670
Hasan Feyzi’nin Bir Şiiri (Hazretinize Buradan Ayrılırken Söylemiştim)
Mekteb‑i Fünûnda ve Ulûm‑u İslâmiyede Gayet Müdakkik ve Kıdemli Muallimlerden Hasan Feyzi’nin Bir Şiiri
Hazretinize Buradan Ayrılırken Söylemiştim
Çekilip nur‑u hidayet yine zindân olacak!
Yine firkat, yine hasret, yine hüsrân olacak.
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm!
Çünkü hicran dolu kalbim yine hicran olacak.
.
Yine göç var diye mecnûna haber verme sakın!
Yine mâtem, yine zâri, yine efgân olacak.
Açılan ol gül‑ü tevhid, sararıp solsa gerek,
Kapanıp Kâbe‑i irfan, yine vîran olacak.
.
Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd‑i elemden kime şekvâ edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.
.
O şifâ‑bahş olan envârını sen çeksen eğer,
Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak?
O temiz pâk nefesin, âb‑ı hayatı bu çölün,
Onu, dûr etme ki her ferd ona reyyân olacak.
.
Hele ol nur‑u şerîfin kime değmişse eğer,
Küçücük zerre de olsa, meh‑i tâbân olacak.
O lütûfkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim
Bu küçük kalb‑i hazînim yine handân olacak.
.
Bâb‑ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak!
Nazarın erse garîb başıma ey nur‑u Hudâ,
Bugün artık bu hakîr bendede ummân olacak.
.
671
Bu anâsır, yüzüne her ne kadar çekse hicâb,
Yine haksın, buna şâhid yine Kur'ân olacak.
Kàb‑ı Kavseyn’den alıp dersimi bildim ki ayân,
O güzel nur‑u bedî', manevî sultan olacak.
.
Sakınıp, Feyzi‑i bîçâreye bahs açma bugün,
Yeni baştan yine şeydâ, yine giryân olacak.
…………………
Bîçâre Talebeniz Hasan Feyzi
673
Yedinci KısımAfyon Hayatı
674
tarihce_ustad_afyon_mahkeme_koridorunda.jpgÜstad Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkeme Koridorunda Beklerken
675
Bediüzzaman’ın Tevkîfi
1947 senesinin son aylarında, Afyon’dan üç sivil polis memuru, güyâ memleket çapında gizli bir dinî cem'iyetin fa'âliyetine âşinâ olmak için Emirdağı’na gelmişlerdi. Başta Said Nursî olarak Nur Talebelerini tesbit etmeğe çalışıyorlardı. Sudan bahâneler icâd etmeğe tevessül ettiler. Bir nümûnesi şudur:
Bir sivil memur, bir kağıda yazıyor: “Said’in hizmetçisi buradan Said’e rakı aldı.” Ve rakıcı dükkânında sarhoş ve aklı yerinde olmayan bir adama bu kağıdın altına imza atmasını teklif ediyor. O adam diyor: Tevbeler olsun, bu yalanı kim imza eder? Sonra o kağıdı imzalatmağa çalışan, fakat muvaffak olamayan memur; aynı gece acîb bir hâdisede, işlediği hatâsının tokadını yiyor. Şöyle ki:
Beraber rakı içtiği adamlarla dere kenarında gezerken aralarında bir kavga cereyan eder. O bedbaht adama orada bir güzel dayak atıyorlar ve tabancasını da alıyorlar.
Üstad, faytonla kıra çıktığı zaman dört‑beş gün müddetince beş tayyare Üstadı takib ediyor. Üstad, evine girdiği zaman onlar da Emirdağı’ndan çekiliyorlar. Üstad’ın sırf îmânî, uhrevî Hizmet‑i Kur'âniyesine yanlış mânâlar verdirerek aleyhte propaganda yapılıyor ve yukarı makamlara yanlış aksettiriliyor.
Risale‑i Nurun teksir makinesiyle intişarı ve Anadolu’da Nurların gittikçe inkişafı karşısında bu îmânî hizmeti durdurmak maksadıyla harekete geçen gizli dinsiz komiteler, hükûmete evhâm verdirerek, aleyhte tahrîkât yapıyorlar. Emirdağı, Isparta, Kastamonu, Konya, İnebolu, Safranbolu, Aydın gibi daha birçok vilâyet, kasaba ve köylerdeki Nurcuların evlerinin aranmasına emir veriliyor. Nihâyet 1948 senesinin başında (23 Ocak 1948)’de Üstad Said Nursî ve onbeş kadar Nur Talebesi Emirdağı’ndan alınarak Afyon’a getirilir ve sorgularını müteâkib tevkîf edilirler. Ve diğer vilâyetlerdeki Nur Talebeleri de tevkîf edilerek Afyon’a celbediliyor. Böylece Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye hayatı başlıyor.
676
Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi
Bediüzzaman, her girdiği hapisteki mahpusları irşad eder, hapisteki bazı cânîler, koyun gibi bir hâl alır. Hapiste dahi tecrid‑i mutlak içinde bırakıldığı hâlde, hapishâne bir Nur mektebi vaziyetine girer. Bunun için, girdiği hapishânelere “Medrese‑i Yûsufiye” der. Hattâ Denizli Hapishânesi’nde bir kısım gençler Medrese‑i Yûsufiye’den ayrılmak istemeyerek, “Bediüzzaman daha burada kalırsa, biz kendimizi suçlu gösterip ceza alacağız, ondan ayrılmayacağız, Risale‑i Nurdan ders alacağız…” demişlerdir.
Denizli hapsinde “Meyve Risalesi” isimli eser te'lif edildikten sonra, hapishânede te'sirli bir ıslahat müşâhede ediliyor… Bu vaziyet, düşmanları dahi takdire sevkediyor.
Risale‑i Nurun mâhiyetini dikkat ve tefekkürle okuyarak anlayıp tahkîkî bir îmâna sâhib olan hàlis Nur Talebeleri; ölümden, hapisten, zindândan ve hiçbir beşerî ezâ ve cefâdan korkmazlar. Mukaddes Kur'ân ve îmân hizmetiyle, vatan ve millet ve Âlem‑i İslâm ve beşeriyetin ebedî kurtuluşuna çalışırken, dinsizlerin dûçâr ettiği bir zulüm ve musîbetle karşılaşırlarsa, asla fütûr ve ümîdsizliğe düşmezler; hapislere iftihar ve memnuniyetle girerler. Onların tek bir istinâd noktaları vardır; o da, sırf rızâ‑yı İlâhî için, ihlâsla, Kur'ân ve îmâna hizmetleridir. – Masûm ve mazlumların muhâfızı Cenâb‑ı Hak’tır – Hiçbir mâniaya ehemmiyet vermeyerek, Risale‑i Nuru okumağa ve neşretmeye kahraman Üstadları misillû ferâğatle çalışırlar.
Bunun içindir ki, yirmibeş senelik müdhiş bir istibdâd‑ı mutlak içinde Nurlara çalışan Nur Talebeleri, îmân ve İslâmiyet hizmetinde sarsılmamışlardır. “Zâhirde zararlı gibi görünen şeyler, hakikatte ni'mettir. Zahmette rahmet vardır. Îmân hizmeti uğrunda başımıza ne gelse hayırdır. Biz başımıza geleceği düşünmekle mükellef değiliz; Hizmet‑i Kur'âniye ile mükellefiz. Biz, Rabb‑i Rahîm’imizin dâima inâyeti altındayız; ölsek şehîdiz, kalırsak Kur'ânın hizmetkârıyız. İslâmiyet düşmanları bizi müebbed dünya hapsine de mahkûm etseler, bizler yine Risale‑i Nurun hizmetindeyiz.” diye îmân etmişler ve fakat sâdece îmânla kalmamışlar, bilfiil de amel etmişlerdir; meydândadır.
677
Bu dindar ve vefâkâr millet, Bediüzzaman’ın doğruluk ve büyüklüğünü ve kahramanlığını bilerek ona o derece i'timâd etmiştir ki; onun aleyhinde ne propaganda yapılırsa yapılsın inanmıyorlar. Bediüzzaman’a yapılan zulüm ve işkenceleri işittikçe, ona karşı kalblerinde daha ziyâde bir sevgi ve bağlılık husûle gelmektedir. Ve diyorlar ki: “Bediüzzaman gibi bir din kahramanını ve öyle büyük ve mübârek bir zâtı hapislere koymak, onun eserlerinin serbest okunmasına mâni olmak, dini, Anadolu’dan kaldırmağa çalışmanın ve İslâmiyeti yıkmağa çabalamanın bir ifâdesidir.” diye, komünist ve dinsizlerin yaptırdıkları işkence ve zulümlerin düşmanı kesiliyorlar. Bunun için, hükûmet, her işten evvel hükûmet aleyhinde çevrilen bu plânı akîm bırakmak için, Bediüzzaman’ı tamamen serbest bırakması lâzımdır. Yoksa, Bediüzzaman ezildikçe, halk, hükûmet aleyhtarı (Hâşiye) olacaktır. Din, vatan ve milletin selâmeti nâmına bu hakikati ihbar etmeyi bir vecîbe biliyoruz.
Evet, Bediüzzaman, bin dokuzyüz kırkdörtte Denizli Mahkemesi’nde berâet ettiği hâlde, Afyon Vilâyeti’ne bağlı Emirdağı Kazası’nda ikamete memur ediliyor. Orada, kendi âhireti ve Risale‑i Nurla meşgul olurken, bin dokuzyüz kırksekiz senesinde; gizli din düşmanları, yapılan zulümler az geliyormuş gibi aynı nakarât ile “Gizli cem'iyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çeviriyor; ihtiyarladıkça artan enerjisiyle, kuvvetiyle rejimi yıkmağa çalışıyor. Mustafa Kemâl’e, İslâm Deccâlı, Süfyân! diyor” gibi bir sürü bahânelerle, elli Risale‑i Nur Talebesiyle birlikte Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevkediliyor ve hapse konuluyor.
678
Yapılan derin ve uzun tahkîkat neticesinde, bir tek suç delili bulunamıyor. Fakat, ne oldu ise oldu, ne yaptılarsa yaptılar. Nihâyet, mahkeme – güyâ kanâat‑ı vicdâniye ile – Bediüzzaman’a yirmi ay ve müdakkik bir âlime onsekiz ay, yirmiiki kişiye de altışar ay hüküm veriyor. Diğerlerini de, “Bunlar Bediüzzaman’ı büyük bir mürşid olarak bilmişler ve içlerindeki derûnî boşluğu doldurmak için Risale‑i Nuru okumuşlar.” diye berâet veriyor. Hüküm alanları da, “Bediüzzaman’ın kurduğu gizli cem'iyete yardım etmişler!” diye cezalandırıyor. Hükmü derhâl infaz edip hepsini tevkîf ediyorlar.
Tabîi, mahkûmiyet kararı hemen temyiz ediliyor. Temyiz Mahkemesi kısa bir zamanda tedkîkàtını bitirerek, “Mâdem, Bediüzzaman Said Nursî Denizli Mahkemesi’nde aynı suçtan berâet etmiş. Denizli Mahkemesi’nin kararı hatâlı da olsa, temyizin tasdikinden geçen bir da'vâ tekrar taht‑ı muhâkemeye alınamaz.” diye, verilen mahkûmiyet kararını esâstan bozuyor. Bunun üzerine yeniden mahkeme başlıyor. Maznunlardan ne istedikleri soruluyor. O, tamamen masûm olan Nur Talebeleri, Temyiz Mahkemesinin kararına uyulmasını istiyorlar. Afyon Mahkemesi, temyizin kararına uyulup uyulmayacağını uzun uzadıya düşünüyor. Nihâyet uyulmasına karar veriyor. Sonra da, noksanların ikmali için çalışmağa başlıyor. Fakat, bu çalışma bir türlü tamamlanmıyor ve mahkeme mütemâdiyen ta'lik ediliyor. Bediüzzaman ve talebeleri, hüküm kat'iyyet kesbetmeden verilen ceza müddetini hapishânede geçirdikten sonra tahliye edilmişlerdir. Yukarıda anlatıldığı vechile, mahkeme, üç seneden beri uzatılmaktadır. (Hâşiye)
Milyarlar defa yazıklar olsun ki; vatana, millete ve gençliğimize ve Âlem‑i İslâm’a en mukaddes îmân hizmetini yapan, beşerin bütün manevî ihtiyacını karşılayacak derecede hàrikulâde ve muazzam eserler veren bu dâhî ve misilsiz zât; mahkemelerden mahkemelere sürüklenmede, hapishânelerde çürütülmeye çalışılmaktadır.
679
Bediüzzaman, yirmi senede olduğu gibi, şu üç‑dört senede de o kadar emsâlsiz bir işkenceye ma'rûz kalmıştır ki, tarihte hiçbir ilim adamına bu kadar câniyâne bir sû‑i kasd yapılmamıştır. Denizli hapsinde bir ayda çektiği sıkıntıyı, Afyon’da bir günde çekmiştir! Kendisine, bütün bütün kanunsuz muâmeleler yapılmıştır. Hapishânede tam yirmi ay kışın, çok soğuk olan gayr‑ı muntazam bir koğuş içinde yalnız bırakılarak, tecrid‑i mutlak içinde imha olmasına intizar edilmiştir. Kışın en şiddetli günlerinde, hapishâne pencerelerinin iki milim buz tuttuğu zamanlarda zehir verilmiş; ihtiyar, çok hasta hâliyle, aylarca ızdırâb çektirilmiştir. Mübârek yatağında, bir taraftan bir tarafa dönemeyecek bir hâle geldiği zamanlarda bile, hizmetine, bir talebesi olsun müsâade edilmemiştir. O korkunç şerâit altında, kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiştir. Hastalığı o kadar şiddetlenmiştir ki; günlerce bir şey yiyememiş ve gıdâsız kalmış ve çok zaîf bir vaziyete gelmiştir.
Böyle olduğu ve çok sıkı bir tarassud ve tazyîkat altında bulundurulduğu hâlde, Risale‑i Nurun te'lifinden geri kalmamış, her hapiste olduğu gibi, burada da gizli olarak eser te'lif etmiştir. Mahpuslar, gizli gizli Risale‑i Nuru elleriyle yazıp çoğaltmışlar ve hapishâneden dışarı da çıkararak neşrini te'min etmişlerdir. Bediüzzaman, hapiste olduğu günler dahi Risale‑i Nurun neşriyatı durmamış, perde altında yüz binlerce nüshaları eski yazı ile neşretmeye – Nur kahramanı Husrev gibi – Nur Talebeleri muvaffak olmuşlardır.
Hapishânede – zehirlenerek – ölüm döşeğinde iken, fırsat bulup ziyaretine varabilen bir talebesine şöyle demiştir: “Belki hayatta kalamayacağım, bütün mevcûdiyetim vatan, millet, gençlik ve Âlem‑i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saâdeti uğrunda fedâ olsun. Ölürsem, dostlarım intikamımı almasınlar!”
Bediüzzaman’ın hapishâneye gelmesiyle çok müstefîd olan hapislerden birisi pencereden selâm verdiği zaman, “Sen Bediüzzaman’a neden selâm verdin? Neden onun penceresine bakıyorsun?” diyerek, dayak atılmıştır. Çok mübârek ve çok sevgili Üstadlarının hasta ve çok elîm vaziyetinde gizlice fırsat bulup görüşmeye çalışan talebeleri, yakalandıkları zaman falakalara yatırılarak dayaktan geçirilmiştir. Fakat onlar bu mezâlimden asla yılmamışlar, îmândan ve izzet‑i İslâmiye’den gelen bir salâbetle, o zâlimler vurdukça, onlar da her vuruluşlarında “Vur! Vur!” diye bağırmışlardır. “Düşmanın çizmesi boğazımıza bastığı zaman onun yüzüne tükür! Rûhun kurtulsun, cesedin ezilsin!” hakikatini matbuât lisânıyla da beyân eden Üstadları Bediüzzaman’a ittibâ' etmişlerdir.
680
İşte, böyle türlü türlü işkence ve tazyîkatlarla, gerek hapishâne dâhilinde gerek haricinde hizmetini dahi yaptırmamaya çalışmışlardır. Dünyada hiçbir kimseye yapılmayan zulüm ve ihanet Bediüzzaman’a yapılmıştır. Nihâyet 20 Eylül 1949 günü ceza müddetini hapishânede tamamlayarak tahliye edilmiştir. Bütün hapishânelerde hapisler resmî mesâî saatlerinde tahliye edilirken Afyon Hapishânesi’nde de saat on’da âdet iken, Bediüzzaman’ı fevkalâde bir tezâhürat ile karşılamağa hazırlanan halkın istikbâline mâni olmak için, şafak vakti ile sabah namazı arasında hapishâneden tahliye etmişlerdir.
Afyon’da İkametleri
Bediüzzaman Hazretleri Afyon’da bir müddet ikamet etmiştir. Bu esnâda cezasını çektiği ve Temyiz Mahkemesi mahkûmiyet kararını tamamen lehine bozduğu hâlde, üç polise, kapısı önünde geceli gündüzlü nöbet beklettirilmiştir. Hapisten çıktığına pişman etmişler ve zulüm ve tazyîkat devam ettirilmiştir. İki senelik ezici ve eritici bir hapisten çıktığı hâlde, hastalığını sormak için gelenler dahi yanına bırakılmamıştır. Tarihçe‑i hayat’ında görüldüğü gibi; Rusya’da, Rus kumandanı ona serbestiyet verdiği hâlde, öz vatanında ve bu mübârek ve muazzez millet‑i İslâm için herşeyini fedâ eden Bediüzzaman’ın bayram ziyaretine gelenler dahi, resmî memurlar tarafından ziyaretten men'edilmiştir. Hattâ hizmetçisiyle konuşanlar görülünce, “Sen, Bediüzzaman’ın hizmetçisiyle konuştun!” diye tazyîkat yapılarak hüviyetleri tesbit edilmiştir.
Bütün böyle kanunsuzluklar, halkı, Bediüzzaman’a bir kat daha yaklaştırmış, eserlerini arayıp bulmak hususunda âdeta bir kamçı te'siri husûle getirmiştir. Bediüzzaman aleyhinde propaganda yapan ve yaptıranlardan ise fersahlarca uzaklaştırmıştır. Bediüzzaman’a olan teveccüh‑ü âmme kırılmağa çalışıldıkça, millet ve gençlik, hususan yüksek tahsil gençliğinin hürmet ve bağlılığı artmıştır. Bediüzzaman aleyhtarlığı yapıldıkça, bu bağlar perçinleşmiştir.
Menfî propagandalardan maksad, milletin Bediüzzaman’a olan teveccühünü kırarak, şahsını çürütüp, Risale‑i Nurun neşriyatını durdurmaktır. Hâlbuki Risale‑i Nur, müellifin şahsıyla bağlı değildir. Risale‑i Nur, Kur'ân’ın malıdır. Risale‑i Nur, başka eserlere benzemez. Risale‑i Nur, başlıbaşına hüccet ve bürhân hazinesidir; yani bizâtihi bürhân ve hüccettir. Risale‑i Nuru okuyan, müellifin şahsına bakmaz; doğrudan doğruya eserin içindeki hakikatlere, bürhân ve delillere hasr‑ı nazar eder. Bu ve daha birçok hakikatlere binâendir ki; Bediüzzaman’ın aleyhinde yapılan çok dehşetli resmî propagandalar dahi akîm kalmıştır ve akîm kalmaya da mahkûmdur.
681
Evet, bu Millet‑i İslâmiye, vatan ve millete bu derece hadsiz istifade te'min eden, Kur'ân ve îmân hizmetini görülmemiş bir ferâğat‑i nefisle ve fedâkârlıklarla yapan bu büyük müellif ve mütefekkirin, bu derece mahkemelerde sürüklendiğine, milyarlar teessüfler yağdırıyor. Vatan ve milletin maslahatı nâmına haber veriyoruz ki; bu iş bir ân evvel neticelendirilmeli ve mahkemelere son verilmelidir. Zîra Bediüzzaman’ın yaptığı Kur'ânî hizmet İslâm dünyası genişliğinde ve cihan‑şümûl bir çaptadır. Bediüzzaman Said Nursî hakkında takdim ettiğimiz gayet yüksek hakikatler ve gayet àlî kıymetler, delilsiz değildir; içinde mübâlağa yoktur. Şübhe edenler, henüz hayatta olan Bediüzzaman’ı yakından tanımakla ve Risale‑i Nuru sebat ve devamla ve niyet‑i hàlisâne ile okumakla farkına varacaklardır ki; biz, bu Tarihçe‑i Hayat’ta naklettiğimiz hakikatleri ifâde ederken, söz ve ifâdelerimiz çok sönük olmuştur. Hem kendilerinin, ihlâsla, bizden ziyâde idrak edecekleri kanâatleri, bütün beşeriyete ilân etmek iştiyakına da sâhib olacaklardır.
Bütün dünya mahkemeleri, gizli din düşmanlarının yaptıkları ithamlara nazaran Bediüzzaman’ı mahkûm etmeye çalışsalar, o mahkemeler delile istinâd ettikçe, Bediüzzaman’ı mahkûm edemezler!
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, İslâmiyet düşmanları tarafından zehirlemelerin hastalıklarıyla dâimî yatak içerisinde gün geçirmekte ve şöyle demektedir: “Kabir kapısını bekliyorum.” Fakat biz Cenâb‑ı Hak’tan bütün kudret ve kuvvetimizle duâ ve niyâz ediyoruz ki, o büyük din kahramanına daha çok uzun ömürleri lütûf buyursun. Zîra o gibi Kur'ânın fedâi ve muhlis bir hàdimine, o gibi yüksek bir dâhîye, o gibi büyük bir mütefekkire, o gibi bir hakikat kahramanına, o gibi nazîrsiz bir İslâm hakîmine, bütün Âlem‑i İslâm ve bütün cihan muhtaçtır.
682
Onbeşinci Ricâ
Bediüzzaman’ın Emirdağı ve Afyon Hayatını kendi kalemiyle belirten Onbeşinci Ricâ, Lem'alardan alınmış olup, buraya dercedilmiştir.
Onbeşinci Ricâ(Hâşiye)
Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma, menzilde âdeta bir haps‑i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana işkence vermelerinden, hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Rûh u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Ve “Hapis ve kabir bu tarz‑ı hayata müreccahtır” diye, ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet‑i İlâhiye imdâda yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medresetü'z‑Zehrâ şâkirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden, Nur’un kıymetdâr mecmualarından her tanesi, – bir kalem ile beş yüz nüsha meydâna geldi – fütûhâta başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, “Hadsiz şükür olsun” dedirtti.
Bir mikdar sonra, Risale‑i Nurun gizli düşmanları, fütûhât‑ı Nuriyeyi çekemediler, hükûmeti aleyhimize sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet‑i Rabbâniye tecellî etti. En ziyâde Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle, müsâdere edilen Nur Risalelerini kemâl‑i merak ve dikkatle mütâlaa ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdâr eyledi. Tenkid yerinde takdire başlamalarıyla Nur Dershânesi çok genişlendi; maddî zararımızdan yüz derece ziyâde menfaat verdi; sıkıntılı telâşlarımızı hiçe indirdi.
683
Sonra gizli düşman münâfıklar, hükûmetin nazar‑ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem Dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîf ve ellerine geçen risaleleri müsâdereye başladılar. Nur şâkirdlerinin fa'âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftiraları işâaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.
Sonra, pek âdi bahânelerle, zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkîf ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta, tecrid‑i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve dâima mangalımda ateş varken, za'fiyet ve hastalığımdan, zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette, hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet‑i İlâhiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti.
Ma'nen, “Sen hapse Medrese‑i Yûsufiye nâmı vermişsin. Hem Denizli’de, sıkıntınızdan bin derece ziyâde hem ferâh, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dâirelerde Nurların fütûhâtı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı on saat ibâdet hükmüne getirdi, o fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh, bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’deki musîbet‑zedelerin Nurlardan istifadeleri ve tesellî bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını harâretlendirip sevinçlere çevirecek. Ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlarsa, bilmeyerek sana zulmediyorlar; onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i'dâm‑ı ebedîsiyle kabrin haps‑i münferidine girip dâimî sıkıntılı azâb çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife‑i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye rûhuma ihtar edildi.
684
Ben de bütün kuvvetimle “Elhamdülillâh” dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım, “Yâ Rabbî, onları ıslah eyle” diye duâ ettim.
Bu yeni hâdisede, ifâdemde Dâhiliye Vekâletine yazdığım gibi on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun nâmına kanunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olması gibi, öyle bahâneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hak‑perestleri ağlattıracak iftiraları ve uydurmalarıyla ehl‑i insafa gösterdiler ki, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, dîvâneliğe sapıyorlar.
Ezcümle, bir ay bizi tecessüs eden memurlar, bir şey bahâne bulamadıklarından, bir pusula yazıp ki, “Said’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona götürmüş”; o pusulayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabânî ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehdidkârâne “Gel bunu imza et” demişler. O da demiş: “Tevbeler tevbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir?” Onları, pusulayı yırtmağa mecbur etmiş.
İkinci Bir Nümûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını, beni gezdirmek için vermiş. Ben de rahatsızlığım için, teneffüs kasdı ile, ekser günlerde, yazda bir‑iki saat gezerdim. O at ve araba sâhibine elli liralık kitab vermeğe söz vermiştim tâ kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var mı? Hâlbuki, “O at kimindir?” diye, elli defa bizlerden hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise‑i siyâsiye ve âsâyişe temâs eden bir vâkıadır! Hattâ, bu mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zât hamiyeten, biri “At benimdir” diğeri “Araba benimdir” dedikleri için, ikisini de benimle beraber tevkîf ettiler.
685
Bu nümûnelere kıyâsen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ilişenler maskara olurlar!
O Nümûnelerden Latîf Bir Muhâvere: Benim tevkîf kağıdımda sebeb “emniyeti ihlâl” suçu yazıldığından ben daha o pusulayı görmeden müddeiumuma dedim: “Seni geçen gece gıybet ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise, ‘Eğer bin müddeiumumî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet‑i umumiyeye hizmet etmemiş isem – üç defa – Allah beni kahretsin’ dedim.”
Sonra, bu sırada, bu soğukta, en ziyâde istirahate ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsâs eder bir tarzda, beni bu tahammülün fevkınde bu tehcir ve tecrid ve tevkîf ve tazyîke sevk edenlere, fevkalâde iğbirar ve kızmak geldi. Bir inâyet, imdâda yetişti. Ma'nen kalbe ihtar edildi ki:
“İnsanların sana ettikleri ayn‑ı zulümlerinde, ayn‑ı adâlet olan kader‑i İlâhî’nin büyük bir hissesi var. Ve bu hapiste, yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rızâ ve teslîm ile mukàbele lâzım.
Hikmet ve rahmet‑i Rabbâniyenin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve tesellî vermek ve size sevâb kazandırmaktır. Bu hisseye karşı, sabır içinde binler şükretmek lâzımdır.
Hem senin nefsinin bilmediğin kusurlarıyla onda bir hissesi var. O hisseye karşı istiğfar ve tevbe ile, nefsine ‘Bu tokada müstehak oldun’ demelisin.
Hem gizli düşmanların desîseleriyle bazı sâfdil ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevk etmek cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı Risale‑i Nurun o münâfıklara vurduğu dehşetli manevî tokatlar, senin intikamını onlardan almış. O, onlara yeter.
686
En son hisse bilfiil vâsıta olan resmî memurlardır. Bu hisseye karşı, onların Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarında, ister istemez, şüphesiz, îmân cihetinde istifadelerinin hatırı için ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ﴾ düsturuyla onları affetmek, bir ulüvv‑ü cenâblıktır.”
Ben de bu hakikatli ihtardan kemâl‑i ferâh ve şükür ile, bu yeni Medrese‑i Yûsufiye’de durmağa, hattâ aleyhimde olanlara yardım etmek için, kendime mûcib‑i ceza, zararsız bir suç yapmağa karar verdim.
Hem benim gibi yetmişbeş yaşında ve alâkasız ve dünyada sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi kalmış ve onun vazife‑i nuriyesini görecek yetmiş bin Nur nüshaları bâkî kalıp serbest geziyorlar ve bir dile bedel binler dil ile hizmet‑i îmâniyeyi yapacak kardeşleri, vârisleri bulunan, benim gibi bir adama, kabir bu hapisten yüz derece ziyâde hayırlıdır. Ve bu hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha fâidelidir. Çünkü, haricinde, tek başıyla yüzer alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeğe mukâbil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber, yalnız müdür ve başgardiyan gibi bir‑iki zâtın, maslahata binâen hafif tahakkümlerini çekmeğe mecbur olur. Ona mukâbil, hapiste çok dostlardan kardeşâne taltifler, tesellîler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı bu vaziyette ihtiyarlara merhamete gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor diye, hapse râzı oldum.
Bu üçüncü mahkemeye geldiğim sırada, za'fiyet ve ihtiyarlık ve rahatsızlıktan ayakta durmağa sıkıldığımdan, mahkeme kapısının haricinde, bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, “Neden ayakta beklemiyor?” ihanetkârâne dedi. Ben de ihtiyarlık cihetinden bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım, pek çok Müslümanlar, kemâl‑i şefkat ve uhuvvetle, merhametkârâne bakıp etrafımızda toplanmışlar, dağılmıyorlar. Birden iki hakikat ihtar edildi:
687
Birinci Hakikat
Birincisi: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hakkımdaki teveccüh‑ü âmmeyi kırmak ile Nur’un fütûhâtına sed çekilir diye, bazı sâfdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârâne böyle muâmeleye sevketmişler. Buna karşı inâyet‑i İlâhiye, Nurların îmân hizmetine mukâbil, bir ikram olarak, o bir tek adamın ihanetine bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârâne acıyarak alâkadarâne sizi istikbâl ve teşyî' ediyorlar.
Hattâ ikinci gün, ben, müstantık dâiresinde müddeiumumun suâllerine cevab verirken hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahâli kemâl‑i alâka ile toplanıp lisân‑ı hâl ile, “Bunları sıkmayınız!” dediklerini, vaziyetleriyle ifâde ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki:
Bu ahâli, bu tehlikeli asırda tam bir tesellî ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir îmân ve saâdet‑i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, îmâna bir parça hizmetkârlığım için, haddimden çok ziyâde iltifat gösteriyorlar.
İkinci Hakikat
İkinci Hakikat: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh‑ü âmmeyi kırmak kasdıyla tahkîrkârâne, aldanmış mahdûd adamların bed muâmelelerine mukâbil, hadsiz ehl‑i hakikatin ve nesl‑i âtînin takdirkârâne alkışlamaları var, diye ihtar edildi.
Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet‑i umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışmasına karşı, Risale‑i Nur ve şâkirdleri, îmân‑ı tahkîkî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor, emniyeti ve âsâyişi te'mine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alâkadar üç‑dört mahkeme ve on vilâyetin zâbıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukûâtlarını bulmamış ve kaydetmemiş. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zâbıtaları demişler:
688
“Nur talebeleri manevî bir zâbıtadır. Âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar. Îmân‑ı tahkîkî ile, Nur’u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te'mine çalışıyorlar.”
Bunun bir nümûnesi Denizli Hapishânesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç‑dört ay zarfında iki yüzden ziyâde o mahpuslar öyle fevkalâde itâatli, dindarâne bir salâh‑ı hâl aldılar ki, üç‑dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi' bir uzuv olmaya başladı. Hattâ resmî memurlar, bu hâle hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: “Nurcular hapiste kalsalar biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; tâ onlardan ders alıp onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz.”
İşte bu mâhiyette bulunan Nur talebelerini emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde ve gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar.
Biz bunlara karşı deriz: “Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misâfirhânesinde yolcular gayet sür'at ve telâşla, kafile kafile arkasında, toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir sûrette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl‑i îmân hakkında terhis tezkeresi olan ölümün, i'dâm‑ı ebedî darağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm‑ü ebediyetle aldığınız fânî zevkler bâkî ve elîm elemlere dönecek.”
Maatteessüf gizli münâfık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon velî makamında olan şehîdlerinin, kahraman gâzilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve muhâfaza edilen Hakikat‑i İslâmiyete bazen “tarîkat” nâmını takıp ve o güneşin tek bir şuâı olan tarîkat meşrebini o güneşin aynı gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat‑i Kur'âniyeye ve hakàik‑ı îmâniyeye te'sirli bir sûrette çalışan Nur talebelerine “tarîkatçı” ve “siyâsî cem'iyetçi” nâmını vererek, aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz, hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli Mahkeme‑i Âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
689
“Yüzer milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi fedâ olsun! Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ olan başlar, zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyecek ve vazife‑i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallâh!”
İşte, ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me'yûsiyetlere, îmândan ve Kur'ân’dan imdâda yetişen kudsî tesellîler ile bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferâhlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste farz namazını kılan ve tevbe edenin herbir saati on saat ibâdet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fânî gün, sevâb cihetinde on gün bâkî bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir adama ne kadar medâr‑ı şükrândır, o manevî ihtardan bildim, “Hadsiz şükür Rabbime” dedim, ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime râzı oldum.
Çünkü ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferâhla gitse, lezzetin zevâli elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle, gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fânî olur, gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zevâl‑i elem bir manevî lezzet olmasından, hem bir nev'i ibâdet sayıldığından, bir cihette bâkî kalır ve hayırlı meyveleriyle bâkî bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâret olur, onları temizler. Bu nokta‑i nazardan, mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükretmelidirler.
690
Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Mahkemesi
Afyon Mahkemesini tertib ve iftiralarla açtıran gizli dinsizler, Bediüzzaman’ı i'dâm etmek plânını çevirmişlerdir. Bu fevkalâde ehemmiyeti hâiz büyük müdafaât, böyle imhacı zâlim dinsizlere karşı onun, ölümü hiçe sayarak haykırdığı hakikatlerdir. Neticede, Temyiz Mahkemesi mahkûmiyet kararını nakzetti. Ve aynı mahkeme iki defa Bediüzzaman’a berâet verdi. Nihâyet bütün Risale‑i Nur Külliyatı ve beşyüze yakın mektûblar bilâ‑kayd u şart Bediüzzaman’a iâde edildi.
Büyük Müdafaâtından Parçalar
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Onsekiz sene sükûttan sonra – mecburiyet tahtında – bu istid'a mahkemeye ve sûreti Ankara’ya makàmâta verilmişken, tekrar vermeye mecbur olduğum iddianâmeye karşı i'tirâznâmemdir.
Ma'lûm olsun ki: Kastamonu’da, üç defa menzilimi taharrî etmek için gelen iki Müddeiumumî ve iki taharrî komiserine, ve üçüncüde polis müdürüne ve altı‑yedi komiser ve polislere; ve Isparta’da Müddeiumumî’nin suâllerine ve Denizli ve Afyon Mahkemelerine karşı dediğim ayn‑ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:
Onlara dedim: Ben, onsekiz‑yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında ve sâir yerlerde dahi yirmi senedir dâima tarassud ve nezâret altında kaç defa menzilimi taharrî ettikleri hâlde; dünya ile siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emârem görülmedi. Eğer bir karışık hâlim olsaydı ve oranın adliye ve zâbıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise; elbette benden ziyâde onlar mes'ûldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevîlere ilişilmediği hâlde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?
691
Biz Risale‑i Nur Şâkirdleri, Risale‑i Nuru, değil dünya cereyanlarına belki kâinâta da âlet edemeyiz. Hem, Kur'ân bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet, Risale‑i Nurun vazifesi ise, hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr‑ü mutlaka karşı îmânî olan hakikatlerle, gayet kat'î en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmâna getiren kuvvetli bürhânlarla Kur'ân’a hizmet etmektir. Onun için, Risale‑i Nuru hiçbir şeye âlet edemeyiz.
Evvelâ: Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini, ehl‑i gaflet nazarında bir propaganda‑i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdâr hakikatlere ihanet etmemektir.
Sâniyen: Risale‑i Nurun esâs mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdân, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men'etmiş. Çünkü; tokada ve belâya müstehak ve küfr‑ü mutlaka düşmüş bir‑iki dinsize müteallik, yedi‑sekiz çoluk‑çocuk, hasta, ihtiyar, masûmlar bulunur. Musîbet ve belâ gelse, o bîçâreler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu hâlde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat‑ı ictimâiyeye karışmaktan şiddetle men'edilmişiz.
Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat‑ı ictimâiyesi bu acîb zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esâs lâzım ve zarûrîdir: “Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itâat etmektir.” Risale‑i Nur hayat‑ı ictimâiyeye baktığı zaman, bu beş esâsı kuvvetli ve kudsî bir sûrette tesbit ve tahkîm ederek, âsâyişin temel taşını muhâfaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale‑i Nurun, yüzbin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv‑u nâfi' hâline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna şâhiddir.
692
Demek Risale‑i Nurun ekseriyet‑i mutlaka eczâlarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ederler. Risale‑i Nurun, yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük fâidesini ve hasenesini vehham ehl‑i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki‑üç risalenin mevhûm zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten gayet derecede insafsız bir zâlimdir.
………………
Eğer, dinsizliği bir nev'i siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz: “Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun.”
Ben de derim: “Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur ve bilhassa küfr‑ü mutlak olsa Cehennem’den daha ziyâde elîm bir azâbı dünyada dahi verdiğini, Risale‑i Nurdan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir sûrette isbât etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab'edildi. Bir Müslüman – El‑iyâzü Billâh – eğer irtidat etse, küfr‑ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr‑ü meşkûkte kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet‑i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcûdâtın ölümleri ve ebedî müfârakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemâdiyen, hadsiz firâkları ve elemleri yağdırıyor. Eğer, îmân gelse kalbe girse birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisân‑ı hâlleriyle diyerek, o cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir.
Mâdem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur'ân’a dayanan Risale‑i Nur ile mübâreze etmeyiniz. O mağlûb olmaz, bu memlekete yazık olur. (Hâşiye) O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse, hakikat‑i Kur'âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya ve küfr‑ü mutlaka eğmem ve bu hizmet‑i îmâniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.
693
Elhâsıl: Hayat‑ı ebediyeyi mahveden ve hayat‑ı dünyeviyeyi dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr‑ü mutlakı otuz seneden beri köküyle kesen ve tabîiyyûnun dehşetli bir fikr‑i küfrîlerini öldürmeğe muvaffak olan ve bu milletin iki hayatının saâdet düsturlarını hàrika hüccetleriyle parlak bir sûrette isbât eden ve Kur'ânın hakikat‑i arşiyesine dayanan Risale‑i Nur, böyle küçük bir risalenin bir‑iki maddesiyle değil, belki bin kusuru dahi olsa onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye da'vâ ediyoruz ve isbâtına da hazırız…
Mâdem, cumhûriyet prensipleri hürriyet‑i vicdân kanunu ile dinsizlere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl‑i dünya ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatanına dahi nâfi' bir tarzda çalışan dindarlara ilişmemek gerektir ve elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıdâ ve ilâç gibi bir hâcet‑i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati bu mazhar‑ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl‑i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Yirmi seneden beri münzevî yaşayan ve yirmi sene evvelki Said’in kafasıyla sorduğu bu suâllerde bu zamanın tarz‑ı telâkkisine uygun gelmeyen kusurlarına bakmamak insaniyetin muktezâsıdır.
Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife‑i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risale‑i Nura az bir münâsebetle taht‑ı tevkîfe alınmak, gücendirmek yüzünden vatana ve âsâyişe dindarâne menfaati bulunan pek çok zâtları idare aleyhine çevirebilir, anarşiliğe meydân verir. Evet, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr vaziyete girenler yüzbinden çok ziyâdedir. Hükûmet‑i cumhûriyenin belki her büyük dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli ve müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek elzemdir.
694
Şekvâmızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahânelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydân açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hâtırımıza geliyor.
Hem maslahat‑ı hükûmet nâmına derim: Mâdem, Beşinci Şuâ’ı, hem Denizli, hem Ankara Mahkemeleri tedkik edip, ilişmemişler, bize verdiler. Elbette onu, yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydân açmamak, idarece zarûrîdir. Biz o risaleyi, mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhîrlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve Mahkemesi dahi onu medâr‑ı suâl ve cevab etmemeli. Çünkü; kuvvetlidir, reddedilmez! Kable'l‑vukû' haber vermiş, doğru çıkmış. Hem hedefi dünya değil, olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa, müteaddid mânâlarından bir mânâsı muvâfık geliyor. Onun dostluğu taassubuyla o gaybî ihbarı ve mânâyı, resmiyete koymamayı ve bizi onunla muâheze etmekle daha ziyâde teşhîrine yol açmamayı, vatan ve millet ve âsâyiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdânım beni mecbur eyledi.
Bu mes'elede şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale‑i Nura hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış ve Kur'ân da Arş‑ı A'zama bağlıdır. Kimin haddi var ki elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem, memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtıyla ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmet‑i gaybiyesi ile ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telâfi edilmeyecek derecede zararı olacak.
Risale‑i Nura karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallâh bozulacaklar, onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez, dağıttırılmazlar, vazgeçirilmezler, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân bizi men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet‑i kat'iyye derecesinde onlara zulmedilse elbette gizli zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar!…
695
Elhâsıl: Mâdem biz ehl‑i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve îmânî hizmetimize bu derece ilişmesinler. ….
Evet, biz bir cemâatiz. Hedefimiz ve programımız; evvelâ kendimizi, sonra milletimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî, berzahî haps‑i münferitten kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhâfaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale‑i Nurun çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhâfazadır…
Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü; ben, kabir kapısında, yetmişbeş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir‑iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risale‑i Nurun binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki; ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer zâhirî i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat, siz ey gizli düşmanlar ve zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki; siz i'dâm‑ı ebedî ile ebedî mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz.
Hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatinin elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac‑ı zarûrîsi ve kat'îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale‑i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale‑i Nuru âdi bahâneler ile ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, dîvâneler de anlar…
696
Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle dünyanın muvakkat şân ü şerefinin ve enâniyetli hodfürûşluğunun, şöhret‑perestliğinin ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu hadsiz şükür olsun ki Kur'ânın feyziyle anlamış bir adamın o zamandan beri, bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyet etmek, benliğini bırakmak, tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için, elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet eden veya arkadaşlık edenler, kat'î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medh ü senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem hàs şâkirdlerinin onun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàlis kardeşlerinin hatırını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onun hakkındaki medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kabûl etmemesi ve kendini faziletten mahrum gösterip bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbât ediyor ki:
Şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden onun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip medhetmeleri, bir makam vermeleriyle acaba hangi kanun ile medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre hasta ve çok ihtiyar ve garîbin münzevî odasına büyük bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne bulamamak; acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi!…
Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr‑ı mes'ûliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîki bir nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâdeye ve o dostluğu takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı tenkid niyetiyle Dâhiliye vekilinin emriyle üç ay tedkikten sonra, tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymetdâr eser…” diye Diyânet Kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi ve – Kabr‑i Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) üzerinde alâmet‑i makbûliyet olarak Asâ‑yı Mûsa Mecmuasını hacılar gördükleri hâlde – Nur eczâlarını evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermek; acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf buna müsâade eder mi!
697
Afyon Hükûmet ve Zâbıtasına ve Mahkemesine Birkaç Nokta Ma'ruzâtım Var
Birincisi: Ekser Enbiyânın şarkta ve Asya’da zuhûrları ve ağleb‑i hükemânın garbda ve Avrupa’da gelmeleri, kader‑i ezeliyenin bir işâretidir ki; Asya’da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Bu remz‑i kadere binâen, Asya’da hüküm süren dindar olmazsa da din lehine çalışanlara ilişmemeli, belki teşvik etmelidir.
İkincisi: Kur'ân‑ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve‑i müfekkiresidir. El‑iyâzü Billâh, eğer Kur'ân küre‑i arzın başından çıksa, arz dîvâne olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyâreye çarpması, bir kıyâmet kopmasına sebeb olması akıldan uzak değildir. Evet, Kur'ân arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullâhtır. Câzibe‑i umumiyeden ziyâde, zemini muhâfaza ediyor.
İşte bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hakîki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale‑i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi seneden beri te'sirini göstermiş büyük bir ni'met‑i İlâhiye ve sönmez bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek değil, belki onu himâye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.
Üçüncüsü: Ehl‑i îmândan bütün gelenler, mâziye gidenlere mağfiret duâlarıyla ve hasenâtlarını onların rûhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binâen Denizli Mahkemesinde demiştim:
Mahkeme‑i kübrâ’da, milyarlar ehl‑i îmân olan da'vâcılar tarafından Kur'ân hakikatlerine hizmet eden Nur Talebelerini, mahkûm ve perîşan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki: “Serbestiyet kanunuyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cem'iyetlerine müsâmahakârâne bakıp ilişmediğiniz hâlde, vatanı ve milleti anarşistlikten ve dinsizlik ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarmağa çalışan Risale‑i Nur talebelerini, hapisler ve tazyîklerle perîşan etmek istediniz!” diye sizlerden sorulsa ne cevab vereceksiniz? Biz de, sizlerden soruyoruz! Onlara demiştim. O zaman o insaflı, adâletli zâtlar bizi berâet ettirdiler, adliyenin adâletini gösterdiler.
698
Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki: Ya Ankara ya Afyon beni sorguda – pek büyük mes'eleler için, Nurların o mes'elelere hizmeti cihetinde – bir meşveret dâiresine alıp bir suâl‑cevab beklerdim. Evet, üçyüz elli milyon Müslümanların eski kardeşliğini ve muhabbetini ve hüsn‑ü zannını ve manevî yardımlarını bu memleketteki millete kazandıracak çareleri bulmak ki, en kuvvetli çare ve vesile Risale‑i Nur olduğuna delil şudur:
Bu sene Mekke‑i Mükerreme’de gayet büyük bir âlim, hem Hind lisânına, hem Arab lisânına Nurun büyük mecmualarını tercüme edip Hindistan’a ve Arabistan’a göndererek “En kuvvetli nokta‑i istinâdımız olan vahdet ve uhuvvet‑i İslâmiye’yi te'mine çalıştığı gibi, Türk milletinin dâima dinde ve îmânda ileri olduğunu Nur Risaleleri gösteriyor.” demişler.
Hem beklerdim ki; “vatanımızda anarşiliğe inkılâb eden komünist tehlikesine karşı Nurların te'sirleri ne derecededir ve bu mübârek vatan bu dehşetli seyelândan nasıl muhâfaza edilecek?” gibi dağ misillû mes'elelerin sorulmasının lüzumu varken, sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan ve hiçbir medâr‑ı mes'ûliyet olmayan cüz'î ve şahsî ve garazkârların iftiralarıyla habbe, kubbeler yapılmış mes'eleler için bu ağır şerâit altında hiç ömrümde çekmediğim bir perîşaniyetime sebebiyet verildi. Bize üç mahkemenin sorduğu ve berâet verdiği aynı mes'elelerden ve âdi ve şahsî bir‑iki mes'ele için mânâsız suâller edildi.
Beşincisi: Risale‑i Nurla mübâreze edilmez, o mağlûb olmaz. Yirmi seneden beri en muannid feylesofları susturuyor. Îmân hakikatlerini güneş gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek gerektir.
Altıncısı: Benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurlarıyla beni çürütmek ve ihanetlerle nazar‑ı âmmeden düşürmek; Risale‑i Nura zarar vermez, belki bir cihette kuvvet verir. Çünkü; benim bir fânî dilime bedel Risale‑i Nurun yüzbin nüshalarının bâkî dilleri susmaz, konuşur. Ve hàlis talebeleri, binler kuvvetli lisânlar ile o kudsî ve küllî vazife‑i Nuriyeyi şimdiye kadar olduğu gibi, kıyâmete kadar devam ettirecekler.
699
Yedincisi: Sâbık mahkemelerde da'vâ ettiğim ve hüccetlerini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhâmlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr‑ı resmî muârızlarımız, ya gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddâr bir ihtilâlcidir veya İslâmiyet ve hakikat‑i Kur'ân’a karşı mürtedâne mücâdele eden bir dessâs zındıktır ki; bize hücum etmek için istibdâd‑ı mutlaka cumhûriyet nâmını vermekle, irtidad‑ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet‑i mutlakaya medeniyet nâmını takmakla, cebr‑i keyfî-i küfrîye kanun nâmını vermekle; hem bizi perîşan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler. Onları Kahhâr‑ı Zülcelâl’in kahrına havâle edip, kendimizi onların şerrinden muhâfaza için ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ kalesine ilticâ ederiz.
Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca gönderip, onlar ile propaganda yapıp “Ruslar başka milletlerden ziyâde Kur'ân’a hürmetkâr” diye, Âlem‑i İslâmı din noktasında bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeğe çalıştığı aynı zamanda Risale‑i Nurun büyük mecmuaları hem Mekke‑i Mükerreme’de, hem Medine‑i Münevvere’de, hem Şam‑ı Şerîf’te, hem Mısır’da, hem Haleb’de âlimlerin takdirleri altında kısmen intişarıyla, o komünist propagandasını kırdığı gibi, Âlem‑i İslâma gösterdi ki; Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur'ânına sâhibdir ve sâir Ehl‑i İslâm’ın dindar büyük bir kardeşi ve Kur'ân hizmetinde kahraman kumandanıdır diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmuaları bu hakikati gösterdiler. Acaba Nurun bu kıymetdâr hizmet‑i milliyesi bu tarz işkencelerle mukàbele görse, zemini hiddete getirmez mi?
700
Dokuzuncusu: Denizli müdafaâtında izâhı ve isbâtı bulunan bir mes'elenin kısaca bir hülâsasıdır: Bir dehşetli kumandan dehâ ve zekâvetiyle ordunun müsbet hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfî seyyielerini o orduya vererek, o efrâd adedince haseneleri, gâzilikleri bire indirdiği ve seyyiesini o ordu efrâdına isnâd ederek onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden dehşetli bir zulüm ve hilâf‑ı hakikat olmasından, ben kırk sene evvel beyân ettiğim bir hadîsin o şahsa vurduğu tokada binâen, sâbık mahkemelerimizde bana hücum eden bir müddeiumumîye dedim:
“Gerçi onu hadîslerin ihbarıyla kırıyorum, fakat ordunun şerefini muhâfaza ve büyük hatâlardan vikàye ederim. Sen ise bir tek dostun için Kur'ânın bayraktarı ve Âlem‑i İslâmın kahraman bir kumandanı olan ordunun şerefini kırıyorsun ve hasenelerini hiçe indiriyorsun” dedim. İnşâallâh, o müddeî insafa geldi, hatâdan kurtuldu.
Onuncusu: Adliyede; adâlet hakikati ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ‑tefrik muhâfazaya, sırf hak nâmına çalışmak vazifesi hükmettiğine binâendir ki: İmâm‑ı Ali (R.A.) hilâfeti zamanında bir Yahudî ile beraber mahkemede oturup, muhâkeme olmuşlar. Hem bir adliye reisi bir memuru, kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit o memurun o zâlim hırsıza hiddet ettiğini gördü. O dakikada o memuru azletti. Hem çok teessüf ederek dedi: “Şimdiye kadar adâlet nâmına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler.” Evet, “Hükm‑ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez, etse zâlim olur. Hattâ, kısâs cezası da olsa hiddetle katl etse, bir nev'i kàtil olur.” diye o hâkim‑i âdil demiş.
701
İşte mâdem mahkemede böyle hàlis ve garazsız bir hakikat hükmediyor. Üç mahkeme bizlere berâet verdiği ve bu milletin yüzde – bilseler – doksanı, Nur talebelerinin zararsız olarak millete ve vatana menfaatli olduklarına pek çok emârelerle şehâdet ettikleri hâlde, burada o masûm ve tesellîye ve adâletin iltifatına çok muhtaç Nur Talebelerine karşı ihanetler ve gayet soğuk hiddetli muâmeleler yapılıyor. Biz her musîbete ve ihanetlere karşı sabra ve tahammüle karar verdiğimizden sükût edip Allah’a havâle ederek: “Belki bunda da bir hayır vardır” dedik. Fakat evhâm yüzünden ve garazkârların jurnalleriyle bu bîçâre masûmlara böyle muâmeleler, belâların gelmesine bir vesile olacağından korktum, bunu yazmağa mecbur oldum. Zâten bu mes'elede bir kusur varsa benimdir. Bu bîçâreler, sırf îmânları ve âhiretleri için bana rızâ‑yı İlâhî dâiresinde yardım etmişler. Pek çok takdire müstehak iken böyle muâmeleler, hattâ kışı dahi hiddete getirdi.
Hem medâr‑ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cem'iyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Hâlbuki üç mahkeme bu ciheti tedkik edip berâet vermekle beraber mâbeynimizde böyle medâr‑ı ittiham olacak hiçbir cem'iyet, hiçbir emâre mahkemeler, zâbıtalar, ehl‑i vukûflar bulmamışlar… Yalnız bir muallimin talebeleri ve dâru'l‑fünûn şâkirdleri ve Kur'ân dersini veren hâfızın hıfza çalışanları gibi, Risale‑i Nur talebelerinde de bir uhrevî kardeşlik var. Bunlara cem'iyet nâmını veren ve onunla ittiham eden, bütün esnâf ve mekteblilere ve vâizlere, siyâsî cem'iyet nazarıyla bakmak gerektir. Bunun için ben böyle asılsız ve mânâsız ittihamlarla buraya hapse gelenleri müdafaa etmeğe lüzum görmüyorum.
Yalnız, hem bu memleketi, hem Âlem‑i İslâmı çok alâkadar eden ve maddî ve manevî bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risale‑i Nuru üç defa müdafaa ettiğimiz gibi tekrar aynı hakikat ile müdafaamı men'edecek hiçbir sebeb yok ve hiçbir kanun ve hiçbir siyaset yasak etmez ve edemez.
Evet biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki; herbir asırda üçyüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl‑i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kudsî programıyla birbirinin yardımına – duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla – koşuyorlar.
702
İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız. Ve hususî vazifemiz de; Kur'ânın îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl‑i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm‑ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps‑i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr‑ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. Ve dört mahkeme inceden inceye tedkikten sonra, o cihette bize berâet vermiş.
703
Hizmet‑i Îmâniye Yapmak İçin Makam, Şân ü Şeref ve Şöhret Sahibi Olmak Değil; Lüzum Olsa Âhiretini Fedâ Etmek
Evet, Nur şâkirdleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermişim ki; şahsıma değil bir makam, şân ü şeref ve şöhret vermek ve uhrevî ve manevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanâat ve kuvvetimle ehl‑i îmâna bir hizmet‑i îmâniye yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fânî makàmâtımı, belki – lüzum olsa – âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî bâkî mertebeleri fedâ etmeği; hattâ Cehennem’den bazı bîçâre ehl‑i îmânları kurtarmağa vesile olmak için – lüzum olsa – Cennet’i bırakıp Cehennem’e girmeği kabûl ettiğimi hakîki kardeşlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbât ettiğim hâlde, beni bu ittihamla Nur ve îmân hizmetime bir ihlâssızlık isnâd etmekle ve Nurların kıymetlerini tenzîl etmekle milleti onun büyük hakikatlerinden mahrum etmektir.
Acaba, bu bedbahtlar dünyayı ebedî ve herkesi kendileri gibi dini ve îmânı dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle dünyadaki ehl‑i dalâlete meydân okuyan ve hizmet‑i îmâniye yolunda hem dünyevî hem – lüzum olsa – uhrevî hayatlarını fedâ eden ve mahkemelerde da'vâ ettiği gibi, bir tek hakikat‑i îmâniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen ve siyasetten ve siyâsî mânâsını işmâm eden maddî ve manevî mertebelerden ihlâs sırrı ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsâlsiz işkencelere tahammül edip siyasete – îmânî meslek itibariyle – tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan dâima himmet ve duâ bekleyen ve kendi nefsini çok bîçâre ve ehemmiyetsiz i'tikàd eden bir adam hakkında bazı hàlis kardeşleri, Risale‑i Nurdan aldıkları fevkalâde kuvvet‑i îmâniyeye mukâbil onun tercümânı olan o bîçâreye – tercümânlık münâsebetiyle – Nurların bazı faziletlerini hususî mektûblarında ona isnâd etmeleri ve hiçbir siyaset hâtırlarına gelmeyerek âdete binâen, insanlar sevdiği âdi bir adama da: “Sultanımsın, velîni'metimsin.” demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler mâbeyninde cârî ve i'tirâz edilmeyen makbûl bir âdet ile teşekkür mânâsında pek fazla medh ü senâ etmeleri ve eskiden beri makbûl kitapların âhirlerinde mübâlağa ile medhiyeler ve takrizler yazılmasına binâen, hiçbir cihetle suç sayılabilir mi?
704
Kimsesiz, garîb ve düşmanları pek çok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbâb varken, insafsız çok mu'terizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübâlağalı medhedenlerin şevklerini kırmamak için onların bir kısım medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediği hâlde onun bu yaşta ve kabir kapısındaki hizmet‑i îmâniyesini dünya cihetine çevirmeğe çalışan bazı resmî memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır. Son sözüm: لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ’dur.
Nur Şâkirdlerinin, Nurlara ve Tercümânına Karşı Alâkaları Dünyevî ve Siyâsî Değil, Hàlis ve Sırf Uhrevîdir
Afyon Mahkemesine ve Ağır Ceza Reisine beyân ediyorum ki:
Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş; yaşayamayacağım. Hapsin haricinde yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeye iktidarım yok. Bu tarz‑ı hayattan bıktım! Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi taleb ediyorum! Şimdi kabir elime geçmiyor, hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam‑ı iddianın asılsız isnâd ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki yok, beni cezalandırmaz. Fakat beni ma'nen cezalandıracak vazife‑i hakîkiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münâsib ise sorunuz, cevab vereyim.
Evet, büyük kusurlarımdan bir tek suçum, vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanâatim geldi.
Nur Şâkirdlerinin hàlis ve sırf uhrevî, Nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına, dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeye çalışanlar ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı üç mahkemenin o cihetten bize berâet vermesiyle beraber deriz ki:
705
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin, hususan Millet‑i İslâmiyetin üssü'l‑esâsı: Akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyetiyle mü'min kardeşlerine karşı manevî fedâkârâne bir alâka ve hayat‑ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi, hayat‑ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimâldeki dehşetli anarşilik tohumunu saçan ve nesil ve milleti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet‑i beşeriyeyi ve hayat‑ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle, ancak Nur Şâkirdlerine cem'iyet nâmını verebilir. Onun için hakîki Nur Şâkirdleri çekinmeyerek, Kur'ân hakikatlerine karşı kudsî alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen her cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerinden, mahkemenizde hakikat‑i hâli olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile, dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar‥
706
Afyon Mahkemesine İddianâmeye Karşı Verilen İ'tirâznâme Tetimmesinin Bir Zeylidir
Evvelâ: Mahkemeye beyân ediyorum ki; iddianâme Denizli ve Eskişehir Mahkemelerimizdeki o eski iddianâmelere ve aleyhimizde sathî ehl‑i vukûfların sathî tahkîkatlarına bina edildiğinden mahkememizde da'vâ ettim ki: Bu iddianâmenin yüz yanlışını isbât etmezsem, yüz sene cezaya râzıyım. İşte o da'vâmı isbât ettim, yüzden ziyâde yanlışların cetvelini isterseniz takdim edeceğim.
Sâniyen: Ben Denizli Mahkemesinde, kitab ve evraklarımız Ankara’ya gittiği sırada, aleyhimizde hüküm verilecek diye telâş ve me'yûsiyetle beraber, arkadaşlarıma yazdım. Ve bazı müdafaâtımın âhirinde bulunan o yazdığım parça şudur:
“Eğer Risale‑i Nuru tenkid fikriyle tedkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni i'dâm ile mahkûm etseler; şâhid olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale‑i Nurun vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet‑i îmâniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmağa mükellefiz.”
İşte ey hey'et‑i hâkime; bu hakikate binâen Risale‑i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş, aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki; eşedd‑i zulüm ile bir eşedd‑i istibdâd tarzında şahsımı hiç ömrümde görmediğim ihanetlerle çürütmekle damarıma dokundurulduğu hâlde tahammül ettim. Hattâ bedduâ da etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnâd edilen suçlara karşı elinizdeki Risale‑i Nurun mecmuaları, benim mukàbele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez i'tirâznâmemdirler.
707
Medâr‑ı hayrettir ki: Mısır, Şam, Haleb, Medine‑i Münevvere, Mekke‑i Mükerreme allâmeleri ve Diyânet Riyâsetinin müdakkik hocaları o Nur Mecmualarını tedkik edip hiç tenkid etmeyerek takdir ve tahsin ettikleri hâlde, iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli (!) zât: Kur'ânı, yüzkırk sûredir diye, acîb ve pek zâhir bir yanlışı ile ne derece sathî baktığı ve Risale‑i Nur bu ağır şerâit içinde ve benim gurbet ve kimsesizliğim ve perîşaniyetimde ve aleyhimde dehşetli hücumlarla beraber yüzbinler ehl‑i hakikate kendini tasdik ettirdiği hâlde, daha Kur'ânın kaç sûresi var olduğunu bilmeyen o iddiacı zât: “Risale‑i Nur Kur'ânın tefsirine ve hadîslerin te'viline çalışmasıyla beraber bir kısmında okuyanlara bir şey öğretme bakımından ilmî bir mâhiyet ve kıymet taşımadığı görülmektedir.” diye tenkidi ne derece kanundan, hakikatten, adâletten ve haktan uzak olduğu anlaşılıyor.
Hem size şekvâ ediyorum ki; kırk sahifeli ve yüzer yanlışı bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi tamamıyla bize iki saat dinlettirdiğiniz hâlde, ayn‑ı hakikat bir buçuk sahifeyi ona karşı – ısrarımla beraber – iki dakika okumaya müsâade etmediğiniz için, ona mukâbil i'tirâznâmemi tamamıyla okumamı, adâlet nâmına sizden istiyorum.
Sâlisen: Herbir hükûmette muhâlifler var. Âsâyişe ilişmemek şartıyla, kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar; elbette bin üçyüzelli senede, ecdâdımızın mesleğinde ve Kur'ânımızın dâire‑i terbiyesinde ve her zamanda üçyüzelli milyon mü'minlerin takdis ettiği düsturlarının müsâade ettiği tarzda hayat‑ı bâkiyesine çalışmayı terkedip gizli düşmanlarımızın icbarıyla ve desîseleriyle fânî ve kısacık hayat‑ı dünyeviyesi için, sefîhâne bir medeniyetin ahlâksızcasına belki bir nev'i bolşevizmde olduğu gibi vahşiyâne kanunlara, düsturlara tarafdâr olup onları meslek kabûl etmekliğimiz hiç mümkün müdür! Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre mikdar insafı bulunan hiçbir insan bunları onlara kabûl ettirmeğe cebretmez. Yalnız o muhâliflere deriz: Bize ilişmeyiniz, biz de ilişmemişiz.
708
İşte bu hakikate binâendir ki; Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhat’i kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz. Ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esâretimde eşedd‑i zulüm şahsıma edildiği hâlde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüzbinler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiçbir vukûâtımız kaydedilmedi.
Ben şahsım itibariyle hiç hayatımda görmediğim bu âhir ömrümde ve gurbetimde şiddetli ihanetler ve damarıma dokunduracak haksız muâmeleler sebebiyle, yaşamaktan usandım. Tahakküm altındaki serbestiyetten dahi, nefret ettim. Size bir istid'a yazdım ki; herkese muhâlif olarak ben berâetimi değil, belki tecziyemi taleb ediyorum ve hafif cezayı değil, sizden en ağır cezayı istiyorum. Çünkü, bu emsâlsiz, acîb muâmeleden kurtulmak için, ya kabre veya hapse girmekten başka çarem yok. Kabir ise, intihar câiz olmadığından ve ecel gizli olmasından şimdilik elime geçmediğinden, beş‑altı ay tecrid‑i mutlakında bulunduğum hapse râzı oldum. Fakat, bu istid'ayı masûm arkadaşlarımın hatırları için şimdilik vermedim.
Râbian: Benim bu otuz sene hayatımda ve Yeni Said tâbir ettiğim zamanımda bütün Risale‑i Nurda yazdıklarım ve şahsıma temâs eden hakikatlerinin tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl‑i insaf zâtların ve arkadaşların şehâdetleriyle iddia ediyorum ki:
Ben nefs‑i emmâremi elimden geldiği kadar hodfürûşluktan, şöhret‑perestlikten, tefâhurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyâde hüsn‑ü zan eden Nur talebelerinin belki yüz defa hatırlarını kırıp cerhetmişim. “Ben mal sâhibi değilim, Kur'ânın mücevherât dükkânının bir bîçâre dellâlıyım” dediğimi; hem yakın kardeşlerimin tasdikleriyle ve emârelerini görmeleriyle, ben, değil dünyevî makàmâtı ve şân ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki manevî büyük makàmât farazâ bana verilse de, fakat hizmetteki ihlâsıma nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binâen korkarak o makàmâtı da hizmetime fedâ etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim hâlde, mahkeme‑i àlînizden güyâ en büyük bir siyâsî mes'ele gibi, bana karşı bazı kardeşlerimin Nurdan istifadelerine manevî bir şükrân olarak ben kabûl etmediğim hâlde pederinden çok fazla hürmet etmesini medâr‑ı suâl ve cevab yaptınız. Bir kısmını inkâra sevk ettiniz. Ve bize hayret ile dinlettirdiniz. Acaba kendi râzı olmadığı ve kendini lâyık bulmadığı hâlde başkaların onu medhetmeleriyle o bîçâreye bir suç tevehhüm edilebilir mi?
709
Hâmisen: Kat'iyyen size beyân ediyorum ki; hiçbir cem'iyetçilik ve cem'iyetlerle ve siyâsî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini, cem'iyetçilik ve siyasetçilik ile itham etmek; doğrudan doğruya kırk seneden beri İslâmiyet ve îmân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nev'i bolşevizm nâmına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücâdeledir ki, üç mahkeme cem'iyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risalelerinin berâetlerine karar vermişler.
Yalnız Eskişehir Mahkemesi, Tesettür‑ü Nisâ hakkında bir küçük risalenin bir tek mes'elesini belki bu gelen cümleyi: “Mesmuâtıma göre: Merkez‑i hükûmette, bir kundura boyacısı çarşı içinde bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip o acîb edebsizliği yapması tesettür aleyhinde olanın hayâsız yüzüne şamar vuruyor.” diye eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüzyirmi adamdan, onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini ittiham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihanet etmek demektir.
Sâdisen: Risale‑i Nur ile mübâreze edilmez. Onu gören bütün ulemâ‑i İslâm, Kur'ânın gayet hakikatli bir tefsiri, yani, hakikatlerinin kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu'cize‑i maneviyesi ve şimâlden gelen tehlikelere karşı bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğundan, mahkemeniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk‑u âmme noktasında terğîb etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, âsâyişe muzır dinsizlerin ve bazı siyâsî zındıkların kitaplarına ve mecmualarına hürriyet‑i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği hâlde, masûm ve muhtaç bir gencin îmânını kurtarmak ve sû‑i ahlâktan kurtulmak için Nura talebe olması; elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maârif dâiresi teşvik ve takdir edecek bir hâlettir.
710
Son sözüm: Cenâb‑ı Hak, hâkimleri adâlet‑i hakîkiyeye muvaffak etsin. Âmîn deyip ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ ’dir.
711
Son Sözüm
Hey'et‑i hâkimeye beyân ediyorum ki:
Hem iddianâmeden, hem uzun tecridlerimden anladım ki, bu mes'elede en ziyâde şahsım nazara alınıyor‥ ve şahsımı çürütmek maslahat görülmüş. Güyâ şahsiyetimin idareye, âsâyişe, vatana zararı var. Ve ben de din perdesi altında dünyevî maksadlar güdüyormuşum‥ bir nev'i siyaset peşinde koşuyormuşum.
Buna karşı, size bunu kat'iyyetle beyân ediyorum:
Bu evhâm yüzünden benim şahsiyetimi çürütmek sûretinde, Risale‑i Nura ve bu vatana ve bu millete fedâkâr ve kıymetdâr olan şâkirdlerini incitmeyiniz. Yoksa, bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar belki bir tehlikeye vesile olur. Bunu da size kat'iyyen beyân ediyorum: Şahsıma tahkîr ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartıyla, şimdiki mesleğim itibariyle kabûle karar vermişim. Bunda da âhiretim için bir sevâb var. Ve nefs‑i emmârenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye, bir cihette ağlarken memnun oluyorum.