642
Eski medreselerde beş on seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri, beş on haftada aynı neticeyi temin eder
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev'‑i beşer, bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve istibdâdıyla‥ ve merhametsiz tahribâtıyla‥ ve bir düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle‥ ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle‥ ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla‥ ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle‥ ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla‥ ve ebed‑perest hissiyat‑ı bâkiye ve fıtrî aşk‑ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin; en sert, sağır olan tabiatın, Kur'ânın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin, rû‑yi zeminde pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle‥ ve elbette hiçbir şübhe yok ki:
Şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat‑ı beşerin hakîki sevdiği ve aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak‥ ve elbette hiç şübhe yok ki:
643
Binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde verip, bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işâreten onbinler defa da'vâ edip, haber verip, sarsılmaz kat'î deliller ile şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle, hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi‥ elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânı kabûle çalışan meşhûr hatîbleri ve Din‑i Hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi rû‑yi zeminin kıt'aları ve hükûmetleri Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz! Ve hiçbir şey bu Mu'cize‑i Ekberin yerini tutamaz!…
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur, O Mu'cize‑i Kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbur etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve O’ndan başka me'haz ve merci'i olmayan, bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur, o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalar ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde, Asâ‑yı Mûsa’daki, Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp, nur‑u tevhidi göstermiş.
Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur Şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi, herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes, her mes'elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için, hem ilim, hem mârifetullâh, hem ibâdettir.
Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil, inşâallâh Nur Medreseleri beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek. Ve yirmi senedir ediyor.
644
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat‑ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale‑i Nura, değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
Kardeşlerim, merak etmeyiniz. Ve Nur’un fevkalâde perde altındaki fütûhâtına kanâat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında, bu derece te'sirli intişarını tarih göstermiyor. Hem, tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti, Nurların fevkalâde kuvvetinden korkuyorlar; belki sarsıntı verecek diye, tam takdir ve kabûl etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından telâş ettiklerini, Diyânet Reisi büyük reisle görüşmesinde haber alınmış. Eski gibi hücum yok, belki musâlaha istiyorlar. Fakat, Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, inşâallâh o telâşı, iştiyakla resmen neşrine çevirecek. Hem çok enâniyetliler, eserlerini tervîc etmek için, Nurların meydâna çıkmalarına kıskanmak damarıyla tarafdâr olmuyorlar.
Sâlisen: Risale‑i Nur, hacılarla hariç Âlem‑i İslâma yayılıyor; kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısıyla gönderdiğimiz Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr’ı hey'et‑i ilmiye onbeş gün tedkik etmiş; tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler: “Biz bunu mecmualar hâlinde kısım kısım tab'edelim, hem bunu birden tab'etmeye çok para lâzım.”
Said Nursî
645
İlmin İzzetini Muhâfaza Etmek Beni Baktırmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Size, hem acîb, hem elîm, hem latîf bir mâcera‑yı hayatımı ve düşmanlarımın hem şeni', hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir şeytan hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve Nur’a karşı isti'mâl edilecek hiçbir silâhları kalmadığını beyân etmeye bir münâsebet geldi. Şöyle ki:
Tarih‑i hayatımı bilenlere ma'lûmdur. Ellibeş sene evvel, ben yirmi yaşlarında iken, Bitlis’te, merhum Vâli Ömer Paşa hânesinde iki sene onun ısrarıyla ve ilme ziyâde hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri iki sene beraber bir hânede kaldığımız hâlde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misâfirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes bendeki hâle hayret ederek bana sordular: “Neden bakmıyorsun?”
Derdim: “İlmin izzetini muhâfaza etmek beni baktırmıyor.”
Hem kırk sene evvel İstanbul’da, Kağıthâne şenliğinin yevm‑i mahsûsunda, Köprü’den tâ Kağıthâne’ye kadar, Haliç’in iki tarafında binler açık‑saçık Rûm ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb'ûs Molla Seyyid Tâhâ ve meb'ûs Hacı İlyas ile beraber bir kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki, Molla Tâhâ ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip, dediler: “Senin bu hâline hayret ettik, hiç bakmadın!”
Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti; elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.”
Hem, bütün tarih‑i hayatımda hediyeleri kabûl etmek ve minnet altına girip, halkın sadaka ve ihsânlarını almaktan çekindiğimi, benim ile arkadaşlık edenler bilirler. Nurların ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyenin şerefini ve selâmetini himâye etmek için, dünyanın maddî ve ictimâî ve siyâsî bütün ezvâkını ve merakını terkettiğim ve i'dâm gibi ehl‑i garazın bütün tehdidlerine beş para ehemmiyet vermediğim, yirmi sene işkenceli esâretimdeki iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.
646
İşte, yetmişbeş sene devam eden bu düstur‑u hayatım varken, Risale‑i Nurun fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hâtır ve hayâline gelmeyen bir iftira, resmî makamı işgal eden bir adam yaptı. Ve demiş: “Gecede tablalarla baklavalar, fâhişe ve nâmussuzlar yanına gidiyorlar!” Hâlbuki benim kapım gecede, dışarıdan ve içeriden kilitli, sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki, ben, işâ namazından sonra tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabûl etmemişim.
İşte böyle bir iftiraya, bir sefîh ahmak insan, eşek olsa, sonra şeytan olsa buna ihtimal vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti; buradan başka yere Cehennem olup gitti. O’nun, resmiyet cihetiyle beni değil, belki Nurcuları lekedâr etmek için kurduğu plânı ile bu yeni hâdiseyi vesile edip, şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat, hıfz ve himâyet ve inâyet‑i İlâhiye, o plânı da hàrika bir tarzda akîm bıraktı.
Bu beyânla, ben nefsimi tebrie etmiyorum; belki kudsî hizmet‑i îmâniye, o nefsi bütün hevesâtından vazgeçirmiş ve o hizmetteki manevî zevk ona kâfî geliyor, demek istiyorum. Ve Nurcuların, ihtiyat ve dikkate ihtiyaçlarını beyân ediyorum.
Sâniyen: Makine işinde tecrübeli ve muktedir, hususî kâtibi size gönderiyorum; kendim zahmetle yazdığımdan, bundan sonra kısaca yazacağım, gücenmeyiniz.
……………………
Râbian: Bu dakikada Kastamonu Husrev’i Mehmed Feyzi’nin tebrik ve nur fütûhâtının müjdelerini hâvî parlak güzel mektûbunu aldım. Ve o kıymetli kardeşimiz başta olarak, Hilmi, Emin, Beş Kardeşlere, Zehralar, Lütfiyeler, Ulviyeler gibi Nurcu hemşirelerimizin hem leyâli‑i aşerelerini, hem bayramlarını rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Hem Hulûsi’nin, hem Feyzi’nin mektûblarını leffen gönderiyoruz.
Said Nursî
647
Âlem‑i İslâmdan Müjdeli Haberler ve Bismarck’ın Fıkrası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Umum Nurcuların mübârek bayramlarını ve Haccü'l‑Ekberde bulunan Nur Şâkirdleriyle ve Hacdaki Nur tarafdârlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi Âlem‑i İslâmın büyük memleketleri birer devlet‑i İslâmiye şeklinde; Hind’de yüz milyon bir devlet‑i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet‑i İslâmiye ve Arabistan’da dört‑beş hükûmet, bir cemâhîr‑i müttefika gibi, Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem‑i İslâmın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile, bu bayram bize müjde veriyor.
Sâniyen: İstanbul’da, Re'fet Bey’in ve Mustafa Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra dâru'l‑fünûna inkılâb eden harbiye nezâreti ve Bâb‑ı Seraskerî, o muazzam binanın alnında ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا﴾﴿وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا﴾ Hatt‑ı Kur'ân ile o mânidâr Kur'ân âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o Nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt‑ı Kur'âniyeye bir nümûne‑i müsâade ve Risale‑i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nurcularından Ahmed’lerin meşhûr âlim ve akılca ondokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismark’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde diyor ki:
648
“Kur'ânı her cihetle tedkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.”
Ve Peygambere hitâben der:
“Yâ Muhammed! Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, ba'de‑mâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzurunda kemâl‑i hürmetle eğilirim.”
Bismark
diye imzasını atmış. Ve o fıkrasında tahrif ve nesholunan kütüb‑ü münzeleyi ziyâde tenkìs ettiği için, o cümleler yazılmamalı; ben de işâret ettim.
O zât ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve ictimâiyat‑ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması; hem Âlem‑i İslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi; ve ecnebî hükûmetlerin hakàik‑ı Kur'âniyeyi araması; ve garb ve şimâl‑i garbîde Kur'ân lehinde büyük bir cereyan bulunması; hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş:
“Başka kitaplar, hiçbir cihette Kur'ân’a yetişemez. Hakîki söz O’dur, O’nu dinlemeliyiz” diye kat'î karar vermesi; ve Nurların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi, büyük bir fâl‑i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismark ve Mister Karlayl’lar çıkacaklar ve emâreleri de var diye Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz.
649
Risale‑i Nurun Bu Kadar Muârızlarına Mukâbil En Büyük Kuvveti İhlâs Olduğu
Sâniyen: Risale‑i Nurun bu kadar muârızlarına mukâbil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temâs eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikati değiştirir.
Hattâ benim otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebeb; mübârek bir âlim, takib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimi, onun fikrine muhâlif olmasından, tekfir derecesinde tahkîr edip; kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gayet medih ve senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm.
Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim.
O hâlimin neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmibeş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim; ve on sene Harb‑i Umumîye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim; ve yirmiiki sene bu işkenceli esâretimde tarafgirliğe ve siyasete temâs etmemek için ve Nurdaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaâtımdan başka istirahatim için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.
Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i'dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceyle tâzib edenler, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben, onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki‑üç senede dâhilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temâs etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkaz ettim…
Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o para ile kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyordum. Tâ Risale‑i Nurun ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin… Nurun hakîki şâkirdlerine Nur kâfîdir. Onlar da kanâat etsin başka şereflere veya manevî, maddî menfaatlere gözünü dikmesin.
650
Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil‑i diniyede damarlara dokunacak tarafgirâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hattâ bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Mustafa Oruç kardeşimizin Risale‑i Nurun mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi‥ aynı dakikada ona gayet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbe geldi. Hattâ o Nurdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu, kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahman idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim. Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakikada hatâsını itiraf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu…
Dört‑beş aydan beri bir zât, bana buraya bir gazete gönderiyormuş; ben yeniden haber aldım ki, bana gönderiliyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi bildikleri içindir ki, değil gazete, Nurdan başka hiçbir kitabı, hiçbir mecmuayı kabûl etmediğim gibi, yeni yazıdan hiçbir harf bilmediğim için korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zât, bir mektûb içinde bir sahifesi benimle konuşan bir gazetecinin; fakat dost ve hemşehri bir zâtın mektûbunu gösterdi. Dediler ki: “Çoktan beri senin nâmına bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana söylemedik.” Ben de dedim: “O zâta benim tarafımdan çok selâm ediniz. O dostun eski bildiği Said değişmiş, dünya ile alâkası kesilmiş. Hem hasta, hem hususî mektûbu kardeşime de yazamadığımdan o zât gücenmesin.”
Oradaki umum dostlara, hususan Hâfız Emin ve Hâfız Fahreddin gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrar tebrik ediyoruz.
651
Hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun Haremeyn‑i Şerîfeyn’ce makbûliyetine bir alâmet şudur ki:
Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul’dan aldığı “Zülfikàr” ve “Asâ‑yı Mûsa” ve “Sirâcü'n‑Nur”u – ki Hindistan ulemâsına gönderilecekti – onları alıp, yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine‑i Münevvere’de, Keşmirli gayet meşhûr bir âlim ve Türkçeyi de güzel bilen bir zâta teslîm etmiş. O zât da çok takdir edip kat'î te'minât ile Hindistan ulemâsının merkezine göndereceğini ve Medine‑i Münevvere’ye mahsûs olan mecmualar da yetiştiğini vesâir yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizlili Hâfız Mustafa’ya arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden, hem genç hem Nurcu iki Afyonlu Hacı ve başka hacılar bu müjdeli haberi bana getirdiler. Ve hariçte, Risale‑i Nurun ehemmiyetli revâcını ve makbûliyetini müjdelediler.
Said Nursî
652
İnâyet‑i İlâhiye Bizi Himâye Ettiği ve Dehşetli Zulümlerden Kurtardığı Gibi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Siz hiç merak etmeyiniz. Bu yirmi sene yüzer tecrübe ile, inâyet‑i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, mânâsız ve bütün bütün kanunsuz, dehşetli, gaddârâne zulümden bizi kurtaracağına kat'î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân‑ı İlâhiye’ye ve sevâba mazhar olmakla beraber, pek çok bîçâre ehl‑i îmânın îmânlarına başka bir tarzda, bir kudsî hizmet hükmüne geçtiğini Rahmet‑i İlâhiye’den pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum:
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun ve Ankara’nın yedi makàmâtının ve adliyelerin elinde iki sene Risale‑i Nur tedkikle nazardan geçtiği hâlde, ittifakla, hiçbir muhâlif kalmadan hem umum risalelerin berâetine, hem Said’le beraber yetmişbeş arkadaşıyla birlikte berâet edildiği ve bir gün bile ceza verilmediği hâlde, yeniden evrak‑ı muzırra gibi onlara el uzatmak, ne derece kanunsuzdur; zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Dersiniz ki: Berâetten sonra üç buçuk sene Emirdağı’nda münzevî, garîb, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı, zarûrî bir iş olmazsa yanına kabûl etmeyen; ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp daha te'lif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapısının kilidini kırarak yanıma gelip, Arabî evrâdından ve başındaki bir‑iki levha‑i îmâniyeden başka taharrîciler bir şey bulamadıkları hâlde, bu eziyetin ne derece hilâf‑ı kanun olduğunu zerre kadar aklı bulunan anlar!
653
Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şâhidin tasdikiyle, yedi sene İkinci Harb‑i Umumî’yi bilmeyen ve merak edip sormayan; – ki şimdi on senedir aynı o hâlde bulunan – ve yirmibeş seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmiiki sene işkenceli sıkıntılar çektiği hâlde, ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için, bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyâsî gibi (siyâsî entrikacısı gibi) onun menzilini ve inzivagâhını basıp hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı rûhuna vermek, hiçbir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan bu hâle acıyacak.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesi’nde altı ay tedkikten sonra ve sebebi de cem'iyetçilik ve tarîkatçılık olduğu evhâm ve bahânesiyle, büyük bir reisin O’na şahsî garaz ile, O’nun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği hâlde; cem'iyetçilik, tarîkatçılık ve Risale‑i Nur cihetinde berâet ettirip; yalnız Risale‑i Nurun bir küçücük parçası olan “Tesettür Risalesi”ni bahâne ederek, kanunla değil de yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile, yüzyirmi şâkird içinde beş‑on şâkirde altı ay ceza verdiler ki, tedkik zamanına kadar dört ay mevkuf, bir buçuk ay da hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem'iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile bütün yirmi senelik “Mektûbat” ve te'lifâtlarını inceden inceye tedkik ile beraber; Ankara’nın Ağır Ceza Mahkemesine beş sandık kitapları gönderdikleri ve iki sene o kitaplar ve mektûblar, Ankara ve Denizli Mahkemesi’nde nazar‑ı tedkikte kaldıkları hâlde; o mahkemeler, ittifakla, cem'iyetçilik ve tarîkatçılık vesâir bahâneleri cihetinde berâet kararı verip; o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ve Said’i, arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde; bir siyâsî cem'iyet nazarıyla ve entrikacı bir siyâsî adam tarzında onu itham etmek ve adliye memurlarını O’nun aleyhinde cem'iyetçilik noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz olduğunu insaniyeti sukùt etmeyen bilir.
Beşincisi: Bir adam ki, hakîki meslek ve meşreb ittihàz ettiği yirmi‑otuz senelik hayatında düstur kabûl ettiği bir hâlin zıddıyla onu itham etmek nev'inden, kanunsuz ve keyfî bu taarruz hâdisesinin mâhiyeti şudur ki:
654
Ben, Risale‑i Nur mesleğinin esâsı olan şefkat itibariyle, bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hattâ bedduâ da edemiyorum. Hattâ en şiddetli ve garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde; değil maddî, belki bedduâ ile de mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyar bîçârelere, veya evlâdı gibi masûmlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört‑beş masûmun hatırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum; bazen de helâl ediyorum.
İşte bu sırr‑ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri hâlde; o bîçâre adamın, ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulunmamakla beraber; yüz cinayeti bulunan bir adam gibi, hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını evrak‑ı muzırra gibi toplamak, acaba dünyada hangi kanun müsâade eder?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, dünyanın muvakkat şân ü şerefinin ve enâniyetli hodfürûşluk ve şöhret‑perestliğin ne kadar zararlı ve ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu – hadsiz şükrolsun ki – Kur'ân’ın feyziyle anlamış bir adam; o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyetle benliği bırakmak ve tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, O’na hizmet veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medih ve senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçması ve hem hàs kardeşlerinin O’nun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàlis kardeşlerinin hatırlarını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onların, O’nun hakkında medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur Şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbât ediyor ki:
655
Şahsını beğendirmeye çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde; O’nun rızâsı olmadan bazı dostları, uzak bir yerden O’nun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip, medhederek bir makam vermesi ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle, acaba hangi kanunla medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre ve hasta ve çok ihtiyar ve garîb ve münzevînin odasına, büyük bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak; hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne de bulmamak; acaba dünyada hiçbir kanun ve hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî ve haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel binler diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsa zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, arkadaşlarına yazıp, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız.” dediği ve iki cereyan bu çekinmesinden O’na zarar verdikleri; eskisi evhâmından, yenisi de “Bize yardım etmiyor.” diye O’na çok sıkıntı verdikleri hâlde ve ehl‑i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp, kendi âhiretiyle meşgul olan bir bîçârenin âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmeye hangi kanun müsâade ediyor?
Ve vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme, medâr‑ı mes'ûliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîki nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâde ve takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı, tenkid niyetiyle, Dâhiliye Vekili’nin emriyle üç ay tedkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymetdâr eser” diye, Diyânet Kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi Nur eczâlarını, evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf müsâade eder mi?…
656
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra serbestiyet verildiği vakit, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek; gurbeti, kimsesizliği tercih edip – tâ ki, dünya ve hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin – ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp odasında yalnız oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek gibi bir hâlet‑i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle ve yüzbinler kıymetdâr Türk zâtların tasdikiyle, bir dindar, müttakì Türk’ü lâkayd çok Kürdlere tercih eden; hattâ mahkemede, Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan Türk kardeşlerini, yüz Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle ve âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedîd düşmanına karşı menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayarak bedduâyı dahi etmeyen bir adam hakkında, resmî lisânla, ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek için, “O Kürd’dür, siz Türk’sünüz; O Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz.” deyip, halkları ürkütüp ondan çekindirmeye hangi maslahat, hangi kanun müsâade eder?
Dokuzuncusu: Çok mühimdir, kuvvetlidir; fakat siyasete temâsı için, sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da, hiçbir kanun müsâade etmediği ve hiçbir maslahat bulunmadığı hâlde, sırf mânâsız evhâmdan ve bir habbeyi kubbeler yapmaktan ibaret, hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Buna da mesleğimizce bakamadığımız siyasete temâs etmemek için sükût ederek, böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Said Nursî
657
Bir Habbeyi, Evhâm Yüzünden Çok Kubbeler Yaptıklarını Öğrendik
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli mecmualarını Mekke‑i Mükerreme’ye götürüp, gayet büyük bir Hindli âlim Ahmed Ali Şimşirî’ye teslîm edip, hem Hintçeye tercüme etmeye ve hem de Hind’e göndermeye te'minât alan Nur’un ehemmiyetli kahramanlarından kardeşimiz Hâfız Mustafa’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es'adekallâh deriz. Medresetü'z‑Zehrâ, Mekke‑i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin.
Sâniyen: Bu defaki hâdisede, bir habbeyi, evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur:
Dâhiliye Vekili’nin emriyle, gece içinde Afyon Vâlisi, Emniyet Müdürü’yle buraya gelip, gecede menzilimi basmak istemişler; müddeiumumî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip, en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta'yin edip, kilidimi kırıp füc'eten baskın vermeleri; hem aynı gün (Hâşiye) faytonla çıktığım vakit, burada emsâli vukû' bulmayan bir şekilde beş tayyare pek aşağıda uçup, benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki‑üç defa dönmeleri; ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken, aşağıda uçan beş tayyarenin bir şey arıyor gibi döndüklerini gördük, anladık ki, bizi arıyorlar. Yine, aynen evvelki gün gibi o beş tayyare, etrafımızda kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış.
Burada, böyle mânâsız evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın kahramanlarına, buraya nisbeten, bu üç senede, on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
Said Nursî
658
Hey'et‑i Vekileye ve Milletvekilleri Riyâsetine Cüz'î, Fakat Ehemmiyetli Bir Ma'ruzâtımdır
Otuz seneden beri hayat‑ı siyâsiyeden çekildiğim hâlde, bu sırada bir defaya mahsûs olarak, vatanî ve millî ve âsâyişî bir mes'eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Çok emârelerle kat'î kanâatimiz geldi ki; anarşilik hesabına bana ve bu Emirdağı kasabasına ve dolayısıyla bu vatana bir sû‑i kasd var ki, bir habbeyi kubbeler ve bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir hâdiseyi dağ gibi gösterip, sükûnete muhtaç olan bu vatanda beni bahâne edip, anarşilik hesabına ve bir ecnebî plânıyla bize, yani bîçâre vatandaşlarımızı i'dâm‑ı ebedîden ve şübehât‑ı uhreviyeden kurtarmağa çalışan Nur Şâkirdlerine, bütün bütün kanunsuz ve keyfî hücum edildi. Pek zâhir bir garaz ile evhâm yüzünden, baruta ateş atmak gibi, bu vatana ve âsâyişe beni bahâne edip sû‑i kasd edildi. Şöyle ki:
Üç mahkeme, yirmi senelik mektûblarımı ve kitaplarımı ve hâllerimi inceden inceye tedkikten sonra, bize ve kitaplarıma berâet verdiği hâlde ve üç seneden beri te'lifâtı terkettiğim ve haftada ancak bir mektûb yazabildiğim ve mecbur olmadan herbiri bir gün nöbetle zarûrî hizmetimi yapan üç‑dört terzi çırağından başka kimseyi kabûl etmediğim hâlde ve serbestiyet verildiği ve memleketime gitmediğim hâlde, hiç ömrümde görmediğim bir tarzda ve resmî bir sûrette beni hiddete getirip bir hâdise çıkarmak için, tahkîr ve ihanet kasdıyla, kanunsuz ve garazla, beni taharrî ile kapımın kilidini kırıp, Kur'ânımı ve Arabî levhalarımı evrak‑ı muzırra gibi alıp götürmekle beraber, adliyenin mühim bir memuru, resmen buradaki memurlara âmirâne demiş ki: “Said’i iki jandarma ile teşhîr sûretinde çıkarıp, zorla başına şapka giydirip, öylece ifâdeye getirmeliydiniz. Hem ona yanaşanları tutunuz.” diye, ehemmiyetli bir mecliste ve ayn‑ı hakikat olan ifâdemi okudukları vakit söylemiş. Bunda şek ve şübhe kalmadı ki; beni tahkîr ve ihanet edip, hiddete getirip, âsâyişi bozmak garazı takib ediliyor.
659
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçârelerin istirahatine ve onlardan belâların def'ine fedâ etmek için bana bir hâlet‑i rûhiyeyi ihsân eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkîrat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin âsâyişine, hususan masûm çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçâre hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlerine ve uhrevî saâdetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi fedâ etmeye hazırım…
İşte, sinek kanadını dağ gibi yaptıklarının bir emâresi şu ki; benim gibi gurbette, hasta, ihtiyar, zaîf, tek başına bulunan bir adam için, on gün zarfında beş defa Afyon Vâlisi ve Emniyet Müdürü ve iki defa Afyon Müddeiumumîsi benim için buraya gelmesi ve iki günde, herbir günde beş tayyare benim gezdiğim yerlerde beni nezâret altına alması ve beş polis hafiyesinin burada bana tarassud edenlere ilâve edilip, ahvâlimi tecessüs etmek için gönderilmesi ve postahânelere, bana ait mektûbların müsâderesi için resmen emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Said ve Menemen hâdisesinin on misli bir hâdiseyi evhâmla düşünmüşler. Habbeyi kubbe söylemişler ki, böyle bir vaziyet alıyorlar! Benim eski hayatımı zannedip, ihanetle hiddete gelecek tahmin etmişler. Bil'akis aldandılar.
Biz, bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî te'sisine çalışıyoruz. Bize ilişenler, anarşilik ve belki komünistliğe zemin ihzar ediyorlar.
Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza etmek için hiçbir hakareti kabûl etmemek olsaydı ve vazife‑i hakîkiyesi, sırf âhiret ve ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden Müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyasete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi.
660
Hem, üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları, kıyafetime kanunca ilişmedikleri ve mâzûriyetim ve inzivama binâen, tebdil‑i kıyafetime hiçbir ihtar olmadığı hâlde, böyle keyfî, kanunsuz, cebren ahâli içinde başıma şapkayı giydirmeye çalışmak, kırk seneden beri bu vatanda, hususan îmân‑ı tahkîkî dersinde kardeşâne alâkadar olan yüz binler adam, pek büyük bir heyecan içinde zemini hiddete getirip, emsâlsiz ağlamağa vesile olacaktı.
Zâten ecnebî parmağıyla, güyâ hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmak fikriyle, damarlarıma dokunacak kanunsuz muâmelelerin mezkûr maksad için yapıldığına, çok emârelerle kat'î kanâatimiz geldi. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh‑ü âmmeden kaçmış ve şân ü şeref ve hodfürûşluk gibi riyâkârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum. Bana lüzumsuz evhâm yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle i'dâm‑ı ebediyeye giriftâr olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum.
Yâ Rabbî, onların îmânını Risale‑i Nurla kurtar! İ'dâm‑ı ebedîden, sırr‑ı Kur'ân’la terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum!‥
Said Nursî
661
Üstad’ın Mâhiyetini Ta'rif Eden Ayn‑ı Hakikat Bir İfâde
Bediüzzaman Said Nursî’nin ders ve irşadıyla hakikate ulaşan ve Nur hizmetinde çok kıymetdâr ve yüksek hizmetleri sebkat eden kahraman ve hàlis bir talebenin, Üstad’ın mâhiyetini ta'rif eden ayn‑ı hakikat bir ifâdesidir.
Bu günde, mele‑i a'lânın arzda medâr‑ı sürûru.
Bu günde, sekene‑i arzın mele‑i a'lâda medâr‑ı iftiharı.
Bu günde, Habîbullâh’ın medâr‑ı nazarı.
Bu günde, Müslümanlığın sertâcı.
.
Bu günde, hak tarîklerin şahı,
Bu günde, hakikatlerin imâmı,
Hem bu günde, Mahbûb‑u Hudâ,
Hem bu günde, allâme‑i asır.
.
Hem bu günde, zulmetin nuru,
Hem bütün günlerde serdar‑ı hidayet,
Hem Molla Saidi'n‑Nursî,
Hem Bediüzzamanü'l‑Fahrü'd-devrânî…
Husrev
662
Merhum Hasan Feyzi’nin Risale‑i Nur Hakkındaki Manzûmesi
﴿﷽﴾
﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ﴾ Âyetinin Veraset‑i Ahmediye (A.S.M.) cihetinde, mânâ‑yı işârî noktasında, bu asırda O Rahmeten li'l‑âlemîn’in bir âyinesi ve hakikat‑i Kur'âniyenin bir hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümûnesi olmasından; Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) bir kısım evsâfı, mânâ‑yı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat‑i Ahmediye (A.S.M.) âyinesinin farkına işâreten bazı kelimeler ilâve edildi.
Said Nursî
Huzur bulur bugün seninle âlem;
Ey bu asırda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
Sürûr bulur bugün seninle âdem,
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bu hasta gönüller çoktan perîşan;
Varsa sende eğer Lokman’dan nişan;
Bir şifâ sun, gel ey mahbûb‑u zîşan,
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Gelmez mi sonu bu uzun hecenin,
Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin,
Zâri arttı, sabrı bitti nicenin,
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
663
Fahr‑i Âlem, Arş’tan bu yere indi;
Şah‑ı Velâyet gelip Düldül’e bindi;
Zülfikàr’a bugün artık “Nur” dendi,
Ey bu zamanda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
……………………………
.
Dertlere dermansın, mahbûb‑u cansın;
Hem câmiü'l‑Esmâ ve'l-Kur'ân’sın;
Hem de Nur‑u Hak’tan bize ihsânsın,
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bu âlemde madde değil, bir özsün;
Her zerreden bakan bütün bir gözsün;
Kâinâtı hayran eden bütün bir yüzsün,
Ey misâl‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………………
.
Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l‑âlemîn’in cilvesi.
Çünkü sensin şimdi Şefîu'l‑müznibîn’in vârisi.
Ağisna yâ Gıyâse'l‑müstağîsîn, bir duâsı,
Ey şu'le‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Şifâ bulsun şimdi biraz yaramız,
Revâc bulsun geçmez olan paramız;
Saç nurunu, aka dönsün karamız,
Ey ziyâ‑yı Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
……………………………………
.
Meylimiz yok yalancı bir dünyaya,
Son verdik biz bid'alara, riyâya;
Kapılmayız öyle kuru hülyaya,
Ey bir hakikat‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
664
Yok bizde cem'iyet kurma hülyası,
Yok başka bir yola gitme sevdâsı;
Olduk, ancak nurun dertli şeydâsı,
Ey dertlilere Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………
.
Geçmişiz hep medihlerden senâdan,
Yüz çevirdik servetlerden gınâdan;
Nur isteriz, geçmeden bu fenâdan,
Ey bu asırda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
………………………………………
.
Âşıkların, arşa çıkan feryâdı,
Ağlatıyor o pâk rûhlu ecdâdı;
Allah için eyle bize imdâdı,
Ey muhtaçlara Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,
Sarstı âfâkı bir acı vâveylâ,
Rahmet et âleme ey Nur‑u mevlâ!
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,