Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
662

Merhum Hasan Feyzi’nin Risale‑i Nur Hakkındaki Manzûmesi

﴿
﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ Âyetinin Veraset‑i Ahmediye (A.S.M.) cihetinde, mânâ‑yı işârî noktasında, bu asırda O Rahmeten li'l‑âlemîn’in bir âyinesi ve hakikat‑i Kur'âniyenin bir hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümûnesi olmasından; Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) bir kısım evsâfı, mânâ‑yı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat‑i Ahmediye (A.S.M.) âyinesinin farkına işâreten bazı kelimeler ilâve edildi.
Said Nursî
Huzur bulur bugün seninle âlem;
Ey bu asırda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
Sürûr bulur bugün seninle âdem,
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bu hasta gönüller çoktan perîşan;
Varsa sende eğer Lokman’dan nişan;
Bir şifâ sun, gel ey mahbûb‑u zîşan,
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Gelmez mi sonu bu uzun hecenin,
Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin,
Zâri arttı, sabrı bitti nicenin,
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
663
Fahr‑i Âlem, Arş’tan bu yere indi;
Şah‑ı Velâyet gelip Düldül’e bindi;
Zülfikàr’a bugün artık Nur dendi,
Ey bu zamanda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
……………………………
.
Dertlere dermansın, mahbûb‑u cansın;
Hem câmiü'l‑Esmâ ve'l-Kur'ân’sın;
Hem de Nur‑u Hak’tan bize ihsânsın,
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bu âlemde madde değil, bir özsün;
Her zerreden bakan bütün bir gözsün;
Kâinâtı hayran eden bütün bir yüzsün,
Ey misâl‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………………
.
Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l‑âlemîn’in cilvesi.
Çünkü sensin şimdi Şefîu'l‑müznibîn’in vârisi.
Ağisna Gıyâse'l‑müstağîsîn, bir duâsı,
Ey şu'le‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Şifâ bulsun şimdi biraz yaramız,
Revâc bulsun geçmez olan paramız;
Saç nurunu, aka dönsün karamız,
Ey ziyâ‑yı Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
……………………………………
.
Meylimiz yok yalancı bir dünyaya,
Son verdik biz bid'alara, riyâya;
Kapılmayız öyle kuru hülyaya,
Ey bir hakikat‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
664
Yok bizde cem'iyet kurma hülyası,
Yok başka bir yola gitme sevdâsı;
Olduk, ancak nurun dertli şeydâsı,
Ey dertlilere Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………
.
Geçmişiz hep medihlerden senâdan,
Yüz çevirdik servetlerden gınâdan;
Nur isteriz, geçmeden bu fenâdan,
Ey bu asırda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………
.
Âşıkların, arşa çıkan feryâdı,
Ağlatıyor o pâk rûhlu ecdâdı;
Allah için eyle bize imdâdı,
Ey muhtaçlara Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,
Sarstı âfâkı bir acı vâveylâ,
Rahmet et âleme ey Nur‑u mevlâ!
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,
Bu belâ ateşi âlemi yakar;
Ağlayan bu beşer hep sana bakar,
Ey nümûne‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Çevrildi ateşle bu koca dünya,
Bir Cehennem gibi kaynadı deryâ!
Yetiş imdâda ey şah‑ı evliyâ!
Ey bu zamanda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………
.
Zındıkaya, küfre karşı saldırdın,
Gönüllerden kederleri kaldırdın,
Bizi nurun deryâsına daldırdın,
Ey bîçârelere Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
665
Kaldıramaz sana asla kimse el,
Bağlıyoruz bizler sana candan bel;
Dünyalara sensin ümîd ve emel,
Ey ziyâ‑yı Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Sen ordu kurmazsın erle, uşakla,
Savaşmazsın öyle, topla, bıçakla;
Nurunla şu asrı tutup kucakla,
Ey şimdi Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bitsin de, bu korkunç tûfân‑ı şedîd,
Açılsın yepyeni bir devr‑i mes'ûd;
Onsekizbin âlem eylesin hep îd,
Ey ehl‑i Kur'ân’a Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet,
Fakat sensin bugün atâ‑yı rahmet,
Boğacaksın onu nurunla elbet,
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Kızıl ejder yuvamıza girmesin,
Zehirli eli yakamıza ermesin;
Karşı durup nurun fırsat vermesin,
Ey seyf‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Kara duman üstümüzden dağılsın,
Kızıl alev sönüp âlem ayılsın,
Bu zaferin haşre kadar anılsın,
Ey Zülfikàr‑ı Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
O soydandır nice canlar yakanlar;
O soydandır evler barklar yıkanlar,
O soydandır sana kinle bakanlar,
Ey hüccet‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
666
Masûmların kanlarını içerler!
Ebû Cehl’i, Nemrudları geçerler,
Ölümlerden ölümleri seçerler,
Ey şimdi bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bir mikrop ki, ciğerleri dişliyor,
Kanımızla kendisini besliyor;
Temiz yurdu telvîs edip pisliyor,
Ey bir eczâhâne‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Gâzilerin, fâtihlerin konağı,
Seyyidlerin, serverlerin otağı,
Bu vatandır, şehîdlerin yatağı;
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
O şehîdlerin, ala dönmüş kefeni;
Miskler kokar, güle benzer bedeni,
Öper melekler de nurlu na'şını,
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Kur'ân diyor; ölmemiştir, diridir
Herbirisi, Hakk’ın arslan eridir!
Türbeleri yürekleri titretir,
Ey âyine‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Armağansın çünkü asîl millete,
Düşmeyelim bir gün bile zillete,
Götür bizi şânlı büyük devlete,
Ey misâl‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Eyleyeler nurun ile hep savlet,
Zaferlerle şânlar bulur bu millet,
Şarka, garba ziyâ salsın bu devlet,
Ey bizlere Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
667
Nurdan kanadın, hem sağlam kolun var,
Nurdan senin Hakka giden yolun var.
Kabûl et bir kemter Feyzi kulun var,
Ey bu asırda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstadım, Efendim Hazretleri!
﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ âyetinin nurlarından, nurun sâyesinde alabildiğim bir zerreyi bu şekilde yazdım ve huzur‑u irfanınıza sundum. Kabûlünü ricâ eder, selâmlarımızı sunar ve mübârek ellerinizden öperiz.
Bîçâre TalebenizHasan Feyzi (Rahmetullâhi aleyhi ebeden dâima)
668

Merhum Hasan Feyzi, Nurlardan Aldığı Hakikat Dersini, Nurlara İşâret Ederek Güzel Tanzim Etmiş

Merhum Hasan Feyzi, nurlardan aldığı hakikat dersini, nurlara işâret ederek güzel tanzim etmiş. Lâhikaya girsin.
Said Nursî
Güzel oku! Her zerrede coşkun birer mânâ var,
Derd ehline bu mânâda canlar sunan edâ var.
Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine,
Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var.
.
Derin, güzel düşünceyle incelersen bunu sen,
Zaîflemiş rûhlar için dağlar gibi gıdâ var.
Hem dilersen, tükenmeyen sermâye‑i serveti,
gözünü Nurlara bak, işte sana tûfân gibi gınâ var.
.
Beni tanı, yürü kulum yürü diye bizlere,
Her nefeste şefkat ile Rabbimiz’den nidâ var.
Duymuş isen bu nidâyı her zerrenin dilinden
Müjde olsun, artık sana Cennet denen safâ var.
.
Uzaklara bakma! Nurlara bak, yürü!” âlem onun âyinesi,
Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziyâ var.
Bir güneştir her zerrede cilve yapıp parlayan,
Bilmez misin, sende dahi o edâdan edâ var.
.
Eller açıp yürü bugün kana kana Risale‑i Nurdan ışık al!
Aşka uyan, nura kanan her zerrede rehâ var.
Hüner değil; dostu, düşman; yârı, ağyâr eylemek,
Yâdı biliş yapasın ki, ancak dostta vefâ var.
.
Hünerdir ki; yaprak atlas; toprak elmas olmalı!
Çünkü bir bak, ne yaprakta ne toprakta bekà var.
Kısa görüp denizleri damlalara çevirme,
Hakikatte, her damlada gizli birer deryâ var.
.
669
Damla iken aslın senin, dağı taşı aşarsın,
Hem gökleri keşfedersin, sende ey nur, böyle dehâ var.
Bir noktayı cihan yap, o cihana hâkim ol,
Zîra senin bir noktanda, güneş kadar zekâ var!
.
Her zerrenin kâbesidir kalbi, yine kendine,
Dikkat eyle, herbirinde yine ancak hüdâ var.
Sakın Feyzi!‥ Sen gözünü Hak yüzünden ayırma,
Hakkı gören gerçeklere, hakkı kadar atâ var.
(Denizli Kahramanı Merhum)Hasan Feyzi
670

Hasan Feyzi’nin Bir Şiiri (Hazretinize Buradan Ayrılırken Söylemiştim)

Mekteb‑i Fünûnda ve Ulûm‑u İslâmiyede Gayet Müdakkik ve Kıdemli Muallimlerden Hasan Feyzi’nin Bir Şiiri

Hazretinize Buradan Ayrılırken Söylemiştim

Çekilip nur‑u hidayet yine zindân olacak!
Yine firkat, yine hasret, yine hüsrân olacak.
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm!
Çünkü hicran dolu kalbim yine hicran olacak.
.
Yine göç var diye mecnûna haber verme sakın!
Yine mâtem, yine zâri, yine efgân olacak.
Açılan ol gül‑ü tevhid, sararıp solsa gerek,
Kapanıp Kâbe‑i irfan, yine vîran olacak.
.
Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd‑i elemden kime şekvâ edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.
.
O şifâ‑bahş olan envârını sen çeksen eğer,
Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak?
O temiz pâk nefesin, âb‑ı hayatı bu çölün,
Onu, dûr etme ki her ferd ona reyyân olacak.
.
Hele ol nur‑u şerîfin kime değmişse eğer,
Küçücük zerre de olsa, meh‑i tâbân olacak.
O lütûfkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim
Bu küçük kalb‑i hazînim yine handân olacak.
.
Bâb‑ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak!
Nazarın erse garîb başıma ey nur‑u Hudâ,
Bugün artık bu hakîr bendede ummân olacak.
.
671
Bu anâsır, yüzüne her ne kadar çekse hicâb,
Yine haksın, buna şâhid yine Kur'ân olacak.
Kàb‑ı Kavseyn’den alıp dersimi bildim ki ayân,
O güzel nur‑u bedî', manevî sultan olacak.
.
Sakınıp, Feyzi‑i bîçâreye bahs açma bugün,
Yeni baştan yine şeydâ, yine giryân olacak.
…………………
Bîçâre Talebeniz Hasan Feyzi
673

Yedinci KısımAfyon Hayatı

674
tarihce_ustad_afyon_mahkeme_koridorunda.jpgÜstad Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkeme Koridorunda Beklerken
675

Bediüzzaman’ın Tevkîfi

1947 senesinin son aylarında, Afyon’dan üç sivil polis memuru, güyâ memleket çapında gizli bir dinî cem'iyetin fa'âliyetine âşinâ olmak için Emirdağı’na gelmişlerdi. Başta Said Nursî olarak Nur Talebelerini tesbit etmeğe çalışıyorlardı. Sudan bahâneler icâd etmeğe tevessül ettiler. Bir nümûnesi şudur:
Bir sivil memur, bir kağıda yazıyor: Said’in hizmetçisi buradan Said’e rakı aldı.” Ve rakıcı dükkânında sarhoş ve aklı yerinde olmayan bir adama bu kağıdın altına imza atmasını teklif ediyor. O adam diyor: Tevbeler olsun, bu yalanı kim imza eder? Sonra o kağıdı imzalatmağa çalışan, fakat muvaffak olamayan memur; aynı gece acîb bir hâdisede, işlediği hatâsının tokadını yiyor. Şöyle ki:
Beraber rakı içtiği adamlarla dere kenarında gezerken aralarında bir kavga cereyan eder. O bedbaht adama orada bir güzel dayak atıyorlar ve tabancasını da alıyorlar.
Üstad, faytonla kıra çıktığı zaman dört‑beş gün müddetince beş tayyare Üstadı takib ediyor. Üstad, evine girdiği zaman onlar da Emirdağı’ndan çekiliyorlar. Üstad’ın sırf îmânî, uhrevî Hizmet‑i Kur'âniyesine yanlış mânâlar verdirerek aleyhte propaganda yapılıyor ve yukarı makamlara yanlış aksettiriliyor.
Risale‑i Nurun teksir makinesiyle intişarı ve Anadolu’da Nurların gittikçe inkişafı karşısında bu îmânî hizmeti durdurmak maksadıyla harekete geçen gizli dinsiz komiteler, hükûmete evhâm verdirerek, aleyhte tahrîkât yapıyorlar. Emirdağı, Isparta, Kastamonu, Konya, İnebolu, Safranbolu, Aydın gibi daha birçok vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nurcuların evlerinin aranmasına emir veriliyor. Nihâyet 1948 senesinin başında (23 Ocak 1948)’de Üstad Said Nursî ve onbeş kadar Nur Talebesi Emirdağı’ndan alınarak Afyon’a getirilir ve sorgularını müteâkib tevkîf edilirler. Ve diğer vilâyetlerdeki Nur Talebeleri de tevkîf edilerek Afyon’a celbediliyor. Böylece Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye hayatı başlıyor.
676

Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi

Bediüzzaman, her girdiği hapisteki mahpusları irşad eder, hapisteki bazı cânîler, koyun gibi bir hâl alır. Hapiste dahi tecrid‑i mutlak içinde bırakıldığı hâlde, hapishâne bir Nur mektebi vaziyetine girer. Bunun için, girdiği hapishânelere Medrese‑i Yûsufiye der. Hattâ Denizli Hapishânesi’nde bir kısım gençler Medrese‑i Yûsufiye’den ayrılmak istemeyerek, Bediüzzaman daha burada kalırsa, biz kendimizi suçlu gösterip ceza alacağız, ondan ayrılmayacağız, Risale‑i Nurdan ders alacağız…” demişlerdir.
Denizli hapsinde Meyve Risalesi isimli eser te'lif edildikten sonra, hapishânede te'sirli bir ıslahat müşâhede ediliyor Bu vaziyet, düşmanları dahi takdire sevkediyor.
Risale‑i Nurun mâhiyetini dikkat ve tefekkürle okuyarak anlayıp tahkîkî bir îmâna sâhib olan hàlis Nur Talebeleri; ölümden, hapisten, zindândan ve hiçbir beşerî ezâ ve cefâdan korkmazlar. Mukaddes Kur'ân ve îmân hizmetiyle, vatan ve millet ve Âlem‑i İslâm ve beşeriyetin ebedî kurtuluşuna çalışırken, dinsizlerin dûçâr ettiği bir zulüm ve musîbetle karşılaşırlarsa, asla fütûr ve ümîdsizliğe düşmezler; hapislere iftihar ve memnuniyetle girerler. Onların tek bir istinâd noktaları vardır; o da, sırf rızâ‑yı İlâhî için, ihlâsla, Kur'ân ve îmâna hizmetleridir. Masûm ve mazlumların muhâfızı Cenâb‑ı Hak’tır Hiçbir mâniaya ehemmiyet vermeyerek, Risale‑i Nuru okumağa ve neşretmeye kahraman Üstadları misillû ferâğatle çalışırlar.
Bunun içindir ki, yirmibeş senelik müdhiş bir istibdâd‑ı mutlak içinde Nurlara çalışan Nur Talebeleri, îmân ve İslâmiyet hizmetinde sarsılmamışlardır. Zâhirde zararlı gibi görünen şeyler, hakikatte ni'mettir. Zahmette rahmet vardır. Îmân hizmeti uğrunda başımıza ne gelse hayırdır. Biz başımıza geleceği düşünmekle mükellef değiliz; Hizmet‑i Kur'âniye ile mükellefiz. Biz, Rabb‑i Rahîm’imizin dâima inâyeti altındayız; ölsek şehîdiz, kalırsak Kur'ânın hizmetkârıyız. İslâmiyet düşmanları bizi müebbed dünya hapsine de mahkûm etseler, bizler yine Risale‑i Nurun hizmetindeyiz.” diye îmân etmişler ve fakat sâdece îmânla kalmamışlar, bilfiil de amel etmişlerdir; meydândadır.
677
Bu dindar ve vefâkâr millet, Bediüzzaman’ın doğruluk ve büyüklüğünü ve kahramanlığını bilerek ona o derece i'timâd etmiştir ki; onun aleyhinde ne propaganda yapılırsa yapılsın inanmıyorlar. Bediüzzaman’a yapılan zulüm ve işkenceleri işittikçe, ona karşı kalblerinde daha ziyâde bir sevgi ve bağlılık husûle gelmektedir. Ve diyorlar ki: Bediüzzaman gibi bir din kahramanını ve öyle büyük ve mübârek bir zâtı hapislere koymak, onun eserlerinin serbest okunmasına mâni olmak, dini, Anadolu’dan kaldırmağa çalışmanın ve İslâmiyeti yıkmağa çabalamanın bir ifâdesidir.” diye, komünist ve dinsizlerin yaptırdıkları işkence ve zulümlerin düşmanı kesiliyorlar. Bunun için, hükûmet, her işten evvel hükûmet aleyhinde çevrilen bu plânı akîm bırakmak için, Bediüzzaman’ı tamamen serbest bırakması lâzımdır. Yoksa, Bediüzzaman ezildikçe, halk, hükûmet aleyhtarı (Hâşiye) olacaktır. Din, vatan ve milletin selâmeti nâmına bu hakikati ihbar etmeyi bir vecîbe biliyoruz.
Evet, Bediüzzaman, bin dokuzyüz kırkdörtte Denizli Mahkemesi’nde berâet ettiği hâlde, Afyon Vilâyeti’ne bağlı Emirdağı Kazası’nda ikamete memur ediliyor. Orada, kendi âhireti ve Risale‑i Nurla meşgul olurken, bin dokuzyüz kırksekiz senesinde; gizli din düşmanları, yapılan zulümler az geliyormuş gibi aynı nakarât ile Gizli cem'iyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çeviriyor; ihtiyarladıkça artan enerjisiyle, kuvvetiyle rejimi yıkmağa çalışıyor. Mustafa Kemâl’e, İslâm Deccâlı, Süfyân! diyor gibi bir sürü bahânelerle, elli Risale‑i Nur Talebesiyle birlikte Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevkediliyor ve hapse konuluyor.
678
Yapılan derin ve uzun tahkîkat neticesinde, bir tek suç delili bulunamıyor. Fakat, ne oldu ise oldu, ne yaptılarsa yaptılar. Nihâyet, mahkeme güyâ kanâat‑ı vicdâniye ile Bediüzzaman’a yirmi ay ve müdakkik bir âlime onsekiz ay, yirmiiki kişiye de altışar ay hüküm veriyor. Diğerlerini de, Bunlar Bediüzzaman’ı büyük bir mürşid olarak bilmişler ve içlerindeki derûnî boşluğu doldurmak için Risale‑i Nuru okumuşlar.” diye berâet veriyor. Hüküm alanları da, Bediüzzaman’ın kurduğu gizli cem'iyete yardım etmişler!” diye cezalandırıyor. Hükmü derhâl infaz edip hepsini tevkîf ediyorlar.
Tabîi, mahkûmiyet kararı hemen temyiz ediliyor. Temyiz Mahkemesi kısa bir zamanda tedkîkàtını bitirerek, Mâdem, Bediüzzaman Said Nursî Denizli Mahkemesi’nde aynı suçtan berâet etmiş. Denizli Mahkemesi’nin kararı hatâlı da olsa, temyizin tasdikinden geçen bir da'vâ tekrar taht‑ı muhâkemeye alınamaz.” diye, verilen mahkûmiyet kararını esâstan bozuyor. Bunun üzerine yeniden mahkeme başlıyor. Maznunlardan ne istedikleri soruluyor. O, tamamen masûm olan Nur Talebeleri, Temyiz Mahkemesinin kararına uyulmasını istiyorlar. Afyon Mahkemesi, temyizin kararına uyulup uyulmayacağını uzun uzadıya düşünüyor. Nihâyet uyulmasına karar veriyor. Sonra da, noksanların ikmali için çalışmağa başlıyor. Fakat, bu çalışma bir türlü tamamlanmıyor ve mahkeme mütemâdiyen ta'lik ediliyor. Bediüzzaman ve talebeleri, hüküm kat'iyyet kesbetmeden verilen ceza müddetini hapishânede geçirdikten sonra tahliye edilmişlerdir. Yukarıda anlatıldığı vechile, mahkeme, üç seneden beri uzatılmaktadır. (Hâşiye)
Milyarlar defa yazıklar olsun ki; vatana, millete ve gençliğimize ve Âlem‑i İslâm’a en mukaddes îmân hizmetini yapan, beşerin bütün manevî ihtiyacını karşılayacak derecede hàrikulâde ve muazzam eserler veren bu dâhî ve misilsiz zât; mahkemelerden mahkemelere sürüklenmede, hapishânelerde çürütülmeye çalışılmaktadır.
679
Bediüzzaman, yirmi senede olduğu gibi, şu üç‑dört senede de o kadar emsâlsiz bir işkenceye ma'rûz kalmıştır ki, tarihte hiçbir ilim adamına bu kadar câniyâne bir sû‑i kasd yapılmamıştır. Denizli hapsinde bir ayda çektiği sıkıntıyı, Afyon’da bir günde çekmiştir! Kendisine, bütün bütün kanunsuz muâmeleler yapılmıştır. Hapishânede tam yirmi ay kışın, çok soğuk olan gayr‑ı muntazam bir koğuş içinde yalnız bırakılarak, tecrid‑i mutlak içinde imha olmasına intizar edilmiştir. Kışın en şiddetli günlerinde, hapishâne pencerelerinin iki milim buz tuttuğu zamanlarda zehir verilmiş; ihtiyar, çok hasta hâliyle, aylarca ızdırâb çektirilmiştir. Mübârek yatağında, bir taraftan bir tarafa dönemeyecek bir hâle geldiği zamanlarda bile, hizmetine, bir talebesi olsun müsâade edilmemiştir. O korkunç şerâit altında, kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiştir. Hastalığı o kadar şiddetlenmiştir ki; günlerce bir şey yiyememiş ve gıdâsız kalmış ve çok zaîf bir vaziyete gelmiştir.
Böyle olduğu ve çok sıkı bir tarassud ve tazyîkat altında bulundurulduğu hâlde, Risale‑i Nurun te'lifinden geri kalmamış, her hapiste olduğu gibi, burada da gizli olarak eser te'lif etmiştir. Mahpuslar, gizli gizli Risale‑i Nuru elleriyle yazıp çoğaltmışlar ve hapishâneden dışarı da çıkararak neşrini te'min etmişlerdir. Bediüzzaman, hapiste olduğu günler dahi Risale‑i Nurun neşriyatı durmamış, perde altında yüz binlerce nüshaları eski yazı ile neşretmeye Nur kahramanı Husrev gibi Nur Talebeleri muvaffak olmuşlardır.
Hapishânede zehirlenerek ölüm döşeğinde iken, fırsat bulup ziyaretine varabilen bir talebesine şöyle demiştir: Belki hayatta kalamayacağım, bütün mevcûdiyetim vatan, millet, gençlik ve Âlem‑i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saâdeti uğrunda fedâ olsun. Ölürsem, dostlarım intikamımı almasınlar!”
Bediüzzaman’ın hapishâneye gelmesiyle çok müstefîd olan hapislerden birisi pencereden selâm verdiği zaman, Sen Bediüzzaman’a neden selâm verdin? Neden onun penceresine bakıyorsun?” diyerek, dayak atılmıştır. Çok mübârek ve çok sevgili Üstadlarının hasta ve çok elîm vaziyetinde gizlice fırsat bulup görüşmeye çalışan talebeleri, yakalandıkları zaman falakalara yatırılarak dayaktan geçirilmiştir. Fakat onlar bu mezâlimden asla yılmamışlar, îmândan ve izzet‑i İslâmiye’den gelen bir salâbetle, o zâlimler vurdukça, onlar da her vuruluşlarında Vur! Vur!” diye bağırmışlardır. Düşmanın çizmesi boğazımıza bastığı zaman onun yüzüne tükür! Rûhun kurtulsun, cesedin ezilsin!” hakikatini matbuât lisânıyla da beyân eden Üstadları Bediüzzaman’a ittibâ' etmişlerdir.
680
İşte, böyle türlü türlü işkence ve tazyîkatlarla, gerek hapishâne dâhilinde gerek haricinde hizmetini dahi yaptırmamaya çalışmışlardır. Dünyada hiçbir kimseye yapılmayan zulüm ve ihanet Bediüzzaman’a yapılmıştır. Nihâyet 20 Eylül 1949 günü ceza müddetini hapishânede tamamlayarak tahliye edilmiştir. Bütün hapishânelerde hapisler resmî mesâî saatlerinde tahliye edilirken Afyon Hapishânesi’nde de saat on’da âdet iken, Bediüzzaman’ı fevkalâde bir tezâhürat ile karşılamağa hazırlanan halkın istikbâline mâni olmak için, şafak vakti ile sabah namazı arasında hapishâneden tahliye etmişlerdir.

Afyon’da İkametleri

Bediüzzaman Hazretleri Afyon’da bir müddet ikamet etmiştir. Bu esnâda cezasını çektiği ve Temyiz Mahkemesi mahkûmiyet kararını tamamen lehine bozduğu hâlde, üç polise, kapısı önünde geceli gündüzlü nöbet beklettirilmiştir. Hapisten çıktığına pişman etmişler ve zulüm ve tazyîkat devam ettirilmiştir. İki senelik ezici ve eritici bir hapisten çıktığı hâlde, hastalığını sormak için gelenler dahi yanına bırakılmamıştır. Tarihçe‑i hayat’ında görüldüğü gibi; Rusya’da, Rus kumandanı ona serbestiyet verdiği hâlde, öz vatanında ve bu mübârek ve muazzez millet‑i İslâm için herşeyini fedâ eden Bediüzzaman’ın bayram ziyaretine gelenler dahi, resmî memurlar tarafından ziyaretten men'edilmiştir. Hattâ hizmetçisiyle konuşanlar görülünce, Sen, Bediüzzaman’ın hizmetçisiyle konuştun!” diye tazyîkat yapılarak hüviyetleri tesbit edilmiştir.
Bütün böyle kanunsuzluklar, halkı, Bediüzzaman’a bir kat daha yaklaştırmış, eserlerini arayıp bulmak hususunda âdeta bir kamçı te'siri husûle getirmiştir. Bediüzzaman aleyhinde propaganda yapan ve yaptıranlardan ise fersahlarca uzaklaştırmıştır. Bediüzzaman’a olan teveccüh‑ü âmme kırılmağa çalışıldıkça, millet ve gençlik, hususan yüksek tahsil gençliğinin hürmet ve bağlılığı artmıştır. Bediüzzaman aleyhtarlığı yapıldıkça, bu bağlar perçinleşmiştir.
Menfî propagandalardan maksad, milletin Bediüzzaman’a olan teveccühünü kırarak, şahsını çürütüp, Risale‑i Nurun neşriyatını durdurmaktır. Hâlbuki Risale‑i Nur, müellifin şahsıyla bağlı değildir. Risale‑i Nur, Kur'ân’ın malıdır. Risale‑i Nur, başka eserlere benzemez. Risale‑i Nur, başlıbaşına hüccet ve bürhân hazinesidir; yani bizâtihi bürhân ve hüccettir. Risale‑i Nuru okuyan, müellifin şahsına bakmaz; doğrudan doğruya eserin içindeki hakikatlere, bürhân ve delillere hasr‑ı nazar eder. Bu ve daha birçok hakikatlere binâendir ki; Bediüzzaman’ın aleyhinde yapılan çok dehşetli resmî propagandalar dahi akîm kalmıştır ve akîm kalmaya da mahkûmdur.
681
Evet, bu Millet‑i İslâmiye, vatan ve millete bu derece hadsiz istifade te'min eden, Kur'ân ve îmân hizmetini görülmemiş bir ferâğat‑i nefisle ve fedâkârlıklarla yapan bu büyük müellif ve mütefekkirin, bu derece mahkemelerde sürüklendiğine, milyarlar teessüfler yağdırıyor. Vatan ve milletin maslahatı nâmına haber veriyoruz ki; bu bir ân evvel neticelendirilmeli ve mahkemelere son verilmelidir. Zîra Bediüzzaman’ın yaptığı Kur'ânî hizmet İslâm dünyası genişliğinde ve cihan‑şümûl bir çaptadır. Bediüzzaman Said Nursî hakkında takdim ettiğimiz gayet yüksek hakikatler ve gayet àlî kıymetler, delilsiz değildir; içinde mübâlağa yoktur. Şübhe edenler, henüz hayatta olan Bediüzzaman’ı yakından tanımakla ve Risale‑i Nuru sebat ve devamla ve niyet‑i hàlisâne ile okumakla farkına varacaklardır ki; biz, bu Tarihçe‑i Hayat’ta naklettiğimiz hakikatleri ifâde ederken, söz ve ifâdelerimiz çok sönük olmuştur. Hem kendilerinin, ihlâsla, bizden ziyâde idrak edecekleri kanâatleri, bütün beşeriyete ilân etmek iştiyakına da sâhib olacaklardır.
Bütün dünya mahkemeleri, gizli din düşmanlarının yaptıkları ithamlara nazaran Bediüzzaman’ı mahkûm etmeye çalışsalar, o mahkemeler delile istinâd ettikçe, Bediüzzaman’ı mahkûm edemezler!
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, İslâmiyet düşmanları tarafından zehirlemelerin hastalıklarıyla dâimî yatak içerisinde gün geçirmekte ve şöyle demektedir: Kabir kapısını bekliyorum.” Fakat biz Cenâb‑ı Hak’tan bütün kudret ve kuvvetimizle duâ ve niyâz ediyoruz ki, o büyük din kahramanına daha çok uzun ömürleri lütûf buyursun. Zîra o gibi Kur'ânın fedâi ve muhlis bir hàdimine, o gibi yüksek bir dâhîye, o gibi büyük bir mütefekkire, o gibi bir hakikat kahramanına, o gibi nazîrsiz bir İslâm hakîmine, bütün Âlem‑i İslâm ve bütün cihan muhtaçtır.
682

Onbeşinci Ricâ

Bediüzzaman’ın Emirdağı ve Afyon Hayatını kendi kalemiyle belirten Onbeşinci Ricâ, Lem'alardan alınmış olup, buraya dercedilmiştir.

Onbeşinci Ricâ(Hâşiye)

Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma, menzilde âdeta bir haps‑i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana işkence vermelerinden, hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Rûh u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Ve Hapis ve kabir bu tarz‑ı hayata müreccahtır diye, ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet‑i İlâhiye imdâda yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medresetü'z‑Zehrâ şâkirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden, Nur’un kıymetdâr mecmualarından her tanesi, bir kalem ile beş yüz nüsha meydâna geldi fütûhâta başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, Hadsiz şükür olsun dedirtti.
Bir mikdar sonra, Risale‑i Nurun gizli düşmanları, fütûhât‑ı Nuriyeyi çekemediler, hükûmeti aleyhimize sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet‑i Rabbâniye tecellî etti. En ziyâde Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle, müsâdere edilen Nur Risalelerini kemâl‑i merak ve dikkatle mütâlaa ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdâr eyledi. Tenkid yerinde takdire başlamalarıyla Nur Dershânesi çok genişlendi; maddî zararımızdan yüz derece ziyâde menfaat verdi; sıkıntılı telâşlarımızı hiçe indirdi.
683
Sonra gizli düşman münâfıklar, hükûmetin nazar‑ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem Dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîf ve ellerine geçen risaleleri müsâdereye başladılar. Nur şâkirdlerinin fa'âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftiraları işâaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.
Sonra, pek âdi bahânelerle, zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkîf ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta, tecrid‑i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve dâima mangalımda ateş varken, za'fiyet ve hastalığımdan, zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette, hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet‑i İlâhiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti.
Ma'nen, Sen hapse Medrese‑i Yûsufiye nâmı vermişsin. Hem Denizli’de, sıkıntınızdan bin derece ziyâde hem ferâh, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dâirelerde Nurların fütûhâtı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı on saat ibâdet hükmüne getirdi, o fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh, bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’deki musîbet‑zedelerin Nurlardan istifadeleri ve tesellî bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını harâretlendirip sevinçlere çevirecek. Ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlarsa, bilmeyerek sana zulmediyorlar; onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i'dâm‑ı ebedîsiyle kabrin haps‑i münferidine girip dâimî sıkıntılı azâb çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife‑i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun diye rûhuma ihtar edildi.
684
Ben de bütün kuvvetimle Elhamdülillâh dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım, Yâ Rabbî, onları ıslah eyle diye duâ ettim.
Bu yeni hâdisede, ifâdemde Dâhiliye Vekâletine yazdığım gibi on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun nâmına kanunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olması gibi, öyle bahâneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hak‑perestleri ağlattıracak iftiraları ve uydurmalarıyla ehl‑i insafa gösterdiler ki, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, dîvâneliğe sapıyorlar.
Ezcümle, bir ay bizi tecessüs eden memurlar, bir şey bahâne bulamadıklarından, bir pusula yazıp ki, Said’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona götürmüş”; o pusulayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabânî ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehdidkârâne Gel bunu imza et demişler. O da demiş: Tevbeler tevbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir?” Onları, pusulayı yırtmağa mecbur etmiş.
İkinci Bir Nümûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını, beni gezdirmek için vermiş. Ben de rahatsızlığım için, teneffüs kasdı ile, ekser günlerde, yazda bir‑iki saat gezerdim. O at ve araba sâhibine elli liralık kitab vermeğe söz vermiştim kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var ? Hâlbuki, O at kimindir?” diye, elli defa bizlerden hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise‑i siyâsiye ve âsâyişe temâs eden bir vâkıadır! Hattâ, bu mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zât hamiyeten, biri At benimdir diğeri Araba benimdir dedikleri için, ikisini de benimle beraber tevkîf ettiler.
685
Bu nümûnelere kıyâsen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ilişenler maskara olurlar!
O Nümûnelerden Latîf Bir Muhâvere: Benim tevkîf kağıdımda sebeb emniyeti ihlâl suçu yazıldığından ben daha o pusulayı görmeden müddeiumuma dedim: Seni geçen gece gıybet ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise, Eğer bin müddeiumumî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet‑i umumiyeye hizmet etmemiş isem üç defa Allah beni kahretsin dedim.”
Sonra, bu sırada, bu soğukta, en ziyâde istirahate ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsâs eder bir tarzda, beni bu tahammülün fevkınde bu tehcir ve tecrid ve tevkîf ve tazyîke sevk edenlere, fevkalâde iğbirar ve kızmak geldi. Bir inâyet, imdâda yetişti. Ma'nen kalbe ihtar edildi ki:
İnsanların sana ettikleri ayn‑ı zulümlerinde, ayn‑ı adâlet olan kader‑i İlâhî’nin büyük bir hissesi var. Ve bu hapiste, yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rızâ ve teslîm ile mukàbele lâzım.
Hikmet ve rahmet‑i Rabbâniyenin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve tesellî vermek ve size sevâb kazandırmaktır. Bu hisseye karşı, sabır içinde binler şükretmek lâzımdır.
Hem senin nefsinin bilmediğin kusurlarıyla onda bir hissesi var. O hisseye karşı istiğfar ve tevbe ile, nefsine Bu tokada müstehak oldun demelisin.
Hem gizli düşmanların desîseleriyle bazı sâfdil ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevk etmek cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı Risale‑i Nurun o münâfıklara vurduğu dehşetli manevî tokatlar, senin intikamını onlardan almış. O, onlara yeter.
686
En son hisse bilfiil vâsıta olan resmî memurlardır. Bu hisseye karşı, onların Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarında, ister istemez, şüphesiz, îmân cihetinde istifadelerinin hatırı için ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ düsturuyla onları affetmek, bir ulüvv‑ü cenâblıktır.”
Ben de bu hakikatli ihtardan kemâl‑i ferâh ve şükür ile, bu yeni Medrese‑i Yûsufiye’de durmağa, hattâ aleyhimde olanlara yardım etmek için, kendime mûcib‑i ceza, zararsız bir suç yapmağa karar verdim.
Hem benim gibi yetmişbeş yaşında ve alâkasız ve dünyada sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi kalmış ve onun vazife‑i nuriyesini görecek yetmiş bin Nur nüshaları bâkî kalıp serbest geziyorlar ve bir dile bedel binler dil ile hizmet‑i îmâniyeyi yapacak kardeşleri, vârisleri bulunan, benim gibi bir adama, kabir bu hapisten yüz derece ziyâde hayırlıdır. Ve bu hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha fâidelidir. Çünkü, haricinde, tek başıyla yüzer alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeğe mukâbil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber, yalnız müdür ve başgardiyan gibi bir‑iki zâtın, maslahata binâen hafif tahakkümlerini çekmeğe mecbur olur. Ona mukâbil, hapiste çok dostlardan kardeşâne taltifler, tesellîler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı bu vaziyette ihtiyarlara merhamete gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor diye, hapse râzı oldum.
Bu üçüncü mahkemeye geldiğim sırada, za'fiyet ve ihtiyarlık ve rahatsızlıktan ayakta durmağa sıkıldığımdan, mahkeme kapısının haricinde, bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, Neden ayakta beklemiyor?” ihanetkârâne dedi. Ben de ihtiyarlık cihetinden bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım, pek çok Müslümanlar, kemâl‑i şefkat ve uhuvvetle, merhametkârâne bakıp etrafımızda toplanmışlar, dağılmıyorlar. Birden iki hakikat ihtar edildi:
687

Birinci Hakikat

Birincisi: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hakkımdaki teveccüh‑ü âmmeyi kırmak ile Nur’un fütûhâtına sed çekilir diye, bazı sâfdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârâne böyle muâmeleye sevketmişler. Buna karşı inâyet‑i İlâhiye, Nurların îmân hizmetine mukâbil, bir ikram olarak, o bir tek adamın ihanetine bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârâne acıyarak alâkadarâne sizi istikbâl ve teşyî' ediyorlar.
Hattâ ikinci gün, ben, müstantık dâiresinde müddeiumumun suâllerine cevab verirken hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahâli kemâl‑i alâka ile toplanıp lisân‑ı hâl ile, Bunları sıkmayınız!” dediklerini, vaziyetleriyle ifâde ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki:
Bu ahâli, bu tehlikeli asırda tam bir tesellî ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir îmân ve saâdet‑i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, îmâna bir parça hizmetkârlığım için, haddimden çok ziyâde iltifat gösteriyorlar.

İkinci Hakikat

İkinci Hakikat: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh‑ü âmmeyi kırmak kasdıyla tahkîrkârâne, aldanmış mahdûd adamların bed muâmelelerine mukâbil, hadsiz ehl‑i hakikatin ve nesl‑i âtînin takdirkârâne alkışlamaları var, diye ihtar edildi.
Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet‑i umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışmasına karşı, Risale‑i Nur ve şâkirdleri, îmân‑ı tahkîkî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor, emniyeti ve âsâyişi te'mine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alâkadar üç‑dört mahkeme ve on vilâyetin zâbıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukûâtlarını bulmamış ve kaydetmemiş. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zâbıtaları demişler:
688
Nur talebeleri manevî bir zâbıtadır. Âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar. Îmân‑ı tahkîkî ile, Nur’u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te'mine çalışıyorlar.”
Bunun bir nümûnesi Denizli Hapishânesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç‑dört ay zarfında iki yüzden ziyâde o mahpuslar öyle fevkalâde itâatli, dindarâne bir salâh‑ı hâl aldılar ki, üç‑dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi' bir uzuv olmaya başladı. Hattâ resmî memurlar, bu hâle hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: Nurcular hapiste kalsalar biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; onlardan ders alıp onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz.”
İşte bu mâhiyette bulunan Nur talebelerini emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde ve gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar.
Biz bunlara karşı deriz: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misâfirhânesinde yolcular gayet sür'at ve telâşla, kafile kafile arkasında, toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir sûrette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl‑i îmân hakkında terhis tezkeresi olan ölümün, i'dâm‑ı ebedî darağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm‑ü ebediyetle aldığınız fânî zevkler bâkî ve elîm elemlere dönecek.”
Maatteessüf gizli münâfık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon velî makamında olan şehîdlerinin, kahraman gâzilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve muhâfaza edilen Hakikat‑i İslâmiyete bazen tarîkat nâmını takıp ve o güneşin tek bir şuâı olan tarîkat meşrebini o güneşin aynı gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat‑i Kur'âniyeye ve hakàik‑ı îmâniyeye te'sirli bir sûrette çalışan Nur talebelerine tarîkatçı ve siyâsî cem'iyetçi nâmını vererek, aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz, hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli Mahkeme‑i Âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
689
Yüzer milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi fedâ olsun! Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ olan başlar, zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyecek ve vazife‑i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallâh!”
İşte, ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me'yûsiyetlere, îmândan ve Kur'ân’dan imdâda yetişen kudsî tesellîler ile bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferâhlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste farz namazını kılan ve tevbe edenin herbir saati on saat ibâdet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fânî gün, sevâb cihetinde on gün bâkî bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir adama ne kadar medâr‑ı şükrândır, o manevî ihtardan bildim, Hadsiz şükür Rabbime dedim, ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime râzı oldum.
Çünkü ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferâhla gitse, lezzetin zevâli elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle, gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fânî olur, gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zevâl‑i elem bir manevî lezzet olmasından, hem bir nev'i ibâdet sayıldığından, bir cihette bâkî kalır ve hayırlı meyveleriyle bâkî bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâret olur, onları temizler. Bu nokta‑i nazardan, mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükretmelidirler.
690

Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Mahkemesi

Afyon Mahkemesini tertib ve iftiralarla açtıran gizli dinsizler, Bediüzzaman’ı i'dâm etmek plânını çevirmişlerdir. Bu fevkalâde ehemmiyeti hâiz büyük müdafaât, böyle imhacı zâlim dinsizlere karşı onun, ölümü hiçe sayarak haykırdığı hakikatlerdir. Neticede, Temyiz Mahkemesi mahkûmiyet kararını nakzetti. Ve aynı mahkeme iki defa Bediüzzaman’a berâet verdi. Nihâyet bütün Risale‑i Nur Külliyatı ve beşyüze yakın mektûblar bilâ‑kayd u şart Bediüzzaman’a iâde edildi.

Büyük Müdafaâtından Parçalar

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Onsekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istid'a mahkemeye ve sûreti Ankara’ya makàmâta verilmişken, tekrar vermeye mecbur olduğum iddianâmeye karşı i'tirâznâmemdir.
Ma'lûm olsun ki: Kastamonu’da, üç defa menzilimi taharrî etmek için gelen iki Müddeiumumî ve iki taharrî komiserine, ve üçüncüde polis müdürüne ve altı‑yedi komiser ve polislere; ve Isparta’da Müddeiumumî’nin suâllerine ve Denizli ve Afyon Mahkemelerine karşı dediğim ayn‑ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:
Onlara dedim: Ben, onsekiz‑yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında ve sâir yerlerde dahi yirmi senedir dâima tarassud ve nezâret altında kaç defa menzilimi taharrî ettikleri hâlde; dünya ile siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emârem görülmedi. Eğer bir karışık hâlim olsaydı ve oranın adliye ve zâbıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise; elbette benden ziyâde onlar mes'ûldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevîlere ilişilmediği hâlde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?
691
Biz Risale‑i Nur Şâkirdleri, Risale‑i Nuru, değil dünya cereyanlarına belki kâinâta da âlet edemeyiz. Hem, Kur'ân bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet, Risale‑i Nurun vazifesi ise, hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr‑ü mutlaka karşı îmânî olan hakikatlerle, gayet kat'î en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmâna getiren kuvvetli bürhânlarla Kur'ân’a hizmet etmektir. Onun için, Risale‑i Nuru hiçbir şeye âlet edemeyiz.
Evvelâ: Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini, ehl‑i gaflet nazarında bir propaganda‑i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdâr hakikatlere ihanet etmemektir.
Sâniyen: Risale‑i Nurun esâs mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdân, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men'etmiş. Çünkü; tokada ve belâya müstehak ve küfr‑ü mutlaka düşmüş bir‑iki dinsize müteallik, yedi‑sekiz çoluk‑çocuk, hasta, ihtiyar, masûmlar bulunur. Musîbet ve belâ gelse, o bîçâreler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu hâlde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat‑ı ictimâiyeye karışmaktan şiddetle men'edilmişiz.
Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat‑ı ictimâiyesi bu acîb zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esâs lâzım ve zarûrîdir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itâat etmektir.” Risale‑i Nur hayat‑ı ictimâiyeye baktığı zaman, bu beş esâsı kuvvetli ve kudsî bir sûrette tesbit ve tahkîm ederek, âsâyişin temel taşını muhâfaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale‑i Nurun, yüzbin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv‑u nâfi' hâline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna şâhiddir.
692
Demek Risale‑i Nurun ekseriyet‑i mutlaka eczâlarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ederler. Risale‑i Nurun, yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük fâidesini ve hasenesini vehham ehl‑i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki‑üç risalenin mevhûm zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten gayet derecede insafsız bir zâlimdir.
………………
Eğer, dinsizliği bir nev'i siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz: Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun.”
Ben de derim: Dinsiz bir millet yaşayamaz dünyaca bir umumî düsturdur ve bilhassa küfr‑ü mutlak olsa Cehennem’den daha ziyâde elîm bir azâbı dünyada dahi verdiğini, Risale‑i Nurdan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir sûrette isbât etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab'edildi. Bir Müslüman El‑iyâzü Billâh eğer irtidat etse, küfr‑ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr‑ü meşkûkte kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet‑i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcûdâtın ölümleri ve ebedî müfârakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemâdiyen, hadsiz firâkları ve elemleri yağdırıyor. Eğer, îmân gelse kalbe girse birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. Biz ölmemişiz, mahvolmamışız lisân‑ı hâlleriyle diyerek, o cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir.