598
Kerâmet İzhâr Edilmez Diye Hafif Bir Tenkide Mukâbil Müdafaâtım
Azîz Kardeşlerim! Müdafaâtımda onlara cevaben demiştim ki:
“Onlar, bana ait değil. Ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değil; belki Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'alarıdır ki, hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurda, kerâmetler şeklini alarak, şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek için, ikramât‑ı İlâhiye nev'indendir. İkramın izhârı bir şükürdür; câizdir, hem makbûldür.”
Şimdi, ehemmiyetli bir sebebe binâen, bu cevabı bir parça izâh edeceğim ve “Ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidât yapıyorum.” diye suâl edildi.
Elcevab: Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyede bu zamanda binler tahribâtçılara mukâbil yüzbinler tamiratçısı bulunmak lâzım gelirken; hem, benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmasına ihtiyaç varken; değil çekinmek ve temâs etmemek, belki, millet ve ehl‑i idarenin, takdir ile ve teşvik ile yardım ve temâs etmesi zarûrî iken; ve o hizmet‑i îmâniye hayat‑ı bâkiyeye baktığı için, hayat‑ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek ehl‑i îmâna vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
Beni, herşeyden ve temâstan ve yardımcılardan men'etmekle beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale‑i Nurdan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bir bîçâreye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyîklerden, maddî bir hastalık nev'inden, insanlar ile temâs ve ihtilâttan çekilmeye mecbur olmak; hem, o derece te'sirli bir tarzda halkları ürkütmek ki en ziyâde merbût görülen bazı dostları, bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmekle kuvve‑i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde, bütün o mânilere karşı Risale‑i Nur Şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerinin takviyesine medâr ikramât‑ı İlâhiye’yi beyân ederek, Risale‑i Nur etrafında manevî bir tahşidât yaptırmak ve Risale‑i Nur kendi kendine, tek başıyla, başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış.
599
Yoksa, hâşâ! Kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfürûşluk etmek ise, Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh, Risale‑i Nur kendi kendini hem müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma'nen müdafaa edip, kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.
Bir Hiss‑i Kable'l‑vukû' İle, O Ni'met‑i İlâhiye’ye Karşı Teşekkürlerini Temeddüh Sûretinde Göstermişler
Azîz Kardeşlerim! Risale‑i Nurun zuhûrundan kırk sene evvel geniş bir hiss‑i kable'l-vukû', acîb bir tarzda; hem bende, hem bizim köyde, hem nahiyemizde tezâhür ettiğine şimdi bir ihtar‑ı manevî ile kat'î kanâatim gelmiş. Şefîk ve kardeşim Abdülmecîd gibi eski talebelerime bu sırrı fâşetmek isterdim. Şimdi, Cenâb‑ı Hak sizlerde çok Abdülmecîdleri ve çok Abdurrahmanları verdiği için, size beyân ediyorum.
Ben, on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ bazen temeddüh sûretinde bir hâletim vardı. İstemediğim hâlde, pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: “Senin, beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne, hususan cesârette çok fazla gösterişin ne içindir?” Bilmiyordum, hayret içinde idim.
Bir‑iki aydır, o hayrete cevab verildi ki; Risale‑i Nur, kable'l‑vukû' kendini ihsâs ediyordu. Sen, âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss‑i kable'l-vukû' ile hissedip hodfürûşluk ederdin.
Bizim “Nurs Köyümüz” ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesârette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler. Güyâ büyük bir memleketi fetheder gibi, kahramanâne bir tavır almak istiyordular. Ben, hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim.
600
Şimdi hakîki bir ihtar ile bildim ki: O masûm Nurslu insanlar (Nurs Karyesi) Risale‑i Nurun nuruyla büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nahiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyünü ehemmiyetli tanıyacak diye bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, o ni'met‑i İlâhiye’ye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler. .…‥
…‥ Sizi, eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâdem Abdülmecîd ve Abdurrahmanlar bildiğimden bu mahrem sırrı size açtım.
Evet, ben, yirmidört saat evvel hassâsiyetimle ve a'sâbımın rutûbetten te'siriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi aynen öyle de; ben ve köyüm ve nahiyem, kırkdört sene evvel Risale‑i Nurdaki rahmet yağmurunu bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissetmişiz demektir.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve duâ ederiz. Duâlarınızı ricâ ederiz.
Said Nursî
Büyük Bir Makamda Bir Kumandan ve Ehemmiyetli Bir Zâtın, Ehemmiyetli Mektûbuna Mecburî Bir Cevaptır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bilmukabele, biz de Ramazanınızı tebrik ediyoruz. Rüyalarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb‑ı Hak sizi büyük ihsânlara mazhar eyliyecek, diye bir işârettir.
601
Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazife, îmânı kurtarmaktır, başkaların îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu', mahviyet ve terk‑i enâniyet, bu zamanda ehl‑i hakikate lâzım ve elzemdir. Çünkü, bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfürûşluktan ileri geldiğinden; ehl‑i hak ve hakikat, mahviyetkârâne dâima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibi, ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir tâbiri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir. Risale‑i Nur eczâlarında tarîkat hakikatine dair “Telvihât‑ı Tis'a” nâmındaki risaleyi elde edip bakınız.
Hem, zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakikatli zâtlar Risale‑i Nur dâiresine giriniz. Çünkü; bu asırda Risale‑i Nur, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hattâ iki seneden beri büyük makàmâtlar ve adliyeler, tedkîkàt neticesinde, Risale‑i Nurun serbestiyetini tasdik ve mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.
Risale‑i Nurun mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi; pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda bir mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniye olduğunu isbât eder. O dâirenin haricinde – ekseriyetle – bu memlekette ve hususî ve cüz'î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbane perde altında veya bid'alara müsâmaha sûretinde veya te'vilât ile bin nev'i tahrifat içinde hizmet‑i diniye tam olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tam bir ihlâs ve tam bir mahviyetle, sebatkârâne Risale‑i Nura şâkird ol. Tâ binler, belki yüzbinler şâkirdlerin şirket‑i maneviye-i uhreviyelerine hissedar ol. Tâ senin hayırların, iyiliklerin cüz'iyetten çıkıp küllîleşsin; Âhirette tam kârlı bir ticâret olsun.
Said Nursî
602
Yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Mübârek, Çok Kıymetdâr, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Elhamdülillâh, bu sene Isparta’daki talebelerinizi dünyevî meşâğil daha çok gaflete sokmadı. Hizmet‑i Nuriyedeki gayretlerimiz ciddi bir sûrette devam ediyor. Herbirimizin kalblerimizdeki Nur’a karşı incizab, sîmâlarımızda okunuyor. Sanki bu talebelerinizin kalbleri sevinçle doludur.
Evet sevgili Üstadımız, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyâkatsizliğimiz, hiçliğimiz ile beraber sâfiyâne istihdam edildiğimiz bu Hizmet‑i Nuriyede bedî' bir Üstada hem talebe, hem kâtib, hem muhâtab, hem nâşir, hem mücâhid, hem halka nâsih, hem Hakka âbid olmak gibi cihan‑değer güzelliklerin hepsini birden bize veren Hazret‑i Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Ve bu yapmak istediğimiz şükürler dahi, Hàlık’ımızın fazlı ile kalbimize gelen bir ihsân olduğunu tahattur eden biz talebelerinizin kalblerini sürûr ve sevinç dolduruyor. Masûm Nursluların Üstadımızın küçüklüğünde geçirdikleri hayatın müteşekkirâne bir tarzı, hâl ve etvârımızda okunuyor. Hududsuz şükürler, nihâyetsiz senâlar olsun O Zât‑ı Zülcelâl’e ki; bizleri cehl‑i mutlak derelerinden, isyan ve küfran bataklıklarından lütûf ve keremiyle çıkarıp, gözleri kamaştıran en parlak bir nura talebe etmiştir.
Eğer sevgili Üstadımız “İktiran” tâbir edilen iki ni'metin beraber geldiğini daha evvelden bize izâh etmeseydi, çok minnetdârlıklarımızı kalblerimize tercümân olan kalemlerimizden okuyacaklardı.
Evet sevgili Üstadımız! Biz kendimize bakıyoruz, Risale‑i Nura muhâtab olamıyoruz. Buna rağmen, ihtiyaç şiddetlendikçe, Hàlık‑ı Rahîm’in merhametli tecellîlerini müşâhede ediyoruz.
603
Kalb‑i Üstad; parlak bir âyine, bir mazhar, bir ma'kes; lisân‑ı üstad; àlî bir mübelliğ, bir muallim, bir mürşid; hâl‑i Üstad; tecessüm etmiş en güzel bir örnek, bir nümûne, bir misâl oluyor. Tavâif‑i beşerin ihtiyaçları yazılıyor, gösteriliyor.
İşte yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor. Herbir zîidrak, acaba yarın ne olacak düşüncesiyle kulaklarını radyoların ağızlarına koymuşlar, mütehayyir duruyorlar. Şarkta Japonların mağlûb olmasıyla, dünyanın salâh ü selâmete ve emn ü emâna kavuşması beklenirken; deccâlâne bir hareket şimâlde kendini gösterdiği görülüyor. Şu vaziyet herkesi heyecana, endişeye sevk ediyor. İstikbâl zulmetlere gittiği zannıyla, merakla radyoları takibe koşturuyor.
Lillâhi'l‑Hamd Risale‑i Nur, àlî beyânâtı ile rûhlarımızı teskin ediyor, hakîki dersleriyle kalblerimizi tatmin ediyor.
İşte, bugünde meydâna çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittihâdı; yani İncil, Kur'ân ile ittihâd ederek ve Kur'ân’a tâbi olması neticesi elde edilecek semâvî bir kuvvetle mağlûb edileceği iş'âr buyuruluyor ki, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın da vürûduna intizar etmek zamanının geldiğini mânâ‑yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmuâta göre; bugünkü Amerika, aktâr‑ı âleme tedkîkàt için gönderdiği dört hey'etten birisini, bugünkü beşeriyetin saâdetini te'min edecek sâlim bir din taharrîsine memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisânıyla her tarafa ilân eden Risale‑i Nur, bu muzdarib, perîşan beşeriyetin en büyük bir saâdeti olacağına îmânımız pek kuvvetlidir.
Sevgili Üstadımız başımızda ve en àlî hakikatleri taşıyan ve Kur'ânın en yüksek ve mübârek tefsiri bulunan Risale‑i Nur elimizde oldukça, sevinçlerimiz had ve hududa alınmaz.
604
İşte bu hakikatlerin herbir cüz'ü, saha‑i fa'âliyete çıksa, her tarafta merakla, zevkle kendini okutturuyor. Buna bâriz deliller pek çok var. Hususuyla, inkâr‑ı haşr mefkûresini mağlûb eden “Onuncu Söz” matbu' nüshaları; ve bilhassa gizli tab'edildiği hâlde kendini serbest okutan ve takviye‑i îmânda pek yüksek hàrikaları taşıyan “Âyetü'l‑Kübrâ” risaleleri ve inkâr‑ı Ulûhiyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyat‑ı Nur “Hüccetü'l‑Bâliğa” ve “Meyve” gibi eczâları meydânda… İnşâallâh, Kur'ânın etrafına çevrilmek istenilen îmânsızlığın emânsız sûr’unu, Risale‑i Nur temelinden kaldıracak; îmânsızlığın emânsız ateşini söndürüp, âb‑ı hayat bahşeden şarab‑ı kevserini, bütün dünyaya emânlı îmân vermekle içirecektir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يTalebeniz Husrev
605
Haddimden Bin Derece Ziyâde Hüsn‑ü Zannına İstinâden
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin bayramlarınızı tekrar be‑tekrar tebrik ediyoruz. Gayet ehemmiyetli iki mes'eleyi; sizlere – zekâvetinize i'timâden – Risale‑i Nurda müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gayet muhtasar konuşacağım.
Birincisi: Risale‑i Nurun hakîki ve hakikatli bir şâkirdi bulunan ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kâtibi, bu defa yazdığı mektûbda, haddimden bin derece ziyâde hüsn‑ü zannına istinâden, bir hakikat soruyor. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin gayet ehemmiyetli ve kudsî vazifesini ve hilâfet‑i nübüvvetin de gayet ulvî vazifelerinden bir vazifesini benim âdi şahsımda, Üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet‑i maneviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.
Evvelâ: Bâkî bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye ma'rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale‑i Nurun tezâhürü, yalnız tercümânının fikriyle veyâhut onun ihtiyac‑ı manevî lisânıyla Kur'ân’dan gelmiş yalnız o tercümânın isti'dâdına bakan feyizler değil; belki o tercümânın muhâtabları ve ders‑i Kur'ân’da arkadaşları olan hàlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümânın isti'dâdından çok ziyâde o Nurların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risale‑i Nurun ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar. Tercümânın da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
606
Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hàrika da olsalar, cemâatin şahs‑ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem‑i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife‑i îmâniye; bîçâre, zaîf, mağlûb, hadsiz düşmanları ve O’nu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.
Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet‑i şahsiyelerinden çok ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında – o pek fazla hüsn‑ü zanlar – bir derece kabûl edilmiş, hilâf‑ı vâkıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale‑i Nur şâkirdlerine lâyık bir üstada muvâfık ulvî mertebe ve fazileti; bîçâre, kusurlu bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyâde hüsn‑ü zanları kabûl edilebilir. Fakat, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir.
Fakat, başta zındıklar ve ehl‑i dalâlet ve ehl‑i siyaset ve ehl‑i gaflet, hattâ sâfî kalb ehl‑i diyânet şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde haksızlar; o şahsı çürütmekle hakikatlere darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçâreyi mâden zannederek, bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o Nurları söndürmeye ve sâfî kalbleri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikati gösteriyor.
İkinci Mes'ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza ma'rûz kaldım. Cenâb‑ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale‑i Nur eczâlarını ve rûhuma ve kalbime yüklenen şâkirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhâfaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsân eyledi. Yoksa, bir plân neticesinde beni hiddete getirip, Risale‑i Nurun, bâhusus Âyetü'l‑Kübrâ’nın fütûhâtına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti. Sakın sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telâş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şüphesiz; inâyet‑i İlâhiye perde altında bizi muhâfaza etmekle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ âyetine mazhar etsin.
607
Onların, o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilâyette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizaç edemediğim cihetini vesile edip, münâsib bir yere naklime, Denizli Mahkemesi’ni ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vâsıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyâde alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahâne ile beni alsınlar.
Said Nursî
608
Neden Herkese Muhâlif Olarak Sana Yardım Edecek Çok Ehemmiyetli Kuvvetlere Bakmıyorsun?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sebatkâr, Muhlis Kardeşlerim!
Hem maddî hem manevî; hem nefsim, hem benimle temâs edenler gayet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: “Neden herkese muhâlif olarak – hiç kimsenin yapmadığı gibi – sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes, müştâk ve tâlib olduğu ve Risale‑i Nurun intişarına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risale‑i Nur Şâkirdlerinin hàsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun? Şiddetle çekiniyorsun?”
Elcevab: Bu zamanda ehl‑i îmân öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki; kâinâtta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksad onu kirletemez; ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakikatlerini ders versin. Umum ehl‑i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale‑i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor‥ tâ avâm‑ı ehl-i îmânın nazarında, hayat‑ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat‑ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izâle eylesin.
“Amma, manevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl‑i hakikatin istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hàlis kardeşlerimizden hüsn‑ü zanla verilen ve – ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde – eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu hâlde; sen, değil tevâzu' ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?”
609
Elcevab: Nasıl ki ehl‑i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de, ehl‑i îmânın hayat‑ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzum olsa – hem lüzum var – kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîki hayat‑ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale‑i Nurdan aldığım ders‑i şefkat cihetiyle terkederim.
Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet‑i umumiyede ve siyaset ve felsefenin galebesinde; ve enâniyet ve hodfürûşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar herşeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet yapar. Manevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umumun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama fâidesi bir ise, revâcsızlıkla umuma zararı bindir.
Elhâsıl: Hakikat‑i ihlâs, benim için şân ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor. Hizmet‑i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hàlis bir hàdim olarak, hakikat‑i ihlâs ile, herşeyin fevkınde, hakàik‑ı îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkınde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağıtılabilirler diye, hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.
Hattâ bu defa bana; beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla – bana – ihanet eden o ma'lûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü, mes'ele şa'şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm‑ı nâs bana makam verip hàrika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: “Yâ Rabbî, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerâmetvâri bir sûrette olmasın.”
610
Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm; belki “Lâhika”ya girmiş. Risale‑i Nurun Şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış. Beş adam, aynen burada da tokat yediler.
Said Nursî
İstanbul’da Komünistler Aleyhindeki Hâdiseyi Gören Risale‑i Nur Talebelerinin Mektûbundan Bir Parça
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Dün, Nurun manevî bir fütûhâtı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr‑ü mutlakı dünyaya, hususan Âlem‑i İslâma yerleştirmek isteyen bir cem'iyet ve onların nâşir‑i efkârı ve mürevvic‑i âmâli olan bir‑iki gazete matbaası ve kütübhânesi darmadağın edilerek; dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteblilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. “Kahrolsun komünistlik!” diye bedduâ edildi. Bu cem'iyetin, binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararı oldu.
Ey Nurcular! Şimdi maddî imkân hâsıl olmuyor diye üzülmeyiniz! Nur’un fütûhâtı geniş bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakıyet hâsıl oluyor. “Hâzâ min fadli Rabbî.”
611
Birkaç aydan beri aleyhime çevrilen desiseleri meydana çıktı; hıfz‑ı İlâhî ile o musibet yirmiden bire indi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Birkaç aydan beri, aleyhime çevrilen desîseleri meydâna çıktı. Hıfz‑ı İlâhî ile o musîbet, yirmiden bire indi.
Hàlî zamanda câmiye gidiyordum. Haberim olmadan, talebeler beni üşütmemek için mahfelde bir kulübecik yapmıştılar. Ben de dört‑beş gündür kendi kendime karar verdim, daha gitmeyeceğim. O ma'lûm zâbit adam vâsıta olup kulübeciği kaldırdılar; bana da resmen tebliğ ettiler ki, daha câmiye gitmeyeceksin! Fakat, habbeyi kubbe yapıp bir heyecan verdiler. Hiçbir ehemmiyeti yok, hiç de merak etmeyiniz.
Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh‑ü âmmeyi kırmak için, bana böyle bazı bahânelerle ihanet ediyorlar. Eski zamanımı düşünüp güyâ tahammül etmeyeceğim. Hâlbuki, Risale‑i Nurun selâmet ve intişarına halel gelmemek şartıyla, her gün bin ihanet ve tâzibler de gelse Allah’a şükrederim. Ben ehemmiyet vermediğim gibi, buradaki talebeler de hiç sarsılmıyorlar. Çoktan beri beklediğimiz bu hâdise de, inâyet‑i İlâhiye ile hafif geçti.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Said Nursî
612
Nur Talebelerini Risale‑i Nurdan Çekmek İsteyenlerin Desîselerini Beyân Edip, Öylelere Ne Şekilde Cevab Verilmesi Hakkında Üstad’ın Hülâsalı Bir Mektûbu
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Gayet ehemmiyetli bir mes'eleyi – bundan evvel size icmâlen beyân ettiğim mes'eleyi – tekrar size söylememe kuvvetli, manevî bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Perde altındaki düşmanımız münâfıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risale‑i Nurun fütûhâtına menfaati olan eski plânlarını bırakıp, daha münâfıkâne ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emâreleri göründü. O plânların en mühim bir esâsı; hàs, sebatkâr, kardeşlerimizi soğutmak, fütûr vermek, mümkün ise Risale‑i Nurdan vazgeçirmektir.
Bu noktada o kadar acîb yalanları ve desîseleri isti'mâl ediyorlar ki, Isparta ve havâlisi, Gül ve Nur Fabrikası’nın kahraman şâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadâkat ve metânet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost sûretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evhâm veriyorlar. “Aman, aman! Said’e yanaşmayınız! Hükûmet takib ediyor.” diye zaîfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç talebelere, hevesâtlarını tahrîk için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale‑i Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâtını, çürüklüğünü gösterip; zâhiren dindar ehl‑i bid'adan bazı şöhretli zâtları gösterip “Biz de Müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsûs değil.” deyip, bize karşı perde altında cebhe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o sâfdil ehl‑i diyânet ve hocaları âlet edip isti'mâl ediyorlar. İnşâallâh bunların bu plânları da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:
613
“Biz, Risale‑i Nurun şâkirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir şâkirddir. Risale‑i Nurun menba'‑ı mâdeni, esâsı da Kur'ân’dır. Yirmi senedir emsâlsiz tedkîkàt ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da isbât etmiştir. O’nun tercümânı ve bir hizmetkârı olan Said ne hâlde olursa olsun, hattâ Said de – El‑iyâzü Billâh – Risale‑i Nurun aleyhine dönse, bizim sadâkatimiz ve alâkamızı inşâallâh sarsmayacak” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat, mümkün olduğu kadar Risale‑i Nurla meşgul olmak; elinden gelirse yazmak ve mübâlağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Said Nursî
Risale‑i Nur’un siyasetle alâkası yoktur. Fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder
Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâm’ın teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirmek isteyenler, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: “Risale‑i Nur Şâkirdleri, dini siyasete âlet eder; emniyete zarar vermek ihtimali var.”
Hâlbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti ve umum Âlem‑i İslâm’a taalluk edecek hakàikı câmi' olduğu, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâretiyle ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmet‑i gaybiyesiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nurun, siyasetle alâkası yoktur. Fakat, küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı, esâsıyla bozar, reddeder; emniyeti ve âsâyişi ve hürriyeti ve adâleti te'min eder.
Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez. Daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat, cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârları veya enâniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklar ile, Risale‑i Nura karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi isti'mâl etmeye münâfıklar belki çabalayacaklar. İnşâallâh muvaffak olamazlar.
614
İki Dehşetli Manevî Belâyı Def'etmek İçin Matbuât İle Ders Verme Zamanı Geldi
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O Dehşetli Belâdan Birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren, şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına mukâbil Risale‑i Nur, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir.
İkincisi: Âlem‑i İslâm’ın, bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ithamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş, diye kalbime ihtar edildi. (Hâşiye‑1)
Ben, dünyanın hâlini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve Edyân‑ı Semâviyeye dayanmayan bu dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem‑i İslâm’ın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ithamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeye vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Bu vatanın, bu milletin vatan‑perver siyâsîleri sür'atle Risale‑i Nuru tab'ettirerek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsunlar. (Hâşiye‑2)
Said Nursî
615
Birden İhtar Edildi Kaleme Almağa Mecbur Oldum
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Şimdi tam tahakkuk etti ki; resmen bana ihanet ve hakaret etmek, onunla teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda kırmak için gizli bir tedbir kurulmuş. Benim bütün dostlarımı – perde altında – soğutmak ve ürkütmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî onların bütün propagandalarını zîr ü zeber ediyor. Gerçi, böyle dinsizlik hesabına bana olan hakaret, bir derece beni sıkıyor, Eski Said’den kalma bazı damarlarıma dokunuyor. Fakat Risale‑i Nurun hàrika fütûhâtı ve şâkirdlerinin ehl‑i hakikat nazarında ve rûhâni ve melâikeler yanında hürmet ve merhametle karşılanmaları, benim şahsıma gelen ihanet ve hakaretlerin sivrisinek kanadı kadar ehemmiyeti kalmaz. O bedbaht ehl‑i ihanet, dindarlık cihetiyle, ehl‑i din ve ehl‑i ulûm-u diniyenin hürmetini kırmak dine bir ihanet olduğu cihetinde, rûhâni ve melâikelerin ve ehl‑i îmân ve ehl‑i hakikatin nazarında mel'ûn olduğu gibi; binden ancak bir‑iki serserinin veya zındığın âferinini kazanırlar. O bedbahtlar bana hakaret etmekle, güyâ Risale‑i Nurun nüfûzunu kırıyor; şahsımı menba' zannedip beni çürütmekle, Risale‑i Nur sukùt edecek gibi ahmakàne bir zan ile şahsıma tecâvüz oluyor.
Ben de derim: Ey bana dinsizlik hesabına ihanet ve hakaret eden bedbahtlar! Kat'iyyen size haber veriyorum; yakında tevbe etmemek şartıyla, hiç çare‑i halâs yok ki, ecel cellâdıyla sen, i'dâm‑ı ebedî ile ölüm darağacı ile asılacaksın! Şerâretli rûhun dahi ebedî bir haps‑i münferitte mahkûm olmakla beraber, ehl‑i îmân ve rûhânilerin nefret ve lânetini kazanacaksın! – Tevbe etmemek şartıyla – benim intikamım, senden, pek muzâaf bir sûrette alınıyor bildiğimden, hiddet değil hattâ sana acıyorum!‥
616
Amma Risale‑i Nurun; senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmayanların perde çekmesi, zerre kadar nüfûzunu kıramaz. Yüzbinler adam onunla îmânlarını kurtardıkları için, rûh u canla hürmet ve perestiş ederler.
Amma şahsımın teessürü ise, kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir‑iki dakika asabiyetli bir teessürâtıma mukâbil, birden öyle bir tesellî buluyorum ki, bin derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyâdeleşse, o tesellîyi kıramaz. Çünkü, Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle, dinsizlik hesabına bize hücum edenler, ebedî azâblar ve haps‑i münferitte ve i'dâm‑ı ebedî ile ihanet gördükleri gibi; Risale‑i Nurla îmânını kurtaran şâkirdleri, ölümle, terhis tezkeresi ve saâdet‑i ebediye vesikasını alıp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar olacaklarını, feylesofları susturan binler hüccetlerle beyân etmişiz.
Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şân ü şeref bulmak, kat'iyyen aleyhindedir; kabûl etmez. Onun için, yirmi senedir inzivayı tercih etmiş.
Eğer, âsâyiş ve idare hesabına nüfûzunu kırmak ve umumun nazarında çürütmek için yapıyorsanız, pek büyük bir hatâ ediyorsunuz… İki sene üç mahkeme, yirmi senelik hayatımın yüz yirmi eserinde, yüz yirmi bin Risale‑i Nur Şâkirdlerinden, mûcib‑i ihtilâl ve medâr‑ı mes'ûliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir şey bulmadıklarına, berâetimizle ve Risale‑i Nur eczâlarının bütününü iâde etmeleriyle gösterdiği cihetle, kat'iyyen size beyân ediyorum ki; dinsizlik hesabına bizi ezen sizler; vatan ve millet ve âsâyiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müdhiş bir ecnebî hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdâhalesini istiyorsunuz… Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyişi idâme lehinde, sabır ve tahammüle karar verdim.
Elbette dünya dâimî olmadığı gibi, hâdisâtı da fırtınalı, dâima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azâb neticeleri var. O zaman, fâidesiz “yüzbinler teessüf” diyeceksiniz!
617
Ben, resmî makàmâta ve bizimle tam alâkadar vazifedârlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim: Biz, Risale‑i Nurla, bu memleketin ve istikbâlinin en büyük iki tehlikesini def'etmeye çalışıyoruz‥ ve bilfiil çok emârelerle, hattâ mahkemede de kısmen isbât etmişiz.
Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir sûrette girmeğe çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.
İkincisi: Üçyüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta‑i istinâdını te'min etmektir.
Afyon Emniyet Müdürüne Derim Ki:
Müdür bey! Dünyada, eski zamandan beri görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecâvüzler bana geldiği hâlde neden aldırmıyorsunuz? Bir misâli:
Câmiye, hàlî zamanda, cemâat hayrına sâhib olmak için, bazı bir‑iki adamdan başka kimseyi yanıma kabûl etmediğim hâlde, resmen, “kat'iyyen câmiye gitmeyeceksiniz!” deyip; bu gurbette, hastalık ve ihtiyarlık ve yoksulluk içinde bu ihanet hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Haberim olmadan, câminin hàlî bir yerinde – iki‑üç tahta, bir kilimle – beni üşütmemek fikriyle bir zâtın yaptığı iki kişilik bir settâre yüzünden, ehemmiyetli bir mes'ele şeklinde, hem bana, hem umum halka mânâsız telâş vermek hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Soruyorum.
Bana bu ihanetleri yapanların hiçbir bahâneleri yoktur. Yalnız teveccüh‑ü âmmeyi bahâne edip, bu menfî adama neden hürmet ediyorsunuz?‥ Ben de derim:
618
Bütün dostlarım biliyorlar ki; ben, şahsıma karşı hürmeti ve teveccüh‑ü âmmeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkımda başkalarının hüsn‑ü zannını kabûl etmediğim hâlde, hangi kanun beni mes'ûl eder ki; ihtiyarım ve rızâm haricinde, başkasının hüsn‑ü zannıyla bana ihanet ediliyor. Farz‑ı muhâl olarak, bu teveccüh‑ü âmme hakikat da olsa; vatana, millete fâidesi var, zararı olmaz. Hem eğer, bir parçasını ben de kabûl etsem; bu ihtiyarlık, hastalık, yoksulluk ve soğuk bir oda içerisinde, dehşetli bir haps‑i münferitte, zarûrî hizmetlerimi görmek için bir‑iki insanın dostluğunu kabûl etmekliğimde hangi fenâlık var? Hangi kanun bunu men'eder? Bir‑iki işçi çocuktan başkasını benimle temâs ettirmemek hangi kanunladır? O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve idare adamları nazar‑ı ehemmiyete almak borçlarıdır. Cidden alâkadar eder diye size beyân ediyorum.
Emirdağı’nda bir tecrid‑i mutlaktaSaid Nursî
619
Ey Fahr‑i Âlem’in Gösterdiği Doğru Yoldan Şaşanlar!
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Çok Azîz, Sıddık, Bahtiyar Kardeşlerim;
… Kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler, kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran; bazı yerlerde de nifâk ve şikàk ateşleri saçarak, kardeşine “Kardeşini öldür!” diye bağıran; ve en nihâyet de, âlem‑i Hıristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra, Âlem‑i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm gibi azîm bir yangına karşı itfâiye vazifesini üzerine alan Risale‑i Nur, Müslümanların ve beşerin en büyük ve yegâne tahassungâhı ve en büyük melce'idir.
Ey Fahr‑i Âlem’in gösterdiği doğru yoldan şaşanlar! Dünyanın, fânî metâ'larına gururlanıp taşanlar! Ve ey “Dünyamıza zararı olur.” korkusuyla Nur‑u Kur'ân’dan kaçanlar! Küfr‑ü mutlak ateşinin bizleri sardığı bir zamanda ancak ve ancak en müstahkem, en kavî ve yıkılmaz ve sarsılmaz bir tahkîmat olan Risale‑i Nurun nurânî siperlerine ilticâ etmekle ve onun dâire‑i kudsiyesine girmekle kurtulacaksınız… Ve i'dâm‑ı ebedî zannettiğiniz ölümü, bir hayat‑ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz.
Ve işte o nurun mübârek tercümânının ve mübârek şahs‑ı manevîsinin اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا وَاَجِرْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ وَوَالِدَيْهِمْ مِنَ النَّارِ ve emsâli duâlarının kabûlüyle ve şefâatiyle ve Risale‑i Nuru devamlı okumakla, ben, dehşetli manevî hastalıklardan nasıl kurtulmuşsam, sizler de o mübârek dâire‑i kudsiyeye dehàlet ettiğinizde dünyevî ve uhrevî dertlerden, ateşlerden kurtulacak ve evlâd ve iyâlinizin bir nev'i çobanı olmak hasebiyle o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve nurlara çalışmakla, herbirerleriniz, maddî ve manevî felâh ve saâdete nâil olacaksınız! Böyle olan milyonlarla Nur Talebeleri bu hakikate şâhiddirler.
620
Ey Nurcular! Allah’ın sizlere ihsân ettiği ezelî lütfuna karşı secde‑i şükrândan başınızı kaldırmayınız! Gecenin soğuğuna aldırmayınız! Sizlere lütfu hiçbir hususta esirgemeyen Rabb‑i Rahîm’e, gecenin bu mübârek saatlerinde kalkarak vazife‑i şükrü edâ ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbâli düşünmek derdiyle maîşeti sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız! Nur’un kudsî kerâmât ve imdâdını müşâhede ediniz!
Dünya fânîdir. Binler sene yaşamak olsa, bâkî olan hayat‑ı uhreviyenin yanında hiç‑ender hiç mesâbesindedir. Fakat, fânî olmakla beraber, bâkî hayatın bâkî meyvelerini verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübârek mezraaya, en mübârek ve nurânî ve verimli ve bereketli olan nur tohumlarını ekiniz! Zîra “Eken biçer”, atalarımızdan kalma mübârek bir sözdür.
Ey Nurcular! Din düşmanlarının hücumlarından kat'iyyen sarsılmayınız, fütûr getirmeyiniz; çalışınız, çalışınız, çalışınız! Ve kat'iyyen inanınız ki; Nur’un şefâati, Nur’un duâsı, Nur’un himmeti sizleri kurtaracaktır!‥
KardeşinizMustafa Osman
621
En ziyâde lehime çalışması lâzım olan bazı vazifedârlar, aleyhimde isti'mâl ve istihdam edildi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Geçen kışta bana karşı sû‑i kasdların, inâyet‑i İlâhiye ile ve duânız yardımıyla gelen sabır ve tahammülüm neticesinde akîm kalan plânı pek geniş bir tarzda olduğuna delil ise; bu yakında Reis‑i Cumhûr, Afyon’da demiş, bu vilâyette dinî cihette bir karışıklık çıkacağını zannederdik…
Demek, gizli komite beni sıkıştırmakla bir hâdise çıkarmak istiyordular. Bir ecnebî müdâhalesi hesabına ve Müslümanlar ve vatandaşlar arasında, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir tarzda, damarıma şiddetle dokunan ihanetler ve sıkıntılarla tâzibleri, onlara dünyada tam zarardır. Âhirette Cehennem ve sakar ve bize, dünyada mükemmel sevâb ve zafer ve âhirette, inşâallâh Cennet ve âb‑ı kevseri kazandırır.
Demek bu gizli plânı hey'et‑i vekile ve reis hissetmiştiler ki; buralarda umum memurlar, hattâ vâli ve kaymakam ve zâbıta benimle görüşmekten kaçıyor, ürküyordular. Ben de hayret ederdim. Fakat, elimizde yalnız Nur bulunduğunu ve siyaset topuzu bulunmadığını zerre kadar aklı bulunanlar anladılar. Garîbdir ki, en ziyâde lehime çalışması lâzım olan bazı vazifedârlar, aleyhimde isti'mâl ve istihdam edildi.
Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünkü, manevî fırtınalar var; bazı dessâs münâfıklar her tarafa sokulur. İstibdâd‑ı mutlaka dinsizcesine tarafdârken, hürriyet fırkasına girer; tâ onları bozsun ve esrârlarını bilsin, ifnâ etsin.
Hem Salâhaddin’in, Asâ‑yı Mûsa’yı Amerikalıya vermesi münâsebetiyle deriz:
“Misyonerler ve Hıristiyan rûhânileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her hâlde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka‑i avâma müsâadekâr ve vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâ ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir.” Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.
Said Nursî
622
Bu Sıkıntılı Zamanda Nefsim Sabırsızlıkla Beni Tâciz Ederken, Bu Fıkra Onu Tam Susturdu, Şükrettirdi
Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor.
1. Ey nefsim! Yetmişüç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2. Sen, ânî ve fânî zevklerin bekàsını arıyorsun; onun için onun zevâliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.
3. Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat, kader senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.
4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat'î kanâatin gelmiş ki; zâhirî musîbetler altında ve neticesinde, inâyet‑i İlâhiye’nin çok tatlı neticeleri var. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ çok kat'î bir hakikati ders veriyor. O dersi dâima hâtıra getir. Hem, feleğin çarkını çeviren kanun‑u İlâhî, senin hatırın için – o pek geniş kanun‑u kaderî – değiştirilmez.
5. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ Kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki, fânî zevkler, sana manevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil'akis manevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş…
Said Nursî
623
Ehl‑i Sünnet ve’l-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men etmişler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Muhterem Kardeşim!
Evvelâ; zâtınızın, bir risale kadar câmi' ve uzun ve müdakkikàne, harâretli mektûbunuzu kemâl‑i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki: Risale‑i Nurun üstadı ve Risale‑i Nura Celcelûtiye Kasidesi’nde rumûzlu işârâtıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakàik‑ı îmâniyede hususî üstadım, İmâm‑ı Ali’dir. (R.A.) Ve ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ âyetinin nassıyla, Âl‑i Beyt’in muhabbeti, Risale‑i Nurda ve mesleğimizde bir esâstır. Ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihetle nurun hakîki şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor.
Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl‑i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl‑i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak, Kur'ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müdhiş düşmana karşı, cüz'î teferruâta dair medâr‑ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr‑ı âhirete, mahall‑i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyân etmek; emrolunan muhabbet‑i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir diye, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı men'etmişler.
Çünkü, Vak'a‑i Cemel’de, Aşere‑i Mübeşşere’den Zübeyr (R.A.) ve Talha (R.A.) ve Âişe‑i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ) bulunmasıyla, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat o harbi “İctihâd neticesi” deyip, “Hazret‑i Ali (R.A.), haklı, öteki taraf haksız; fakat ictihâd neticesi olduğu cihetle affedilir.” derler. Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfizîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbi’ndeki bâğîlerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar.
624
Haccâc‑ı Zâlim, Yezid ve Velîd gibi heriflere, ilm‑i kelâmın en büyük allâmesi olan Sa'deddin‑i Taftazanî “Yezid’e lânet câizdir?” demiş; fakat, lânet vâcibdir dememiş; hayırdır ve sevâbı vardır dememiş. Çünkü: Hem Kur'ânı, hem Peygamberi, hem bütün Sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydânda gezenler çoktur. Şer'an, bir adam hiç mel'ûnları hâtıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü, zemm ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil. Onlar, amel‑i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa, daha fenâ.
İşte, şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla, en ziyâde İslâmiyeti ve hakikat‑i Kur'âniyeyi muhâfazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl‑i hakikati Alevîlikle itham etmekle birbiri aleyhinde isti'mâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydânda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale‑i Nurun aleyhinde isti'mâl edilen en te'sirli vâsıtayı hocalardan bulmuşlar.
Şimdi, Haremeyn‑i Şerîfeyn’e hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden, İbn‑i Teymiye ve İbnü'l‑Kayyim El‑Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri, İstanbul’da, çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyâlar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar; sizin, muhabbet‑i Âl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan ictihâdınızı vesile ederek; hem sana, hem Nur Şâkirdlerine darbe vurabilirler.
Mâdem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr‑i şer'î yok; fakat zemde ve tekfirde hükm‑ü şer'î var. Zemm ve tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü, tekfire ve zemme müstehak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm‑ü şer'î yok, hiç zararı da yok.
625
İşte bu hakikat içindir ki; ehl‑i hakikat, başta Eimme‑i Erbaa ve Ehl‑i Beyt’in, Eimme‑i İsnâ Aşer olarak Ehl‑i Sünnetin mezkûr hakikate müstenid olan kanun‑u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr‑ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler nasılsa iki tarafta da bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte, o hakîki Sahâbelere Talha (R.A.), Zübeyr (R.A.) gibi Aşere‑i Mübeşşere’ye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir i'tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da, tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip; lüzumsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran ve binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü'min ve müdakkik bir zâtın vazife‑i kudsiyesine muvâfık gelemez.
Hattâ, Sabri ile küçücük münâkaşanız; hem Risale‑i Nura, hakàik‑ı îmâniyenin intişarına ehemmiyetli bir zarar verdiğini senden saklamam; aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra, senin gibi ehl‑i tahkîk bir âlimin, Risale‑i Nura, oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri’nin oraya gelmesi, ikinizden büyük bir Hizmet‑i Nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nur’a zarar geldiğini hissettim ve gördüm. “Acaba neden bu zarar olmuş?” diye düşünürken, iki‑üç gün sonra haber aldım ki, Sabri, mânâsız ve lüzumsuz seninle münâkaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. Eyvâh! dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdil et.” diye duâ ettim.
626
Risale‑i Nurun İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl‑i îmân, değil Müslüman kardeşleriyle belki Hıristiyan’ın dindar rûhânileriyle ittifak etmek ve medâr‑ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, nizâ' etmemek gerektir. Çünkü küfr‑ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet‑i diniyen ve tecrübe‑i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden ricâ ediyorum ki; Sabri ile geçen mâcerayı unutmağa çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü, O kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri lüzumsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffâret olur. Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nur’a ve Nur vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde, adâlet‑i izafiye ve nisbiye ve ruhsat‑ı şer'iyeyi düşünüp, tâbi olarak, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) takib ettiği adâlet‑i hakîkiye ve azîmet‑i şer'iye ile beraber; zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terkedip, muhâlif tarafa bu ictihâd neticesinde girdiklerini; hattâ, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve Habrü'l‑Ümme ünvânını alan Abdullâh İbn‑i Abbâs dahi, bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîki Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur‑u esâsiye-i şer'iyeye binâen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmayı ve bahsetmeyi câiz görmüyorlar. Çünkü, i'tirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahâbelere, hattâ muhâlif tarafında bulunan Âl‑i Beyt’in bir kısmına ve Talha (R.A.) ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere‑i Mübeşşere’den büyük zâtlara i'tirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye, Ehl‑i Sünnet o kapıyı kapamak tarafdârıdır.
627
Hattâ, Ehl‑i Sünnetin ve İlm‑i Kelâmın azîm imâmlarından meşhûr Sa'deddin‑i Taftazanî, Yezid ve Velîd hakkında tel'in ve tadlîle cevâz vermesine mukâbil; Seyyid Şerîf Cürcânî gibi Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velîd zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler; fakat, sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir ve kat'î bir derecede bilinmediği için, şahısların hakkında nass‑ı kat'î ve delil‑i kat'î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimaliyle öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَgibi umumî bir ünvân ile lânet câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye Sa'deddin‑i Taftazanî’ye mukàbele etmişler. Senin müdakkikàne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevab yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.