Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
523

Hazret‑i Ali Radıyallahu Anhın, “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”ne İşareti

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu hâdise te'siriyle ben, kendimi masûm kardeşlerime rızâ‑yı kalble fedâ etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte Celcelûtiye’yi okudum. Birden hâtıra geldi ki: İmâm‑ı Ali (R.A.), Yâ Rab! Emân ver.” diye duâ etmiş. İnşâallâh o duânın sırrıyla selâmete çıkarsınız.
Evet Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, Kaside‑i Celcelûtiye’de iki sûretle, Risale‑i Nurdan haber verdiği gibi, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”ne işâreten وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتِ der. Bu işârette îmâ eder ki: Âyetü'l‑Kübrâ yüzünden ehemmiyetli bir musîbet Risale‑i Nur talebelerine gelecek ve Âyetü'l‑Kübrâ hakkı için o fecet ve musîbetten şâkirdlerine aman ver!” diye niyâz eder, o risaleyi ve menba'ını şefâatçi yapar. Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin tab'ı bahânesiyle gelen musîbet, aynen o remz‑i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede, Risale‑i Nurun mühim eczâlarına, tertibiyle işâretlerin hâtimesinde, mukâbil sahifede der:
فَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا ❋ وَحَقِّقْ مَعَان۪يهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
Yani: Sen onların hàssalarını topla ve mânâlarını tahkîk eyle. Bütün hayır ve saâdet, onlarla tamam olur.” der. Harflerin mânâlarını tahkîk et.” karînesiyle mânâyı ifâde etmeyen hecâî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânâsındaki Sözler nâmıyla risaleler muraddır.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
524

Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu Kazâ ve Kader‑i İlâhî, Hakkımızda Bir İnâyettir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Geçen Leyle‑i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı bütün mevcûdiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in birliğine ve rahmetine emânet ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrıyla sizi tesellîye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle verdiği tesellîyi tamamıyla gördüm. Şöyle ki:
Dünyayı unutmak, Ramazanımızı âsûde geçirmek düşünürken, hâtıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise, hem benim, hem Risale‑i Nurun, hem sizin, hem Ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn‑ı inâyet olduğunu ben müşâhede ettim. Bana ait cihetinin ise, çok fâidelerinden yalnız iki‑üçünü beyân ederim.
Birincisi: Ramazanda, çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir ilticâ, bir niyâz ile müdhiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.
İkincisi: Herbirinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabûl ederdim.
Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada, fevkalâde bir tarzda, bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest‑i inâyet görünüyor. اَلْخَيْرُ ف۪ي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُdediriyor. En ziyâde beni düşündüren; Risale‑i Nuru, en gâfil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl‑i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütûhâta meydân açıyor.
525
Ve en ziyâde rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka herbirinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, Ramazanda bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr‑i mübârekte, bu musîbet dahi, o yüz sevâbı, herbir saati on saat derecesinde ibâdet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risale‑i Nurdan tam ders alan ve dünyanın fânî ve ticâretgâh olduğunu bilen ve herşeyi, îmânı ve âhireti için fedâ eden ve bu Dershâne‑i Yûsufiye’deki muvakkat sıkıntılar, dâimî lezzetler ve fâideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsân ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ dedim.
Bana ait bu fâideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale‑i Nurun, hem Ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle fâideleri var ki, perde açılsa, Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kazâ ve kader‑i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.” dedirtecek kanâatim var.
Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musîbetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat ma'nen pek çok hafif geldi. İnşâallâh, çabuk geçer. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla me'yûs olmayınız.
Said Nursî
526

Risale‑i Nur Şâkirdlerinden, Kalben ve Rûhen ve Fikren Daha Az Sıkıntı Çeken Yoktur

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz Kardeşlerim!
Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayâlinizle ara sıra konuşurum, mütesellî olurum. Biliniz ki, mümkün olsaydı bütün sıkıntılarınızı kemâl‑i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben sizin yüzünüzden, Isparta’yı ve havâlisini, taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ, diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükûmeti bana ceza verse, başka vilâyet beni berâet ettirse, yine burayı tercih ederim.
Evet ben, üç cihetle Ispartalı’yım. Gerçi tarihçe isbât edemiyorum, fakat kanâatim var ki, İsparit Nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı buradan gitmiş. Hem, Isparta Vilâyeti, öyle hakîki kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecîd ve Abdurrahman, belki Said’i onların herbirisine maalmemnuniye fedâ eylerim.
Tahmin ederim, şimdi Küre‑i Arzda, Risale‑i Nur Şâkirdlerinden, kalben ve rûhen ve fikren daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü, kalb ve rûh ve akılları, îmân‑ı tahkîkî nurlarıyla sıkıntı çekmezler.
Maddî zahmetler ise, Risale‑i Nur dersiyle hem geçici, hem sevâblı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet‑i îmâniyenin başka bir mecrâda inkişafına vesile olmasını bilerek, şükür ve sabırla karşılıyorlar. Îmân‑ı tahkîkî, dünyada dahi medâr‑ı saâdettir diye hâlleriyle isbât ediyorlar. Evet, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, metînâne bu fânî zahmetleri bâkî rahmetlere tebdile çalışıyorlar.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların emsâllerini çoğaltsın, bu vatana medâr‑ı şeref ve saâdet yapsın ve onları da Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn!
Said Nursî
527

Kudsî Hizmette Çekilen Az Zahmeti Şevk ve Şükür ve Sabırla Karşılamalı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sûreten görüşmediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz. Ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim.
Şimdiye kadar, Risale‑i Nur şâkirdleri gibi, çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet Cennet ucuz değil! İki hayatı imha eden küfr‑ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da, şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.
Mâdem bizi çalıştıran Hàlık’ımız Rahîm ve Hakîm’dir; başa gelen herşeyi rızâ ile sevinç ile rahmetine, hikmetine i'timâd ile karşılamalıyız.
Said Nursî
528

Bu Defaki Küçük Müdafaâtımda Demiştim

Risale‑i Nurdaki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünkü; masûmlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izâhını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddâr medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet‑i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât‑ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdât meydân almış ki, ehl‑i hak, hakkını kuvvet‑i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd‑i zulüm ile, tarafgirlik bahânesiyle çok bîçâreleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak veyâhut mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir‑iki adamın hatâsıyla yirmi‑otuz adamı, âdi bahânelerle vurur, perîşan eder. Eğer ehl‑i hak, hak ve adâlet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zâyiâta mukâbil yalnız biri kazanır mağlûb vaziyetinde kalır. Eğer mukàbele‑i bilmisil kaide‑i zâlimânesiyle, o ehl‑i hak dahi bir‑ikinin hatâsıyla yirmi‑otuz bîçâreleri ezseler, o vakit, hak nâmına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ânın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakîki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herşey geçici ve fânîdir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret‑i vataniyeye ve hamiyet‑i milliyeye bütün bütün zıttır, muhâliftir.
529
Hülâsa‑i kelâm: Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhâmlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur'ânın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyiz!‥
Said Nursî
530

Sizin Sebat ve Metânetiniz, Masonların ve Münâfıkların Bütün Plânlarını Akîm Bırakıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin sebat ve metânetiniz, masonların ve münâfıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.
Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok; o zındıklar, Risale‑i Nuru ve Şâkirdlerini, tarîkata ve bilhassa Nakşî Tarîkatına kıyâs edip, o ehl‑i tarîkatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.
Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû‑i isti'mâlâtını göstermek.
Sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibînin kusurâtlarını teşhîr etmek.
Ve Sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedâr sefâhet ve uyutucu, lezzetli zehirleriyle ifsad etmekle mâbeynlerinde tesânüdü kırmak. Ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukùt ettirmektir ki, Nakşîlere ve ehl‑i tarîkata karşı isti'mâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.
Çünkü, Risale‑i Nurun meslek‑i esâsı, ihlâs‑ı tâmm ve terk‑i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak ve fânî aynı lezzet‑i sefîhânede elîm elemleri göstermek ve îmânın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medâr olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallâh tam akîm bırakacak ve Meslek‑i Risale-i Nur ise, tarîkatlara kıyâs edilmez!” diye onları susturacak.
Said Nursî
531

Nur Talebeleri Birbirine Tesellîci ve Nümûne‑i İmtisal Olmalı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu eski ve yeni iki Medrese‑i Yûsufiye’deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i maneviyesi kırılmayan zâtları, ehl‑i hakikat ve nesl‑i âtî alkışlayacakları gibi, melâike ve rûhâniler dahi alkışlıyorlar, diye kanâatim var.
Fakat, içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasıyla maddî sıkıntı ziyâdedir. Ve buna karşı da, herbiriniz herbirisine birer tesellîci ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne‑i imtisal ve tesânüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzâkeresinde birer zekî muhâtab ve mucîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir, diye düşünüp, rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında tesellî buluyorum.
Yüzyirmi yaşında bulunan Mevlâna Hâlid’in cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât, onu bana giydirdiği gibi, ben de onun nâmına sizin herbirinize teberrüken giydirmek için, hangi vakit isterseniz göndereceğim.
Said Nursî
532

Hapse Girmemizin Sebebi, Bir Vazife‑i Îmâniye ve Uhreviyedir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kader‑i İlâhî adâleti, bizleri Denizli Medrese‑i Yûsufiye’sine sevketmesinin bir hikmeti; her yerden ziyâde Risale‑i Nura ve şâkirdlerine, hem mahpusları, hem ahâlisi, belki hem memurları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen biz, bir vazife‑i îmâniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik.
Evet, yirmi‑otuzdan ancak bir‑ikisi ta'dil‑i erkân ile namazını kılan mahpuslar içinde, birden Risale‑i Nur şâkirdlerinden kırk‑ellisi umumen bilâ‑istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisân‑ı hâl ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'âlleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîkî îmânlarıyla dahi buradaki ehl‑i îmânı ehl‑i dalâletin evhâm ve şübehâtından kurtarmalarına medâr çelikten bir kale hükmüne geçeceğini, rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’den ümîd ediyoruz.
Buradaki ehl‑i dünyanın, bizi konuşmaktan ve temâstan men'leri, zarar vermiyor. Lisân‑ı hâl, lisân‑ı kàlden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir; milleti seviyorlarsa, mahpusları Risale‑i Nur Şâkirdleriyle görüştürsünler. bir ayda, belki bir günde, bir seneden ziyâde terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikbâllerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi çok fâidesi olurdu. İnşâallâh bir zaman girer.
Said Nursî
533

Böyle Pek Ağır Şerâit Altında Îmân Kurtarmak Hizmeti, Herşeyin Fevkındedir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullâh ile Ziyaeddin hakkındaki ma'lûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim:
Eğer, perde‑i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samîmî dindarlar ve ciddi Müslümanlar, eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda, şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek. Ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek, diye karar verdim.
Çünkü böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn‑ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn‑ü zanlarını kırmakla, muhabbetleri azalır. Ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannu'a ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte, hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
Said Nursî

Merak Etmeyiniz. O Nurlar Parlayacaklar!

Kardeşlerim!
Gerçi bu vaziyet, hem muvâfıka ve bir kısım memurlara, Risale‑i Nura karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş; fakat bütün muhâliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz. O Nurlar parlayacaklar!
Said Nursî
534

Güneş Gibi Zâhir ve Şübhe Bırakmaz ve Dağ Gibi Metîn, Sarsılmaz Olan Meyve Risalesi

Azîz Kardeşlerim!
Ben tahmin ediyorum ki, hakîki ve en son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünkü, evvelce bazı evhâm yüzünden bir seneden beri ve aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır; Tarîkatçılık, komitecilik ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhûriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek gibi asılsız bahâneler ile bize hücum ettiler.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, onsekiz sene zarfındaki mektûb ve kitaplarda hakikat‑i îmâniyeden ve Kur'âniye’den ve âhiretin tahkîkinden ve saâdet‑i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için, gayet âdi bahâneleri aramağa başladılar.
Fakat, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metîn, sarsılmaz olan Meyve Risalesi onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup, onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.
Said Nursî
535

Sıkı Bir Tesânüdle, El Ele, Omuz Omuza Veriniz

Azîz Kardeşlerim!
Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hâtıra geldiniz. Bu musîbetten kurtulmak için ne yapacağız?” lisân‑ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesânüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünkü birbirinden ve Risale‑i Nurdan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi te'min ederim; eğer bilseydim ki benden teberrî etmekle kurtulacaksınız, beni tahkîr ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fınızdan, teberrînizden cesâret alır, daha ziyâde ezer.
Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enâniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaîf bir bîçârenin noksaniyetlerine değil, belki Risale‑i Nurun kemâlâtına bakmalı.
Said Nursî

Teşekkî, Kaderi Tenkid ve Teşekkür, Kadere Teslîmdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevâline ve fenâ ve fânî âkıbetsiz lezzetlerine ve firâk, iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medâr‑ı tesellî ise, samîmî dostlar ile görüşmektir.
Evet, bazen bir tek dostunu bir‑iki saat görmek için yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda, samîmî kırk‑elli dostunu birden, bir‑iki ay görmek ve Lillâh için muhabbet etmek ve hakîki bir tesellî alıp vermek elbette başımıza gelen bu meşakkatle ve zâyiât‑ı maliye, ona karşı pek ucuz düşer, ehemmiyeti kalmaz.
Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firâktan sonra, bir tekini görmek için bu meşakkati kabûl ederdim.
Teşekkî, kaderi tenkid ve teşekkür, kadere teslîmdir.
Said Nursî
536

Âhiret İçin, Hayır İçin, İbâdet Ve Sevâb İçin, Îmân Ve Âhiret İçin Risale‑i Nur İle Bağlanmışsınız

Azîz ve Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem âhiret için, hayır için, ibâdet ve sevâb için, îmân ve âhiret için Risale‑i Nur ile bağlanmışsınız. Elbette bu ağır şerâit altında, herbir saati yirmi saat ibâdet hükmünde ve o yirmi saat ise, Kur'ân ve îmân hizmetindeki mücâhede‑i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdâr ve yüz saat ise, böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakîki mücâhid kardeşler ile görüşmek ve akd‑i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve tesellî etmek ve mütesellî olmak ve hakîki bir tesânüd ile kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın şâkirdliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese‑i Yûsufiye’de ta'yinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekten sevâb kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır.
Bütün sıkıntılara karşı mezkûr fâideleri düşünüp sabır ve tahammülle mukàbele etmek gerektir.
Said Nursî

Dehşetli Masonlar, İnsafsız Bir Masonu Bana Musallat Eylemişler

Azîz, Sıddık, Sebatkâr ve Vefâdâr Kardeşlerim!
Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket‑i maneviye-i duâiyenizden daha ziyâde istifadem için ve sizin de daha ziyâde îtidâl‑i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesânüdünüzü muhâfaza için bir hâlimi beyân ediyorum ki:
Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azâbı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler; hiddetimden ve işkencelerine karşı, Artık yeter!” dememden bir bahâne bulup, zâlimâne tecâvüzlerine bir sebeb göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hàrika bir ihsân‑ı İlâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeye de karar verdim.
537
Mâdem biz kadere teslîm olup bu sıkıntıları خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, ziyâde sevâb kazanmak cihetiyle manevî bir ni'met biliyoruz. Ve mâdem, geçici, dünyevî musîbetlerin sonları ekseriyetle ferâhlı ve hayırlı oluyor. Ve mâdem biz, hakkalyakìn derecesinde yakìni bir kat'î kanâatimiz var ki:
Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saâdet‑i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı hâller ile müftehirâne, müteşekkirâne Bir mücâhede‑i maneviye yapıyoruz.” diye şekvâ etmemek lâzımdır.

Evvel Âhir Tavsiyemiz: Tesânüdünüzü Muhâfaza; Enâniyet, Benlik, Rekabetten Tahaffuz Ve Îtidâl‑i Dem ve İhtiyattır

Azîz Kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesânüdünüzü muhâfaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve îtidâl‑i dem ve ihtiyattır.
Said Nursî

Gizli Zındıkların Plânları Akîm Kalıp Yalan Çıktı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu müddeiumumun iddianâmesinden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevkeden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı. Şimdi bahâne olarak, cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla yalanlarını setre çalışıyorlar. Ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar! Güyâ temâs eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar.
Said Nursî
538

Gayet İhtiyat ve Gücenmemek ve Gücendirmemek ve İkiliğe Meydân Vermemek Lâzım ve Zarûrîdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben, gerçi sizinle sûreten görüşemiyorum; fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan çok bahtiyarım ve müteşekkirim. Ve ihtiyarım olmadan, bazen lüzumlu tedbirler ihtar edilir.
Ezcümle: Birisi, yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem câsus bir mahpus gönderilmiş. Tahrib kolay olmasından hususan böyle haylaz gençlerde o herif bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki; sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı zındıka ifsada, ahlâkları bozmağa çalışıyor.
Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydân vermemek ve îtidâl‑i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar, uhuvvetlerini ve tesânüdlerini tevâzu' ile ve mahviyetle ve terk‑i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarûrîdir.
Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor. Sizin dirayetinize i'timâd edip zarûret olmadan bakamıyorum.
Said Nursî
539

Bütün Musîbetlere ve Sıkıntılara ve Düşmanlara Kemâl‑i Metânetle Mukàbele Etmemiz Gerektir

Kardeşlerim!
Her ihtimale karşı, bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyân etmek lâzım geldi.
Bizim, Kur'ân’dan aldığımız hakikatler, güneş, gündüz gibi şek ve şübhe ve tereddüdü kaldırmadığını, yirmi seneden beri Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur.
Mâdem biz, böyle sarsılmaz ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kıymetdâr ve bütün dünyası ve can ve cânânı bahâsına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz. Elbette bütün musîbetlere ve sıkıntılara, düşmanlara, kemâl‑i metânetle mukàbele etmemiz gerektir.
Hem, belki karşımıza, aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakìler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi ve tesânüdümüzü muhâfaza edip, onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münâkaşa etmemek gerektir.
Said Nursî
540

Bir Ehemmiyetli İhsân‑ı İlâhî; İhsânını, Enâniyetini Bırakmayana İhsâs Etmemektir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kastamonu’da, ehl‑i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: Ben sukùt etmişim, eski hâlimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”
Ben de dedim: Belki terakkî etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbînlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp daha yüksek makama, mahviyet ve terk‑i enâniyet ve fânî zevkleri aramamak ile uçmuşsun.” Evet, bir ehemmiyetli ihsân‑ı İlâhî; ihsânını, enâniyetini bırakmayana ihsâs etmemektir. ucb ve gurura girmesin!
Kardeşlerim, bu hakikate binâen, bu adam gibi düşünen veya hüsn‑ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp, içinizde mahviyet ve tevâzu' ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şâkirdleri, âdi, âmî adamlar görür ve der: Bunlar hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydân okuyan?… Heyhât! Bunlar nerede, evliyâları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücâhidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisar‑ı hayâle uğrar, muârız ise kendi muhâlefetini haklı bulur.
Said Nursî
541

Meyve’nin Altıncı ve Yedinci Mes'eleleri

Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinde iken gayet mühim dokuz mes'eleyi ihtiva eden Meyve Risalesi”ni iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Bu eser, Risale‑i Nurun hakikatlerini hülâsaten cem'eden kıymetdâr bir risaledir. Hapis müddetinde Nur Talebeleri bu Meyve Risalesi’ni müteaddid defalar yazmak ve okumak sûretiyle meşgul olmuşlar ve ilk önce gayet gizli olarak kibrit kutuları içine yazılıp koğuşlar arasında neşredilen Meyve Risalesi, bilâhare gayet kıymetli ve menfaatli ve hapislere tiryâk gibi faydalı olduğu anlaşılmasıyla serbest yazılmış. Denizli Mahkemesine, Temyiz Mahkemesine ve Ankara makamlarına Risale‑i Nurun Hakîki Müdafaası olarak gönderilmiştir.
Denizli hapsinde çok mühim te'siri olduğu ve taşıdığı kudsî hakàik‑ı îmâniye itibariyle bir cihette Denizli berâetine vesile olduğu için, ehemmiyetine binâen bu Meyve Risalesi’nden Altıncı ve Yedinci Mes'elelerinin buraya derci münâsib görülmüştür.
542

Meyve Risalesi’nden Altıncı Mes'ele

Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan Îmân‑ı Billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var; şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de; küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de; küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla küre‑i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki; gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
543
Öyle de; bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bu sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz ve okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun sâhibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
544
Hem nasıl ki; bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı kozmoğrafyanın dediğine bakılsa küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn‑i elektrik mikyâsıyla bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır, tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallâh, Bârekallâh cümleleriyle takdir ettirir.
545
Aynen öyle de; bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır Allâhu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallâh takdisiyle ta'rif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun dediler! Ben de dedim:
546
İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz kadîr ve rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden, zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır.
Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
547

Meyve Risalesi’nden Yedinci Mes'ele

Denizli Hapsi’nde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir zaman Kastamonu’da Hàlık’ımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısa hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
Hazret‑i Ali Radıyallahu Anhın, “Âyetü'l-Kübrâ Risalesi”ne İşareti — Tarihçe-i Hayat | risaleinur.site