Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Dehşetli Masonlar, İnsafsız Bir Masonu Bana Musallat Eylemişler

Azîz, Sıddık, Sebatkâr ve Vefâdâr Kardeşlerim!
Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket‑i maneviye-i duâiyenizden daha ziyâde istifadem için ve sizin de daha ziyâde îtidâl‑i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesânüdünüzü muhâfaza için bir hâlimi beyân ediyorum ki:
Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azâbı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler; hiddetimden ve işkencelerine karşı, Artık yeter!” dememden bir bahâne bulup, zâlimâne tecâvüzlerine bir sebeb göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hàrika bir ihsân‑ı İlâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeye de karar verdim.
537
Mâdem biz kadere teslîm olup bu sıkıntıları خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, ziyâde sevâb kazanmak cihetiyle manevî bir ni'met biliyoruz. Ve mâdem, geçici, dünyevî musîbetlerin sonları ekseriyetle ferâhlı ve hayırlı oluyor. Ve mâdem biz, hakkalyakìn derecesinde yakìni bir kat'î kanâatimiz var ki:
Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saâdet‑i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı hâller ile müftehirâne, müteşekkirâne Bir mücâhede‑i maneviye yapıyoruz.” diye şekvâ etmemek lâzımdır.

Evvel Âhir Tavsiyemiz: Tesânüdünüzü Muhâfaza; Enâniyet, Benlik, Rekabetten Tahaffuz Ve Îtidâl‑i Dem ve İhtiyattır

Azîz Kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesânüdünüzü muhâfaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve îtidâl‑i dem ve ihtiyattır.
Said Nursî

Gizli Zındıkların Plânları Akîm Kalıp Yalan Çıktı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu müddeiumumun iddianâmesinden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevkeden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı. Şimdi bahâne olarak, cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla yalanlarını setre çalışıyorlar. Ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar! Güyâ temâs eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar.
Said Nursî
538

Gayet İhtiyat ve Gücenmemek ve Gücendirmemek ve İkiliğe Meydân Vermemek Lâzım ve Zarûrîdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben, gerçi sizinle sûreten görüşemiyorum; fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan çok bahtiyarım ve müteşekkirim. Ve ihtiyarım olmadan, bazen lüzumlu tedbirler ihtar edilir.
Ezcümle: Birisi, yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem câsus bir mahpus gönderilmiş. Tahrib kolay olmasından hususan böyle haylaz gençlerde o herif bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki; sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı zındıka ifsada, ahlâkları bozmağa çalışıyor.
Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydân vermemek ve îtidâl‑i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar, uhuvvetlerini ve tesânüdlerini tevâzu' ile ve mahviyetle ve terk‑i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarûrîdir.
Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor. Sizin dirayetinize i'timâd edip zarûret olmadan bakamıyorum.
Said Nursî
539

Bütün Musîbetlere ve Sıkıntılara ve Düşmanlara Kemâl‑i Metânetle Mukàbele Etmemiz Gerektir

Kardeşlerim!
Her ihtimale karşı, bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyân etmek lâzım geldi.
Bizim, Kur'ân’dan aldığımız hakikatler, güneş, gündüz gibi şek ve şübhe ve tereddüdü kaldırmadığını, yirmi seneden beri Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur.
Mâdem biz, böyle sarsılmaz ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kıymetdâr ve bütün dünyası ve can ve cânânı bahâsına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz. Elbette bütün musîbetlere ve sıkıntılara, düşmanlara, kemâl‑i metânetle mukàbele etmemiz gerektir.
Hem, belki karşımıza, aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakìler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi ve tesânüdümüzü muhâfaza edip, onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münâkaşa etmemek gerektir.
Said Nursî
540

Bir Ehemmiyetli İhsân‑ı İlâhî; İhsânını, Enâniyetini Bırakmayana İhsâs Etmemektir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kastamonu’da, ehl‑i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: Ben sukùt etmişim, eski hâlimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”
Ben de dedim: Belki terakkî etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbînlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp daha yüksek makama, mahviyet ve terk‑i enâniyet ve fânî zevkleri aramamak ile uçmuşsun.” Evet, bir ehemmiyetli ihsân‑ı İlâhî; ihsânını, enâniyetini bırakmayana ihsâs etmemektir. ucb ve gurura girmesin!
Kardeşlerim, bu hakikate binâen, bu adam gibi düşünen veya hüsn‑ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp, içinizde mahviyet ve tevâzu' ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şâkirdleri, âdi, âmî adamlar görür ve der: Bunlar hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydân okuyan?… Heyhât! Bunlar nerede, evliyâları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücâhidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisar‑ı hayâle uğrar, muârız ise kendi muhâlefetini haklı bulur.
Said Nursî
541

Meyve’nin Altıncı ve Yedinci Mes'eleleri

Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinde iken gayet mühim dokuz mes'eleyi ihtiva eden Meyve Risalesi”ni iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Bu eser, Risale‑i Nurun hakikatlerini hülâsaten cem'eden kıymetdâr bir risaledir. Hapis müddetinde Nur Talebeleri bu Meyve Risalesi’ni müteaddid defalar yazmak ve okumak sûretiyle meşgul olmuşlar ve ilk önce gayet gizli olarak kibrit kutuları içine yazılıp koğuşlar arasında neşredilen Meyve Risalesi, bilâhare gayet kıymetli ve menfaatli ve hapislere tiryâk gibi faydalı olduğu anlaşılmasıyla serbest yazılmış. Denizli Mahkemesine, Temyiz Mahkemesine ve Ankara makamlarına Risale‑i Nurun Hakîki Müdafaası olarak gönderilmiştir.
Denizli hapsinde çok mühim te'siri olduğu ve taşıdığı kudsî hakàik‑ı îmâniye itibariyle bir cihette Denizli berâetine vesile olduğu için, ehemmiyetine binâen bu Meyve Risalesi’nden Altıncı ve Yedinci Mes'elelerinin buraya derci münâsib görülmüştür.
542

Meyve Risalesi’nden Altıncı Mes'ele

Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan Îmân‑ı Billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var; şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de; küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de; küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla küre‑i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki; gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
543
Öyle de; bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bu sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz ve okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun sâhibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
544
Hem nasıl ki; bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı kozmoğrafyanın dediğine bakılsa küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn‑i elektrik mikyâsıyla bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır, tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallâh, Bârekallâh cümleleriyle takdir ettirir.
545
Aynen öyle de; bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır Allâhu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallâh takdisiyle ta'rif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun dediler! Ben de dedim:
546
İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz kadîr ve rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden, zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır.
Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
547

Meyve Risalesi’nden Yedinci Mes'ele

Denizli Hapsi’nde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir zaman Kastamonu’da Hàlık’ımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısa hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
548
İşte birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermânlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet âhiret var ve sizi oraya sevkediyorum.” fermân ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatler ile bir kısım isimlerin âhirete dair cevablarını isbât ve izâh eylemiş. Burada, o izâha iktifâen gayet kısa bir işâret ederiz.
Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet‑i mutlaka mertebesinde bir saltanat‑ı sermediyenin, o saltanata îmân ile intisab ve tâat ile fermânlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye Rabbü'l‑Âlemîn ve Sultanü'd‑Deyyân isimleri cevab veriyorlar.
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebâtları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki:
Bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli ve minnetdârları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dâm etmez. Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat‑ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevab veriyorlar, El‑Cennetü hakkun diyorlar.
549
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki; umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl‑ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve‑i hâfızasında bütün tarihçe‑i hayatını ve ona temâs eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter‑i a'mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnûâtta gayet hassas mîzanlar ile a'zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, isrâfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnûâtı bir hüsn‑ü san'at yapan ve her zîhayatın hukuk‑u hayatını kemâl‑i mîzanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenâlıklara fenâ neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet‑i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki:
Güneş gündüzsüz olmadığı gibi o hikmet‑i ezeliye, o adâlet‑i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vecihle müsâade etmezler diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat'î cevab veriyorlar.
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlablarını bir nev'i duâ bulunan isti'dâd‑ı fıtrî ve ihtiyac‑ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest‑i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât‑ı insaniyenin, hususan hàvâsların ve nebîlerin duâlarının on adetten altı‑yedisi hilâf‑ı âdet makbûl olmasından kat'î anlaşılıyor ki; her dertlinin âhını, her muhtacın duâsını işiten ve dinleyen bir semi'‑i mucîb perde arkasında var, bakar ki; en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder.
550
Elbette ve herhalde hiçbir şübhe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev'‑i insanın en ehemmiyetli ve umumî olan ve umum kâinâtı ve umum esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’yi alâkadar eden bekà‑i uhreviyeye ait duâlarını içine alan ve nev'‑i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara duâsına âmîn, âmîn dedirten ve ümmetinden her gün her ferd‑i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa O’na salavât getirmekle O’nun duâsına âmîn, âmîn diyen ve belki bütün mahlûkat o duâsına iştirâk ederek Evet ya Rabbenâ!. İstediğini ver; biz de O’nun istediğini istiyoruz!” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında bekà‑i uhrevî ve saâdet‑i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb‑ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, Cennet’in vücûduna ve baharın icâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin icâdına kâfî bir sebebdir diye Mucîb ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim suâlimize cevab veriyorlar.
Hem mâdem, gündüz bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca küre‑i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühûletinde ve mîzanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümûne ve misâllerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebâtât ve hayvanat tâifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidâr yazan bir kalem‑i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinâtı bir hânesi misillû insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife‑i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emânet‑i kübrâyı ona vermesi ve sâir zîhayatlar üstünde bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât‑ı sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑i uhreviyeyi kat'î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki; bahar kadar kudretine kolay gelen dâr‑ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
551
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda gösterdiği görülecek (Hâşiye) ve böyle bir kudretten haşr‑i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev'‑i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑yı uhrevîyi Cenâb‑ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl‑i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden dîvâne olur
552
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir‑iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisàsı olmayan bin adamın, hattâ başka fenlerde âlim ve ehl‑i ihtisàs da olsalar muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm‑i şekte isbât etmek ve süt konservelerine benzeyen ceviz‑i hindî bahçesi rû‑yi zeminde var diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz‑i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır.
Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû‑yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr‑ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir.
Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez diye ehl‑i tahkîk ittifak edip bir düstur‑u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat'î hakikate binâen binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes'elelerde bir tek muhbir‑i sâdıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbât edici ehl‑i ihtisàs ve muhbir‑i sâdıkın ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl‑i hakikat ve ashâb‑ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân‑ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyâs ediniz.
553
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet‑i âmme ve bir hikmet‑i şâmile ve bir inâyet‑i dâime müşâhede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat‑ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet‑i àliye ve izzetli icraat‑ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri ve çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihâzâtı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsânları, in'âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm‑i Nuh ve Hûd ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet ve ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
Nasıl ki iki kışlada yatan ve duran mutî' askerler, bir kumandanın çağırmasıyla silâh başına ve vazife başına boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de; bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre‑i arz, Sultan‑ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî' kışla gibi, ne vakit Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağrılsa, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırlamalarını isbât edip gösteren; her baharda arz kışlası içindekiler, melek‑i ra'dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat‑ı rubûbiyet, elbette ve elbette ve herhalde ve hiç şübhe getirmez ki; Onuncu Söz’de isbâtına binâen o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat‑ı sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr‑ı âhiret ve dâire‑i haşir ve neşrin açılmamasıyla o nihâyetsiz cemâl‑i rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılâb etmesi ve o hadsiz kemâl‑i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız isrâfâta dönmesi ve o gayet şirin inâyet, gayet acı ihanetlere değişmesi ve o gayet mîzanlı ve hakkâniyetli adâlet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat‑ı sermediye, sukùt etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması ve kemâlât‑ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet‑i imkânı yok, hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire‑i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
554
Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet‑i ebediyeye ve âhirette bekà‑i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf‑ı hikmet ve binler va'd ve ahidlerini yerine getirmemek ile hâşâ aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet‑i saltanata ve o kemâl‑i rubûbiyet’e zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle
İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm ve Âdil ve Kerîm ve Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şüphesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı lisân‑ı hâl ile tesbihâtına dair sahife‑i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh‑i mahfûz’un nümûnecikleri olan kuvâ‑yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve‑i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır, zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acîb bir hakikat‑i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek‑i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder.
555
Ve başta nev'‑i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'‑i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli Hafîziyete şehâdet eder. ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip hafîziyeti, a'zamî derecede ve haşri, bahar kolaylığında ve kat'iyyetinde bizlere ders verir. Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasıl ki bu ağacın menşe'i olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icâdının noksansız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi' bir kutucuktur ki, Hafîziyetin azametini isbât eder.
556
وَالْاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat‑ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçadır ki, a'zamî derecede Hafîziyete şehâdet eder.
وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o ağacın sûret‑i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san'atlı ve süslü bir hulle, bir libâs ve ayrı ayrı nakışlar ve zînetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyîn edilmiş; güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, Hafîziyet içinde azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdâsız bırakmayan mîzanlı bir kazan‑ı erzâktır ki; Hafîziyet içinde kemâl‑i kudret ve adâlet ve cemâl‑i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbât eder.
Aynen öyle de, küre‑i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm‑i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife‑i amelleri ve defter‑i hidemâtıdır ki; bilbedâhe bir Hafîz‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile gördüğünü gösteriyor.
557
Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen bütün sahâif‑i a'mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetine teslîm eder, هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhiri ise, haşrin üçyüzbin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüzbin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp hadsiz rahmâniyet ve rezzâkıyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini, meyveleri, çiçekleri, taamları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ hakikatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlı fabrikaları kemâl‑i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mîzan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbât eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde Hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de; dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve tâbire aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
558
Nasıl ki bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbât eder. Sâniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur.
Aynen öyle de; semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin bir saat‑ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbât eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat'iyyetinde, fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hàlık’ımızdan sorduğumuz haşir mes'elesine, mezkûr hakikatle cevab veriyorlar.
Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: İnsan şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi
Ve Hakikat‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek‑i aslîsi
Ve kâinât Kur'ânının âyet‑i kübrâsı
Ve ism‑i a'zamı taşıyan âyete'l‑kürsîsi
Ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri
Ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl memuru
Ve kâinât şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyatı ve zer' edilmesine, ekilmesine nezârete memur Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve en mes'ûliyetli nâzırı
Ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişah‑ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi ve bir nev'i halife‑i arzı
559
Ve cüz'î ve küllî bütün harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı
Ve semâvât, arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emânet‑i kübrâyı omuzuna alan Ve önüne iki acîb yol açılan, birinci yolda zîhayatın en bedbahtı ve ikinci yolda en bahtiyarı Çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd‑i küllî
Ve kâinât Sultanının ism‑i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyinesi
Ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab‑ı hàssı
Ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı Ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçâre zîhayatı
Ve isti'dâdca en zengini
Ve lezzet‑i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde
Ve bekàya en ziyâde müştâk ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak
Ve devamı ve saâdet‑i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran
Ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen
Ve ona ihsânlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hàrika bir mu'cize‑i kudret-i samedâniye ve bir acûbe‑i hilkat
Ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihâzât‑ı insaniyesi şehâdet eden
560
Böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb‑ı Hakk’ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz‑i Zülcelâl’in, Hafîz ismiyle mütemâdiyen amelleri kaydedilen ve kâinâtı alâkadar edecek ef'âlleri o ismin Kâtibîn‑i Kirâmlarıyla yazılan ve herşeyden ziyâde o ismin nazar‑ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfâtını ve kusurâtının mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz'î‑küllî kayd altına alınan her amelinden muhâsebe ve sorguya çekilecek ve dâr‑ı bekàda saâdet‑i ebediye ziyâfetgâhının ve şekàvet‑i dâime hapishânesinin kapıları açılacak ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazen karıştıran bir zâbit, toprağa girip her amelinden suâl olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
Yoksa, sineğin sesini işitip hakk‑ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği hâlde, gök gürültüsü kuvvetinde bekàya ait hadsiz hukuk‑u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatler lisânları ile edilen ve arş ve ferşi çınlatan duâlarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehâdetiyle sinek kanadı kadar isrâf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlerin bağlandıkları insanî isti'dâdâtı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o isti'dâd ve arzuları besleyen kâinâtın pek çok râbıtalarını ve hakikatlerini bütün bütün isrâf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehâdet eden bütün mevcûdât onu reddeder, yüz derece muhâl ve bin vecihle mümteni'dir derler.
561
İşte biz Hàlık’ımızdan haşre dair sorduğumuz suâle Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevab verip derler: Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehâdet eden mevcûdâtın tahakkuku misillû, haşir haktır ve muhakkaktır.”
Hem mâdem…‥
Daha yazacaktım, fakat güneş gibi ma'lûm olmasından kısa kestim.
İşte geçmiş misâllerde ve mâdemlerdeki maddelere kıyâsen, Cenâb‑ı Hakk’ın yüz, belki bin esmâsının kâinâta bakan isimlerinin herbirisi, nasıl ki mevcûdâttaki âyine ve cilveleriyle müsemmâsını bedâhetle isbât eder; aynen öyle de, haşri ve dâr‑ı âhireti de gösterirler ve kat'iyyetle isbât ederler.
Hem nasıl Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâlimize, O Rabbimiz bütün fermânlarıyla ve nâzil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'î cevab veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir Şöyle ki:
Melekler derler: Sizin zaman‑ı Âdem’den beri hem rûhânilerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevâtür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve rûhânilerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dâirelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutâbık olarak sizin kumandanlarınız olan enbiyâlarla görüştüğümüz zaman söylemişiz ve dâima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiğimiz bâkî ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyîn edilmiş olan saraylar ve menziller, hiç şübhemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misâfirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'î beyân ediyoruz.” diye suâlimize cevab veriyorlar.
562
Hem mâdem Hàlık’ımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'yin etmiş, ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakìn mertebesinden aynelyakìn ve hakkalyakìn mertebelerine terakkî ve tekemmül etmek üzere herşeyden evvel bu Üstadımızdan, Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâli sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü O Zât, Hàlık’ımız tarafından herbiri birer nişane‑i tasdik olan bin mu'cizâtıyla, Kur'ânın bir mu'cizesi olarak Kur'ânın hak ve Kelâmullâh olduğunu isbât ettiği gibi; Kur'ân dahi, kırk nev'i i'câz ile, O Zâtın bir mu'cizesi olup, O’nun doğru ve Resûlullâh olduğunu isbât ederek ikisi beraber, biri âlem‑i şehâdet lisânı bütün hayatında, bütün enbiyâ ve evliyânın tasdikleri altında diğeri, âlem‑i gayb lisânı bütün semâvî fermânların ve kâinât hakikatlerinin tasdikleri içinde binler âyâtıyla iddia ve isbât ettikleri hakikat‑i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat'iyyettedir.
Evet, haşir gibi, en acîb ve en dehşetli ve tavr‑ı aklın haricinde bir mes'ele, ancak ve ancak böyle hàrika iki üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır.
Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur'ân gibi izâhat vermediklerinin sebebi o devirler beşerin bedeviyet ve tufûliyet devri olmasıdır. İbtidâî derslerde izâh az olur.
Elhâsıl: Mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler; elbette O isimlere delâlet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler.
Ve mâdem melâikeler âhiretin ve âlem‑i bekànın dâirelerini gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve rûhların ve rûhâniyâtın vücûd ve ubûdiyetlerine şehâdet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücûduna dahi delâlet ederler.
563
Ve mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün hayatında vahdâniyetten sonra en dâimî da'vâsı ve müddeâsı ve esâsı âhirettir; elbette O Zâtın nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, bir cihette, dolayısıyla âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehâdet ederler.
Ve mâdem Kur'ânın dörtten birisi haşir ve âhirettir ve bin âyâtıyla onun isbâtına çalışır ve onu haber verir; elbette Kur'ânın hakkâniyetine şehâdet ve delâlet eden bütün hüccetler ve deliller ve bürhânlar, dolayısıyla âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve açılmasına dahi delâlet ve şehâdet ederler.
İşte bak, bu rükn‑ü îmânî ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu gör!‥
564
tarihce_eskisehir_ev.jpgÜstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin son zamanlarda Eskişehir’e teşrîf ettiklerinde kaldıkları ev
565

Altıncı KısımEmirdağı Hayatı

567

Mukaddime

Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin berâet kararı neticesi olarak, Risale‑i Nur, ekser vilâyet, kasaba ve köylerde yayılmış ve Nur talebeleri kısa bir zamanda yüzbinlerin fevkınde çoğalmıştır. Risaleler teksir ile neşre başlanmış ve kısa bir müddet içinde 1948 senesi başlarında (23 Ocak 1948) Üstad ve talebeleri üçüncü defa olarak tekrar hapse alınmıştır.
Evvelâ üç sene kadar Emirdağı’nda ikamet edebilen Said Nursî, hapisten sonra tekrar Emirdağı’nda üç‑dört sene kadar kalmış ve sonra Isparta’ya yerleşmiştir. Ve şimdi doksan yaşına yaklaşan ve tebdil‑i havaya çok muhtaç olan Üstad, arasıra Emirdağı’na gelip ikametgâhı olan Dershâne‑i Nuriyede kalmaktadır.
tarihce_emirdag_ev.jpgBediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağı’nda kaldığı evin, çarşıdan penceresinin görünüşü
Şimdilik Emirdağı hayatının ilk kısmı ki, Afyon hapsine kadar olan safhası zikredilecek, bilâhare Afyon hapsini müteâkib tekrar Emirdağı’ndaki hayatı, Hizmet‑i Nuriyesi beyân edilecektir. Emirdağı’ndaki hayatı, evvelki hayatına nisbeten çok daha şa'şaalıdır. Hem, musîbet ve ithamlara daha ziyâde hedef olmuş, dâimî tarassuda, hattâ imhaya ma'rûz kalmıştır. Bununla beraber, Risale‑i Nur geniş dâirede yayılmış, üniversite, memurlar ve ehl‑i siyaset muhîtinde okunmağa başlanmıştır.
Üstad’ın Emirdağı’na nefyinden sonra aleyhinde pek insafsızca iftiralar yapıldığı ve çok geniş bir dâirede yalanlarla isnâdlara girişildiği münâsebetiyle ve Nurların hàrika neşri dolayısıyla bir hakikati, bu mukaddimede beyân etmek lâzım geldi. Şöyle ki:
Bizim, Said Nursî’nin ayn‑ı hakikat olan ahvâl ve harekât ve hizmetinde görünen hàrikaları beyân etmemizden muradımız:
568
Okuyucuların nazar‑ı istiğrablarını celbedip (hâşâ!) Bediüzzaman’ın şahsını insanlığın alkış tûfânına tutmak değil; belki, onun şahsını ve hizmetini insafsızca iftira ve yalanlarla lekedâr etmek isteyen ve dolayısıyla Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyesine sed çekmeğe çalışanların mukâbilinde Risale‑i Nurun nurlu, müessir ve saâdet‑feşân hizmetini belirtmek için Kur'ânın bir şâkirdi ve Hazret‑i Peygamberin bir ümmeti ve Allah’ın bir abdi olarak nâil olduğu ikramları zikrediyoruz. Din düşmanlarının bahânelerle taarruzunu ve insafsız hücumlarını red ve bir masûmun masûmiyetini beyân ediyoruz.
Hattâ diyebiliriz ki; tarihte Bediüzzaman gibi hilâf‑ı hakikat olarak düşünce ve mefkûre, hizmet ve gayesinin tam zıddında şiddetli itham ve isnâdlara ma'rûz kalmış bir kimse yok gibidir. Panzehire, zehir isnâd etmek gibi, bu milleti ve gelecek nesilleri anarşilikten, dinsizlikten, ahlâksızlıktan muhâfaza niyet ve harekâtına, sırf îmânsızlıktan neş'et eden bir dalâlet dîvâneliğiyle vatana ihanet, gençliği irticaya sevk ve zehirlemek ithamını yapmak, ne kadar acı ve ehl‑i insafı ağlatacak elîm bir vaziyet olduğu bedîhîdir.
İşte Bediüzzaman, bir değil, yüz değil, binler defa böyle hilâf‑ı hakikat ithamlara dûçâr olmuş bir masûmdur. Hizmetinde böyle olduğu gibi hususî ahvâl ve ahlâkı noktasında da ahlâk‑ı hamîdenin en müstesnâ örneklerini yaşatmış, edeb ve iffetin en şâheser nümûnelerini nefsinde gösterebilmiş bir nezâhet ve hüsn‑ü hulk âbidesidir. Hizmetini îfâ eden, dâhilî ve haricî hayat ve ef'âline âşinâ olan talebe ve hizmetkârları olan bizler, en yüksek sesimizle ilân ederiz ki:
Üstad’ın Kur'ân’dan alıp ehl‑i îmân ve insaniyetin istifadesine arzettiği ulûm‑u îmâniyedeki üstadlığı gibi, en ince muâmelât ve ahvâlinde ve hususî hayatında da Kur'ân‑ı Hakîm’in hüsn‑ü hulk olarak ta'rif ettiği ve yüksek bir velâyetin tereşşuhâtı olan âsâr ve dâimî yüksek bir huzur görünür. Her zaman için her hâline nazar‑ı dikkat ve ferâsetle bakan ehl‑i kalb ve erbâb‑ı fazilet, onun kalb‑i münevverinin bir şems‑i hakikat ve mârifet hâlinde şu'le‑feşân olduğunu ve bir deryâ hâlinde dâimî temevvücde bulunduğunu kemâl‑i hayretle görmekte ve İslâmiyet ağacının bu son ve kâmil meyve‑i münevveriyle zemin ve zamanın iftihar etmekte olduğunu duyurmaktadırlar.
569
Ey sû‑i niyetleriyle ve kendi menfî rûhlarına kıyâsla, bu ahlâk, edeb, îmân, mârifet ve hakikat âbidesine dil uzatan ve şeytanları dahi utandıracak derecede iftiralarla bu fazilet timsâlini yok etmeğe, tezvire çalışmış bedbahtlar! Bu zâta karşı savurmak istediğiniz iftiralar, saçtığınız zehirler para etmedi. Hak, nurunu yaktı ve parlattı. O nur ile âlemleri ziyâdâr eyledi. Siz ise zelîl ve ma'nen insaniyetin menfûrusunuz. Size yazıklar olsun! İnsan libâsını taşımanız dahi sizin için elîm ve fecîdir.
Buna rağmen sizin için bir necât kapısı var, o kapıyı çalsanız belki kurtulursunuz. Said Nursî ahd etmiş ve ilân etmiş ki: Benim i'dâmıma çalışanlar dahi eğer Risale‑i Nurla îmânlarını kurtarsalar, Risale‑i Nura sarılsalar, kardeşlerim siz şâhid olunuz; ben, onlara hakkımı helâl ediyorum!” Evet, onu mahkûm etmek isteyenlerden çoğu ve ekser aleyhinde bulunanlar bugün ona dost olduğu gibi, tezvir ve iftirada bulunan sizler de nedâmet etseniz, Nur derslerine kulak verseniz, ümîd edilir ki; o şefkat kahramanı, sizin için, affınız için duâ eder, niyâz eder.
Evet Said Nursî, öyle eşsiz bir kahramandır ki; bu kahramanlığını harb meydânında, mahkeme sandalyesinde müstebidlere karşı gösterdiği hâlde; gelin, siz düşmanları ve onu yok etmek için çalışanlardan Nur’a müteveccih olanların selâmet ve kurtuluşu için el açıp göz yaşlarıyla nasıl niyâz ettiğini görün; ve onun yüksek bir tevâzu' ile milletin her tabakasıyla nasıl kemâl‑i şefkatle muâmelede bulunduğunu anlayın; insanlığın ulvî mertebesini bu zâtta seyreyleyin.
Onun hakkında senâkâr sözler, takdirler, ehl‑i dünyanın alkışlanması nev'inden değildir; hakikat‑i kâinâtın, bu ekmel insana ve insanın yüksek kıymetini, Müslümanlığın hakîki tezâhürünü temsîl eden manevî şahsiyetine karşı olan takdir ve tebrikine, bir iştirâktir. Evet, Said Nursî’yi, temsîl ve terennüm ettiği envâr‑ı hakikat itibariyle, yalnız insanlık değil, belki âlem bütün envâ' ve ecnâsıyla alkışlıyor, tebrik ediyor. Evet, hizmet‑i îmâniyesini mâzi, müstakbel takdir ediyor
570
Evet, Said Nursî, Cenâb‑ı Hakk’ın mâhiyet‑i insaniyede dercettiği hadsiz envâ'‑ı kemâlâtın hepsinde en ileri ve en mükemmeldir. Bazen yüksek dağ başlarında, büyük kayalıklar arasında gezer, yalnız başına sessiz dolaşır; bazen bağ ve bahçeleri, nebâtât ve hayvanatı temâşâ ve tefekkür edip; sonra dönüp, şehre inip, en büyük siyâsî ictimâ'larda, gayet belîğ ve ma'kulâne hitâbeler, ahlâkî, edebî nutuklar îrâd edebilen cevvâl bir rûh hâletini taşırdı.
Hürriyetten evvel ve sonra Şarktaki hayatı ve İstanbul’daki feverânlı hayatı, buna bir şâhiddir. Bir yanda Şarkî Anadolu’da aşîretler arasında seyahatle onlara ahlâkî ve îmânî dersler, öğütler verirken; diğer yanda Şam’da allâmelere, siyaset‑i İslâmiye noktasında en keskin ve isabetli görüş ve teşhîslerle Müslümanların terakkî ve kemâlâtının esâslarını tesbit edip, üçyüz elli milyon Müslümanın saâdetinin fecr‑i sâdıkını haber veriyordu. Hem, Meşrûtiyet zamanında Meclis‑i Meb'ûsân’a hitâbesi ve gazetelerdeki makaleleriyle, Kur'ânın kudsî kanun‑u esâsîsinin vaz' ve tatbikinin millet‑i İslâmiye’ye iki cihanın saâdetini kazandırıp hakîki kemâlât ve terakkîye medâr olacağını haykırıyor ve bu efkârının Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de de kahramanca müdafaasını yapıyordu.
İşte bir nebze beyân edilen ahvâli ve hizmetleri delâletiyle bu hàrika zât, âdeta muhtelif isti'dâd ve ayrı ayrı zekâ ve kàbiliyetlerden müteşekkil bir cemâat mâhiyetinde idi. İslâmiyetin zuhûrundan itibaren bin üçyüz yıl içinde gelip geçen ve İslâmiyet şecere‑i nurâniyesinin çeşitli çiçek ve meyveleri olarak asırları tezyîn eden umum ehl‑i hak ve zekâvetin kemâlât ve güzelliklerine sâhib olmuş, nişan ve formalarını takmış gibi idi. Sanki ulûm ve maârif‑i İslâmiye bu zât vâsıtasıyla yeni baştan ihyâ ediliyordu.
571
Büyük Peygamberin ders ve irşadıyla hakikate ulaşan ve kemâlâtta terakkî eden ve herbiri Cemâat‑i İslâmiye’den bir tâifeyi dâire‑i tenvir ve irşadında yürüten kudsî üstadlar, âlim ve müçtehidler, ayrı ayrı meslek ve ilimlerine bu zâtı vâris ta'yin etmişler gibi, mâzinin bütün mehâsin ve meziyetlerini giyinerek asrımızda ortaya çıkan bu hàrika‑i zaman Said Nursî Hazretleri, böylece, Kur'ân nâmına Risale‑i Nurla giriştiği dinî hizmet ve cihad‑ı manevîsiyle, bir cemâatin, yüksek bir hey'etin belki muazzam bir ordunun yapabileceği vazifeleri, küllî hizmetleri, İzn‑i İlâhî ile yapmıştır. İslâmiyet nurundan ve îmân kardeşliğinden gelen bir kuvvet ve râbıta ile teşkil ettiği Nur şâkirdleri şahs‑ı manevîsi, ehl‑i dalâletin cemâatle hücumuna mukâbil çıkmış, bu sûretle mü'minlerin nokta‑i istinâdı, kızıl tehlikenin bu vatanı istilâsına karşı Kur'ânî bir sed ve Âlem‑i İslâmın, kahraman Türk milletine eskisi gibi muhabbet, uhuvvet ve ittifakının medârı olmuştur.
Evet, Said Nursî, gayet câmi' bir isti'dâda mâlik bir zâttır. Bu isti'dâdların hepsinde çok ileri gitmiştir. Cüz' ile küllü, âfâkın en geniş dâiresi ile enfüsî dâiresini, meselâ zerre ile Samanyolunu beraberce dikkatle tedkik eder, onlardaki envâr‑ı tevhidi görür, gösterir ve isbât eder. Bir yandan Âlem‑i İslâm ve insaniyete uzanan küllî hizmet‑i îmâniye ile meşgul, bir yandan inziva hayatı geçirerek kalem‑i kudretin mektûbatı olan fıtratın antika eserlerini, San'at‑ı İlâhiye’nin mu'cizelerini temâşâ ve tefekkür ile kitab‑ı kâinâtı mütâlaa eder ve böylece her gün bu müteaddid ulvî vazifeleri yaparak mârifet‑i İlâhiye ve huzurun nihâyetsiz ezvâk ve envârında terakkî eder.
572
İşte bu hâlet‑i rûhiye ve ahvâl‑i kudsiye Üstad’ın hayatının her safhasında müşâhede edildiği gibi, Emirdağı’nda geçirdiği hayatı da hep bu mezkûr mânâ ile doludur. Lâhikalardaki mektûblarda bir derece beyân edilmişse de nâkıstır. Bu Tarihçe’de, ancak denizden bir katrecik ile iktifâ edilmiştir.

Said Nursî’nin Denizli Hapsinden Tahliyesi ve Emirdağı’na Nefyi

Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin Haziran 1944 berâet kararı ile hapisten tahliye olunan Nur talebeleri, memleketlerine gitmişler; Üstad ise Ankara’dan bir emir alıncaya kadar Denizli’de Şehir Oteli’nde kalmıştır. Risale‑i Nur talebelerinin hapsi ve muhâkemeleri münâsebetiyle, Denizli halkı Risale‑i Nurla alâkadar olmuştur. Adliyede iki‑üç zât, mahkeme safahâtı esnâsında Nurlara yakından alâkadarlık göstermişler ve Denizli’de neşrine çalışmışlardır. Bilâhare Nur dâiresinde Hâkim‑i âdil ünvânıyla anılan mahkeme reisi ve âzâları ve hizmetleri dokunan hamiyet‑perverler, âdilâne karar ve gayretleriyle bütün ehl‑i îmânın sürûruna vesile olmak gibi manevî ve ebedî parlak bir makam kazanmışlardır.
Said Nursî, Denizli’de iki ay kaldıktan sonra, Afyon Vilâyeti’nin Emirdağı kazasında ikamete memur edilir. Emirdağı’na 1944 senesi Ağustos ayında nefyedilir. İlk önce onbeş gün kadar bir otelde kalır, sonra kira ile bir eve yerleşir; ev kirasını da kendisi verir.
573

Emirdağı’ndaki hayatı şöyle hülâsa olunabilir:

Dâimî tarassud altındadır. Mahkemeden berâet kazanması ve eserlerinin iâde edilmesine rağmen, serbest bırakılmış değildir. Eskisinden daha ziyâde kontrol ve mütemâdiyen pencere ve kapısından nezârete ma'rûzdur. Mektûblarında da beyân ettiği gibi; Denizli hapsinin bir aylık sıkıntısını bazen bir günde Emirdağı’nda çekiyordu. Üstada yapılan bed muâmeleler ve takınılan tavır, Emirdağı ahâlisince yakından bilinmektedir. Denizli Mahkemesi’nin berâeti üzerine, mahkeme eliyle Nurların intişarına ve Said Nursî’nin hizmet‑i îmâniyesine sed çekemeyen gizli dinsizlik komiteleri, bu defa başka yollardan, idarî makamları evhâmlandırıp aleyhe geçirerek hattâ imhasına kadar çalışıyorlardı. Bu plân kat'î idi.