623
Ehl‑i Sünnet ve’l-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men etmişler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Muhterem Kardeşim!
Evvelâ; zâtınızın, bir risale kadar câmi' ve uzun ve müdakkikàne, harâretli mektûbunuzu kemâl‑i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki: Risale‑i Nurun üstadı ve Risale‑i Nura Celcelûtiye Kasidesi’nde rumûzlu işârâtıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakàik‑ı îmâniyede hususî üstadım, İmâm‑ı Ali’dir. (R.A.) Ve ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ âyetinin nassıyla, Âl‑i Beyt’in muhabbeti, Risale‑i Nurda ve mesleğimizde bir esâstır. Ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihetle nurun hakîki şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor.
Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl‑i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl‑i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak, Kur'ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müdhiş düşmana karşı, cüz'î teferruâta dair medâr‑ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr‑ı âhirete, mahall‑i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyân etmek; emrolunan muhabbet‑i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir diye, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, Sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı men'etmişler.
Çünkü, Vak'a‑i Cemel’de, Aşere‑i Mübeşşere’den Zübeyr (R.A.) ve Talha (R.A.) ve Âişe‑i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ) bulunmasıyla, Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat o harbi “İctihâd neticesi” deyip, “Hazret‑i Ali (R.A.), haklı, öteki taraf haksız; fakat ictihâd neticesi olduğu cihetle affedilir.” derler. Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfizîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbi’ndeki bâğîlerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar.
624
Haccâc‑ı Zâlim, Yezid ve Velîd gibi heriflere, ilm‑i kelâmın en büyük allâmesi olan Sa'deddin‑i Taftazanî “Yezid’e lânet câizdir?” demiş; fakat, lânet vâcibdir dememiş; hayırdır ve sevâbı vardır dememiş. Çünkü: Hem Kur'ânı, hem Peygamberi, hem bütün Sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydânda gezenler çoktur. Şer'an, bir adam hiç mel'ûnları hâtıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü, zemm ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil. Onlar, amel‑i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa, daha fenâ.
İşte, şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla, en ziyâde İslâmiyeti ve hakikat‑i Kur'âniyeyi muhâfazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl‑i hakikati Alevîlikle itham etmekle birbiri aleyhinde isti'mâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydânda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale‑i Nurun aleyhinde isti'mâl edilen en te'sirli vâsıtayı hocalardan bulmuşlar.
Şimdi, Haremeyn‑i Şerîfeyn’e hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden, İbn‑i Teymiye ve İbnü'l‑Kayyim El‑Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri, İstanbul’da, çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyâlar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar; sizin, muhabbet‑i Âl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan ictihâdınızı vesile ederek; hem sana, hem Nur Şâkirdlerine darbe vurabilirler.
Mâdem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr‑i şer'î yok; fakat zemde ve tekfirde hükm‑ü şer'î var. Zemm ve tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü, tekfire ve zemme müstehak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm‑ü şer'î yok, hiç zararı da yok.
625
İşte bu hakikat içindir ki; ehl‑i hakikat, başta Eimme‑i Erbaa ve Ehl‑i Beyt’in, Eimme‑i İsnâ Aşer olarak Ehl‑i Sünnetin mezkûr hakikate müstenid olan kanun‑u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr‑ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler nasılsa iki tarafta da bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte, o hakîki Sahâbelere Talha (R.A.), Zübeyr (R.A.) gibi Aşere‑i Mübeşşere’ye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir i'tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da, tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip; lüzumsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran ve binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü'min ve müdakkik bir zâtın vazife‑i kudsiyesine muvâfık gelemez.
Hattâ, Sabri ile küçücük münâkaşanız; hem Risale‑i Nura, hakàik‑ı îmâniyenin intişarına ehemmiyetli bir zarar verdiğini senden saklamam; aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra, senin gibi ehl‑i tahkîk bir âlimin, Risale‑i Nura, oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri’nin oraya gelmesi, ikinizden büyük bir Hizmet‑i Nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nur’a zarar geldiğini hissettim ve gördüm. “Acaba neden bu zarar olmuş?” diye düşünürken, iki‑üç gün sonra haber aldım ki, Sabri, mânâsız ve lüzumsuz seninle münâkaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. Eyvâh! dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdil et.” diye duâ ettim.
626
Risale‑i Nurun İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl‑i îmân, değil Müslüman kardeşleriyle belki Hıristiyan’ın dindar rûhânileriyle ittifak etmek ve medâr‑ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, nizâ' etmemek gerektir. Çünkü küfr‑ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet‑i diniyen ve tecrübe‑i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden ricâ ediyorum ki; Sabri ile geçen mâcerayı unutmağa çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü, O kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri lüzumsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffâret olur. Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nur’a ve Nur vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde, adâlet‑i izafiye ve nisbiye ve ruhsat‑ı şer'iyeyi düşünüp, tâbi olarak, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) takib ettiği adâlet‑i hakîkiye ve azîmet‑i şer'iye ile beraber; zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terkedip, muhâlif tarafa bu ictihâd neticesinde girdiklerini; hattâ, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve Habrü'l‑Ümme ünvânını alan Abdullâh İbn‑i Abbâs dahi, bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîki Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur‑u esâsiye-i şer'iyeye binâen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmayı ve bahsetmeyi câiz görmüyorlar. Çünkü, i'tirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahâbelere, hattâ muhâlif tarafında bulunan Âl‑i Beyt’in bir kısmına ve Talha (R.A.) ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere‑i Mübeşşere’den büyük zâtlara i'tirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye, Ehl‑i Sünnet o kapıyı kapamak tarafdârıdır.
627
Hattâ, Ehl‑i Sünnetin ve İlm‑i Kelâmın azîm imâmlarından meşhûr Sa'deddin‑i Taftazanî, Yezid ve Velîd hakkında tel'in ve tadlîle cevâz vermesine mukâbil; Seyyid Şerîf Cürcânî gibi Ehl‑i Sünnet ve'l-Cemâatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velîd zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler; fakat, sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir ve kat'î bir derecede bilinmediği için, şahısların hakkında nass‑ı kat'î ve delil‑i kat'î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimaliyle öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَgibi umumî bir ünvân ile lânet câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye Sa'deddin‑i Taftazanî’ye mukàbele etmişler. Senin müdakkikàne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevab yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
Kardeşiniz Said Nursî
628
Dâhiliye Vekili ile Hasbihâlden Bir Parçadır
Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsâli vukû' bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:
Hem, şiddetli sû‑i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta‥ hem gayet zaîf, yetmişbir yaşında ihtiyar‥ hem, kimsesiz, acınacak bir gurbette‥ hem, palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te'min eden fakirü'l‑hâl‥ hem, yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm‑giriz, mütevahhiş‥ hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl‑i vukûfu inceden inceye tedkikten sonra bil'ittifak berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masûm‥ hem, eski Harb‑i Umumî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd‑ı vatan‥ hem, şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebî ifsadlarından kurtarmak için, meydândaki te'sirli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyet‑perver‥ ve mahkemede yetmiş şâhidle isbât edildiği gibi, yirmibeş senede bir gazeteyi okumayan, merak etmeyen ve yedi sene Harb‑i Umumîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle, siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbât eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam‥ hem, âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh‑ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin O’nun hakkındaki hüsn‑ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmeyen bu bîçâre Said’e, başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon Vâlisini ve Emirdağı zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps‑i münferid azâbını çektirmek ve tecrid‑i mutlak içinde tek başıyla bir haps‑i münferitte durmağa mecbur etmeğe, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukuk‑u umumiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekili’ne beyân ediyorum.
Zulmen bütün hukuk‑u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilenSaid Nursî
629
Eski Dâhiliye Vekili, Şimdi Parti Kâtib‑i Umumîsi Hilmi Bey!
Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istid'a, Dâhiliye Vekili iken sana yazdım. Fakat, yirmi senelik kaidemi bozmadım, vermedim. Hem eski Dâhiliye Vekili, hem şimdi kâtib‑i umumî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene hükûmetle konuşmayan; tek bir defa hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar söylese azdır. Onun için siz, benimle konuşmayı bir‑iki saat müsâade ediniz.
Sâniyen: Şimdi, partinin kâtib‑i umumîsi itibariyle size bir hakikati beyân etmeye kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da şudur:
Senin kâtib‑i umumî olduğun Halk Fırkasının, millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:
Bin seneden beri Âlem‑i İslâmiyet’i kahramanlığıyla memnun eden ve vahdet‑i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve âlem‑i beşeriyetin küfr‑ü mutlaktan ve dalâletten şânlı bir sûrette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri! Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'ân’a ve hakàik‑ı îmâna sâhib çıkmazsanız ve doğrudan doğruya hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyeyi tervîce çalışmazsanız; size kat'iyyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbât ederim ki: Âlem‑i İslâm’ın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milleti’ne bir adâvet ve şimdi Âlem‑i İslâm’ı mahva çalışan küfr‑ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup Âlem‑i İslâm’ın kalesi ve şânlı ordusu olan bu Türk milleti’nin parça parça olmasına ve şark‑ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.
630
Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr‑ü mutlakı, istibdâd‑ı mutlakı, sefâhet‑i mutlakı ve ehl‑i nâmusun servetini serserilere ibaha etmesini âlet ederek, dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak; ancak, İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihâd etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve îmân bütünlüğüdür. Evet, bu milletin hamiyet‑perverleri, milliyet‑perverleri, herşeyden evvel; bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakàik‑ı Kur'âniyeyi, terbiye‑i medeniye yerine ikame etmek ve düstur‑u hareket yapmakla o cereyanı durdurur, inşâallâh…
İkinci Cereyan: Eğer siz hamiyet‑perver, milliyet‑perver adamlar gibi, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesâtı çiğneyen usûlleri muhâfazaya çalışıp, üç‑dört şahsın inkılâb nâmındaki yaptıkları icraatı esâs tutarak, mevcûd haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip; ve mevcûd dehşetli kusurlar millete verilse; o vakit üç‑dört adamın üç‑dört seyyiesi, üç‑dört milyon seyyie olup, bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm Ordusu olan Türk milleti’nin, geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehîdlerine ve milletine büyük bir muhâlefet ve ervâhına bir manevî azâb ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç‑dört inkılâbcı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücûd bulan haseneleri, o üç‑dört adama verilse, o üç‑dört milyon iyilikler, üç‑dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehşetli kusurlara keffâret olamaz.
631
Sâlisen: Size karşı, elbette çok cihetlerde dâhilî ve haricî muârızlar var. Eğer bu muârızlarınız hakàik‑ı îmâniye nâmına çıksaydı, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü, bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an'ane‑i İslâmiye ile rûh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren, muhâlif‑i fıtratındaki emre itâat cihetiyle serfürû etse de kalben bağlanmaz.
Hem bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayd altında kalamaz. İstibdâd‑ı mutlaktan, rüşvet‑i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatin çok hüccetleri, çok misâlleri var. Kısa kesip, sizin zekâvetinize havâle ediyorum.
Bu asrın, Kur'ân’a şiddet‑i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusurlarını üç‑dört adamlara verip, şimdiye kadar umumî harb vesâir inkılâbların icbarıyla yapılan tahribâtları – hususan an'ane‑i diniye hakkında – tamire çalışsanız; hem size istikbâlde çok büyük bir şeref ve âhirette büyük kusurâtlarınıza keffâret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek, milliyet‑perver, hamiyet‑perver nâmına müstehak olursunuz.
Râbian: Mâdem, ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz ve mâdem o kat'î ölüm, ehl‑i dalâlet için i'dâm‑ı ebedîdir. Yüzbin cem'iyetçilik ve dünya‑perestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez. Ve mâdem Kur'ân, o i'dâm‑ı ebedîyi, ehl‑i îmân için terhis tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbât eden Risale‑i Nur elinize geçmiş ve yirmi seneden beri hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz O’na karşı çıkamıyor, bil'akis, dikkat eden feylesofları îmâna getiriyor. Ve bu on iki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemâdan mürekkeb ehl‑i vukûfunuz, Risale‑i Nuru tahsin ve tasdik ve takdir edip, îmân hakkındaki hüccetlerine i'tirâz edememişler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararı olmamakla beraber, hücum eden dehşetli cereyanlara karşı, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî olduğuna, Türk milleti’nden, hususan, mekteb görmüş gençlerden yüzbin şâhid gösterebilirim.
632
Elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak ehemmiyetli bir vazifenizdir. Siz, dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz; bir parça da, âhiret hesabına konuşan benim gibi kabir kapısında, vatandaşların hâline ağlayan bir bîçâreyi dinlemek lâzımdır.
Bu istid'a, yirmi seneden beri hiç müracaat etmediğim hâlde, bir hiddet zamanında, bir defa olarak, beni tâzib eden Dâhiliye Vekili Hilmi’ye hitâben yazılmış; berây‑ı ma'lûmât Afyon Emniyet Müdürü’ne gönderilmiş. Mânâsız, lüzumsuz dört‑beş defa bana sıkıntı verdiler; “Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış!” diye, resmen beni karakola çağırdılar. Ben de dedim: “Böylelere müracaat edilmez; yirmi sene sükûtum haklı imiş.”
Ey Emirdağı Hükûmeti ve Zâbıtası! Bu hasbihâli bir sene evvel yazmıştım; fakat vermedim, sakladım. Şimdi beş cihetle kanunsuz beni hususî ikametgâhımda bir hizmetçiden men' ve müdâhale etmeleri gibi, dünyada emsâlsiz bir tarzda beni istibdâd‑ı mutlak altına alıyorlar. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhâr ediyorum.
633
Vaziyetime ve Zâlimlerin İşkencelerine Ait Birkaç Maddeyi Beyân Edeceğim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Bu Fânî Dünyada Hamiyetli ve Ciddi Bir Arkadaşım!
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtların benim bu işkenceli ve mazlumiyet hâletimde şefkatkârâne ciddi alâkadarlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım ve âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.
Sâniyen: Mesleğime ve Risale‑i Nurdan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur‑u hayatıma da münâfî olarak, sırf senin hatırın ve merak ettiğin ve bu defaki uzun mektûbun için, vaziyetime ve zâlimlerin işkencelerine ait birkaç maddeyi beyân edeceğim.
Birincisi: Otuz sene evvel Dâru'l‑Hikmet’te âzâ iken bir gün arkadaşımızdan ve Dâru'l‑Hikmet âzâsından Seyyid Sa'deddin Paşa dedi ki:
Kat'î bir vâsıta ile haber aldım; kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi senin bir eserini okumuş, demişler ki: “Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi yani zındıkayı (dinsizliği) bu millete kabûl ettiremeyeceğiz‥ bunun vücûdunu kaldırmalıyız!” diye, senin i'dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et.
Ben de: “Tevekkeltü Alallâh, ecel birdir, tağayyür etmez.” dedim.
İşte bu komite otuz sene belki kırk seneden beri hem tevessü' etti, hem benimle mücâdelede herbir desîseyi isti'mâl etti. İki defa imha için hapse ve onbir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar. En son dehşetli plânları, sâbık Dâhiliye Vekili’ni ve Afyon’un sâbık Vâlisini ve Emirdağı’nın sâbık Kaymakam Vekilini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde isti'mâl etmeleridir.
Benim gibi zaîf, ihtiyar, merdüm‑giriz, fakir, garîb, hizmete çok muhtaç bir bîçâreye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki; bir memur bana selâm etse, haber aldıkları vakit değiştirdikleri için, câsusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde, inâyet ve hıfz‑ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence ve bu tazyîk beni onlara dehàlete mecbur etmedi.
634
…………………
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme ellerinde tedkik edilen bütün Risale‑i Nur eczâlarında kanunca bir vesile bulamayıp (Hâşiye) bizi ve Risale‑i Nuru berâet ettirdikten sonra, zındıka komitesi, münâfık bazı memurları vesile ederek, merkez‑i hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf‑ı kanun olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps‑i münferid ve tecrid‑i mutlak mânâsında beni Emirdağı’na gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar.
Birisi: Eskiden beri ihaneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip, bir mes'ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat, inâyet‑i İlâhiye ile Nur şâkirdlerinin duâları, tiryâk gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı. O maddî ve manevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde; damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdiyen tarassudlarla, herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu.
Fakat birden kalbime ihtar edildi ki, bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın! Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve manevî Cehennemlere ma'rûz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı – aklı varsa – dünyada da kaldıkça geberinceye kadar vicdân azâbı ve i'dâm‑ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım, “Allah ıslah etsin!” dedim.
635
Hem, bu azâb ve işkenceler pek büyük sevâb kazandırmakla beraber, Risale‑i Nur Şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum. Ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
Dördüncüsü: Senin mektûbunda, benim istirahatimi ve eğer iktidarım olsa benim Şam ve Hicaz tarafına gitmeme dair sizin hükûmet‑i hâzıraya müracaat maddesi ise…
Evvelâ: Biz, îmânı kurtarmak ve Kur'ân’a hizmet için Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en ziyâde burada ihtiyaç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıklara mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmağa – Kur'ân’dan aldığım dersle – karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını, mektûbunuzda, “Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz; tarihlerde hürmetle yâdedilecektiniz!” diye yazıyorsunuz.
Azîz, dikkatli kardeşim; biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn‑ü zan ve ikram ve tahsinlerinden, mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan, acîb bir riyâkârlık olan şöhret‑perestlik ve câzibedâr bir hodfürûşluk olan tarihlere şa'şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur’un bir esâsı ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bil'akis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur'ânın feyzinden gelen ve i'câz‑ı manevîsinin lemeâtı olan ve hakikatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risale‑i Nurun revâcını ve herkesin O’na ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve O’nun pek zâhir manevî kerâmâtını ve îmân noktasında, zındıkanın bütün dinsizliklerini mağlûb ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz.
636
Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz'î bir maddeyi hâşiye olarak beyân ediyorum:
Mâdem Receb Bey ve Kara Kâzım, seninle dost ve zannımca Eski Said’le de münâsebetleri var, onlardan iyilik istemek değil, belki bana karşı, selefleri gibi mânâsız, lüzumsuz tazyîk ve zulme meydân vermesinler. Hakikaten buranın maddî ve manevî havasıyla imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkametgâhımı, hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de; komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir hâlde hayatımı geçiriyorum. Bazen bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter! Zâten iki sene mahkemelerin tedkîkàtıyla ve aleyhimdeki münâfıkların plânları akîm kalmasıyla kat'iyyen tebeyyün etmiş ki; şahsımda ve Nurlarda, bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sâhib olsam, belki tebdil‑i hava için mu'tedil havası bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsâadekâr bir iş'âr olsa münâsib olur.
Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
637
Neden Makamı ve Kemâlâtı Şahsına Kabûl Etmiyorsun?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Maddî ve manevî bir suâl münâsebetiyle hâtıra gelen bir cevaptır.
Deniliyor ki: Neden Nur Şâkirdlerinin kuvvetli hüsn‑ü zanları ve kat'î kanâatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makamı ve kemâlâtı şahsına kabûl etmiyorsun? Yalnız Risale‑i Nura verip, kendini çok kusurlu bir hàdim gösteriyorsun?
Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale‑i Nurun öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinâd noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, isti'dâda ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi müellifin kàbiliyetine bakıp, makbûliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydânda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve manevî düşmanlarını teslîme mecbur ediyor.
Eğer şahsiyetim O’na ehemmiyetli bir nokta‑i istinâd olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Hâlbuki o düşmanlar, dîvâneliklerinden, yine her nev'i desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmağa çalıştıkları hâlde Nurların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaîf ve yeni müştâkları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.
Bu hakikat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn‑ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn‑ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçâre kardeşlerine verdiği makam‑ı uhrevî, hakîki, dinî makam ise; Mektûbat’ta, İkinci Mektûb’un âhirindeki kaideye göre, “Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemâlâtı, eğer hâşâ! Ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabûl etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sâhibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir…
638
Bir şey daha kaldı ki; dünya cihetinde hakàik‑ı îmâniyenin neşrindeki vazifedâr, makam sâhibi olsa, daha iyi te'sir eder denilebilir. Bunda da iki mâni var.
Birisi: Farazâ velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahâbeler gibi izhâr ve da'vâ edemezler; onlara kıyâs edilmez.
İkinci Mâni: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sâhib olsa, Nurlara ve hakàik‑ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir.
Fakat bir nokta var ki, mûcib‑i şükrândır; ehl‑i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatleri bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp, mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkìs etmekle meşgul oluyorlar. Bazı müteassıb enâniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar; güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'ân güneşinin menba'ından nurları alıyor.
Said Nursî
639
Toprak Altına Girmek ve Kucağına Sığınmak ve O Hakîki ve Dâimî ve Manevî Çiçekleri Seyretmek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu şa'şaalı baharın çiçeklerini temâşâ etmek için, araba ile bir‑iki saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda, bütün çiçekli otlar, âdetin fevkınde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbihât edip, lisân‑ı hâl ile Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin san'atını takdir ve alkışlıyorlar gibi hakkalyakìn hissettiğimden; hayat‑ı dünyeviyeye müştâk hissiyatım ve gâfil ve tahammülsüz nefsim, bu hâlden istifade ederek, dünyadan nefret ve hastalıklı ve sıkıntılı hayattan usanmak ve Berzaha gitmeye ve oradaki yüzde doksan dostlarını görmeye iştiyak cihetinde karar veren kalbime ve fânîde bâkî zevk arayan nefsime i'tirâz geldi.
Birden “hissiyata da, damarlara da sirâyet eden îmân nuru, o i'tirâza karşı gösterdi ki; mâdem toprak, bu kadar cemâl ve rahmet ve hayat ve zînetlere, maddî cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin perdesidir‥ ve içine giren hiçbir şey başıboş kalmıyor, elbette, bütün bu zâhirî ve maddî zînetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemâl ve rahmet ve hayatın manevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının fa'âl bir nev'i toprak perdesinin altında ve arkasındadır. Elbette, bu himâyetli annemiz olan toprak altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakîki ve dâimî ve manevî çiçekleri seyretmek, daha ziyâde sevilir ve iştiyaka lâyıktır.” diye, o kör hissiyatın ve dünya‑perest nefsin i'tirâzını tamamıyla izâle ve def'etti; اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ dünya‑perest nefsime de dedirtti.
Said Nursî
640
Düşmanlarım ve Nefsim, Nurlara Tam İhlâs İle Hizmetime Zarar Gelmesi İçin Zaîf Bir Damarımı Arıyorlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Seksen sene ibâdetli bir ömrü bahtiyarlara kazandıran Ramazan‑ı mübârekte, inşâallâh Nur’un şirket‑i manevîsi o kazanca mazhar olacak. Bayrama kadar elden geldiği kadar, Nurcular ihlâs ile birbirinin duâlarına manevî âmîn demeli ki, birisi o sekseni kazansa, herbiri derecesine göre hissedar olur. En zaîf ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize elbette manevî yardım edersiniz. …
Sâniyen: Nurların erkânlarından bir‑iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber, o hàlis, sâdık zâtlara hastalık noktasında müracaat etmeyip ve ilâçlarını da yemeyip, çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet‑i ihtiyacım ve elemlerin içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dair bahis açmadığımdan endişeli bir merak onlara geldiğinden, sırlı bir hakikati izhâra mecbur oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum.
Onlara dedim ki: Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zaîf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaîf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss‑i nefs-i cisim galebe eder. “Zarûrettir, mecburiyet var.” der, rûh ve kalbi susturur. Doktoru, müstebid bir hâkim gibi yapar. Ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itâate mecbur ediyor. Bu ise, fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.
Hem, gizli düşmanlarım da bu zaîf damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tama' ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zaîf damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler, i'dâmlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Sonra, insanın bir zaîf damarı, derd‑i maîşet ve tama' cihetinde, çok soruşturdular; nihâyetinde o zaîf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki; onların mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukûâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde, resmen, “Ne ile yaşıyor?” diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
641
Sonra, en zaîf bir damar‑ı insaniye olan şân ü şeref ve rütbe noktasında, bana çok elîm bir tarzda, o zaîf damarımı tutmak için, emredilmiş. İhanetler, tahkîrler, damara dokunduracak işkenceler yaptılar, hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat'iyyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünyanın şân ü şerefini, bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfürûşluk biliyoruz. Onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb‑u câh ve şân ü şeref‑i dünyeviyeye, beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihetle dîvâne biliyoruz.
Sonra, bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaîf damar sayılan, fakat hakikat noktasında herkesin makbûlü ve her şahıs onu kazanmağa müştâk olan manevî makam sâhibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o ni'met‑i İlâhiye’yi kendinde bilmektir ki, insanlara, menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat, böyle benlik ve enâniyet ve menfaat‑perestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr‑ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamağa bina edilen hizmet‑i îmâniye, şahsî makam‑ı maneviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın.
İşte bunun içindir ki herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât‑ı rûhiyeyi, Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zaîf damarlarımı tutmağa çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm. Ve gelecek Leyle‑i Kadir, herbir Nurcu hakkında seksenüç sene ibâdetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini, hakikat‑i Leyle-i Kadr’i şefâatçi ederek Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
Kardeşiniz Said Nursî
642
Eski medreselerde beş on seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri, beş on haftada aynı neticeyi temin eder
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev'‑i beşer, bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve istibdâdıyla‥ ve merhametsiz tahribâtıyla‥ ve bir düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle‥ ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle‥ ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla‥ ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle‥ ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla‥ ve ebed‑perest hissiyat‑ı bâkiye ve fıtrî aşk‑ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin; en sert, sağır olan tabiatın, Kur'ânın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin, rû‑yi zeminde pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle‥ ve elbette hiçbir şübhe yok ki:
Şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat‑ı beşerin hakîki sevdiği ve aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak‥ ve elbette hiç şübhe yok ki:
643
Binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde verip, bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işâreten onbinler defa da'vâ edip, haber verip, sarsılmaz kat'î deliller ile şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle, hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi‥ elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânı kabûle çalışan meşhûr hatîbleri ve Din‑i Hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi rû‑yi zeminin kıt'aları ve hükûmetleri Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz! Ve hiçbir şey bu Mu'cize‑i Ekberin yerini tutamaz!…
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur, O Mu'cize‑i Kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbur etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve O’ndan başka me'haz ve merci'i olmayan, bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur, o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalar ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde, Asâ‑yı Mûsa’daki, Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp, nur‑u tevhidi göstermiş.
Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur Şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi, herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes, her mes'elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için, hem ilim, hem mârifetullâh, hem ibâdettir.
Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil, inşâallâh Nur Medreseleri beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek. Ve yirmi senedir ediyor.
644
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat‑ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale‑i Nura, değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
Kardeşlerim, merak etmeyiniz. Ve Nur’un fevkalâde perde altındaki fütûhâtına kanâat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında, bu derece te'sirli intişarını tarih göstermiyor. Hem, tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti, Nurların fevkalâde kuvvetinden korkuyorlar; belki sarsıntı verecek diye, tam takdir ve kabûl etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından telâş ettiklerini, Diyânet Reisi büyük reisle görüşmesinde haber alınmış. Eski gibi hücum yok, belki musâlaha istiyorlar. Fakat, Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, inşâallâh o telâşı, iştiyakla resmen neşrine çevirecek. Hem çok enâniyetliler, eserlerini tervîc etmek için, Nurların meydâna çıkmalarına kıskanmak damarıyla tarafdâr olmuyorlar.
Sâlisen: Risale‑i Nur, hacılarla hariç Âlem‑i İslâma yayılıyor; kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısıyla gönderdiğimiz Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr’ı hey'et‑i ilmiye onbeş gün tedkik etmiş; tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler: “Biz bunu mecmualar hâlinde kısım kısım tab'edelim, hem bunu birden tab'etmeye çok para lâzım.”
Said Nursî
645
İlmin İzzetini Muhâfaza Etmek Beni Baktırmıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Size, hem acîb, hem elîm, hem latîf bir mâcera‑yı hayatımı ve düşmanlarımın hem şeni', hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir şeytan hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve Nur’a karşı isti'mâl edilecek hiçbir silâhları kalmadığını beyân etmeye bir münâsebet geldi. Şöyle ki:
Tarih‑i hayatımı bilenlere ma'lûmdur. Ellibeş sene evvel, ben yirmi yaşlarında iken, Bitlis’te, merhum Vâli Ömer Paşa hânesinde iki sene onun ısrarıyla ve ilme ziyâde hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri iki sene beraber bir hânede kaldığımız hâlde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misâfirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes bendeki hâle hayret ederek bana sordular: “Neden bakmıyorsun?”
Derdim: “İlmin izzetini muhâfaza etmek beni baktırmıyor.”
Hem kırk sene evvel İstanbul’da, Kağıthâne şenliğinin yevm‑i mahsûsunda, Köprü’den tâ Kağıthâne’ye kadar, Haliç’in iki tarafında binler açık‑saçık Rûm ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb'ûs Molla Seyyid Tâhâ ve meb'ûs Hacı İlyas ile beraber bir kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki, Molla Tâhâ ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip, dediler: “Senin bu hâline hayret ettik, hiç bakmadın!”
Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti; elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.”
Hem, bütün tarih‑i hayatımda hediyeleri kabûl etmek ve minnet altına girip, halkın sadaka ve ihsânlarını almaktan çekindiğimi, benim ile arkadaşlık edenler bilirler. Nurların ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniyenin şerefini ve selâmetini himâye etmek için, dünyanın maddî ve ictimâî ve siyâsî bütün ezvâkını ve merakını terkettiğim ve i'dâm gibi ehl‑i garazın bütün tehdidlerine beş para ehemmiyet vermediğim, yirmi sene işkenceli esâretimdeki iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.
646
İşte, yetmişbeş sene devam eden bu düstur‑u hayatım varken, Risale‑i Nurun fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hâtır ve hayâline gelmeyen bir iftira, resmî makamı işgal eden bir adam yaptı. Ve demiş: “Gecede tablalarla baklavalar, fâhişe ve nâmussuzlar yanına gidiyorlar!” Hâlbuki benim kapım gecede, dışarıdan ve içeriden kilitli, sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki, ben, işâ namazından sonra tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabûl etmemişim.
İşte böyle bir iftiraya, bir sefîh ahmak insan, eşek olsa, sonra şeytan olsa buna ihtimal vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti; buradan başka yere Cehennem olup gitti. O’nun, resmiyet cihetiyle beni değil, belki Nurcuları lekedâr etmek için kurduğu plânı ile bu yeni hâdiseyi vesile edip, şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat, hıfz ve himâyet ve inâyet‑i İlâhiye, o plânı da hàrika bir tarzda akîm bıraktı.
Bu beyânla, ben nefsimi tebrie etmiyorum; belki kudsî hizmet‑i îmâniye, o nefsi bütün hevesâtından vazgeçirmiş ve o hizmetteki manevî zevk ona kâfî geliyor, demek istiyorum. Ve Nurcuların, ihtiyat ve dikkate ihtiyaçlarını beyân ediyorum.
Sâniyen: Makine işinde tecrübeli ve muktedir, hususî kâtibi size gönderiyorum; kendim zahmetle yazdığımdan, bundan sonra kısaca yazacağım, gücenmeyiniz.
……………………
Râbian: Bu dakikada Kastamonu Husrev’i Mehmed Feyzi’nin tebrik ve nur fütûhâtının müjdelerini hâvî parlak güzel mektûbunu aldım. Ve o kıymetli kardeşimiz başta olarak, Hilmi, Emin, Beş Kardeşlere, Zehralar, Lütfiyeler, Ulviyeler gibi Nurcu hemşirelerimizin hem leyâli‑i aşerelerini, hem bayramlarını rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Hem Hulûsi’nin, hem Feyzi’nin mektûblarını leffen gönderiyoruz.
Said Nursî
647
Âlem‑i İslâmdan Müjdeli Haberler ve Bismarck’ın Fıkrası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Umum Nurcuların mübârek bayramlarını ve Haccü'l‑Ekberde bulunan Nur Şâkirdleriyle ve Hacdaki Nur tarafdârlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi Âlem‑i İslâmın büyük memleketleri birer devlet‑i İslâmiye şeklinde; Hind’de yüz milyon bir devlet‑i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet‑i İslâmiye ve Arabistan’da dört‑beş hükûmet, bir cemâhîr‑i müttefika gibi, Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem‑i İslâmın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile, bu bayram bize müjde veriyor.
Sâniyen: İstanbul’da, Re'fet Bey’in ve Mustafa Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra dâru'l‑fünûna inkılâb eden harbiye nezâreti ve Bâb‑ı Seraskerî, o muazzam binanın alnında ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا﴾﴿وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا﴾ Hatt‑ı Kur'ân ile o mânidâr Kur'ân âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o Nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt‑ı Kur'âniyeye bir nümûne‑i müsâade ve Risale‑i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nurcularından Ahmed’lerin meşhûr âlim ve akılca ondokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismark’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde diyor ki:
648
“Kur'ânı her cihetle tedkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.”
Ve Peygambere hitâben der:
“Yâ Muhammed! Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, ba'de‑mâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzurunda kemâl‑i hürmetle eğilirim.”
Bismark
diye imzasını atmış. Ve o fıkrasında tahrif ve nesholunan kütüb‑ü münzeleyi ziyâde tenkìs ettiği için, o cümleler yazılmamalı; ben de işâret ettim.
O zât ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve ictimâiyat‑ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması; hem Âlem‑i İslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi; ve ecnebî hükûmetlerin hakàik‑ı Kur'âniyeyi araması; ve garb ve şimâl‑i garbîde Kur'ân lehinde büyük bir cereyan bulunması; hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş:
“Başka kitaplar, hiçbir cihette Kur'ân’a yetişemez. Hakîki söz O’dur, O’nu dinlemeliyiz” diye kat'î karar vermesi; ve Nurların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi, büyük bir fâl‑i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismark ve Mister Karlayl’lar çıkacaklar ve emâreleri de var diye Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz.
649
Risale‑i Nurun Bu Kadar Muârızlarına Mukâbil En Büyük Kuvveti İhlâs Olduğu
Sâniyen: Risale‑i Nurun bu kadar muârızlarına mukâbil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temâs eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikati değiştirir.
Hattâ benim otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebeb; mübârek bir âlim, takib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimi, onun fikrine muhâlif olmasından, tekfir derecesinde tahkîr edip; kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gayet medih ve senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm.
Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim.
O hâlimin neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmibeş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim; ve on sene Harb‑i Umumîye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim; ve yirmiiki sene bu işkenceli esâretimde tarafgirliğe ve siyasete temâs etmemek için ve Nurdaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaâtımdan başka istirahatim için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.
Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i'dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceyle tâzib edenler, Risale‑i Nur ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben, onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki‑üç senede dâhilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temâs etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkaz ettim…
Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o para ile kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyordum. Tâ Risale‑i Nurun ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin… Nurun hakîki şâkirdlerine Nur kâfîdir. Onlar da kanâat etsin başka şereflere veya manevî, maddî menfaatlere gözünü dikmesin.
650
Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil‑i diniyede damarlara dokunacak tarafgirâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hattâ bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Mustafa Oruç kardeşimizin Risale‑i Nurun mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi‥ aynı dakikada ona gayet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbe geldi. Hattâ o Nurdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu, kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahman idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim. Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakikada hatâsını itiraf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu…
Dört‑beş aydan beri bir zât, bana buraya bir gazete gönderiyormuş; ben yeniden haber aldım ki, bana gönderiliyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi bildikleri içindir ki, değil gazete, Nurdan başka hiçbir kitabı, hiçbir mecmuayı kabûl etmediğim gibi, yeni yazıdan hiçbir harf bilmediğim için korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zât, bir mektûb içinde bir sahifesi benimle konuşan bir gazetecinin; fakat dost ve hemşehri bir zâtın mektûbunu gösterdi. Dediler ki: “Çoktan beri senin nâmına bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana söylemedik.” Ben de dedim: “O zâta benim tarafımdan çok selâm ediniz. O dostun eski bildiği Said değişmiş, dünya ile alâkası kesilmiş. Hem hasta, hem hususî mektûbu kardeşime de yazamadığımdan o zât gücenmesin.”
Oradaki umum dostlara, hususan Hâfız Emin ve Hâfız Fahreddin gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrar tebrik ediyoruz.
651
Hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun Haremeyn‑i Şerîfeyn’ce makbûliyetine bir alâmet şudur ki:
Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul’dan aldığı “Zülfikàr” ve “Asâ‑yı Mûsa” ve “Sirâcü'n‑Nur”u – ki Hindistan ulemâsına gönderilecekti – onları alıp, yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine‑i Münevvere’de, Keşmirli gayet meşhûr bir âlim ve Türkçeyi de güzel bilen bir zâta teslîm etmiş. O zât da çok takdir edip kat'î te'minât ile Hindistan ulemâsının merkezine göndereceğini ve Medine‑i Münevvere’ye mahsûs olan mecmualar da yetiştiğini vesâir yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizlili Hâfız Mustafa’ya arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden, hem genç hem Nurcu iki Afyonlu Hacı ve başka hacılar bu müjdeli haberi bana getirdiler. Ve hariçte, Risale‑i Nurun ehemmiyetli revâcını ve makbûliyetini müjdelediler.
Said Nursî
652
İnâyet‑i İlâhiye Bizi Himâye Ettiği ve Dehşetli Zulümlerden Kurtardığı Gibi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Siz hiç merak etmeyiniz. Bu yirmi sene yüzer tecrübe ile, inâyet‑i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, mânâsız ve bütün bütün kanunsuz, dehşetli, gaddârâne zulümden bizi kurtaracağına kat'î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân‑ı İlâhiye’ye ve sevâba mazhar olmakla beraber, pek çok bîçâre ehl‑i îmânın îmânlarına başka bir tarzda, bir kudsî hizmet hükmüne geçtiğini Rahmet‑i İlâhiye’den pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum:
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl‑i vukûfun ve Ankara’nın yedi makàmâtının ve adliyelerin elinde iki sene Risale‑i Nur tedkikle nazardan geçtiği hâlde, ittifakla, hiçbir muhâlif kalmadan hem umum risalelerin berâetine, hem Said’le beraber yetmişbeş arkadaşıyla birlikte berâet edildiği ve bir gün bile ceza verilmediği hâlde, yeniden evrak‑ı muzırra gibi onlara el uzatmak, ne derece kanunsuzdur; zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Dersiniz ki: Berâetten sonra üç buçuk sene Emirdağı’nda münzevî, garîb, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı, zarûrî bir iş olmazsa yanına kabûl etmeyen; ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp daha te'lif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapısının kilidini kırarak yanıma gelip, Arabî evrâdından ve başındaki bir‑iki levha‑i îmâniyeden başka taharrîciler bir şey bulamadıkları hâlde, bu eziyetin ne derece hilâf‑ı kanun olduğunu zerre kadar aklı bulunan anlar!
653
Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şâhidin tasdikiyle, yedi sene İkinci Harb‑i Umumî’yi bilmeyen ve merak edip sormayan; – ki şimdi on senedir aynı o hâlde bulunan – ve yirmibeş seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmiiki sene işkenceli sıkıntılar çektiği hâlde, ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için, bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyâsî gibi (siyâsî entrikacısı gibi) onun menzilini ve inzivagâhını basıp hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı rûhuna vermek, hiçbir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan bu hâle acıyacak.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesi’nde altı ay tedkikten sonra ve sebebi de cem'iyetçilik ve tarîkatçılık olduğu evhâm ve bahânesiyle, büyük bir reisin O’na şahsî garaz ile, O’nun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği hâlde; cem'iyetçilik, tarîkatçılık ve Risale‑i Nur cihetinde berâet ettirip; yalnız Risale‑i Nurun bir küçücük parçası olan “Tesettür Risalesi”ni bahâne ederek, kanunla değil de yalnız kanâat‑ı vicdâniye ile, yüzyirmi şâkird içinde beş‑on şâkirde altı ay ceza verdiler ki, tedkik zamanına kadar dört ay mevkuf, bir buçuk ay da hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem'iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile bütün yirmi senelik “Mektûbat” ve te'lifâtlarını inceden inceye tedkik ile beraber; Ankara’nın Ağır Ceza Mahkemesine beş sandık kitapları gönderdikleri ve iki sene o kitaplar ve mektûblar, Ankara ve Denizli Mahkemesi’nde nazar‑ı tedkikte kaldıkları hâlde; o mahkemeler, ittifakla, cem'iyetçilik ve tarîkatçılık vesâir bahâneleri cihetinde berâet kararı verip; o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ve Said’i, arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde; bir siyâsî cem'iyet nazarıyla ve entrikacı bir siyâsî adam tarzında onu itham etmek ve adliye memurlarını O’nun aleyhinde cem'iyetçilik noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz olduğunu insaniyeti sukùt etmeyen bilir.
Beşincisi: Bir adam ki, hakîki meslek ve meşreb ittihàz ettiği yirmi‑otuz senelik hayatında düstur kabûl ettiği bir hâlin zıddıyla onu itham etmek nev'inden, kanunsuz ve keyfî bu taarruz hâdisesinin mâhiyeti şudur ki:
654
Ben, Risale‑i Nur mesleğinin esâsı olan şefkat itibariyle, bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hattâ bedduâ da edemiyorum. Hattâ en şiddetli ve garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde; değil maddî, belki bedduâ ile de mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyar bîçârelere, veya evlâdı gibi masûmlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört‑beş masûmun hatırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum; bazen de helâl ediyorum.
İşte bu sırr‑ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri hâlde; o bîçâre adamın, ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulunmamakla beraber; yüz cinayeti bulunan bir adam gibi, hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını evrak‑ı muzırra gibi toplamak, acaba dünyada hangi kanun müsâade eder?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle, dünyanın muvakkat şân ü şerefinin ve enâniyetli hodfürûşluk ve şöhret‑perestliğin ne kadar zararlı ve ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu – hadsiz şükrolsun ki – Kur'ân’ın feyziyle anlamış bir adam; o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs‑i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyetle benliği bırakmak ve tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, O’na hizmet veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn‑ü zan ve teveccüh‑ü nâs ve şahsını medih ve senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçması ve hem hàs kardeşlerinin O’nun hakkındaki hüsn‑ü zanlarını reddedip, o hàlis kardeşlerinin hatırlarını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onların, O’nun hakkında medihlerini ve ziyâde hüsn‑ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nura ve dolayısıyla Nur Şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbât ediyor ki:
655
Şahsını beğendirmeye çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde; O’nun rızâsı olmadan bazı dostları, uzak bir yerden O’nun hakkında ziyâde hüsn‑ü zan edip, medhederek bir makam vermesi ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle, acaba hangi kanunla medâr‑ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre ve hasta ve çok ihtiyar ve garîb ve münzevînin odasına, büyük bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak; hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne de bulmamak; acaba dünyada hiçbir kanun ve hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî ve haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel binler diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsa zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, arkadaşlarına yazıp, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız.” dediği ve iki cereyan bu çekinmesinden O’na zarar verdikleri; eskisi evhâmından, yenisi de “Bize yardım etmiyor.” diye O’na çok sıkıntı verdikleri hâlde ve ehl‑i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp, kendi âhiretiyle meşgul olan bir bîçârenin âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmeye hangi kanun müsâade ediyor?
Ve vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme, medâr‑ı mes'ûliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat‑ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîki nokta‑i istinâdı olan Âlem‑i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâde ve takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı, tenkid niyetiyle, Dâhiliye Vekili’nin emriyle üç ay tedkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymetdâr eser” diye, Diyânet Kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa gibi Nur eczâlarını, evrak‑ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf müsâade eder mi?…
656
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra serbestiyet verildiği vakit, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek; gurbeti, kimsesizliği tercih edip – tâ ki, dünya ve hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin – ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp odasında yalnız oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek gibi bir hâlet‑i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle ve yüzbinler kıymetdâr Türk zâtların tasdikiyle, bir dindar, müttakì Türk’ü lâkayd çok Kürdlere tercih eden; hattâ mahkemede, Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan Türk kardeşlerini, yüz Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle ve âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedîd düşmanına karşı menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayarak bedduâyı dahi etmeyen bir adam hakkında, resmî lisânla, ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek için, “O Kürd’dür, siz Türk’sünüz; O Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz.” deyip, halkları ürkütüp ondan çekindirmeye hangi maslahat, hangi kanun müsâade eder?
Dokuzuncusu: Çok mühimdir, kuvvetlidir; fakat siyasete temâsı için, sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da, hiçbir kanun müsâade etmediği ve hiçbir maslahat bulunmadığı hâlde, sırf mânâsız evhâmdan ve bir habbeyi kubbeler yapmaktan ibaret, hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Buna da mesleğimizce bakamadığımız siyasete temâs etmemek için sükût ederek, böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ deriz.
Said Nursî
657
Bir Habbeyi, Evhâm Yüzünden Çok Kubbeler Yaptıklarını Öğrendik
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli mecmualarını Mekke‑i Mükerreme’ye götürüp, gayet büyük bir Hindli âlim Ahmed Ali Şimşirî’ye teslîm edip, hem Hintçeye tercüme etmeye ve hem de Hind’e göndermeye te'minât alan Nur’un ehemmiyetli kahramanlarından kardeşimiz Hâfız Mustafa’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es'adekallâh deriz. Medresetü'z‑Zehrâ, Mekke‑i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin.
Sâniyen: Bu defaki hâdisede, bir habbeyi, evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur:
Dâhiliye Vekili’nin emriyle, gece içinde Afyon Vâlisi, Emniyet Müdürü’yle buraya gelip, gecede menzilimi basmak istemişler; müddeiumumî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip, en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta'yin edip, kilidimi kırıp füc'eten baskın vermeleri; hem aynı gün (Hâşiye) faytonla çıktığım vakit, burada emsâli vukû' bulmayan bir şekilde beş tayyare pek aşağıda uçup, benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki‑üç defa dönmeleri; ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken, aşağıda uçan beş tayyarenin bir şey arıyor gibi döndüklerini gördük, anladık ki, bizi arıyorlar. Yine, aynen evvelki gün gibi o beş tayyare, etrafımızda kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış.
Burada, böyle mânâsız evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü'z‑Zehrâ’nın kahramanlarına, buraya nisbeten, bu üç senede, on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
Said Nursî
658