Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
528

Bu Defaki Küçük Müdafaâtımda Demiştim

Risale‑i Nurdaki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünkü; masûmlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izâhını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddâr medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet‑i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât‑ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdât meydân almış ki, ehl‑i hak, hakkını kuvvet‑i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd‑i zulüm ile, tarafgirlik bahânesiyle çok bîçâreleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak veyâhut mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir‑iki adamın hatâsıyla yirmi‑otuz adamı, âdi bahânelerle vurur, perîşan eder. Eğer ehl‑i hak, hak ve adâlet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zâyiâta mukâbil yalnız biri kazanır mağlûb vaziyetinde kalır. Eğer mukàbele‑i bilmisil kaide‑i zâlimânesiyle, o ehl‑i hak dahi bir‑ikinin hatâsıyla yirmi‑otuz bîçâreleri ezseler, o vakit, hak nâmına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ânın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakîki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herşey geçici ve fânîdir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret‑i vataniyeye ve hamiyet‑i milliyeye bütün bütün zıttır, muhâliftir.
529
Hülâsa‑i kelâm: Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhâmlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur'ânın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyiz!‥
Said Nursî
530

Sizin Sebat ve Metânetiniz, Masonların ve Münâfıkların Bütün Plânlarını Akîm Bırakıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin sebat ve metânetiniz, masonların ve münâfıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.
Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok; o zındıklar, Risale‑i Nuru ve Şâkirdlerini, tarîkata ve bilhassa Nakşî Tarîkatına kıyâs edip, o ehl‑i tarîkatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.
Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû‑i isti'mâlâtını göstermek.
Sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibînin kusurâtlarını teşhîr etmek.
Ve Sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedâr sefâhet ve uyutucu, lezzetli zehirleriyle ifsad etmekle mâbeynlerinde tesânüdü kırmak. Ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukùt ettirmektir ki, Nakşîlere ve ehl‑i tarîkata karşı isti'mâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.
Çünkü, Risale‑i Nurun meslek‑i esâsı, ihlâs‑ı tâmm ve terk‑i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak ve fânî aynı lezzet‑i sefîhânede elîm elemleri göstermek ve îmânın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medâr olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallâh tam akîm bırakacak ve Meslek‑i Risale-i Nur ise, tarîkatlara kıyâs edilmez!” diye onları susturacak.
Said Nursî
531

Nur Talebeleri Birbirine Tesellîci ve Nümûne‑i İmtisal Olmalı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu eski ve yeni iki Medrese‑i Yûsufiye’deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i maneviyesi kırılmayan zâtları, ehl‑i hakikat ve nesl‑i âtî alkışlayacakları gibi, melâike ve rûhâniler dahi alkışlıyorlar, diye kanâatim var.
Fakat, içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasıyla maddî sıkıntı ziyâdedir. Ve buna karşı da, herbiriniz herbirisine birer tesellîci ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne‑i imtisal ve tesânüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzâkeresinde birer zekî muhâtab ve mucîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir, diye düşünüp, rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında tesellî buluyorum.
Yüzyirmi yaşında bulunan Mevlâna Hâlid’in cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât, onu bana giydirdiği gibi, ben de onun nâmına sizin herbirinize teberrüken giydirmek için, hangi vakit isterseniz göndereceğim.
Said Nursî
532

Hapse Girmemizin Sebebi, Bir Vazife‑i Îmâniye ve Uhreviyedir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kader‑i İlâhî adâleti, bizleri Denizli Medrese‑i Yûsufiye’sine sevketmesinin bir hikmeti; her yerden ziyâde Risale‑i Nura ve şâkirdlerine, hem mahpusları, hem ahâlisi, belki hem memurları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen biz, bir vazife‑i îmâniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik.
Evet, yirmi‑otuzdan ancak bir‑ikisi ta'dil‑i erkân ile namazını kılan mahpuslar içinde, birden Risale‑i Nur şâkirdlerinden kırk‑ellisi umumen bilâ‑istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisân‑ı hâl ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'âlleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîkî îmânlarıyla dahi buradaki ehl‑i îmânı ehl‑i dalâletin evhâm ve şübehâtından kurtarmalarına medâr çelikten bir kale hükmüne geçeceğini, rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’den ümîd ediyoruz.
Buradaki ehl‑i dünyanın, bizi konuşmaktan ve temâstan men'leri, zarar vermiyor. Lisân‑ı hâl, lisân‑ı kàlden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir; milleti seviyorlarsa, mahpusları Risale‑i Nur Şâkirdleriyle görüştürsünler. bir ayda, belki bir günde, bir seneden ziyâde terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikbâllerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi çok fâidesi olurdu. İnşâallâh bir zaman girer.
Said Nursî
533

Böyle Pek Ağır Şerâit Altında Îmân Kurtarmak Hizmeti, Herşeyin Fevkındedir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullâh ile Ziyaeddin hakkındaki ma'lûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim:
Eğer, perde‑i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samîmî dindarlar ve ciddi Müslümanlar, eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda, şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek. Ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek, diye karar verdim.
Çünkü böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn‑ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn‑ü zanlarını kırmakla, muhabbetleri azalır. Ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannu'a ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte, hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
Said Nursî

Merak Etmeyiniz. O Nurlar Parlayacaklar!

Kardeşlerim!
Gerçi bu vaziyet, hem muvâfıka ve bir kısım memurlara, Risale‑i Nura karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş; fakat bütün muhâliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz. O Nurlar parlayacaklar!
Said Nursî
534

Güneş Gibi Zâhir ve Şübhe Bırakmaz ve Dağ Gibi Metîn, Sarsılmaz Olan Meyve Risalesi

Azîz Kardeşlerim!
Ben tahmin ediyorum ki, hakîki ve en son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünkü, evvelce bazı evhâm yüzünden bir seneden beri ve aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır; Tarîkatçılık, komitecilik ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhûriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek gibi asılsız bahâneler ile bize hücum ettiler.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, onsekiz sene zarfındaki mektûb ve kitaplarda hakikat‑i îmâniyeden ve Kur'âniye’den ve âhiretin tahkîkinden ve saâdet‑i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için, gayet âdi bahâneleri aramağa başladılar.
Fakat, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metîn, sarsılmaz olan Meyve Risalesi onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup, onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.
Said Nursî
535

Sıkı Bir Tesânüdle, El Ele, Omuz Omuza Veriniz

Azîz Kardeşlerim!
Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hâtıra geldiniz. Bu musîbetten kurtulmak için ne yapacağız?” lisân‑ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesânüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünkü birbirinden ve Risale‑i Nurdan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi te'min ederim; eğer bilseydim ki benden teberrî etmekle kurtulacaksınız, beni tahkîr ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fınızdan, teberrînizden cesâret alır, daha ziyâde ezer.
Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enâniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaîf bir bîçârenin noksaniyetlerine değil, belki Risale‑i Nurun kemâlâtına bakmalı.
Said Nursî

Teşekkî, Kaderi Tenkid ve Teşekkür, Kadere Teslîmdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevâline ve fenâ ve fânî âkıbetsiz lezzetlerine ve firâk, iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medâr‑ı tesellî ise, samîmî dostlar ile görüşmektir.
Evet, bazen bir tek dostunu bir‑iki saat görmek için yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda, samîmî kırk‑elli dostunu birden, bir‑iki ay görmek ve Lillâh için muhabbet etmek ve hakîki bir tesellî alıp vermek elbette başımıza gelen bu meşakkatle ve zâyiât‑ı maliye, ona karşı pek ucuz düşer, ehemmiyeti kalmaz.
Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firâktan sonra, bir tekini görmek için bu meşakkati kabûl ederdim.
Teşekkî, kaderi tenkid ve teşekkür, kadere teslîmdir.
Said Nursî
536

Âhiret İçin, Hayır İçin, İbâdet Ve Sevâb İçin, Îmân Ve Âhiret İçin Risale‑i Nur İle Bağlanmışsınız

Azîz ve Sıddık Kardeşlerim!
Mâdem âhiret için, hayır için, ibâdet ve sevâb için, îmân ve âhiret için Risale‑i Nur ile bağlanmışsınız. Elbette bu ağır şerâit altında, herbir saati yirmi saat ibâdet hükmünde ve o yirmi saat ise, Kur'ân ve îmân hizmetindeki mücâhede‑i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdâr ve yüz saat ise, böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakîki mücâhid kardeşler ile görüşmek ve akd‑i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve tesellî etmek ve mütesellî olmak ve hakîki bir tesânüd ile kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın şâkirdliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese‑i Yûsufiye’de ta'yinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekten sevâb kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır.
Bütün sıkıntılara karşı mezkûr fâideleri düşünüp sabır ve tahammülle mukàbele etmek gerektir.
Said Nursî

Dehşetli Masonlar, İnsafsız Bir Masonu Bana Musallat Eylemişler

Azîz, Sıddık, Sebatkâr ve Vefâdâr Kardeşlerim!
Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket‑i maneviye-i duâiyenizden daha ziyâde istifadem için ve sizin de daha ziyâde îtidâl‑i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesânüdünüzü muhâfaza için bir hâlimi beyân ediyorum ki:
Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azâbı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler; hiddetimden ve işkencelerine karşı, Artık yeter!” dememden bir bahâne bulup, zâlimâne tecâvüzlerine bir sebeb göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hàrika bir ihsân‑ı İlâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeye de karar verdim.
537
Mâdem biz kadere teslîm olup bu sıkıntıları خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, ziyâde sevâb kazanmak cihetiyle manevî bir ni'met biliyoruz. Ve mâdem, geçici, dünyevî musîbetlerin sonları ekseriyetle ferâhlı ve hayırlı oluyor. Ve mâdem biz, hakkalyakìn derecesinde yakìni bir kat'î kanâatimiz var ki:
Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saâdet‑i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı hâller ile müftehirâne, müteşekkirâne Bir mücâhede‑i maneviye yapıyoruz.” diye şekvâ etmemek lâzımdır.

Evvel Âhir Tavsiyemiz: Tesânüdünüzü Muhâfaza; Enâniyet, Benlik, Rekabetten Tahaffuz Ve Îtidâl‑i Dem ve İhtiyattır

Azîz Kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesânüdünüzü muhâfaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve îtidâl‑i dem ve ihtiyattır.
Said Nursî

Gizli Zındıkların Plânları Akîm Kalıp Yalan Çıktı

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu müddeiumumun iddianâmesinden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevkeden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı. Şimdi bahâne olarak, cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla yalanlarını setre çalışıyorlar. Ve bunun bir eseri olarak benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar! Güyâ temâs eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar.
Said Nursî
538

Gayet İhtiyat ve Gücenmemek ve Gücendirmemek ve İkiliğe Meydân Vermemek Lâzım ve Zarûrîdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben, gerçi sizinle sûreten görüşemiyorum; fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan çok bahtiyarım ve müteşekkirim. Ve ihtiyarım olmadan, bazen lüzumlu tedbirler ihtar edilir.
Ezcümle: Birisi, yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem câsus bir mahpus gönderilmiş. Tahrib kolay olmasından hususan böyle haylaz gençlerde o herif bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki; sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı zındıka ifsada, ahlâkları bozmağa çalışıyor.
Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydân vermemek ve îtidâl‑i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar, uhuvvetlerini ve tesânüdlerini tevâzu' ile ve mahviyetle ve terk‑i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarûrîdir.
Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor. Sizin dirayetinize i'timâd edip zarûret olmadan bakamıyorum.
Said Nursî
539

Bütün Musîbetlere ve Sıkıntılara ve Düşmanlara Kemâl‑i Metânetle Mukàbele Etmemiz Gerektir

Kardeşlerim!
Her ihtimale karşı, bu sabah ihtar edilen bir mes'eleyi beyân etmek lâzım geldi.
Bizim, Kur'ân’dan aldığımız hakikatler, güneş, gündüz gibi şek ve şübhe ve tereddüdü kaldırmadığını, yirmi seneden beri Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur.
Mâdem biz, böyle sarsılmaz ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiat takdir edilmez derecede kıymetdâr ve bütün dünyası ve can ve cânânı bahâsına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz. Elbette bütün musîbetlere ve sıkıntılara, düşmanlara, kemâl‑i metânetle mukàbele etmemiz gerektir.
Hem, belki karşımıza, aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakìler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi ve tesânüdümüzü muhâfaza edip, onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münâkaşa etmemek gerektir.
Said Nursî
540

Bir Ehemmiyetli İhsân‑ı İlâhî; İhsânını, Enâniyetini Bırakmayana İhsâs Etmemektir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kastamonu’da, ehl‑i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: Ben sukùt etmişim, eski hâlimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”
Ben de dedim: Belki terakkî etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbînlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp daha yüksek makama, mahviyet ve terk‑i enâniyet ve fânî zevkleri aramamak ile uçmuşsun.” Evet, bir ehemmiyetli ihsân‑ı İlâhî; ihsânını, enâniyetini bırakmayana ihsâs etmemektir. ucb ve gurura girmesin!
Kardeşlerim, bu hakikate binâen, bu adam gibi düşünen veya hüsn‑ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp, içinizde mahviyet ve tevâzu' ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şâkirdleri, âdi, âmî adamlar görür ve der: Bunlar hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydân okuyan?… Heyhât! Bunlar nerede, evliyâları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücâhidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisar‑ı hayâle uğrar, muârız ise kendi muhâlefetini haklı bulur.
Said Nursî
541

Meyve’nin Altıncı ve Yedinci Mes'eleleri

Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinde iken gayet mühim dokuz mes'eleyi ihtiva eden Meyve Risalesi”ni iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Bu eser, Risale‑i Nurun hakikatlerini hülâsaten cem'eden kıymetdâr bir risaledir. Hapis müddetinde Nur Talebeleri bu Meyve Risalesi’ni müteaddid defalar yazmak ve okumak sûretiyle meşgul olmuşlar ve ilk önce gayet gizli olarak kibrit kutuları içine yazılıp koğuşlar arasında neşredilen Meyve Risalesi, bilâhare gayet kıymetli ve menfaatli ve hapislere tiryâk gibi faydalı olduğu anlaşılmasıyla serbest yazılmış. Denizli Mahkemesine, Temyiz Mahkemesine ve Ankara makamlarına Risale‑i Nurun Hakîki Müdafaası olarak gönderilmiştir.
Denizli hapsinde çok mühim te'siri olduğu ve taşıdığı kudsî hakàik‑ı îmâniye itibariyle bir cihette Denizli berâetine vesile olduğu için, ehemmiyetine binâen bu Meyve Risalesi’nden Altıncı ve Yedinci Mes'elelerinin buraya derci münâsib görülmüştür.
542

Meyve Risalesi’nden Altıncı Mes'ele

Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan Îmân‑ı Billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var; şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de; küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de; küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla küre‑i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki; gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
543
Öyle de; bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bu sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz ve okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun sâhibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
544
Hem nasıl ki; bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı kozmoğrafyanın dediğine bakılsa küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn‑i elektrik mikyâsıyla bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır, tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallâh, Bârekallâh cümleleriyle takdir ettirir.
545
Aynen öyle de; bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır Allâhu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallâh takdisiyle ta'rif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun dediler! Ben de dedim:
546
İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz kadîr ve rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden, zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır.
Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
547

Meyve Risalesi’nden Yedinci Mes'ele

Denizli Hapsi’nde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir zaman Kastamonu’da Hàlık’ımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısa hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
548
İşte birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermânlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet âhiret var ve sizi oraya sevkediyorum.” fermân ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatler ile bir kısım isimlerin âhirete dair cevablarını isbât ve izâh eylemiş. Burada, o izâha iktifâen gayet kısa bir işâret ederiz.
Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet‑i mutlaka mertebesinde bir saltanat‑ı sermediyenin, o saltanata îmân ile intisab ve tâat ile fermânlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye Rabbü'l‑Âlemîn ve Sultanü'd‑Deyyân isimleri cevab veriyorlar.
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebâtları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki:
Bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli ve minnetdârları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dâm etmez. Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat‑ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevab veriyorlar, El‑Cennetü hakkun diyorlar.
549
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki; umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl‑ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve‑i hâfızasında bütün tarihçe‑i hayatını ve ona temâs eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter‑i a'mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnûâtta gayet hassas mîzanlar ile a'zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, isrâfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnûâtı bir hüsn‑ü san'at yapan ve her zîhayatın hukuk‑u hayatını kemâl‑i mîzanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenâlıklara fenâ neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet‑i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki:
Güneş gündüzsüz olmadığı gibi o hikmet‑i ezeliye, o adâlet‑i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vecihle müsâade etmezler diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat'î cevab veriyorlar.
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlablarını bir nev'i duâ bulunan isti'dâd‑ı fıtrî ve ihtiyac‑ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest‑i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât‑ı insaniyenin, hususan hàvâsların ve nebîlerin duâlarının on adetten altı‑yedisi hilâf‑ı âdet makbûl olmasından kat'î anlaşılıyor ki; her dertlinin âhını, her muhtacın duâsını işiten ve dinleyen bir semi'‑i mucîb perde arkasında var, bakar ki; en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder.
550
Elbette ve herhalde hiçbir şübhe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev'‑i insanın en ehemmiyetli ve umumî olan ve umum kâinâtı ve umum esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’yi alâkadar eden bekà‑i uhreviyeye ait duâlarını içine alan ve nev'‑i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara duâsına âmîn, âmîn dedirten ve ümmetinden her gün her ferd‑i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa O’na salavât getirmekle O’nun duâsına âmîn, âmîn diyen ve belki bütün mahlûkat o duâsına iştirâk ederek Evet ya Rabbenâ!. İstediğini ver; biz de O’nun istediğini istiyoruz!” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında bekà‑i uhrevî ve saâdet‑i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb‑ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, Cennet’in vücûduna ve baharın icâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin icâdına kâfî bir sebebdir diye Mucîb ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim suâlimize cevab veriyorlar.
Hem mâdem, gündüz bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca küre‑i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühûletinde ve mîzanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümûne ve misâllerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebâtât ve hayvanat tâifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidâr yazan bir kalem‑i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinâtı bir hânesi misillû insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife‑i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emânet‑i kübrâyı ona vermesi ve sâir zîhayatlar üstünde bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât‑ı sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑i uhreviyeyi kat'î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki; bahar kadar kudretine kolay gelen dâr‑ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
551
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda gösterdiği görülecek (Hâşiye) ve böyle bir kudretten haşr‑i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev'‑i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin peygamberler ittifak ile saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑yı uhrevîyi Cenâb‑ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl‑i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden dîvâne olur
552
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir‑iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisàsı olmayan bin adamın, hattâ başka fenlerde âlim ve ehl‑i ihtisàs da olsalar muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm‑i şekte isbât etmek ve süt konservelerine benzeyen ceviz‑i hindî bahçesi rû‑yi zeminde var diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz‑i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır.
Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû‑yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr‑ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir.
Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez diye ehl‑i tahkîk ittifak edip bir düstur‑u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat'î hakikate binâen binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes'elelerde bir tek muhbir‑i sâdıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbât edici ehl‑i ihtisàs ve muhbir‑i sâdıkın ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl‑i hakikat ve ashâb‑ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân‑ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyâs ediniz.
553
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet‑i âmme ve bir hikmet‑i şâmile ve bir inâyet‑i dâime müşâhede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat‑ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet‑i àliye ve izzetli icraat‑ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri ve çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihâzâtı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsânları, in'âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm‑i Nuh ve Hûd ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet ve ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
Nasıl ki iki kışlada yatan ve duran mutî' askerler, bir kumandanın çağırmasıyla silâh başına ve vazife başına boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de; bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre‑i arz, Sultan‑ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî' kışla gibi, ne vakit Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağrılsa, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırlamalarını isbât edip gösteren; her baharda arz kışlası içindekiler, melek‑i ra'dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat‑ı rubûbiyet, elbette ve elbette ve herhalde ve hiç şübhe getirmez ki; Onuncu Söz’de isbâtına binâen o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat‑ı sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr‑ı âhiret ve dâire‑i haşir ve neşrin açılmamasıyla o nihâyetsiz cemâl‑i rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılâb etmesi ve o hadsiz kemâl‑i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız isrâfâta dönmesi ve o gayet şirin inâyet, gayet acı ihanetlere değişmesi ve o gayet mîzanlı ve hakkâniyetli adâlet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat‑ı sermediye, sukùt etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması ve kemâlât‑ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet‑i imkânı yok, hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire‑i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
554
Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet‑i ebediyeye ve âhirette bekà‑i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf‑ı hikmet ve binler va'd ve ahidlerini yerine getirmemek ile hâşâ aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet‑i saltanata ve o kemâl‑i rubûbiyet’e zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle
İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm ve Âdil ve Kerîm ve Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şüphesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı lisân‑ı hâl ile tesbihâtına dair sahife‑i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh‑i mahfûz’un nümûnecikleri olan kuvâ‑yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve‑i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır, zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acîb bir hakikat‑i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek‑i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder.
555
Ve başta nev'‑i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'‑i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli Hafîziyete şehâdet eder. ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip hafîziyeti, a'zamî derecede ve haşri, bahar kolaylığında ve kat'iyyetinde bizlere ders verir. Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasıl ki bu ağacın menşe'i olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icâdının noksansız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi' bir kutucuktur ki, Hafîziyetin azametini isbât eder.
556
وَالْاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat‑ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçadır ki, a'zamî derecede Hafîziyete şehâdet eder.
وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o ağacın sûret‑i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san'atlı ve süslü bir hulle, bir libâs ve ayrı ayrı nakışlar ve zînetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyîn edilmiş; güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, Hafîziyet içinde azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdâsız bırakmayan mîzanlı bir kazan‑ı erzâktır ki; Hafîziyet içinde kemâl‑i kudret ve adâlet ve cemâl‑i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbât eder.
Aynen öyle de, küre‑i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm‑i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife‑i amelleri ve defter‑i hidemâtıdır ki; bilbedâhe bir Hafîz‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile gördüğünü gösteriyor.
557
Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen bütün sahâif‑i a'mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetine teslîm eder, هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhiri ise, haşrin üçyüzbin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüzbin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp hadsiz rahmâniyet ve rezzâkıyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini, meyveleri, çiçekleri, taamları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ hakikatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlı fabrikaları kemâl‑i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mîzan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbât eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde Hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de; dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve tâbire aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
558
Nasıl ki bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbât eder. Sâniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur.
Aynen öyle de; semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin bir saat‑ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbât eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat'iyyetinde, fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hàlık’ımızdan sorduğumuz haşir mes'elesine, mezkûr hakikatle cevab veriyorlar.