Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
587

Adliye Vekiliyle ve Risale‑i Nurla Alâkadar Mahkemelerin Hâkimleriyle Bir Hasbihâl

Kendi Kendime Hasbihâl Nâmındaki Parçaya Lâhika Olarak Adliye Vekiliyle ve Risale‑i Nurla Alâkadar Mahkemelerin Hâkimleriyle Bir Hasbihâldir
Efendiler; siz, ne için sebebsiz bizimle ve Risale‑i Nurla uğraşıyorsunuz? Kat'iyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale‑i Nur, sizinle değil mübâreze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü: Risale‑i Nur ve hakîki şâkirdleri, elli sene sonra gelen nesl‑i âtîye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar. Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz‑ı muhâl olarak o saâdet ve selâmet hizmeti bir mübâreze olsa da, kabirde toprak olmağa yüz tutanları alâkadar etmemek gerektir.
Evet, hürriyetçilerin ahlâk‑ı ictimâiyede ve dinde ve seciye‑i milliyede bir derece lâübâlîlik göstermeleriyle, yirmi‑otuz sene sonra; dince, ahlâkça, nâmusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, nâmuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl‑i âtîsi, seciye‑i diniye ve ahlâk‑ı ictimâiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedâkâr millet, bütün rûh u canıyla Kur'ânın hizmetinde emsâlsiz kahramanlık gösterdikleri hâlde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedâr, belki mahvedecek bir kısım nesl‑i âtînin eline elbette Risale‑i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukùttan kurtarmak en büyük bir vazife‑i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.
Evet efendiler! Gerçi Risale‑i Nur sırf âhirete bakar; gayesi Rızâ‑yı İlâhî ve îmânı kurtarmak ve şâkirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm‑ı ebedîden ve ebedî haps‑i münferitten kurtarmaya çalışmaktır, fakat, dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl‑i âtînin bîçâreler kısmını dalâlet‑i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü, bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalâlet‑i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
588
Evet, eski terbiye‑i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydânda varken ve an'anât‑ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği hâlde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs‑i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrîsi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen men'ettiği gibi; Risale‑i Nuru, hem şâkirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübâreze, ne meşguliyet yok.
Mâdem hakikat budur, adliyelerin, değil beni ve onları itham etmek; belki, Risale‑i Nuru ve şâkirdlerini himâye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü, onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhâfaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakîki düşmanları Risale‑i Nura hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adâletsizliğe sevkediyorlar. Küçücük iki nümûnesini beyân ediyorum.
Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan, selâm‑kelâmdan ibaret ve Arabî bir risalenin fiatı olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; Isparta’da tab' masrafını veren o nüshalar sâhibine verilsin.” diye mektûbu yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verip; hem vâsıta olan adamı taharrî etti. Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektûbu, hem altı ay zarfında bir tek âdi muhâbereyi bu kadar büyük bir mes'ele sûretine getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz.
İkinci nümûne: Benim gibi garîb, ihtiyar ve zaîf ve berâet etmiş bir misâfire, herkesi, hattâ hizmetçilerini resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini perîşan bir vaziyete sokmak bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet‑i milliyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhûm bir zarara dağ gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, kimin ile görüşüyor ve yanına kim gidiyor?” diye herkese bir telâş vermek, hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acîb hâlete elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise, bu iki madde gibi, muttali' olanlara hayret veren çok maddeler var
589
Efendiler! Dalâlet ve fenâlıklar cehâletten gelse, def'etmesi kolaydır. Fakat, fenden, ilimden gelen dalâletin izâlesi çok müşküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izâle etmeye ve nesl‑i âtîden o belâya düşen kısmını kurtarmaya, karşılarında dayanmaya Risale‑i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risale‑i Nurun bu kıymette olduğuna delil şudur ki: Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan muârızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiçbirisi, Risale‑i Nura karşı çıkmamış ve cerhedememiş ve çıkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez‑i hükûmet ehl‑i vukûfu, yüz kitaptan ibaret eczâlarında, bizi mes'ûl edecek bir tek madde bulamamalarıdır. Ve binler ehl‑i dikkat olan Risale‑i Nur şâkirdlerine kanâat‑ı kat'iyye veren İşârât‑ı Kur'âniye ve ihbarât‑ı gaybiye-i Aleviye ve Gavsiyenin, bu asırda Risale‑i Nurun ehemmiyetine ve makbûliyetine imza basmalarıdır.
Evet, adliyeler, hukukları muhâfaza etmek ve haksızları tecâvüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale‑i Nurun yüz risalesi, yirmi senede, yüz bin adamın saâdetlerine hizmet ettiği sâbit olmakla beraber; on seneden beri, iki mahkeme ve merkez‑i hükûmet ve birkaç vilâyetin zâbıtaları ve Denizli Mahkemesi münâsebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr‑ı mahrem evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mûcib‑i ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale‑i Nurun bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdi evraklar gibi müsâdere ederek, millete ve takviye‑i îmâna muhtaç bîçârelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdi bir adamın cüz'î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mâhiyetine ve adâletin hakikatine hiçbir cihetle yakışmaz, diye size hatırlatıyoruz.
Doktor Duzi’nin vesâir zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale‑i Nura ilişmek, gadab‑ı İlâhînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz.
Cenâb‑ı Hak, size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn
Gayr‑ı resmî, fakat tecrid‑i mutlakta Said Nursî
590

Bu İstid'a Üç Makàmâta Gönderilmiştir Oradaki Kardeşlerime Bir Me'haz Olmak İçin Gönderildi

Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvâsını dinlemenizi istiyorum!
Hürriyetin en geniş sûretini veren cumhûriyet hükûmetinde herbir hürriyetten men'edilmekle beraber, düşmanlarım, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet‑i vicdân ve hürriyet‑i fikr-i ilmiyeyi te'min eden cumhûriyet hükûmeti ya beni tam himâye edip, garazkâr, evhâmlı düşmanlarımı sustursun veyâhut bana, düşmanlarım gibi hürriyet‑i kalem verip, müdafaâtıma yasak demesin.
Çünkü, resmen, perde altında her muhâbereden men'im için postahânelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbihât verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muârızlarım fırsat bulup, tam mahkeme‑i temyizin berâetimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl‑i vukûfun tahsin ettikleri kitaplarımı almayı beklerken, o düşmanlarım, hiç münâsebetim olmayan bir‑iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir‑iki ehl‑i vukûfun eline geçirip, aleyhimde fenâ bir rapor hazırladıklarını işittim, daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben hükûmet‑i cumhûriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in sırr‑ı hakikatiyle ve i'câzının tılsımıyla, benim ve Risale‑i Nurun programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye‑i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün i'dâm‑ı ebedîsinden îmân‑ı tahkîkî ile bîçâreleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nev'i anarşilikten muhâfaza etmektir.
591
İşte Risale‑i Nur, üç ehl‑i vukûf hey'etinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği hâlde, bu iki vazife‑i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüzotuz Risale‑i Nur meydânda cerhedilmez bir hüccettir.
Evet, mahkemece da'vâ ettiğim ve benimle münâsebetdâr bütün dostlarımın tasdiki altında, yirmi seneden beri hiç müracaat etmeyen ve on seneden beri hükûmetin erkânlarını birkaçı müstesnâ olarak bilmeyen ve dört seneden beri dünya harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merak etmeyen bu bîçâre mazlum Said, hiç imkânı var ki, ehl‑i siyasetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun Eğer zerre mikdar bulunsaydı; Karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek?” diye soruşturacaktı, merak edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti. En elîm cüz'î bir hâdise şudur ki:
Bir tecrid‑i mutlak içinde her muhâbereden kesilmiş vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahâne bulunuz ki; beni hapse alsınlar, bu azâbdan kurtulayım.” diye bazı dostlarıma bir gizli mektûb elden göndermiştim. benim hayatımın sermâyesi ve neticesi ve gayet zînetli bir sûrette tezyîn edilmiş Risale‑i Nurdan, Denizli’de mahkemede bulunan kitaplarıma yakın olayım ve teslîm almaya çalışayım. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl‑i vukûftan bir tek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektûbumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş.
Beni hapislere sokan muârızlarımın bir bahâneleri de o mahkemede ondan berâet kazandığım Tarîkatçılık”tır. Hâlbuki, Risale‑i Nurda dâima da'vâ edip demişim: Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e gidenler çoktur, îmânsız Cennet’e giden yoktur.” diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hânem yok ki Nerede tekkem olacak?… Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki; çıksın desin: Bana tarîkat dersi vermiş.” ve mahkemeler ve zâbıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarîkatların hakikatlerini ilmen beyân eden Telvihât Risalesi var ki, bir ders‑i hakikattir ve yüksek bir ders‑i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.
592
Hürriyet‑i vicdânı esâs tutan hükûmet‑i cumhûriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdâdının rûhları bağlandığı bir hakikate ve onun yolunda dünyaya meydân okudukları ve îmân‑ı tahkîkîyi gâlibâne felsefeye karşı isbât eden bir eseri ve hàdimlerini himâye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa, o zaîf hàdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını O’na saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhûriyetin düsturları müsâade etmez Cumhûriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım.
Evet ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ derim.
593

Dâhilde ve Hariçte Bulunan Cereyanlara ve Siyasetli Cemâatlere Alâka Göstermemek

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hem manevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suâle mecburiyet tahtında bir cevaptır.
Suâl: Neden, ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemâatlere hiçbir alâka peydâ etmiyorsun? Ve Risale‑i Nur ve şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temâstan men'ediyorsun?‥ Hâlbuki, eğer temâs etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale‑i Nur dâiresine girip, parlak hakikatlerini neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın.
Elcevab: Bu alâkasızlık ve ictinâbın en ehemmiyetli sebebi, mesleğimizin esâsı olan İhlâs bizi men'ediyor. Çünkü: Bu gaflet zamanında, hususan tarafgirâne mefkûreler sâhibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da, o dünyevî mesleğe bir nev'i âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki, hakàik‑ı îmâniye ve Hizmet‑i Nuriye-i Kudsiye, kâinâtta hiçbir şeye âlet olamaz. Rızâ‑yı İlâhîden başka bir gayesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyanların tarafgirâne çarpışmaları hengâmında bu sırr‑ı ihlâsı muhâfaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inâyet ve tevfik‑i İlâhiye’ye dayanmaktır.
594
İctinâbımızın çok sebeblerinden bir sebebi de; Risale‑i Nurun dört esâsından birisi olan Şefkat etmek”, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى Yani: Birisinin hatâsıyla, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz, cezaya müstehak olmaz olan düstur‑u İrâde-i İlâhiye’ye karşı, bu zamanda ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedîd bir zulüm ile mukàbele eder. Tarafgirlik hissiyle, bir cânînin hatâsıyla değil yalnız akrabasına, belki tarafdârlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir masûmun hakkı, yüz cânî için fedâ edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masûmu birkaç cânî için zararlara sokar. Meselâ: Hatâlı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyar vâlide ve pederi ve masûm çoluk‑çocukları ezmek, perîşan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esâsına zıttır. Müslümanlar içinde tarafgirâne cereyanlar yüzünden, böyle masûmlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir.
Cihad, dinî de olsa, kâfirlerin çoluk‑çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganîmet olabilir; Müslümanlar, onları kendi mâlikiyetine dâhil edebilir. Fakat İslâm dâiresinde birisi dinsiz olsa, çoluk‑çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez; hukukuna müdâhale edilmez. Çünkü o masûmlar, İslâmiyet râbıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslâmiyet’le ve Cemâat‑i İslâmiye ile bağlıdır. Fakat, kâfirin çocukları, gerçi ehl‑i necâttırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tâbi ve alâkadar olmasından, cihad darbesinde o masûmlar memlûk ve esir olabilirler.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle‑i Mi'râcınızı tebrik ederim. Merhum Hacı İbrahim’in, Re'fet Bey gibi müteallikàtlarına benim tarafımdan tâziye edip, deyiniz ki: O merhum, Risale‑i Nur Talebeleri dâiresi içindedir; dâima onlara olan duâlara mazhardır. Biz de hususî O’na duâ ederiz.”
Said Nursî
595

Dünyevî Merak‑âver Mes'elelere Bakıp, Vazife‑i Bâkiyenizde Fütûr Getirmeyiniz

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bir suâle mecburî cevabın tetimmesidir.
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd‑i maîşet meşgalesi hengâmı ve şühûr‑u selâsenin çok sevâblı ibâdet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle; gayet kuvvetli bir metânet ve vazife‑i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale‑i Nurun hizmeti zararına bir atâlet bir fütûr ve tevakkuf başlar.
Azîz kardeşlerim, siz kat'î biliniz ki: Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin meşgul oldukları vazife, rû‑yi zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dünyevî merak‑âver mes'elelere bakıp, vazife‑i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Mes'elesini çok defa okuyunuz, kuvve‑i maneviyeniz kırılmasın.
Evet, ehl‑i dünyanın bütün muazzam mes'eleleri; fânî hayatta zâlimâne olan düstur‑u cidâl dâiresinde; gaddârâne, merhametsiz ve mukaddesât‑ı diniyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader‑i İlâhî, onların o cinayetleri içinde, onlara bir manevî Cehennem veriyor. Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin çalıştıkları ve vazifedâr oldukları; fânî hayata bedel, bâkî hayata perde olan ölümü ve hayat‑ı dünyeviyenin perestişkârlarına gayet dehşetli ecel cellâdının, hayat‑ı ebediyeye birer perde ve ehl‑i îmânın saâdet‑i ebediyelerine birer vesile olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbât etmektedir. Şimdiye kadar o hakikati göstermişiz.
596
Elhâsıl: Ehl‑i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı Nur‑u Kur'ân ile cidâldeyiz. Onların en büyük mes'elesi muvakkat olduğu için bizim mes'elemizin en küçüğüne bekàya baktığı için mukâbil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük mes'elelerini merakla takib ediyoruz?‥
Bu âyet ﴿لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ve usûl‑ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ yani: Başkasının dalâleti sizin hidayetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayasınız…” Düsturun mânâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz.”
Mâdem bu âyet, bu düstur; bizi zarara bilerek râzı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyanî bilip, vaktimizi zâyi' etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nev'i nurânî müdafaadır.
Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi:
Risale‑i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında boşboğazlığı münâsebetiyle bir‑iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevab verdi. Kalben, yazık dedim, bu vazife‑i nuriyede zararı olacak.” Sonra şiddetle îkaz ettim. اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyâkatini selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister.
(Beşinci Şuâ’nın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.)
Said Nursî
597

Bizler, Kusurumuzu Görene ve Bize Bildirene, Fakat Hakikat Olmak Şartıyla, Minnetdâr Oluyoruz

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
……………………
Hem, bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale‑i Nur, Kur'ânın malıdır. Benim ne haddim var ki, sâhib olayım; ki, kusurlarım O’na sirâyet etsin. Belki, o Nur’un kusurlu bir hàdimi ve o elmas mücevherât dükkânının bir dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim O’na sirâyet edemez, O’na dokunamaz.
Zâten Risale‑i Nurun bize verdiği ders de, hakikat‑i ihlâs ve terk‑i enâniyet ve dâima kendini kusurlu bilmek ve hodfürûşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini ehl‑i îmâna gösteriyoruz.
Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene, fakat hakikat olmak şartıyla, minnetdâr oluyoruz; Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz. Kusurumuzu fakat garaz ve inâd olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla kabûl edip minnetdâr oluyoruz.
598

Kerâmet İzhâr Edilmez Diye Hafif Bir Tenkide Mukâbil Müdafaâtım

Azîz Kardeşlerim! Müdafaâtımda onlara cevaben demiştim ki:
Onlar, bana ait değil. Ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değil; belki Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'alarıdır ki, hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurda, kerâmetler şeklini alarak, şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek için, ikramât‑ı İlâhiye nev'indendir. İkramın izhârı bir şükürdür; câizdir, hem makbûldür.”
Şimdi, ehemmiyetli bir sebebe binâen, bu cevabı bir parça izâh edeceğim ve Ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidât yapıyorum.” diye suâl edildi.
Elcevab: Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyede bu zamanda binler tahribâtçılara mukâbil yüzbinler tamiratçısı bulunmak lâzım gelirken; hem, benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmasına ihtiyaç varken; değil çekinmek ve temâs etmemek, belki, millet ve ehl‑i idarenin, takdir ile ve teşvik ile yardım ve temâs etmesi zarûrî iken; ve o hizmet‑i îmâniye hayat‑ı bâkiyeye baktığı için, hayat‑ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek ehl‑i îmâna vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
Beni, herşeyden ve temâstan ve yardımcılardan men'etmekle beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale‑i Nurdan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bir bîçâreye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyîklerden, maddî bir hastalık nev'inden, insanlar ile temâs ve ihtilâttan çekilmeye mecbur olmak; hem, o derece te'sirli bir tarzda halkları ürkütmek ki en ziyâde merbût görülen bazı dostları, bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmekle kuvve‑i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde, bütün o mânilere karşı Risale‑i Nur Şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerinin takviyesine medâr ikramât‑ı İlâhiye’yi beyân ederek, Risale‑i Nur etrafında manevî bir tahşidât yaptırmak ve Risale‑i Nur kendi kendine, tek başıyla, başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış.
599
Yoksa, hâşâ! Kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfürûşluk etmek ise, Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh, Risale‑i Nur kendi kendini hem müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma'nen müdafaa edip, kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.

Bir Hiss‑i Kable'l‑vukû' İle, O Ni'met‑i İlâhiye’ye Karşı Teşekkürlerini Temeddüh Sûretinde Göstermişler

Azîz Kardeşlerim! Risale‑i Nurun zuhûrundan kırk sene evvel geniş bir hiss‑i kable'l-vukû', acîb bir tarzda; hem bende, hem bizim köyde, hem nahiyemizde tezâhür ettiğine şimdi bir ihtar‑ı manevî ile kat'î kanâatim gelmiş. Şefîk ve kardeşim Abdülmecîd gibi eski talebelerime bu sırrı fâşetmek isterdim. Şimdi, Cenâb‑ı Hak sizlerde çok Abdülmecîdleri ve çok Abdurrahmanları verdiği için, size beyân ediyorum.
Ben, on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ bazen temeddüh sûretinde bir hâletim vardı. İstemediğim hâlde, pek büyük bir ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: Senin, beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârâne, hususan cesârette çok fazla gösterişin ne içindir?” Bilmiyordum, hayret içinde idim.
Bir‑iki aydır, o hayrete cevab verildi ki; Risale‑i Nur, kable'l‑vukû' kendini ihsâs ediyordu. Sen, âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss‑i kable'l-vukû' ile hissedip hodfürûşluk ederdin.
Bizim Nurs Köyümüz ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesârette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler. Güyâ büyük bir memleketi fetheder gibi, kahramanâne bir tavır almak istiyordular. Ben, hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim.
600
Şimdi hakîki bir ihtar ile bildim ki: O masûm Nurslu insanlar (Nurs Karyesi) Risale‑i Nurun nuruyla büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nahiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyünü ehemmiyetli tanıyacak diye bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, o ni'met‑i İlâhiye’ye karşı teşekkürlerini temeddüh sûretinde göstermişler. .…‥
…‥ Sizi, eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâdem Abdülmecîd ve Abdurrahmanlar bildiğimden bu mahrem sırrı size açtım.
Evet, ben, yirmidört saat evvel hassâsiyetimle ve a'sâbımın rutûbetten te'siriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi aynen öyle de; ben ve köyüm ve nahiyem, kırkdört sene evvel Risale‑i Nurdaki rahmet yağmurunu bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissetmişiz demektir.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve duâ ederiz. Duâlarınızı ricâ ederiz.
Said Nursî

Büyük Bir Makamda Bir Kumandan ve Ehemmiyetli Bir Zâtın, Ehemmiyetli Mektûbuna Mecburî Bir Cevaptır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bilmukabele, biz de Ramazanınızı tebrik ediyoruz. Rüyalarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb‑ı Hak sizi büyük ihsânlara mazhar eyliyecek, diye bir işârettir.
601
Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazife, îmânı kurtarmaktır, başkaların îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu', mahviyet ve terk‑i enâniyet, bu zamanda ehl‑i hakikate lâzım ve elzemdir. Çünkü, bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfürûşluktan ileri geldiğinden; ehl‑i hak ve hakikat, mahviyetkârâne dâima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibi, ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir tâbiri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir. Risale‑i Nur eczâlarında tarîkat hakikatine dair Telvihât‑ı Tis'a nâmındaki risaleyi elde edip bakınız.
Hem, zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakikatli zâtlar Risale‑i Nur dâiresine giriniz. Çünkü; bu asırda Risale‑i Nur, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hattâ iki seneden beri büyük makàmâtlar ve adliyeler, tedkîkàt neticesinde, Risale‑i Nurun serbestiyetini tasdik ve mahrem ve gayr‑ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.
Risale‑i Nurun mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi; pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda bir mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniye olduğunu isbât eder. O dâirenin haricinde ekseriyetle bu memlekette ve hususî ve cüz'î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbane perde altında veya bid'alara müsâmaha sûretinde veya te'vilât ile bin nev'i tahrifat içinde hizmet‑i diniye tam olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tam bir ihlâs ve tam bir mahviyetle, sebatkârâne Risale‑i Nura şâkird ol. binler, belki yüzbinler şâkirdlerin şirket‑i maneviye-i uhreviyelerine hissedar ol. senin hayırların, iyiliklerin cüz'iyetten çıkıp küllîleşsin; Âhirette tam kârlı bir ticâret olsun.
Said Nursî
602

Yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Mübârek, Çok Kıymetdâr, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Elhamdülillâh, bu sene Isparta’daki talebelerinizi dünyevî meşâğil daha çok gaflete sokmadı. Hizmet‑i Nuriyedeki gayretlerimiz ciddi bir sûrette devam ediyor. Herbirimizin kalblerimizdeki Nur’a karşı incizab, sîmâlarımızda okunuyor. Sanki bu talebelerinizin kalbleri sevinçle doludur.
Evet sevgili Üstadımız, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyâkatsizliğimiz, hiçliğimiz ile beraber sâfiyâne istihdam edildiğimiz bu Hizmet‑i Nuriyede bedî' bir Üstada hem talebe, hem kâtib, hem muhâtab, hem nâşir, hem mücâhid, hem halka nâsih, hem Hakka âbid olmak gibi cihan‑değer güzelliklerin hepsini birden bize veren Hazret‑i Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Ve bu yapmak istediğimiz şükürler dahi, Hàlık’ımızın fazlı ile kalbimize gelen bir ihsân olduğunu tahattur eden biz talebelerinizin kalblerini sürûr ve sevinç dolduruyor. Masûm Nursluların Üstadımızın küçüklüğünde geçirdikleri hayatın müteşekkirâne bir tarzı, hâl ve etvârımızda okunuyor. Hududsuz şükürler, nihâyetsiz senâlar olsun O Zât‑ı Zülcelâl’e ki; bizleri cehl‑i mutlak derelerinden, isyan ve küfran bataklıklarından lütûf ve keremiyle çıkarıp, gözleri kamaştıran en parlak bir nura talebe etmiştir.
Eğer sevgili Üstadımız İktiran tâbir edilen iki ni'metin beraber geldiğini daha evvelden bize izâh etmeseydi, çok minnetdârlıklarımızı kalblerimize tercümân olan kalemlerimizden okuyacaklardı.
Evet sevgili Üstadımız! Biz kendimize bakıyoruz, Risale‑i Nura muhâtab olamıyoruz. Buna rağmen, ihtiyaç şiddetlendikçe, Hàlık‑ı Rahîm’in merhametli tecellîlerini müşâhede ediyoruz.
603
Kalb‑i Üstad; parlak bir âyine, bir mazhar, bir ma'kes; lisân‑ı üstad; àlî bir mübelliğ, bir muallim, bir mürşid; hâl‑i Üstad; tecessüm etmiş en güzel bir örnek, bir nümûne, bir misâl oluyor. Tavâif‑i beşerin ihtiyaçları yazılıyor, gösteriliyor.
İşte yedi seneden beri ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdırâblı bir hâle girmiş bulunuyor. Herbir zîidrak, acaba yarın ne olacak düşüncesiyle kulaklarını radyoların ağızlarına koymuşlar, mütehayyir duruyorlar. Şarkta Japonların mağlûb olmasıyla, dünyanın salâh ü selâmete ve emn ü emâna kavuşması beklenirken; deccâlâne bir hareket şimâlde kendini gösterdiği görülüyor. Şu vaziyet herkesi heyecana, endişeye sevk ediyor. İstikbâl zulmetlere gittiği zannıyla, merakla radyoları takibe koşturuyor.
Lillâhi'l‑Hamd Risale‑i Nur, àlî beyânâtı ile rûhlarımızı teskin ediyor, hakîki dersleriyle kalblerimizi tatmin ediyor.
İşte, bugünde meydâna çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittihâdı; yani İncil, Kur'ân ile ittihâd ederek ve Kur'ân’a tâbi olması neticesi elde edilecek semâvî bir kuvvetle mağlûb edileceği iş'âr buyuruluyor ki, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın da vürûduna intizar etmek zamanının geldiğini mânâ‑yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmuâta göre; bugünkü Amerika, aktâr‑ı âleme tedkîkàt için gönderdiği dört hey'etten birisini, bugünkü beşeriyetin saâdetini te'min edecek sâlim bir din taharrîsine memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisânıyla her tarafa ilân eden Risale‑i Nur, bu muzdarib, perîşan beşeriyetin en büyük bir saâdeti olacağına îmânımız pek kuvvetlidir.
Sevgili Üstadımız başımızda ve en àlî hakikatleri taşıyan ve Kur'ânın en yüksek ve mübârek tefsiri bulunan Risale‑i Nur elimizde oldukça, sevinçlerimiz had ve hududa alınmaz.
604
İşte bu hakikatlerin herbir cüz'ü, saha‑i fa'âliyete çıksa, her tarafta merakla, zevkle kendini okutturuyor. Buna bâriz deliller pek çok var. Hususuyla, inkâr‑ı haşr mefkûresini mağlûb eden Onuncu Söz matbu' nüshaları; ve bilhassa gizli tab'edildiği hâlde kendini serbest okutan ve takviye‑i îmânda pek yüksek hàrikaları taşıyan Âyetü'l‑Kübrâ risaleleri ve inkâr‑ı Ulûhiyet mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyat‑ı Nur Hüccetü'l‑Bâliğa ve Meyve gibi eczâları meydânda İnşâallâh, Kur'ânın etrafına çevrilmek istenilen îmânsızlığın emânsız sûr’unu, Risale‑i Nur temelinden kaldıracak; îmânsızlığın emânsız ateşini söndürüp, âb‑ı hayat bahşeden şarab‑ı kevserini, bütün dünyaya emânlı îmân vermekle içirecektir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يTalebeniz Husrev
605

Haddimden Bin Derece Ziyâde Hüsn‑ü Zannına İstinâden

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin bayramlarınızı tekrar be‑tekrar tebrik ediyoruz. Gayet ehemmiyetli iki mes'eleyi; sizlere zekâvetinize i'timâden Risale‑i Nurda müteferrikan parçaları bulunmalarına binâen, gayet muhtasar konuşacağım.
Birincisi: Risale‑i Nurun hakîki ve hakikatli bir şâkirdi bulunan ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kâtibi, bu defa yazdığı mektûbda, haddimden bin derece ziyâde hüsn‑ü zannına istinâden, bir hakikat soruyor. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin gayet ehemmiyetli ve kudsî vazifesini ve hilâfet‑i nübüvvetin de gayet ulvî vazifelerinden bir vazifesini benim âdi şahsımda, Üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o hilâfet‑i maneviyenin bir mazharı nazarıyla bakmak istiyor.
Evvelâ: Bâkî bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye ma'rûz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale‑i Nurun tezâhürü, yalnız tercümânının fikriyle veyâhut onun ihtiyac‑ı manevî lisânıyla Kur'ân’dan gelmiş yalnız o tercümânın isti'dâdına bakan feyizler değil; belki o tercümânın muhâtabları ve ders‑i Kur'ân’da arkadaşları olan hàlis ve metîn ve sâdık zâtların o feyizleri rûhen istemeleri ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümânın isti'dâdından çok ziyâde o Nurların zuhûruna medâr oldukları gibi, Risale‑i Nurun ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar. Tercümânın da içinde bir hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
606
Sâlisen: Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hàrika da olsalar, cemâatin şahs‑ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübârek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem‑i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife‑i îmâniye; bîçâre, zaîf, mağlûb, hadsiz düşmanları ve O’nu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.
Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet‑i şahsiyelerinden çok ziyâde hüsn‑ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek fazla hüsn‑ü zanlar bir derece kabûl edilmiş, hilâf‑ı vâkıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale‑i Nur şâkirdlerine lâyık bir üstada muvâfık ulvî mertebe ve fazileti; bîçâre, kusurlu bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyâde hüsn‑ü zanları kabûl edilebilir. Fakat, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir.
Fakat, başta zındıklar ve ehl‑i dalâlet ve ehl‑i siyaset ve ehl‑i gaflet, hattâ sâfî kalb ehl‑i diyânet şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde haksızlar; o şahsı çürütmekle hakikatlere darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçâreyi mâden zannederek, bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o Nurları söndürmeye ve sâfî kalbleri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikati gösteriyor.
İkinci Mes'ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza ma'rûz kaldım. Cenâb‑ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale‑i Nur eczâlarını ve rûhuma ve kalbime yüklenen şâkirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhâfaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsân eyledi. Yoksa, bir plân neticesinde beni hiddete getirip, Risale‑i Nurun, bâhusus Âyetü'l‑Kübrâ’nın fütûhâtına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti. Sakın sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telâş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şüphesiz; inâyet‑i İlâhiye perde altında bizi muhâfaza etmekle ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin.
607
Onların, o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilâyette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizaç edemediğim cihetini vesile edip, münâsib bir yere naklime, Denizli Mahkemesi’ni ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vâsıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyâde alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahâne ile beni alsınlar.
Said Nursî
608

Neden Herkese Muhâlif Olarak Sana Yardım Edecek Çok Ehemmiyetli Kuvvetlere Bakmıyorsun?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Sebatkâr, Muhlis Kardeşlerim!
Hem maddî hem manevî; hem nefsim, hem benimle temâs edenler gayet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: Neden herkese muhâlif olarak hiç kimsenin yapmadığı gibi sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğnâ gösteriyorsun? Ve herkes, müştâk ve tâlib olduğu ve Risale‑i Nurun intişarına, fütûhâtına çok hizmet edeceğine o Risale‑i Nur Şâkirdlerinin hàsları müttefik oldukları ve senden kabûl ettikleri büyük makamları kabûl etmiyorsun? Şiddetle çekiniyorsun?”
Elcevab: Bu zamanda ehl‑i îmân öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki; kâinâtta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksad onu kirletemez; ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlûb edemez bir tarzda îmân hakikatlerini ders versin. Umum ehl‑i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı îmânları muhâfaza edilsin.
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale‑i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor avâm‑ı ehl-i îmânın nazarında, hayat‑ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat‑ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izâle eylesin.
Amma, manevî ve makbûl ve zararsız ve bütün ehl‑i hakikatin istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hàlis kardeşlerimizden hüsn‑ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği hâlde eğer kabûl etsen, reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu hâlde; sen, değil tevâzu' ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?”
609
Elcevab: Nasıl ki ehl‑i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de, ehl‑i îmânın hayat‑ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzum olsa hem lüzum var kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakîki hayat‑ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale‑i Nurdan aldığım ders‑i şefkat cihetiyle terkederim.
Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet‑i umumiyede ve siyaset ve felsefenin galebesinde; ve enâniyet ve hodfürûşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar herşeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesâtını âlet yapar. Manevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umumun nazarında kendini muhâfaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddüdler ile revâcı zedelenir. Şahsa, makama fâidesi bir ise, revâcsızlıkla umuma zararı bindir.
Elhâsıl: Hakikat‑i ihlâs, benim için şân ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor. Hizmet‑i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hàlis bir hàdim olarak, hakikat‑i ihlâs ile, herşeyin fevkınde, hakàik‑ı îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkınde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla bakıp, mağlûb olarak dağıtılabilirler diye, hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.
Hattâ bu defa bana; beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla bana ihanet eden o ma'lûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü, mes'ele şa'şaalandığı için, doğrudan doğruya avâm‑ı nâs bana makam verip hàrika bir kerâmet sayabilirler diye, dedim: Yâ Rabbî, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerâmetvâri bir sûrette olmasın.”
610
Bu münâsebetle bir şeyi beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslîm olunan talebelerin mektûbları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektûb gördüm; belki Lâhika”ya girmiş. Risale‑i Nurun Şâkirdlerinin maîşet cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi. Burada, aynen Kastamonu’daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış. Beş adam, aynen burada da tokat yediler.
Said Nursî

İstanbul’da Komünistler Aleyhindeki Hâdiseyi Gören Risale‑i Nur Talebelerinin Mektûbundan Bir Parça

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Dün, Nurun manevî bir fütûhâtı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr‑ü mutlakı dünyaya, hususan Âlem‑i İslâma yerleştirmek isteyen bir cem'iyet ve onların nâşir‑i efkârı ve mürevvic‑i âmâli olan bir‑iki gazete matbaası ve kütübhânesi darmadağın edilerek; dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteblilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. Kahrolsun komünistlik!” diye bedduâ edildi. Bu cem'iyetin, binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararı oldu.
Ey Nurcular! Şimdi maddî imkân hâsıl olmuyor diye üzülmeyiniz! Nur’un fütûhâtı geniş bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakıyet hâsıl oluyor. Hâzâ min fadli Rabbî.”
611

Birkaç aydan beri aleyhime çevrilen desiseleri meydana çıktı; hıfz‑ı İlâhî ile o musibet yirmiden bire indi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Birkaç aydan beri, aleyhime çevrilen desîseleri meydâna çıktı. Hıfz‑ı İlâhî ile o musîbet, yirmiden bire indi.
Hàlî zamanda câmiye gidiyordum. Haberim olmadan, talebeler beni üşütmemek için mahfelde bir kulübecik yapmıştılar. Ben de dört‑beş gündür kendi kendime karar verdim, daha gitmeyeceğim. O ma'lûm zâbit adam vâsıta olup kulübeciği kaldırdılar; bana da resmen tebliğ ettiler ki, daha câmiye gitmeyeceksin! Fakat, habbeyi kubbe yapıp bir heyecan verdiler. Hiçbir ehemmiyeti yok, hiç de merak etmeyiniz.
Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh‑ü âmmeyi kırmak için, bana böyle bazı bahânelerle ihanet ediyorlar. Eski zamanımı düşünüp güyâ tahammül etmeyeceğim. Hâlbuki, Risale‑i Nurun selâmet ve intişarına halel gelmemek şartıyla, her gün bin ihanet ve tâzibler de gelse Allah’a şükrederim. Ben ehemmiyet vermediğim gibi, buradaki talebeler de hiç sarsılmıyorlar. Çoktan beri beklediğimiz bu hâdise de, inâyet‑i İlâhiye ile hafif geçti.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Said Nursî
612

Nur Talebelerini Risale‑i Nurdan Çekmek İsteyenlerin Desîselerini Beyân Edip, Öylelere Ne Şekilde Cevab Verilmesi Hakkında Üstad’ın Hülâsalı Bir Mektûbu

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Gayet ehemmiyetli bir mes'eleyi bundan evvel size icmâlen beyân ettiğim mes'eleyi tekrar size söylememe kuvvetli, manevî bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Perde altındaki düşmanımız münâfıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risale‑i Nurun fütûhâtına menfaati olan eski plânlarını bırakıp, daha münâfıkâne ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emâreleri göründü. O plânların en mühim bir esâsı; hàs, sebatkâr, kardeşlerimizi soğutmak, fütûr vermek, mümkün ise Risale‑i Nurdan vazgeçirmektir.
Bu noktada o kadar acîb yalanları ve desîseleri isti'mâl ediyorlar ki, Isparta ve havâlisi, Gül ve Nur Fabrikası’nın kahraman şâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadâkat ve metânet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost sûretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evhâm veriyorlar. Aman, aman! Said’e yanaşmayınız! Hükûmet takib ediyor.” diye zaîfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç talebelere, hevesâtlarını tahrîk için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale‑i Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâtını, çürüklüğünü gösterip; zâhiren dindar ehl‑i bid'adan bazı şöhretli zâtları gösterip Biz de Müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsûs değil.” deyip, bize karşı perde altında cebhe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o sâfdil ehl‑i diyânet ve hocaları âlet edip isti'mâl ediyorlar. İnşâallâh bunların bu plânları da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:
613
Biz, Risale‑i Nurun şâkirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir şâkirddir. Risale‑i Nurun menba'‑ı mâdeni, esâsı da Kur'ân’dır. Yirmi senedir emsâlsiz tedkîkàt ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da isbât etmiştir. O’nun tercümânı ve bir hizmetkârı olan Said ne hâlde olursa olsun, hattâ Said de El‑iyâzü Billâh Risale‑i Nurun aleyhine dönse, bizim sadâkatimiz ve alâkamızı inşâallâh sarsmayacak deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat, mümkün olduğu kadar Risale‑i Nurla meşgul olmak; elinden gelirse yazmak ve mübâlağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Said Nursî

Risale‑i Nur’un siyasetle alâkası yoktur. Fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder

Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem‑i İslâm’ın teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr‑ü mutlakı yerleştirmek isteyenler, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: Risale‑i Nur Şâkirdleri, dini siyasete âlet eder; emniyete zarar vermek ihtimali var.”
Hâlbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti ve umum Âlem‑i İslâm’a taalluk edecek hakàikı câmi' olduğu, otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâretiyle ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmet‑i gaybiyesiyle ve Gavs‑ı A'zam’ın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale‑i Nurun, siyasetle alâkası yoktur. Fakat, küfr‑ü mutlakı kırdığı için, küfr‑ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdâd‑ı mutlakı, esâsıyla bozar, reddeder; emniyeti ve âsâyişi ve hürriyeti ve adâleti te'min eder.
Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez. Daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat, cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârları veya enâniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklar ile, Risale‑i Nura karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi isti'mâl etmeye münâfıklar belki çabalayacaklar. İnşâallâh muvaffak olamazlar.
614

İki Dehşetli Manevî Belâyı Def'etmek İçin Matbuât İle Ders Verme Zamanı Geldi

Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O Dehşetli Belâdan Birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren, şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına mukâbil Risale‑i Nur, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir.
İkincisi: Âlem‑i İslâm’ın, bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ithamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş, diye kalbime ihtar edildi. (Hâşiye‑1)
Ben, dünyanın hâlini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve Edyân‑ı Semâviyeye dayanmayan bu dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem‑i İslâm’ın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ithamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeye vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Bu vatanın, bu milletin vatan‑perver siyâsîleri sür'atle Risale‑i Nuru tab'ettirerek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsunlar. (Hâşiye‑2)
Said Nursî
615

Birden İhtar Edildi Kaleme Almağa Mecbur Oldum

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Şimdi tam tahakkuk etti ki; resmen bana ihanet ve hakaret etmek, onunla teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda kırmak için gizli bir tedbir kurulmuş. Benim bütün dostlarımı perde altında soğutmak ve ürkütmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî onların bütün propagandalarını zîr ü zeber ediyor. Gerçi, böyle dinsizlik hesabına bana olan hakaret, bir derece beni sıkıyor, Eski Said’den kalma bazı damarlarıma dokunuyor. Fakat Risale‑i Nurun hàrika fütûhâtı ve şâkirdlerinin ehl‑i hakikat nazarında ve rûhâni ve melâikeler yanında hürmet ve merhametle karşılanmaları, benim şahsıma gelen ihanet ve hakaretlerin sivrisinek kanadı kadar ehemmiyeti kalmaz. O bedbaht ehl‑i ihanet, dindarlık cihetiyle, ehl‑i din ve ehl‑i ulûm-u diniyenin hürmetini kırmak dine bir ihanet olduğu cihetinde, rûhâni ve melâikelerin ve ehl‑i îmân ve ehl‑i hakikatin nazarında mel'ûn olduğu gibi; binden ancak bir‑iki serserinin veya zındığın âferinini kazanırlar. O bedbahtlar bana hakaret etmekle, güyâ Risale‑i Nurun nüfûzunu kırıyor; şahsımı menba' zannedip beni çürütmekle, Risale‑i Nur sukùt edecek gibi ahmakàne bir zan ile şahsıma tecâvüz oluyor.
Ben de derim: Ey bana dinsizlik hesabına ihanet ve hakaret eden bedbahtlar! Kat'iyyen size haber veriyorum; yakında tevbe etmemek şartıyla, hiç çare‑i halâs yok ki, ecel cellâdıyla sen, i'dâm‑ı ebedî ile ölüm darağacı ile asılacaksın! Şerâretli rûhun dahi ebedî bir haps‑i münferitte mahkûm olmakla beraber, ehl‑i îmân ve rûhânilerin nefret ve lânetini kazanacaksın! Tevbe etmemek şartıyla benim intikamım, senden, pek muzâaf bir sûrette alınıyor bildiğimden, hiddet değil hattâ sana acıyorum!‥
616
Amma Risale‑i Nurun; senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmayanların perde çekmesi, zerre kadar nüfûzunu kıramaz. Yüzbinler adam onunla îmânlarını kurtardıkları için, rûh u canla hürmet ve perestiş ederler.
Amma şahsımın teessürü ise, kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir‑iki dakika asabiyetli bir teessürâtıma mukâbil, birden öyle bir tesellî buluyorum ki, bin derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyâdeleşse, o tesellîyi kıramaz. Çünkü, Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle, dinsizlik hesabına bize hücum edenler, ebedî azâblar ve haps‑i münferitte ve i'dâm‑ı ebedî ile ihanet gördükleri gibi; Risale‑i Nurla îmânını kurtaran şâkirdleri, ölümle, terhis tezkeresi ve saâdet‑i ebediye vesikasını alıp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar olacaklarını, feylesofları susturan binler hüccetlerle beyân etmişiz.
Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şân ü şeref bulmak, kat'iyyen aleyhindedir; kabûl etmez. Onun için, yirmi senedir inzivayı tercih etmiş.
Eğer, âsâyiş ve idare hesabına nüfûzunu kırmak ve umumun nazarında çürütmek için yapıyorsanız, pek büyük bir hatâ ediyorsunuz İki sene üç mahkeme, yirmi senelik hayatımın yüz yirmi eserinde, yüz yirmi bin Risale‑i Nur Şâkirdlerinden, mûcib‑i ihtilâl ve medâr‑ı mes'ûliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir şey bulmadıklarına, berâetimizle ve Risale‑i Nur eczâlarının bütününü iâde etmeleriyle gösterdiği cihetle, kat'iyyen size beyân ediyorum ki; dinsizlik hesabına bizi ezen sizler; vatan ve millet ve âsâyiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müdhiş bir ecnebî hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdâhalesini istiyorsunuz Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyişi idâme lehinde, sabır ve tahammüle karar verdim.
Elbette dünya dâimî olmadığı gibi, hâdisâtı da fırtınalı, dâima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azâb neticeleri var. O zaman, fâidesiz yüzbinler teessüf diyeceksiniz!
617
Ben, resmî makàmâta ve bizimle tam alâkadar vazifedârlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim: Biz, Risale‑i Nurla, bu memleketin ve istikbâlinin en büyük iki tehlikesini def'etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emârelerle, hattâ mahkemede de kısmen isbât etmişiz.
Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir sûrette girmeğe çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.
İkincisi: Üçyüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta‑i istinâdını te'min etmektir.

Afyon Emniyet Müdürüne Derim Ki:

Müdür bey! Dünyada, eski zamandan beri görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecâvüzler bana geldiği hâlde neden aldırmıyorsunuz? Bir misâli: