ulvî vazifeleri yaparak mârifet‑i İlâhiye ve huzurun nihâyetsiz ezvâk ve envârında terakkî eder.
572
İşte bu hâlet‑i rûhiye ve ahvâl‑i kudsiye Üstad’ın hayatının her safhasında müşâhede edildiği gibi, Emirdağı’nda geçirdiği hayatı da hep bu mezkûr mânâ ile doludur. Lâhikalardaki mektûblarda bir derece beyân edilmişse de nâkıstır. Bu Tarihçe’de, ancak denizden bir katrecik ile iktifâ edilmiştir.
Said Nursî’nin Denizli Hapsinden Tahliyesi ve Emirdağı’na Nefyi
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin Haziran 1944 berâet kararı ile hapisten tahliye olunan Nur talebeleri, memleketlerine gitmişler; Üstad ise Ankara’dan bir emir alıncaya kadar Denizli’de Şehir Oteli’nde kalmıştır. Risale‑i Nur talebelerinin hapsi ve muhâkemeleri münâsebetiyle, Denizli halkı Risale‑i Nurla alâkadar olmuştur. Adliyede iki‑üç zât, mahkeme safahâtı esnâsında Nurlara yakından alâkadarlık göstermişler ve Denizli’de neşrine çalışmışlardır. Bilâhare Nur dâiresinde “Hâkim‑i âdil” ünvânıyla anılan mahkeme reisi ve âzâları ve hizmetleri dokunan hamiyet‑perverler, âdilâne karar ve gayretleriyle bütün ehl‑i îmânın sürûruna vesile olmak gibi manevî ve ebedî parlak bir makam kazanmışlardır.
Said Nursî, Denizli’de iki ay kaldıktan sonra, Afyon Vilâyeti’nin Emirdağı kazasında ikamete memur edilir. Emirdağı’na 1944 senesi Ağustos ayında nefyedilir. İlk önce onbeş gün kadar bir otelde kalır, sonra kira ile bir eve yerleşir; ev kirasını da kendisi verir.
573
Emirdağı’ndaki hayatı şöyle hülâsa olunabilir:
Dâimî tarassud altındadır. Mahkemeden berâet kazanması ve eserlerinin iâde edilmesine rağmen, serbest bırakılmış değildir. Eskisinden daha ziyâde kontrol ve mütemâdiyen pencere ve kapısından nezârete ma'rûzdur. Mektûblarında da beyân ettiği gibi; Denizli hapsinin bir aylık sıkıntısını bazen bir günde Emirdağı’nda çekiyordu. Üstada yapılan bed muâmeleler ve takınılan tavır, Emirdağı ahâlisince yakından bilinmektedir. Denizli Mahkemesi’nin berâeti üzerine, mahkeme eliyle Nurların intişarına ve Said Nursî’nin hizmet‑i îmâniyesine sed çekemeyen gizli dinsizlik komiteleri, bu defa başka yollardan, idarî makamları evhâmlandırıp aleyhe geçirerek hattâ imhasına kadar çalışıyorlardı. Bu plân kat'î idi.
Bir bekçi, kapısı önünden ayrılmazdı. Üstad ile görüşebilmek pek müşküldü. Emirdağı’nda ilk defa Üstadla yakından alâkadar olan Çalışkanlar Hânedânı, kasabalarına nefyedilen bu âlim ve fâzıl ihtiyar zâta yakından dostluk göstermişler, hizmetine koşmuşlar, sırf Lillâh için olan bu irtibatlarını sû‑i tefsir edenlerin yalan ve tezviratına aldırmayarak alâkalarını gevşetmemişlerdi. Çalışkanlar’la beraber Emirdağı’nda birçok sâdık mü'minler Nur’a talebe olmuşlar, Üstad’ın Hizmet‑i Nuriyesine iştirâk etmişler, (Hâşiye‑1) Nur Risalelerini okuyup yazmaya ve etrafa neşre başlamışlardı. Üstad’ın Emirdağı’nda ikametinden sonra, Risale‑i Nurun dersleriyle halkın mühim bir kısmının ilim, îmân, ahlâk ve fazilet bakımından terakkî ettiği herkesçe ma'lûm olduğu gibi, resmî zâtların ikrarıyla da sâbittir. (Hâşiye‑2)
Emirdağ talebeleri, Üstad’ın Emirdağı’ndaki hayatına dair diyorlar ki:
Üstad Emirdağı’nda dâimî tarassud altında bulunuyordu. Açık havalarda gezmeye çıkardı. Üstad’ın, bahar ve yaz mevsimlerinde mutlaka kırlara çıkmak âdeti idi. Yalnız başına gider, birkaç saat kalır, sonra evine dönerdi. Kırlara çıktığı zaman, çok defa arkasından takib ettirilirdi. Bazen bekçiler, bazen jandarmalar takib ederdi. Hattâ bir defa arkasından kurşun attırılmış, fakat isabet etmemiştir. Bir gün bir resmî memur, arkasından koşarak; “Dışarı çıkmak yasak! Başına bere koyamazsın, sarık saramazsın!” diye mütehakkimâne ve mütecâvizâne ifâdeler kullanmış, Üstad da geriye dönmüştür. Bu tarz muâmeleler çoktur.
574
Üstad’ın Emirdağı’ndaki hizmeti ve meşgalesi, başka yerlerde olduğu gibi, yalnız bir vazifeye münhasır değildi. Gerek Lâhikalar’daki mektûblardan, gerek ziyaretine gelen dostların ve eski ilim arkadaşları ve talebelerinin ihbarından ve gerekse de kendine yakından alâkadar olan talebe, komşu ve halkların müşâhedâtından anlaşılıyor ki; Hakka müteveccih, hakikatten nebeân eden müteaddid hizmetleri, vazifeleri vardı ve herbir günde de bu vazifelerini îfâya çalışırdı.
Hakàik‑ı Kur'âniye nurları olan “Sözler”, “Lem'alar” gibi eserlerini te'lif, tashih ve neşr ile meşgul olmakla beraber, kelimât‑ı kudret olan masnûât ve mevcûdâtı seyr ve temâşâya, kitab‑ı kâinâtı mütâlaaya çok müştâk idi. Zemin yüzünde yazılan, bahar sahifesinde teşhîr edilen rahmet ve hikmetin mu'cizeli eserlerini, eşcâr ve nebâtât ve hayvanattaki San'at‑ı İlâhiye’nin hàrikalarını, sîmâlarında parıldayan tevhid sikkelerini okumağa ziyâdesiyle meftûn idi. Böylece, hakàik‑ı îmâniyenin, mârifetullâhın nihâyetsiz ufuklarında hakkalyakìn mertebesinde kanat açıp geziyordu.
Esâsen, Kur'ân’dan aldığı mesleğinin bir esâsı, tefekkürdür. Eserlerinde insanı dâima tefekküre sevkeder ve tefekkürü ders verir. İlim ve tefekkür ile kazanılan mârifet‑i İlâhiye’nin, rûh için kâinât vüs'atinde bir genişlik te'min ettiğini ve وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ “herbir şeyde Sâni'‑i Vâhid’e işâretler, delil ve âyetler bulunduğunu” ifâde eder; تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrına göre hareket ederdi.
575
Üstad’ın Emirdağı’nda Zehirlenmesi
Bir siyâsî memurun iğfali ve “İmhası için yukarıdan emir aldık” demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstad’ın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmış, ertesi gün Üstad zehirlenerek kıvranmaya başlamıştır. Zehirin te'siri çok azîm olduğu hâlde, kendisi: “Cevşenü'l‑Kebîr gibi evrâd‑ı kudsiyelerin feyziyle ölümden muhâfaza olunuyorum. Fakat hastalık, ızdırâb çok şiddetlidir” derdi. Bir hafta kadar aç susuz denecek bir hâlde perîşan bir vaziyette inlemiş, sonra biiznillâh şifâ bulup, tekrar tashihât gibi Risale‑i Nur vazifeleriyle iştigâle başlamıştı. Bu şiddetli hastalık zamanlarında asla namazlarını terketmedi. Yalnız ikinci ve üçüncü zehirlenmek zamanında tahammülü gayr‑ı kàbil bir hastalıkta iki‑üç gün farzını yatağında ancak kılabildi.
Ölüm tehlikesi geçirdiği günlerde, bir gece sabaha kadar yanında nöbet bekleyip gözyaşları içinde Üstada dikkat eden iki talebesi diyor: “Sabaha yakın, gözleri kapalı olduğu hâlde doğruldu, ellerini Dergâh‑ı İlâhiye’ye açıp yavaş bir sesle birkaç kelime ile Risale‑i Nur hizmetinin inkişafına ve talebelerinin selâmetine duâ etti. Sonra bayılmış vaziyette yatağa düştü.”
Hizmetini, sıra ile iki‑üç genç talebesi îfâ ederdi. Bir müddet onlar da men'edilmişse de, çalışkan talebeleri, hizmetinden asla vazgeçmeyerek yüksek bir fedâkârlık gösterdiler.
Emirdağı’nın resmî büyük bir memuru, bilâhare Nur’un kahraman bir talebesi olan arkadaşına: “Gizlice Said Nursî’nin imhası için, gizli bir plân ve emir var!” demiştir. İşte Üstada yapılan bütün muâmeleler, böyle bir plânın neticesi olarak cereyan etmiştir. Bir‑iki defaya münhasır değil, uzun seneler müddetince dâimî olduğu için, yapılan zulüm, tarassud ve manevî baskı çok elîm ve acı idi.
Üstad, ilk iki sene Çarşı Câmii’ne gider, cemâate iştirâk ederdi. Ekser günler ikindi namazını câmide kılar ve yatsıya kadar orada kalır, sonra evine gelirdi. İki sene böyle devam etti; sonra kaymakam, insanlarla görüşüyor diye câmiden men'etti.
Emirdağı’nda ikameti zamanında başta Isparta olarak çok yerlerde Nur Risaleleri el yazısıyla çoğaltılıyordu. Risaleleri okuyup müstefîd olanlardan Üstadı görmeye gelenler pek çoktu. Fakat ziyarete gelenlerden az bir kısmı görüşebilmeye muvaffak olurdu. Daha ziyâde Risale‑i Nura kemâl‑i sadâkatle ve ihlâsla hizmet etmeye kàbiliyetli olanlar ve sırf Lillâh için muhabbet ve uhuvvet taşıyanlar görüşebilir, Üstad’ın dersini, sohbetini dinleyebilirdi.
576
Üstad, muhtelif isti'dâdda olan her ziyaretçinin derece‑i fehim ve idrakine göre konuşur, nazarları Risale‑i Nura ve hizmet‑i îmâniyeye çevirir, Risale‑i Nur hakikatleriyle îmâna hizmetin bu millete maddeten ve ma'nen en büyük menfaatleri te'min edeceğini da'vâ ve izâh ederdi. Gelen ziyaretçiler, muhtelif halk tabakalarından, gençlerden, ehl‑i ilimden idi. Denizli berâetinden sonra memurlar arasında büyük intibâh olmuş, Nur’a talebe olanlar çoğalmıştı.
Üstad Gelenlerle Ne Konuşurdu?
Hemen umumiyetle, Risale‑i Nur hizmetinin yegâne maksadı olan îmânın kuvvetlenmesinin, vatan ve milleti tehdid eden dinsizlik ve komünistlik tehlikesine mâni olduğunu‥ şimdi en elzem vazifenin, ferdlere ve cem'iyete düşen hizmetin, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek bulunduğunu‥ zamanın en büyük da'vâsının Kur'ân’a sarılmak olduğunu‥ Risale‑i Nur bütün kuvvetiyle bu mes'eleye hasr‑ı nazar ettiğinden, vatan ve millet düşmanları, gizli dinsizler, bahânelerle hücuma geçip aleyhte tahrîklerde bulunduklarını‥ “Fakat biz müsbet hareket etmeye mecburuz. Elimizde Nur var, siyaset topuzu yok. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur’a kâfî gelir.” diyerek Nur’un din düşmanlarını mağlûb edeceğinden müsbet hareket etmenin atom bombası gibi te'siri bulunduğundan, Risale‑i Nurun siyasetle hiçbir alâkası bulunmadığını‥ mesleğimizin en büyük esâsının ihlâs olduğunu‥ rızâ‑yı İlâhîden başka hiçbir maksad ittihàz edilemeyeceğini‥ Nur’un kuvvetinin işte bu olduğunu‥ ihlâsla, müsbet hareket etmekle inâyet ve Rahmet‑i İlâhiye’nin Risale‑i Nuru himâye edeceğini, ilâ âhir‥ beyân ederdi.
Üstad’ın dersini ve sohbetini dinleyenleri işhâd ederek diyebiliriz ki:
577
Üstad’ın bir dersi, bir sohbeti çok gençler için vesile‑i necât olduğu gibi, Risale‑i Nura fedâkârâne hizmet için de bir menba'‑ı istinâd olurdu. Nura hizmet eden fedâkâr talebelerin ekserîsi böyle bir veya birkaç defa Üstad’ın dersinde, îkazında hazır bulunmuştur. Emirdağı’nda iken, Ankara’ya Nur hizmeti için gönderdiği bir talebesi, hâl‑i âleme bakarak, “Bu insanlar ne zaman Nur hakikatlerini dinleyecek, kalın zulmet perdeleri nasıl yırtılacak, manevî karanlıklar nasıl izâle olacak?” diye ümîdsizliğe düşer. Sonra bir gün Emirdağı’na Üstadın yanına döndüğü zaman, o büyük Üstad der: “Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabûl ettirmek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada: Bu insanlar ne zaman Risale‑i Nuru dinleyecekler diye ümîdsizliğe düşme, merak etme! Kat'iyyen bil ki; mele‑i a'lânın hadsiz sâkinleri, bugün Risale‑i Nuru alkışlıyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kıymet, kemiyette değil, keyfiyettedir. Bazen bir hàlis ve fedâkâr talebe, bine mukâbildir.” diyerek ye'sini giderir.
Üstad, kırlara ilk önce yaya olarak çıkardı; sonra faytonla gezmeğe başlamıştır. Ücretsiz, bir gün dahi arabaya bindiği görülmemiştir. Biz kendisine ancak masrafını idare edecek derecede fiatını söyler, “Bunun burada fiatı budur.” derdik. Mutlaka bizim söylediğimizden fazlasını bize verir ve “Fiatını vermezsem olmaz. Nasıl mukâbilini vermediğim bir lokma hediye beni hasta ediyor, bunun da ücretini vermeliyim ve vermeğe mecburum.” derdi.
Daha ziyâde bahar, yaz ve güz mevsiminde gezer, kışın da arasıra kıra çıkardı. Emirdağı’nın dört tarafı açıklıktır. Buralarda Nurların tashihine çalıştığı müteaddid dershâneleri vardır. Emirdağı’na yerleşmesinden itibaren dâimî tarassud altında bulunduğundan ve kırlara çıktığı zamanda çok defa jandarma ve bekçilerle takib edilmesinden dolayı yalnız gezer, yalnız oturur, yalnız çalışırdı. Tâ 1947 senesine kadar böyle devam etti. Yalnız faytonunu idare eden bir talebesi, yolda refâkat eder, oturduğu zaman yalnız başına kalırdı. Kırlarda ekseriyetle tashihâtla meşgul oluyordu. Bir müddet el yazılarını tashihle vakit geçirirdi.
Sonra Isparta ve İnebolu’daki fedâkâr talebeleri, birer teksir makinesi elde ederek Nur mecmualarını çoğaltmaya başladılar. Üstad, bundan sonra tashih için kendisine gelen mecmuaları tashihe başladı. Üstad, Nurların yazılmasına, teksirine çok ehemmiyet verirdi. “Risale‑i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir” deyip, Nur’a ait hizmeti, zamanın en büyük mes'elesi olarak kabûl eder, bu ehemmiyetle davranırdı.
578
Üstad sür'atli bir yazıya ve hüsn‑ü hatta mâlik olmadığı için, Risale‑i Nurun makbûl, bereketli ve nurlu her günkü hizmetine, o da tashihâtla iştirâk ederdi. Saatlerce çalışır, yorulmak nedir bilmezdi. Nur hizmetlerinin îfâsı, Üstad için manevî bir gıdâ hükmünde idi. Bilhassa şiddetli hastalıklı zamanında dahi çalışması görülüyordu. Hayat‑ı ictimâiyeden çekilmiş olup kimse ile görüşmez, muhâbereden de men'edildiğinden, insanların cemâatlerinden gelen ünsiyet ve tesellîden mahrum idi. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşmuştu. Rahmet‑i İlâhiye ona Nurları ihsân etmişti. Evlâd ü iyâl, mal‑mülk, hiçbir şey ve yeryüzünde taht‑ı temellükünde bir karış yeri yoktu. Yalnız bir Risale‑i Nuru vardı. Herşeyi o idi. Sevinci, medâr‑ı tesellîsi o idi. Bütün isti'dâdları ile Nurlara müteveccih idi. Fıtrî vazifesini, Nurların ders ve taallümü ile insanlara neşri biliyordu.
Üstad’ın sözlerindeki halâvet ve hitâbındaki belâğat fevkalâdedir. Gezinti esnâsında, rastladığı insanlar arasında her sınıf halk bulunduğu gibi, bilhassa dağlarda, kırlarda, ormanlarda zirâat ve ticâretle uğraşan halktan pek çoklarıyla görüşmüş ve sohbet etmiştir. Üstad’ın geniş, küllî Hizmet‑i Kur'âniyesinden sarf‑ı nazar, farazâ bütün meşgalesi ve hizmeti eğer sohbetine ve görüştüğü insanlara olan ders ve irşadına münhasır olsa dahi, yine emsâlsiz denecek kadar büyük ve müessir bir hizmettir. Kendilerinin bu sahadaki hizmetleri, çok muazzamdır. Barla’da bulunduğu müddetçe talebeliğine, kardeşliğe ve âhiret hemşireliğine kabûl ettiği erkek ve kadınlar gibi, Emirdağı ve civar köylerde de pek çok âhiret hemşireleri, talebeleri ve kardeşleri vardı. Bilhassa masûm çocuklarla alâkadarlığı pek ziyâdedir.
Üstad’ın iffet ve istikametteki hududsuzluğu, bilmüşâhede sâbittir ve inkârı gayr‑ı kàbildir. Hayatı boyunca, hanımlarla konuşmaktan, nazarıyla dahi meşgul olmaktan şiddetle ictinâb etmiştir. Bir mektûbundan anlaşıldığı gibi; gençliğinde dahi iffet ve istikametin zirve‑i müntehâsında olduğu, onu yakından tanıyan ve hayatına âşinâ olanların müşâhedeleriyle sâbittir.
579
Bütün ahâli, Üstad’ın nümûne‑i imtisal iffet ve istikametini görerek, kendisine uhrevî ve manevî alâkadarlık gösterirlerdi. Üstad, âhiret hemşireliğine kabûl ettiği hanımlara ve manevî evlâd ve talebeleri addettiği masûm çocuklara çok duâ ederdi. Kadınların şefkat kahramanı olduğunu; bu zamanda, İslâm terbiyesi dâiresinde hareket etmenin elzem olduğunu; yetişen masûm evlâdlarının uhrevî hayatlarından mes'ûl ve eğer dindar yetiştirebilirlerse hissedar bulunduklarını, kendisinin çok hasta ve perîşan olup duâ etmelerini istediğini, ihtiyar hanımlara duâ ettiğini, genç hanımlardan da namazını kılanlara duâ edip âhiret hemşiresi kabûl edeceğini kısaca söylerdi ve zâten fazla konuşmazdı. Mübârek tâife‑i nisâ, Said Nursî’nin yüksek bir ehl‑i hak ve hakikat olduğunu, kalblerinin safvetiyle hissederlerdi.
Üstad’ın masûm çocuklarla sohbet ve muhâveresi ise çok ibretli ve saâdetlidir. Emirdağı ve civarı köylerinde, yanına gelen masûmlara, büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. “Evlâdlarım! Siz masûmsunuz, daha günahınız yoktur. Ben çok hastayım, bana duâ ediniz, sizin duânız makbûldür. Ben sizi manevî evlâdlarım ve talebelerim olarak duâma dâhil ettim.” derdi. O çocuklar, gözlerinden akan muhabbet nurlarıyla Üstadı selâmlarlar; Üstad, gâfil büyüklerden ziyâde, onlara samîmî ve ciddi selâm ederdi. Ve “Bunlar istikbâlin Nur talebeleridir. Bana olan bu alâka ve teveccühlerinin sebebi ise; masûm rûhları hissediyor ki Risale‑i Nur, onların imdâdına gelmiş. Ben de o Nur’un bir tercümânı olmam hasebiyle, gayr‑ı ihtiyarî bu fedâkârâne muhabbet ve alâkayı gösteriyorlar.” derdi.
Üstad, yanına gelen gençlere de; dâima Nur derslerini okumalarını, zamanın ahlâksızlık tehlikelerinden sakınmalarının büyük menfaat ve saâdetini onlara telkin ederek, namaz kılmalarının lüzumunu ihtar ederdi. Bu tarzdaki dersinden, belki binlerce gençler intibâha gelmişlerdir.
Yine kırlarda ve yollarda rastladığı memur ve işçilere, herbirisine münâsib ders verir, namaz kılmalarının ehemmiyetini söyler ve o zaman dünyevî meşgalelerinin âhiret hesabına geçeceğini telkin ederdi. Bilhassa bu nev'i dersi, “Din, terakkîye mânidir.” diyenlerin fikirlerinin ancak birer hezeyan olduğunu gösterir. Bil'akis hem o insan için, hem vatan ve millet için îmân nuruna mazhar olmak, maddî‑manevî saâdet ve terakkîyi te'min eder. Namazını kılıp istikametle hareket ettiği takdirde dünyevî çalışma ve gayretinin âhiret hesabına geçip ebedî saâdet ve nurları netice vermesi düşüncesi, ne kadar o vazifeyi iştiyakla severek yapmayı te'min edeceği ma'lûmdur.
580
İşte bu hakikati, bütün memurlar, san'atkârlar ve esnâf rehber ittihàz etmeli ve bu ders, umuma telkin edilmelidir. Bu zikredilen bahis, deryâdan bir katre nev'inden Üstad’ın saymakla bitmeyen millete menfaatdâr hizmetinden bir cüz'dür. İslâmiyete irtica, mü'minlere mürteci diyenlere yazıklar olsun! (Hâşiye)