507
Hukukumu Müdafaa Etmek İçin Ehemmiyetli Bir Talebim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid‑i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale‑i Nurun bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir‑iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle bir‑iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. Tâ ki hem müdafaâtımı, hem Risale‑i Nurun müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki‑üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem Hey'et‑i Vekileye, hem Meclis‑i Meb'ûsân’a, hem Şûrâ‑yı Devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale‑i Nurdur ve Risale‑i Nura ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem‑i İslâm’ın nazar‑ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale‑i Nura perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâm’ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: “Risale‑i Nur ve şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
508
Hey bedbahtlar! Risale‑i Nurun, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu, àlî bir hey'et‑i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler. Eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf Said Nursî
509
Kararnâmede Esâs Tutulan Üç Madde
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale‑i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: “Bir cem'iyet‑i siyâsiye veya cem'iyet‑i nakşiye teşkil edeceğiz.” Dâima dediğim budur: Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız.
Umum ehl‑i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat‑i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr‑ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da “Hizbullâh” nâmı verilen ve umum ehl‑i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l‑Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl‑i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan “Tesettür Risalesi” ve “Hücumât‑ı Sitte Ve Zeyli” risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: “Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde isti'mâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
MevkufSaid Nursî
510
Makam‑ı iddianın beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmların kat'î cevabları
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi!
Ankara makàmâtına, Reis‑i Cumhûra istid'a sûretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de bunu ehemmiyetle kabûl ettiklerini gösteren cevabî mektûbunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam‑ı iddianın aleyhimizde beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmın kat'î cevabları bu müdafaâtımda vardır. Sâir yerlerin garazkârâne ve sathî zabıtnâmelerine bina edilen buranın ehl‑i vukûf raporunda hilâf‑ı vâki ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu i'tirâznâmem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arzettiğim gibi Eskişehir Mahkemesine, 163’üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet‑i Cumhûriyenin ikiyüz meb'ûsu içinde aynı rakam 163 meb'ûsun imzalarıyla Van’daki dâru'l‑fünûnuma (medreseme) yüzelli bin banknot tahsîsat kabûl etmeleri ve onun ile hükûmet‑i Cumhûriyenin bana karşı teveccühü, bu 163’üncü maddeyi hakkımda hükümden iskàt ediyor, dediğim hâlde, o ehl‑i vukûf, “163 meb'ûs Said aleyhinde takibat yapmışlar.” diye tahrif etmiş. İşte makam‑ı iddia da bu ehl‑i vukûfun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binâen bizi mes'ûl tutuyor.
Hâlbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et‑i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkîkine havâle edilen Risale‑i Nurun bütün eczâları tedkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda: “Said’in ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesâtı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû‑i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmadığını ve Said’in şâkirdleri, muhâberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.” diye müttefikan karar vermişler.
511
Hem ehl‑i vukûf: “Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi, hem samîmî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esâslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî’yle muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler. Beş‑on mahrem ve şekvâlı ve gayr‑ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hadîs‑i Şerîfin hakikati nâmına yazılmışlardır. Din, Îmân, Allah, Peygamber, Âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'alar ve fâideli menkıbeleri ihtiva eden mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve âsâyişe ilişecek ciheti yoktur.” diye müttefikan karar vermişler.
İşte, makam‑ı iddia, bu yüksek ehl‑i vukûfun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binâen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız. Hattâ temsîlde hatâ olmasın bir bektâşîye: “Ne için namaz kılmıyorsun?” demişler. O da: “Kur'ân’da ﴿لَا تَقْرَبُوا الصَّلَوةَ﴾ var.” demiş. Ona demişler: “Bunun arkasını, yani ﴿وَاَنْتُمْ سُكَارٰى﴾ ’yı da oku.” denildiğinde: “Ben hâfız değilim.” demiş olması kabîlinden, Risale‑i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyân eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz‑kırk misâli görülecektir. Bu nümûnelerden latîf bir vâkıayı beyân ediyorum:
512
Eskişehir Mahkemesinde makam‑ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale‑i Nurun îmân derslerine “Halkları ifsad ediyor.” gibi bir tâbir ve sonradan o tâbirden vazgeçtiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:
“Hey bedbaht! Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmetinin ihbar‑ı gaybîsiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet‑i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmânlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale‑i Nurun irşadlarına “ifsad” diyorsun. Allah’tan korkmuyorsun, dilin kurusun!” demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam‑ı iddia gördüğü hâlde, “Said, etrafına fesâd saçmış.” tâbirini insafınıza, vicdânınıza havâle ediyorum.
Makam‑ı iddia, Risale‑i Nurun ictimâî derslerine ilişmek fikriyle: “Dinin tahtı ve makamı, vicdândır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla ictimâî keşmekeşler olmuştur.” dedi.
Ben de derim ki: “Din yalnız îmân değil, belki amel‑i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür.” Acaba katl, zinâ, sirkat, kumar, şarab gibi hayat‑ı ictimâiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfî gelir mi? O hâlde; her hânede, belki herkesin yanında dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale‑i Nur amel‑i sâlih noktasında, îmân cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab‑ı İlâhîyi hâtırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.”
Hem, makam‑ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerâmetkârâne bir tevâfukunun imza edilmesiyle, “Bir cem'iyet efrâdı” diye mânâsız bir emâre beyân etmiş.
513
Acaba esnâfların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nev'i imzalara cem'iyet ünvânı verilir mi? Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesini gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemâl‑i nefretle benden kaçacak idiler. Demek nasıl ben ve biz, İmâm‑ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor aynen öyle de: Bu masûm ve sâfî ve hàlis dindarlar, benim gibi bir bîçâreye îmân derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhûm bir cem'iyet‑i siyâsiye vehmini vermiş. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
Mevkuf, haps‑i münferitteSaid Nursî
514
Son Sözün Mühim Bir Parçası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir
Son Sözün Mühim Bir Parçası
Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına, hakikat‑i Kur'âniye ve hakàik‑ı îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle bin üçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar Müslümanların hakikate ve saâdet‑i dâreyne giden cadde‑i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve i'tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba, mahkeme‑i kübrâ’da, bu üçyüz milyar da'vâcıların karşısında sizden sorulsa ki: “Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe “Tarih‑i İslâm” nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirdleri, kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi siyasetinize muhâlif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz! Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur'ân cadde‑i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve haps‑i münferitten kurtarmak için Kur'ân’ın hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cem'iyetle münâsebeti olmayan o hàlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet nâmı verip ilişmişsiniz? Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz!” dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.
515
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münâfıklar, istibdâd‑ı mutlaka “cumhûriyet” nâmı vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlak’a “medeniyet” ismi vermekle, cebr‑i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perîşan ederek, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve millete ve vatana ecnebî hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale‑i Nur şâkirdlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işâretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ûlsünüz!
Denizli Hapishânesinde tecrid‑i mutlak ve haps‑i münferitte mevkufSaid Nursî
516
Son Sözün Bir Kısmı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Son Sözün Bir Kısmı
Efendiler! Şimdiki hayat‑ı ictimâiyeyi bilemediğimden, makam‑ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahâne olmak için pek musırrâne ileri sürdüğünüz cem'iyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevablarımızı Ankara ehl‑i vukûfunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mânâ geldi:
Mâdem, hayat‑ı ictimâiyenin bir temel taşı ve fıtrat‑ı beşeriyenin bir hâcet‑i zarûriyesi ve aile hayatından tâ kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta ve her insanın kâinâtta gördüğü ve tek başına mukàbele edemediği medâr‑ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfâsına mâni, maddî ve manevî esbâbın tehâcümâtına karşı bir nokta‑i istinâd ve medâr‑ı tesellî olan dostluk ve kardeşâne cemâat ve toplanmak ve samîmâne uhrevî cem'iyet ve uhuvvet, siyâsî cebhesi olmadığı hâlde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saâdetlerine kat'î vesile olarak îmân ve Kur'ân dersinde hàlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesânüd taşıyan Risale‑i Nur şâkirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders‑i îmânda toplanmalarına, “cem'iyet‑i siyâsiye” nâmını verenler, elbette ve herhalde, ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya gayet gaddâr bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyet’e nemrûdâne adâvet eder, hem hayat‑ı ictimâiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husûmet eder ve bu vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye ve dinî mukaddesâta karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücâdele eder. Veya ecnebî hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el‑hannâs bir zındıktır ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara, fir'avunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar isti'mâl ettiğimiz manevî silâhlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.
MevkufSaid Nursî
517
İnsafsız Memurlara ve Mahkemeyi Şaşırtan Propagandacılarına Hitâben Bir Konuşma
Efendiler! Otuz‑kırk seneden beri ecnebî hesabına ve küfür ve ilhâd nâmına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'ân hakikatine ve îmân hakikatlerine her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitâben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsâade ediniz…
(Fakat ikinci gün berâet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)
Tecrid‑i mutlakta ve haps‑i münferitteMevkuf Said Nursî
518
Mühim Bir Suâle Hakikatli Bir Cevaptır
Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: “Mustafa Kemâl sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve Vilâyât‑ı Şarkıyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz‑i umumî yapmak teklifini neden kabûl etmedin? Eğer kabûl etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat‑ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale‑i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabûl etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr‑ı ihlâsı taşıyan Risale‑i Nur meydâna gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale‑i Nurun şiddetli tokatları için beni i'dâma mahkûm eden zâtlar Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarıp i'dâm‑ı ebedîden necât bulsalar, siz şâhid olunuz, ben onları da rûh u canımla helâl ederim!
Berâetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla tâciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale‑i Nurun kàbil‑i inkâr olmayan bir kerâmetidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektûblarımda ve binler şâkirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka dokuz ay tedkîkàtta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hàrika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrârı meydâna çıksa, elbette onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi madde bulunacak. Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: “Pek hàrika ve mağlûb olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor.” veya diyeceksiniz: “Gayet inâyetkârâne bir hıfz‑ı İlâhîdir.” Elbette böyle bir dehâ ile mübâreze etmek hatâdır, millete ve vatana büyük bir zarardır; ve böyle bir hıfz‑ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye’ye karşı gelmek fir'avunâne bir temerrüddür.
Eğer deseniz: “Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezâret etmesek, derslerinle ve gizli esrârınla hayat‑ı ictimâiyemizi bulandırabilirsin.”
519
Ben de derim: Benim derslerim, bilâ‑istisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk‑ellibin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği hâlde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib‑i mes'ûliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla berâetimize ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş‑on kelime bahâne edip, yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale‑i Nura ilişmeniz, mânâsız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezâretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve fâidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık vaziyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduâyı yapmak ihtimali var. “Mazlumun âhı, tâ Arşa kadar gider.” diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: “Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Hâlbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi?”
Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızâsıyla ve kalben kabûlüyle ancak yedibin Avrupa‑perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat‑ı şer'iye ve cebr‑i kanunî cihetiyle girmektense azîmet‑i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat‑ı ictimâiyeyi terkeden adama “İnâd ediyor, bize muhâliftir.” denilmez. Haydi inâd dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inâdı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhûde hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inâdın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi siyâsî muhâlif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve ma'nen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, fâidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat‑ı siyâsiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu hâlde onun muhâlefetinden tevehhüm etmek, dîvâneliktir. Dîvânelerle ciddi konuşmak dahi bir dîvânelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. “Ne yaparsanız minnet çekmem!” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾
520
﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
521
Denizli Hapsinde Yazdığı Mektûblardan
Hazret‑i Üstad, Her Hapishânede Tecrid‑i Mutlak İçinde Bırakılmış ve Başkalarıyla Görüşmesi Yasak Edilmiştir!
İslâmiyet düşmanları, Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebelerini mahkemelere sevkederken, ortalığa korkular ve tehdidler yayarlar, resmî makamlara bütün bütün uydurma ma'lûmâtlar yazdırırlar, herkesi Bediüzzaman ve Risale‑i Nurdan uzaklaştırmak için uğraşırlar, Nur Talebelerinin aralarına fesâd sokarak tesânüdlerini bozmak için entrikalar çevirirler.
Bediüzzaman Said Nursî, Nur Talebelerinin menfî propagandalara aldanmamaları ve hem de Nur Talebelerinin, sevgili Üstadlarıyla görüşmek iştiyakı şiddetli olduğundan bu rûhî ihtiyacı tatmin için, sâir zamanlarda olduğu gibi, Denizli hapsinde de yazdığı mektûblardan bir kısmını buraya dercediyoruz. Hapishânelerde yazılan mektûb ve eserleri Nur Talebeleri gizlice üstadlarından getirmeyi te'min ederler. Zîra Hazret‑i Üstad, her hapishânede tecrid‑i mutlak içinde bırakılmış ve başkalarıyla görüşmesi yasak edilmiştir!
Bu Fıkra Bir Câsus Vâsıtasıyla Resmî Memurların Eline Geçtiği İçin “Lâhika”ya Girmiştir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ramazan‑ı Şerîften bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından verildiğine kuvvetli ihtimal verdiğimiz – doktorun tasdikiyle – bir zehirin hastalığıyla harâretim kırk dereceden geçmeye başlamış iken, Kastamonu’da adliye müddeiumumîleri ve taharrî komiserleri, menzilimi taharrî etmeye geldiler. Ben, o dakikadan sonra, başıma gelen dehşetli taarruzu, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile anlayarak ve “şiddetli zehirli hastalığım dahi ölüme gidiyor.” diye Isparta Vilâyeti’nde kıymetdâr kardeşlerimin kucaklarında teslîm‑i rûh edip o mübârek toprakta defnolmamı, kalben niyâz ettim.
522
Hizbü'l‑Ekberü'l-Kur'ân’ı açtım. Birden bu âyet‑i Kerîme ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ﴾ karşıma çıktı, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, üç kuvvetli emâre ile mânâ‑yı işârî bana ve bize tesellî veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musîbeti bir cihette hiçe indirdi ve Isparta’ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbî duâmın kabûl olmasına delil eyledi.
Birinci emâre: (Şeddeler sayılır.) Hesab‑ı ebcedî ile bin üç yüz altmış iki, bu senenin Arabî aynı tarihine tevâfuk edip, mânâsıyla der: “Sabreyle! Başına gelen kazâ‑yı Rabbâniyeye teslîm ol! Sen inâyet gözü altındasın, merak etme! Gecelerde tesbihât ve tahmîdâta devam eyle!”
Tahlil: Üç (ر) altıyüz; dört (ن) ikiyüz; bir (س) bir (م) yüz; bir (ص) , bir (ف) bir (م) iki yüz on; dört (ك) , bir (ع) yüz elli; üç (ح) , bir (و) , bir (ى) kırk; bir (ل) , dokuz (ب) , bir (د) , bir (و) , dört (ا) altmış iki eder. Yekûnu bin üç yüz altmış iki ederek, bu senenin aynı tarihine ve başımıza gelen musîbetin aynı dakikasına tamı tamına tevâfuku, kuvvetli bir emâredir.
………………
Üçüncü emârenin beyânına şimdilik lüzum olmadığından yazdırılmadı.
Said Nursî
523
Hazret‑i Ali Radıyallahu Anhın, “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”ne İşareti
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu hâdise te'siriyle ben, kendimi masûm kardeşlerime rızâ‑yı kalble fedâ etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte Celcelûtiye’yi okudum. Birden hâtıra geldi ki: İmâm‑ı Ali (R.A.), “Yâ Rab! Emân ver.” diye duâ etmiş. İnşâallâh o duânın sırrıyla selâmete çıkarsınız.
Evet Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, Kaside‑i Celcelûtiye’de iki sûretle, Risale‑i Nurdan haber verdiği gibi, “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”ne işâreten وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتِ der. Bu işârette îmâ eder ki: Âyetü'l‑Kübrâ yüzünden ehemmiyetli bir musîbet Risale‑i Nur talebelerine gelecek ve “Âyetü'l‑Kübrâ hakkı için o fecet ve musîbetten şâkirdlerine aman ver!” diye niyâz eder, o risaleyi ve menba'ını şefâatçi yapar. Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin tab'ı bahânesiyle gelen musîbet, aynen o remz‑i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede, Risale‑i Nurun mühim eczâlarına, tertibiyle işâretlerin hâtimesinde, mukâbil sahifede der:
فَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا ❋ وَحَقِّقْ مَعَان۪يهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
Yani: “Sen onların hàssalarını topla ve mânâlarını tahkîk eyle. Bütün hayır ve saâdet, onlarla tamam olur.” der. “Harflerin mânâlarını tahkîk et.” karînesiyle mânâyı ifâde etmeyen hecâî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânâsındaki “Sözler” nâmıyla risaleler muraddır.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
524
Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu Kazâ ve Kader‑i İlâhî, Hakkımızda Bir İnâyettir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Geçen Leyle‑i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı bütün mevcûdiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in birliğine ve rahmetine emânet ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrıyla sizi tesellîye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: ﴿وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ﴾ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle verdiği tesellîyi tamamıyla gördüm. Şöyle ki:
Dünyayı unutmak, Ramazanımızı âsûde geçirmek düşünürken, hâtıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise, hem benim, hem Risale‑i Nurun, hem sizin, hem Ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn‑ı inâyet olduğunu ben müşâhede ettim. Bana ait cihetinin ise, çok fâidelerinden yalnız iki‑üçünü beyân ederim.
Birincisi: Ramazanda, çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir ilticâ, bir niyâz ile müdhiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.
İkincisi: Herbirinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabûl ederdim.
Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada, fevkalâde bir tarzda, bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest‑i inâyet görünüyor. اَلْخَيْرُ ف۪ي مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُdediriyor. En ziyâde beni düşündüren; Risale‑i Nuru, en gâfil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl‑i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütûhâta meydân açıyor.
525
Ve en ziyâde rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka herbirinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, Ramazanda bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr‑i mübârekte, bu musîbet dahi, o yüz sevâbı, herbir saati on saat derecesinde ibâdet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risale‑i Nurdan tam ders alan ve dünyanın fânî ve ticâretgâh olduğunu bilen ve herşeyi, îmânı ve âhireti için fedâ eden ve bu Dershâne‑i Yûsufiye’deki muvakkat sıkıntılar, dâimî lezzetler ve fâideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsân ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ dedim.
Bana ait bu fâideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale‑i Nurun, hem Ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle fâideleri var ki, perde açılsa, “Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kazâ ve kader‑i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.” dedirtecek kanâatim var.
Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musîbetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat ma'nen pek çok hafif geldi. İnşâallâh, çabuk geçer. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla me'yûs olmayınız.
Said Nursî
526
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden, Kalben ve Rûhen ve Fikren Daha Az Sıkıntı Çeken Yoktur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz Kardeşlerim!
Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayâlinizle ara sıra konuşurum, mütesellî olurum. Biliniz ki, mümkün olsaydı bütün sıkıntılarınızı kemâl‑i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben sizin yüzünüzden, Isparta’yı ve havâlisini, taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ, diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükûmeti bana ceza verse, başka vilâyet beni berâet ettirse, yine burayı tercih ederim.
Evet ben, üç cihetle Ispartalı’yım. Gerçi tarihçe isbât edemiyorum, fakat kanâatim var ki, İsparit Nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı buradan gitmiş. Hem, Isparta Vilâyeti, öyle hakîki kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecîd ve Abdurrahman, belki Said’i onların herbirisine maalmemnuniye fedâ eylerim.
Tahmin ederim, şimdi Küre‑i Arzda, Risale‑i Nur Şâkirdlerinden, kalben ve rûhen ve fikren daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü, kalb ve rûh ve akılları, îmân‑ı tahkîkî nurlarıyla sıkıntı çekmezler.
Maddî zahmetler ise, Risale‑i Nur dersiyle hem geçici, hem sevâblı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet‑i îmâniyenin başka bir mecrâda inkişafına vesile olmasını bilerek, şükür ve sabırla karşılıyorlar. Îmân‑ı tahkîkî, dünyada dahi medâr‑ı saâdettir diye hâlleriyle isbât ediyorlar. Evet, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, metînâne bu fânî zahmetleri bâkî rahmetlere tebdile çalışıyorlar.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların emsâllerini çoğaltsın, bu vatana medâr‑ı şeref ve saâdet yapsın ve onları da Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eylesin, âmîn!
Said Nursî
527
Kudsî Hizmette Çekilen Az Zahmeti Şevk ve Şükür ve Sabırla Karşılamalı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sûreten görüşmediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz. Ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim.
Şimdiye kadar, Risale‑i Nur şâkirdleri gibi, çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet Cennet ucuz değil! İki hayatı imha eden küfr‑ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da, şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.
Mâdem bizi çalıştıran Hàlık’ımız Rahîm ve Hakîm’dir; başa gelen herşeyi rızâ ile sevinç ile rahmetine, hikmetine i'timâd ile karşılamalıyız.
Said Nursî
528
Bu Defaki Küçük Müdafaâtımda Demiştim
Risale‑i Nurdaki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünkü; masûmlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izâhını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddâr medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet‑i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât‑ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdât meydân almış ki, ehl‑i hak, hakkını kuvvet‑i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd‑i zulüm ile, tarafgirlik bahânesiyle çok bîçâreleri yakacak, o hâlette o da azlem olacak veyâhut mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir‑iki adamın hatâsıyla yirmi‑otuz adamı, âdi bahânelerle vurur, perîşan eder. Eğer ehl‑i hak, hak ve adâlet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zâyiâta mukâbil yalnız biri kazanır mağlûb vaziyetinde kalır. Eğer mukàbele‑i bilmisil kaide‑i zâlimânesiyle, o ehl‑i hak dahi bir‑ikinin hatâsıyla yirmi‑otuz bîçâreleri ezseler, o vakit, hak nâmına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte, Kur'ânın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakîki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herşey geçici ve fânîdir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret‑i vataniyeye ve hamiyet‑i milliyeye bütün bütün zıttır, muhâliftir.
529
Hülâsa‑i kelâm: Ehl‑i hükûmetin ve ehl‑i siyasetin ve ehl‑i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr‑ü mutlak ve dehşetli bir tâun‑u beşerî ve maddiyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhâmlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur'ânın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr‑ü mutlaka ve o zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyiz!‥
Said Nursî
530
Sizin Sebat ve Metânetiniz, Masonların ve Münâfıkların Bütün Plânlarını Akîm Bırakıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin sebat ve metânetiniz, masonların ve münâfıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.
Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok; o zındıklar, Risale‑i Nuru ve Şâkirdlerini, tarîkata ve bilhassa Nakşî Tarîkatına kıyâs edip, o ehl‑i tarîkatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.
Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû‑i isti'mâlâtını göstermek.
Sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibînin kusurâtlarını teşhîr etmek.
Ve Sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedâr sefâhet ve uyutucu, lezzetli zehirleriyle ifsad etmekle mâbeynlerinde tesânüdü kırmak. Ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukùt ettirmektir ki, Nakşîlere ve ehl‑i tarîkata karşı isti'mâl ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.
Çünkü, Risale‑i Nurun meslek‑i esâsı, ihlâs‑ı tâmm ve terk‑i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak ve fânî aynı lezzet‑i sefîhânede elîm elemleri göstermek ve îmânın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medâr olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallâh tam akîm bırakacak ve “Meslek‑i Risale-i Nur ise, tarîkatlara kıyâs edilmez!” diye onları susturacak.
Said Nursî
531
Nur Talebeleri Birbirine Tesellîci ve Nümûne‑i İmtisal Olmalı
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu eski ve yeni iki Medrese‑i Yûsufiye’deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve‑i maneviyesi kırılmayan zâtları, ehl‑i hakikat ve nesl‑i âtî alkışlayacakları gibi, melâike ve rûhâniler dahi alkışlıyorlar, diye kanâatim var.
Fakat, içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasıyla maddî sıkıntı ziyâdedir. Ve buna karşı da, herbiriniz herbirisine birer tesellîci ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne‑i imtisal ve tesânüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzâkeresinde birer zekî muhâtab ve mucîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir, diye düşünüp, rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında tesellî buluyorum.
Yüzyirmi yaşında bulunan Mevlâna Hâlid’in cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât, onu bana giydirdiği gibi, ben de onun nâmına sizin herbirinize teberrüken giydirmek için, hangi vakit isterseniz göndereceğim.
Said Nursî
532
Hapse Girmemizin Sebebi, Bir Vazife‑i Îmâniye ve Uhreviyedir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Kader‑i İlâhî adâleti, bizleri Denizli Medrese‑i Yûsufiye’sine sevketmesinin bir hikmeti; her yerden ziyâde Risale‑i Nura ve şâkirdlerine, hem mahpusları, hem ahâlisi, belki hem memurları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen biz, bir vazife‑i îmâniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik.
Evet, yirmi‑otuzdan ancak bir‑ikisi ta'dil‑i erkân ile namazını kılan mahpuslar içinde, birden Risale‑i Nur şâkirdlerinden kırk‑ellisi umumen bilâ‑istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisân‑ı hâl ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'âlleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîkî îmânlarıyla dahi buradaki ehl‑i îmânı ehl‑i dalâletin evhâm ve şübehâtından kurtarmalarına medâr çelikten bir kale hükmüne geçeceğini, rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’den ümîd ediyoruz.
Buradaki ehl‑i dünyanın, bizi konuşmaktan ve temâstan men'leri, zarar vermiyor. Lisân‑ı hâl, lisân‑ı kàlden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir; milleti seviyorlarsa, mahpusları Risale‑i Nur Şâkirdleriyle görüştürsünler. Tâ bir ayda, belki bir günde, bir seneden ziyâde terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikbâllerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi çok fâidesi olurdu. İnşâallâh bir zaman girer.
Said Nursî
533
Böyle Pek Ağır Şerâit Altında Îmân Kurtarmak Hizmeti, Herşeyin Fevkındedir
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullâh ile Ziyaeddin hakkındaki ma'lûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim:
Eğer, perde‑i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samîmî dindarlar ve ciddi Müslümanlar, eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda, şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek. Ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek, diye karar verdim.
Çünkü böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn‑ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn‑ü zanlarını kırmakla, muhabbetleri azalır. Ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannu'a ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte, hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
Said Nursî
Merak Etmeyiniz. O Nurlar Parlayacaklar!
Kardeşlerim!
Gerçi bu vaziyet, hem muvâfıka ve bir kısım memurlara, Risale‑i Nura karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş; fakat bütün muhâliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz. O Nurlar parlayacaklar!
Said Nursî
534
Güneş Gibi Zâhir ve Şübhe Bırakmaz ve Dağ Gibi Metîn, Sarsılmaz Olan Meyve Risalesi
Azîz Kardeşlerim!
Ben tahmin ediyorum ki, hakîki ve en son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünkü, evvelce bazı evhâm yüzünden bir seneden beri ve aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır; Tarîkatçılık, komitecilik ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhûriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek gibi asılsız bahâneler ile bize hücum ettiler.
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, onsekiz sene zarfındaki mektûb ve kitaplarda hakikat‑i îmâniyeden ve Kur'âniye’den ve âhiretin tahkîkinden ve saâdet‑i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için, gayet âdi bahâneleri aramağa başladılar.
Fakat, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr‑ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metîn, sarsılmaz olan “Meyve Risalesi” onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup, onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.
Said Nursî
535
Sıkı Bir Tesânüdle, El Ele, Omuz Omuza Veriniz
Azîz Kardeşlerim!
Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hâtıra geldiniz. “Bu musîbetten kurtulmak için ne yapacağız?” lisân‑ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesânüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünkü birbirinden ve Risale‑i Nurdan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi te'min ederim; eğer bilseydim ki benden teberrî etmekle kurtulacaksınız, beni tahkîr ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fınızdan, teberrînizden cesâret alır, daha ziyâde ezer.
Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enâniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaîf bir bîçârenin noksaniyetlerine değil, belki Risale‑i Nurun kemâlâtına bakmalı.
Said Nursî