Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
914

Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bâb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bâb

Bu İkinci Bâb, Elhamdülillâh hakkındadır.
İkinci Bâb ile tâbir edilen şu risalecikte Elhamdülillâh cümlesini insanlara dedirten îmânın sonsuz fâide ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyân edilecektir.
﴿

Birinci Nokta

Evvelâ iki şey ihtar edilecektir.
1. Felsefe; herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. Îmân ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffâf, berrak, nurânî bir gözlüktür.
2. Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nev'i alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzan ve ma'nen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın, sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.

Sağ Cihet

Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binâenaleyh felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyâmeti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, me'yûsiyete ma'rûz kaldığında şübhe yoktur.
Fakat îmân gözlüğü ile o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebâtı, sâkinleri daha güzel, nurânî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nurânî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek îmânın insanlara verdiği sürûr, ferâhlık, itmi'nân, inşirah, binlerce Elhamdülillâh dedirten bir ni'mettir.
915

Sol Cihet

Yani, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümâtlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat îmân gözlüğü ile bakılırsa Cenâb‑ı Hakk’ın, Hàlık, Rahmân, Rahîm’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefîs, lezîz me'külât ve meşrûbâta zarf olan bir mâide ve bir sofra‑i Rahmânî şeklinde görünecektir. Ve binlerce Elhamdülillâh okutturarak tekrar ettirecektir.

Üst Cihet

Yani, semâvât cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür'atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya ma'rûz kalacaktır.
Fakat îmânlı bir adam baktığı vakit o garîb, acîb manevranın bir kumandanın emri ile nezâreti altında yapıldığı gibi; semâvât âlemini tezyîn eden ve o yıldızların bize de ziyâdâr kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem‑i semâvâtı şöylece tasvir eden îmân ni'metine elbette binlerce Elhamdülillâh söylemek azdır.

Alt Cihet

Yani, arz âlemine felsefe gözü ile bakan insan; küre‑i arzı başıboş, yularsız şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.
Fakat îmân ile bakarsa, arzın Rahmânî bir sefîne olup, Allah’ın kumandası altında bütün me'külât, meşrûbât, melbûsatı ile beraber, nev'‑i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefîne şeklinde görür. Ve îmândan neş'et eden şu büyük ni'mete büyük büyük Elhamdülillâhları söylemeğe başlar.

Ön Cihet

Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı mahlûkat insan olsun, hayvan olsun kafile be‑kafile büyük bir sür'atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hâle gelir.
916
Fakat îmân nazarıyla bakan bir mü'min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fânî menzilden bâkî menzile, hizmet çiftliğinden ücret dâiresine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Fakat yol esnâsında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibariyle saâdetlerdir. Çünkü, nurânî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saâdetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf, Mısır azîzliği gibi bir saâdete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yolu ile nâil olmuştur. Ve kezâ, rahm‑ı mâderden dünyaya gelen çocuk, ma'hud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saâdetine nâil oluyor.

Arka Cihet

Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; Yâhû bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suâle bir cevab alınamadığından tabîi hayret ve tereddüd azâbı içinde kalınır.
Fakat nur‑u îmân gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinât sergisinde teşhîr edilen garîb, acîb kudretin mu'cizelerini görmek ve mütâlaa etmek için Sultan‑ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütâlaacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mu'cizenin derece‑i kıymet ve azametine ve Sultan‑ı Ezelî’nin azametine derece‑i delâletlerine kesb‑i vukûf ettikleri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan‑ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anlayış ni'metini kendisine îrâs eden îmân ni'metine Elhamdülillâh diyecektir.
917
Mezkûr zulmetleri izâle eden îmân ni'metine Elhamdülillâh diye edilen hamd dahi bir ni'met olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamd’e de üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd‑i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr‑ı mütenâhî bir silsile‑i hamdiye husûle geliyor.

İkinci Nokta

Cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân ni'metine de Elhamdülillâh demesi lâzımdır. Çünkü, îmân cihât‑ı sittenin zulümâtını izâle etmekle def'‑i belâ kabîlinden büyük bir ni'met sayıldığı gibi tabîi o cihât‑ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü'l‑menâfi' kabîlinden ikinci bir ni'met sayılır. Binâenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sâhib olduğundan cihât‑ı sittede bulunan mahlûkatla alâkadar olur ve îmân ni'meti ile de cihât‑ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
Binâenaleyh ﴿فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ âyet‑i kerîmesinin sırrı ile cihât‑ı sitteden herhangi bir cihette olursa insan tenevvür eder. Hattâ mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
Ve kezâ cihât‑ı sitteyi tenvir eden îmân sâyesinde insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâb eder. Bu büyük âlem bir insanın hânesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın rûhuna, kalbine bir zaman‑ı hâl hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.

Üçüncü Nokta

Îmânın istinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olmasından Elhamdülillâh demesi iktiza eder.
Evet, nev'‑i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta‑i istinâda muhtaçtır ki, düşmanlarını def' için o noktaya ilticâ etsin. Ve kezâ, kesret‑i hâcât ve şiddet‑i fakr dolayısıyla da istimdâd edecek bir nokta‑i istimdâda muhtaçtır ki, onun yardımı ile ihtiyaçlarını def'etsin.
918
Ey insan! Senin nokta‑i istinâdın ancak ve ancak Allah’a olan îmândır. Rûhuna, vicdânına nokta‑i istimdâd ise ancak âhirete olan îmândır. Binâenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, rûhu tevahhuş eder; vicdânı dâima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinâd ve ikincisinden de istimdâd eden adam kalben ve rûhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem mütesellî, hem vicdânı mutmain olur.

Dördüncü Nokta

Îmân nuru, lezâiz‑i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hâsıl olan elemleri, emsâlinin vücûd ve gelmekte olduklarını göstermekle izâle eder. Ve kezâ, ni'metlerin devam edip tenâkus etmemesini, ni'metlerin menba'ını göstermekle te'min eder.
Ve kezâ, firâk ve ayrılmaların elemlerini teceddüd‑ü emsâlinin lezzetini göstermekle izâle eder. Yani zevâl düşüncesi ile bir lezzette çok elemler olur ki, îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâli ile ihtar ve izâle eder. Maahazâ lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesi ile zâil olur ve zevâli de mûcib‑i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hâsıl olmuyor, çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd hadd‑i zâtında bir lezzettir.
Ve kezâ rûh‑u beşeri en ziyâde sıkan, ayrılmalardan neş'et eden elemlerdir. Nur‑u îmân o elemleri teceddüd‑ü emsâl ve tahaddüs‑ü visâl ümîdi ile izâle eder.

Beşinci Nokta

İnsan şu mevcûdâtta kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetîmler gibi hayatsız, perîşan vehmettiği şeyleri nur‑u îmân; ahbab ve kardeş sıfatı ile gösterir ve hayatdâr tesbih‑hân (tesbih eden) şeklinde irâe eder.
919
Yani gafletle bakan adam âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik râbıtası ve bağlanış yoktur. Ancak zaman‑ı hâlde eşya arasında küçük, cüz'î bir alâka olur. Binâenaleyh ehl‑i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve kezâ, îmân nazarında bütün ecrâmı, hayatdâr ve birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve herbir cirmin lisân‑ı hâli ile Hàlık’ına tesbihât yapmakta olduğunu gösteriyor. İşte bu itibarla bütün ecrâmın kendilerine göre bir nev'i hayat ve rûhları vardır. Binâenaleyh îmânın şu görüşüne nazaran o ecrâmda dehşet, vahşet yoktur. Ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalâlet nazarı, matlûblarını tahsil etmekten âciz olan insanların sâhibsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetîmler gibi zanneder.
Îmân nazarı ise, canlı mahlûkata, ağlar yetîmler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbih‑hân ibâd sıfatı ile bakar.

Altıncı Nokta

Nur‑u îmân, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit ni'metlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü'min olan kimse îmân eli ile ve zâhirî, bâtınî duyguları ile ve manevî, rûhî olan letâifi ile o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevi'l‑hayatın dâire‑i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
Îmân nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir dâire kadar tevessü' eder. Evet, bir mü'min, güneşi kendi hânesinin damında asılmış bir lüküs; kameri bir idare lambası addedebilir. Bu itibarla şems, kamer kendisine bir ni'met olur. Binâenaleyh mü'min olan zâtın dâire‑i istifadesi semâvâttan daha geniş olur. Evet Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴿وَسَخَّرَ لَكُمُ …﴿… مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِâyetlerin belâğatı ile îmândan neş'et eden şu hàrika ihsânlara, in'âmlara işâret ediyor.
920

Yedinci Nokta

Nur‑u îmân ile bilinir ki: Allah’ın varlığı bütün ni'metlerin fevkınde öyle büyük bir ni'mettir ki; sonsuz ni'metlerin envâ'ını, nihâyetsiz ihsânların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvî bir menba', bir kaynaktır. Binâenaleyh, zerrât‑ı âlemin adedince îmân ni'metlerine hamd ü senâ etmek bir borçtur. Risale‑i Nurun eczâsında bir kısmına işâretler yapılmıştır. Maahazâ îmân‑ı Billâh’tan bahseden Risale‑i Nurun cüz'leri, bu ni'metten perdeyi kaldırarak gösteriyor. Elhamdülillâh lâm‑ı istiğrakla işâret ettiği umum hamdler ile hamdedilmesi lâzım olan ni'metlerden birisi de, Rahmâniyet ni'metidir. Evet Rahmâniyet, zevi'l‑hayattan rahmete mazhar olanların sayısınca ni'metleri tazammun etmiştir. Çünkü; bilhassa insan, herbir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saâdeti ile saîdleşir ve elemleri ile müteessir olur. Öyle ise herhangi bir ferdde bulunan bir ni'met, arkadaşlarına da bir ni'mettir.
Ve kezâ vâlidelerin şefkatleri ile ni'metlenen çocukların sayısınca ni'metleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb‑i istihkak edenlerden birisi de Rahîmiyettir. Evet annesiz bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdân sâhibi, elbette vâlidelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzûz olur. İşte bu gibi zevkler birer ni'mettir, hamd ve şükürler ister.
921
Ve kezâ kâinâtta mündemic hikmetlerin bütün envâ' u efrâdı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de Hakîmiyettir. Zîra insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleri ile, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyâtı ile ni'metlendikleri gibi; insanın aklı da Hakîmiyetin letâifi ile zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusu ile Elhamdülillâh söylemekle hamd ü senâları istilzam eder.
Ve kezâ, Esmâ‑i Hüsnâ’dan Vâris isminin tecelliyâtı adedince ve babalar gibi usûlün zevâlinden sonra bâkî kalan fürûâtın sayısınca ve âlem‑i âhiretin mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfâtları almağa medâr olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsı ile şu fezâyı dolduracak kadar büyük bir Elhamdülillâh ile hamd edilecek hafîziyet ni'metidir. Çünkü: Ni'metin devamı, ni'metin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezîzdir. Cennet’te devam, Cennet’in fevkındedir ve hâkezâ Binâenaleyh Cenâb‑ı Hakk’ın hafîziyeti, tazammun ettiği ni'metler, bütün kâinâtta mevcûd, bütün ni'metlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla dünya dolusu ile bir Elhamdülillâh ister.
Şu zikredilen dört isme bâkî kalan Esmâ‑i Hüsnâ’yı kıyâs et ki, herbir isminde sonsuz ni'metler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam eder.
Ve kezâ, bütün ni'met hazinelerini açmak salâhiyetinde olan, ni'met‑i îmâna vesile olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi öyle bir ni'mettir ki: Nev'‑i beşer ilelebed O Zâtı (A.S.M.) medh ü senâ etmeye borçludur.
Ve kezâ maddî ve manevî bütün ni'metlerin envâ'ına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur'ân ni'meti de gayr‑ı mütenâhî hamdleri bil'istihkak istilzam eder.
922

Sekizinci Nokta

Öyle bir Allah’a hamdolsun ki, kâinât ile tâbir edilen şu Kitab‑ı Kebîr ve onun tefsiri olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın beyânına göre bütün bâbları ile fasılları ve bütün sahifeleri ile satırları ve bütün kelimâtı ile harfleri, O Zât‑ı Akdes’e sıfât‑ı cemâliye ve kemâliyesini izhâr ile hamd ü senâhandır.
Şöyle ki: O Kitab‑ı Kebîrin herbir nakşı, küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince) Vâhid ve Samed olan nakkàşının evsâf‑ı celâliyesini izhâr ile hamd ü senâlar eder.
Ve kezâ, o kitabın herbir yazısı Rahmân ve Rahîm olan kâtibinin evsâf‑ı cemâlini göstermekle senâhan oluyor.
Ve kezâ, o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyât ve cilvelerine ma'kes ve mazhar olmak ciheti ile O Zât‑ı Akdes’i takdis, tahmîd, temcid ile senâhandır.
Ve kezâ o kitabın herbir nazmı, kasidesi Kadîr, Alîm olan nâzımını takdis ile tahmîd eyler

Dokuzuncu Nokta

…………………………()
Said Nursî
923

Eddâî()

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvât (❋❋) bâ‑âsâm âlâma
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş
Beraber ağlıyor (❋❋❋) hüsrân‑ı İslâm’a
Mezar taşımla pür‑emvât enîndâr o mezarımla
Revânem saha‑i ukbâ-yı ferdâma
Yakìnim var ki: İstikbâl semâvâtı ve zemin‑i Asya
Bâhem olur teslîm, yed‑i beyzâ-i İslâm’a
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır
Verir emni emân ile enâma
924

Fihrist

İkinci Şuâ

Bu şuâ, esmâ‑i Rabbi'l-Âlemîn’den Allâhu Ehad ism‑i celîlinin inkişafıyla Otuzuncu Lem'a olan ve Sekîne tâbir edilen Ferdün, Hayyün, Kayyûmun, Hakemün, Adlün, Kuddûsün esmâ‑i azîmesinin yedinci nüktesi olarak gayet mühim akàid ve delâil‑i İslâmiyeyi ve esrâr‑ı îmâniyeyi hâvî bir risale olup, üç makam, üç meyve, üç muktazî, üç hüccet, bir hâtime olarak tanzim ve tekmîl edilmiştir.

Birinci Makam

Birinci Makamın Birinci Meyvesi

Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin Cemâl‑i İlâhîsi ve Kemâl‑i Rabbânîsi ancak Tevhid ve Vahdette tezâhür ettiğini ma'kul ve mütesânid bir şekilde iddia ve isbât ile akl‑ı kâmil ve kalb‑i selîm sâhiblerini hayran edecek bir i'câz ve îcâz ile mahlûka Hàlıkını ra'ye'l‑ayn derecesinde tanıttıracak bir makamda bir ders‑i hikmettir.

İkinci Meyve

Bu meyve dahi kâinâtın zât ve mâhiyetinden bahisle مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ sırrıyla kâinâtın icmâl edilmiş bir nümûne‑i acîbesi olan nev'‑i insan kendisini bilmekle Rabbisini bilir fermân‑ı Nebevîsi, tam şu zamanda dertlere derman olacak bir tertibde tastîr edilmiştir. Nev'‑i beşer, sebeb‑i hilkatiyle hem sâir zîrûhların fevkınde akıl, vicdân, kalb ve rûh gibi mühim techizâtla küre‑i arza sultan olduğu hâlde, bazı insan sûretini takınan akrepler Zât‑ı Bârî hakkındaki küfr‑ü mutlaklarıyla o kadar çıfıtlık gösteriyorlar ki, âdeta bütün kâinâtı ve bilhassa kendi vücûdlarını inkâr ediyorlar. Bu gibi mühlik ve sakametli bir uçurumdan gidenlere gayet müstakîm bir yol ve son derece şevkli bir cadde ve bâkî bir hayata ve saâdete mazhar olmak isteyen ashâb‑ı şuûr, şu meyveden müstefîd olmakla ebedî bir hayat kazanabilir.

Üçüncü Meyve

Mahlûkattan zîşuûr olan insana bakar. Der ki: Ey Âdemoğlu! Sen mahlûkatın en nâzenîn ve pek mükerrem ve mükemmelisin. Çok mes'ûd ve mümtâz olmak, ebede kadar elini yetiştirmek ve te'min‑i istikbâl-i ebedî etmek ve Hàlık‑ı Âlemin muhâtabı, hem dostu olmak istersen, Zât‑ı Ehad ve Samed olan Cenâb‑ı Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerine Tevhid ile tam i'tisam eyle.” Ve illâ zîhayat ve zîrûh içindeki imtiyazın kemâl ve saltanatın bâd‑i hevâ olup, mahlûkatın pek bedbahtı ve mevcûdâtın çok süflîsi ve hayvanatın en bîçâresi ve zîşuûrun en hüzünlü ve gamlı ve elemlisi ve azâblısı olacağını, delâil‑i akliye ve nakliye ve kat'iyye ile tefhim ediyor.
925

İkinci Makam

Birinci Muktazî

Tevhid ve Vahdâniyeti aklına sığdıramayıp, kabûl edemeyen, bil'akis şirk içine hâh‑nâhâh girenleredir.
Her fiil bir fâil ister. Hâkim‑i münferidliğin şe'n ve muktazîsi, istiklâl ve başkasının müdâhalesini reddetmektir. Bir tek işte müstebidâne iki âmir‑i hâkim bulunamaz, bulunsa ihtilâl başlar. İntizam bozulur, herc ü merc olur.
Temsîlleriyle nur‑u Vahdet’i akıl ve kalbin merkezinde ay gibi parlatır, güneş gibi şuâlandırır bir kimya‑yı saâdettir.

İkinci Muktazî

Vahdâniyeti kabûlde akıl ve rûha son derece bir sühûlet ve şirkte müşkül bir suûbet bulunmasıdır. Çünkü gözönünde olan hayvanat ve nebâtâtın ihyâ ve imâtesi kendi kendine hem da'vâ, hem delildir. Bunlarda hiçbir kimsenin te'siri olamadığını ve bu ef'âlin sırf bir emr‑i Rabbânî ile olduğunu takdir ve tasdik edemeyen şeklen insan olanlar, kendi vücûdlarını dîvânece nefy ve inkâr etmişlerdir. Bütün mevcûdâtı adem‑i zâhirîden vücûd‑u hariciyeye çıkaran Zât‑ı Bârî’ye intisab ve istinâd bir neferin bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâdıyla arkasındaki küllî kuvvetlere dayanarak tek başıyla bir müşîri esir ve bir şehri tehcir ve bir kal'ayı teshìr ederek hàrikulâde bir eseri gösterdiği gibi; Kadîr‑i Mutlak’ın meşîet ve irâdesiyle bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı mağlûb etmesi, akıl ve rûhu kendine yâr olanlar için sarsılmaz bir bürhân, feshedilemez bir fermân olduğunu vâzıhan irâe eder.

Tevhid’in Üçüncü Muktazîsi

Herşeyin hilkatinde, hususiyetle zîhayat masnû'ların evsâf ve eşkâlindeki alâmet‑i hàrikulâde o kadar acîbdir ki, küçük bir çekirdek bir meyvenin bir meyve bir ağacın, bir ağaç bir nev'in, bir nev' de dolayısıyla kâinâtın küçük bir nümûnesi bir misâl‑i asğarı, bir mücmel ve muhtasar fihristesi olduğunu ve bunlardan herbirinin lisân‑ı hâl ile Beni kim yarattı, yoktan var etti ise, bütün envâ' ve ecnâsımı da o Hàlık halketmiştir da'vâsını derece‑i sübûta îsâl ettiğini kanâat‑ı tâmme bahşeder bir hâlde beyân eder.
926

Üçüncü Makam

Vahdet‑i Bârî’nin tahakkukuna dâll olan hadsiz hüccet ve alâmetlerden üç hücceti beyân eder.

Birinci Hüccet ve Alâmet

وَحْدَهُ kelimesinin tecellî‑i tâmmı ile herşeydeki birlik, bu da'vâ‑yı vahdeti takviye ve te'yid eder. Meselâ Küre‑i Arzın senevî hareket‑i devriyesi bidâyet‑i hilkat-i arzdan kıyâmete kadar bir siyâkta yürümesi kezâ, kamerin ve şemsin devr ve cereyanları, insan ve sâir hayvanatın teşekkülât‑ı bedeniye ve cismiyelerindeki cihâzâtça yeknesaklığı, kezâlik, envâ' ve esnâf‑ı nebâtâtın şeklen ve hâlen bir olması gibi binler birlikler, onların Fâtır‑ı Akdes ve Kàdir‑i Zülkemâl’inin bir olması hususiyetine delâlet ettiğini hayret‑efzâ bir üslûb ile tasvir ve tefhim eder.

İkinci Alâmet ve Hüccet

لَا شَرِيكَ لَهُ kelimesinin müfâd ve netâicidir. Evet, herşeydeki intizam‑ı tâmm ve hakîki bir mîzan ve mükemmel bir ittihâd لَا شَرِيكَkelimesini tasdik ve te'kid etmektedir. Zîra şirket bütün ef'âl ve ahvâlde dahi vahdete mübâyin ve münâfîdir. Şirket, vahdetin iktiza ettiği birlik sikkesini nakzeder. Hâlbuki herşeyde güneş gibi zâhir olan birlik ve hiçbir sûretle kàbil‑i inkâr olamayan ihsânat‑ı Rabbâniye لَا شَرِيكَkelimesine bakan münâsebet‑i hakîkiyesi mutâbakat‑ı tâmme ile Vahdet‑i Bârî’yi izhâr ve tavsif etmekte olup, bu bâbda vârid olan iki suâlden,
Birincisi
Zîhayatta bulunan musîbetlerin, hastalıkların, beliyelerin ve ölümlerin hüsün ve cemâl neresindedir? İ'tirâzına karşı herşeyin kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası ancak zıtlarıyla tezâhür ve tebârüz ettiğini, ezcümle, ziyânın kıymeti, ehemmiyeti ve hàssası karanlıkla, ateşin lüzumu ve ehemmiyeti soğukla, iyilerin ve hüsn‑ü ahlâk sâhiblerinin yüksek dereceleri fenâların ve ahlâksızların vücûduyla zâhir olarak iktisab‑ı kıymet ve ehemmiyet ettikleri gibi, sûreten çirkin ve bed görülen mesâib ve beliyyât ve vefiyât; selâmetin, saâdet ve hayatın âyineleri olup, ma'nen hüsün ve cemâl ifâde ettiğini
İkinci Suâl
Birinci suâlin cevabı umumî sûrette şâyân‑ı kabûl olsa. Mâdemki, Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Mutlak olan Zât‑ı Ganiyy-i Ale'l-Itlâk, nasıl olur ki ferdleri ve şahısları musîbete, şerre ve çirkinliğe mübtelâ eder? suâline karşı Esmâ‑i Hüsnâ’nın hadsiz ve kayıtsız cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydân açmak için o küllî kavânîn ve âdetullâh düsturlarının umumî kanunlarının şâzlarıyla, hem şerli cüz'î neticeleriyle ibtilâ etse de, o cüz'î şerler ve ibtilâlar o kanunların cereyanlarının cüz'î muktezâları olduğu cihetle, elbette küllî maslahatlara medâr olan o kanunları muhâfaza ve icâbına riâyet etmek, o kanunların muktezâları olmakla beraber, o cüz'î elîm neticelere karşı dahi Hàlık‑ı Zülcemâl Hazretleri imdâdât‑ı hàssa-i Rahmâniyesiyle ve ihsânat‑ı hususiye-i Rabbâniyesiyle, mesâibe giriftâr olanlarını istiğâselerine yetiştiğini ve Fâil‑i Muhtar olduğunu gösterdiğini, etraflı delâil‑i mesrûde ve hüccet‑i kàtıa ile isbât edip, cüz'î insaf ve îmânı olan insanları dahi teslîmiyete mecbur eder.
927

Üçüncü Alâmet ve Hüccet

Lâ‑yetenâhî bir sikke‑i tevhid,
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُkelimeleriyledir. (Evet, bu kelimeler) cüz'î olsun, küllî olsun, zerrâttan seyyârâta kadar herşeyde öyle sarîh bir sikke‑i tevhid ve vahdâniyet var ki, dünya ve mâfîhâ kadar herşeyde âşikâre bir sûrette Mâlikü'l‑Mülk’ü irâe ve tasarrufâtını ilân eder.
Zîra, o tâifelerin erzâk ve elbisesi, ta'limât ve terhisâtı cihetinde mer'î ve meşhûd olan kemâl‑i intizam ve hüsn‑ü idare hàs bir sikke‑i tevhid olduğu gibi, insan ve sâir hayvanatın yüzüne, sâir ebnâ‑yı cinsleriyle beraber alâmet‑i fârika olmak üzere konulan sikke‑i tevhid ve Hâtem‑i Ehadiyet çok parlak bir mühr‑ü vahdet olduğunu serd ve beyândan sonra der:
Ey insan‑ı gâfil! Düşün, Âgâh ol, dikkat et. Makamların, meyvelerin, muktazîlerin, hüccet ve alâmetlerini nazar‑ı dikkate al. Bu âlemde tasarruf eden ve hallâkıyetini ve Rahmâniyetini ve hakîmiyetini her nev'i mahlûkatına in'âm ve ihsânatı ile tanıttırıp, kendini sevdiren bir Hàlık‑ı Kerîm ve Kàdir‑i Hakîm azamet ve kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri vukû'a getirmeyerek, bir dâr‑ı bekà ve saâdeti açmayıp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini ve kemâlât‑ı Rubûbiyetini inkâr ettirsin. Hâşâ, yüzbinler defa hâşâ!” Kelâm‑ı takdis ve tenzîhiyle zaman‑ı hâzırın, hususuyla akîde‑i mü'minînin akàid‑i îmâniyelerindeki pek vahîm ve elîm tahribâtı bir kat daha tamir ve tahkîm ve takviye ve tersîn eder.
Hem haşirde rûhun cesedine iâdesine ve her ferdin bir ânda ictimâ'ına dair üç mühim temsîli îrâd ile ra'ye'l‑ayn derecesinde isbât ve daha bunlara mümâsil bir çok ihyâ misâllerini ihtiva eder.
Bu bâbda diyebilirim ki: Sirâcü'n‑Nur’un herbiri mahbûbiyette tufûliyetini, fa'âliyet ve cevvâliyette şebâbiyetini, kuvve‑i te'siriye icra ve infaz cihetinde şeyhûhatını mânâ‑yı tâmmıyla edâ ve îfâ eder nazîrsiz bir güldür, Furkàn’ın bağından gelmiş bir bülbüldür.
M. Sabri(Rahmetullâhi Aleyh)

Üçüncü Şuâ

Cenâb‑ı Hakk’a ilmelyakìn ve hattâ aynelyakìn derecesinde iktisab‑ı mârifet ederek, ubûdiyetin كَمَا هِىَ حَقُّهَاiktiza ettiği acz ve fakr‑ı tâmmı izhâr ederek Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ ve huzur‑u Rahmân’a takarrüb gibi mezâyâ‑yı insaniyeyi bihakkın ta'lim ve dünya ve mâfîhâya mâlik ve kenz‑i mahfîye mutasarrıf olan Ekrem‑i Enbiyâ Aleyhi ekmelü't-tehâyâ Efendimizin münâcâtından ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesbih ve tahmîd ve senâ ve duâya münhasır 700 aded âyâtından me'huz nazîrsiz şu Münâcât’ın menba'‑ı manevîsi;
928
Başta: Hilkat‑i mevcûdâtla münâsebetdâr birkaç ukdelerinden; sâlisen, İlim şehrinin kapısı tâbir‑i senâiye-i Nebeviyesine bihakkın mazhar İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu Radıyallahu Anh)’ın ecrâm‑ı semâviye ve mevcûdât‑ı arziye ile vücûb‑u vücûd, Vâhid‑i Ehad’i isbât ettiği muhteşem bir hitâbeyi muktedâ‑bih ittihàz ederek mevzû ve gaye‑i maksadı o kadar ta'mik ve tevzî' eder ki, bu hakàika ait takdirât ancak müellifinin lisân ve kalemine menût ve mütevakkıf olup yalnız mükerreren sâdır olan emre mutâvaat niyet ve kasdıyla şuru' edilen şu fihristte deriz:
Birinci Fıkra’da: Semâvâttaki deverân ve bu kesret içindeki acîb sükûnetle kemâl‑i fa'âliyet, Ma'bûd‑u Bilhak olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
İkinci Fıkra’da: Fezânın; bulut, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmurlarla fa'âliyet ve icraat‑ı hayret-efzâsı yine mezkûr biküll‑i lisân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e dâll bulunduğunu;
Üçüncü Fıkra’da: Unsurlar sâir müştemilâtıyla ve küre‑i arz umum mahlûkatıyla ve teferruâtıyla;
Dördüncü Fıkra’da: Edille‑i sâbıka gibi, denizler, nehirler, pınarlar, mâruf biküll‑i ihsân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
Beşinci Fıkra’da: Geçen şehâdet gibi, dağlar, zelzele te'sirâtından zeminin muhâfaza ve sükûnetine ve içindeki inkılâbât fırtınalarından selâmetine ve denizlerin istilâsından halâsına, hem havanın muzır gazlardan tasfiyesine ve suların iddiharına ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve hikmetler ile Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet ettiğini;
Altıncı Fıkra’da: Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebâtâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedârâne hareket‑i zikriyeleri ve kemâl‑i sühûletle giydirilen cihâzât ve zînetleri bilbedâhe vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i Bârî’ye delâlet ettiğini;
Yedinci Fıkra’da: Kezâ, zîrûhun ve hususan nev'‑i beşerin cisimlerinde mevcûd ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâ ve cevârih ve bilhassa havâss‑ı hamse-i zâhire gibi kemâl‑i fa'âliyetle gören duygularıyla Vahdâniyeti isbât ettiğini;
Sekizinci Fıkra’da: Kâinâtın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzler icmâ ve tevâtür kuvvetinde ve kat'iyyetinde vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i İlâhiye’ye şehâdet ettiklerini kemâl‑i vuzûh ile beyân ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenâb‑ı Kibriyâ’ya münâcât olan şu yektâ ravza‑i hakikat, hâtime‑i tazarru ve niyâzını şöyle bağlar ki:
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
929
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi, Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn.” kelimât‑ı niyâziyeleriyle ihtitam eden şu münâcât, ehl‑i îmânın lâzime‑i gayr-ı müfârıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyâde izâha lüzum görülmedi
M. Sabri (Rahmetullâhi Aleyh)

Dördüncü Şuâ

Dördüncü Şuâ Olan Âyet‑i Nuriye-i Hasbiyenin Başının Hülâsası
Diyor ki: Bir zaman ehl‑i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle Risale‑i Nurun tesellî verici ve medet edici nurlarına bakmayarak doğrudan doğruya kalbime baktım. Ve rûhumu aradım, gördüm ki: Gayet kuvvetli bir aşk‑ı bekà ve şedîd bir muhabbet‑i vücûd ve büyük bir iştiyak‑ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ o bekàyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, âh ki, Lokman bîhaber!”
Me'yûsâne başımı eğdim. Birden ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyeti imdâdıma geldi, beni dikkatle oku dedi. Ben de günde beş yüz defa okudum. Okudukça yalnız ilmelyakìn ile değil, aynelyakìn ile çok kıymetdâr envârından dokuz mertebe‑i hasbiye bana inkişaf etti.

Birinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bendeki aşk‑ı bekà bendeki bekàya değil, belki sebebsiz ve bizzat mahbûb olan kemâl‑i mutlak sâhibi Zât‑ı Zülkemâl’in ve Zât‑ı Zülcemâl’in bir isminin ve bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan fıtratımda o Kâmil‑i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet‑i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu.
930
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldırdı, gördüm ve hissettim ve hakkalyakìn zevkettim ki bekàmın lezzeti ve saâdeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve îmânımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi zevi'l‑ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakîk on iki Hem‥Hem‥”lerle ve şuûr‑u îmân”lar ile Risale‑i Hasbiye’de beyân edilmiştir.

İkinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl‑i dünya desîseleriyle, câsuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalben dedim: Elleri bağlı zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta‑i istinâd yok mu?” diye, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُâyetine müracaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki; intisab‑ı îmânî vesikasıyla Kadîr‑i Mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki, zemin yüzünde her baharda dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl‑i intizamla vermekle beraber, başta insan olarak hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taamların hülâsaları gibi, belki o medenî hülâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları dahi onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi ta'rifeler içinde sarıp muhâfaza için küçük sandukçalara koyup tevdî' eder. O sandukçaların icâdı kün emrinde bulunan kâf‑nûn fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: Hàlık emreder, meydâna gelir.”
Mâdem sen intisab‑ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta‑i istinâd bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.
Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydân okutturabilir bir iktidar‑ı îmânî hissederek bütün rûhumla beraber
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُdedim.

Üçüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette, dâimî bir saâdete namzed olduğumu îmân telkin ettiği hengâmda tahassür akıtan Of! Of!” dan vazgeçip beşâşet izhâr eden Oh! Oh!” dedim. Fakat bu gaye‑i hayâl ve hedef‑i rûh ve netice‑i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekâtlarını ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a'mâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz‑i mutlak nev'‑i insanı kendine dost ve muhâtab edip bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada yani böyle bir kudretin fa'âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında, îmânın inkişafını ve kalbin itmi'nânını veren bir izâh istedim. Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki:
931
حَسْبُنَا daki نَا ya dikkat et, bak. Senin ile beraber lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile حَسْبُنَا kimler söylüyorlar, dinle!” emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız hayvanlar ve nihâyetsiz nebâtlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisân‑ı hâl ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُin mânâsını yâdediyorlar ve herkesin yâdına getiriyorlar ki, bütün şerâit‑i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşâbih çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanatın yüz bin tarzlarını ve nebâtâtın yüzbin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mîzanlı ve intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dâirede gayet çoklukla halk eder, yapar; bir kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla, vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizâtı ibraz eden bir fiil‑i rubûbiyete bir tasarruf‑u hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye anladım.

Dördüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rastgelip şiddetle alâkadar oldular ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdlarını ademe gidiyor diye elîm bir endişe verirken yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!” Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum her mü'minin vücûdu gibi hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime‑i hikmet bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim. Çünkü, şuûr‑u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l‑Vücûd’un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmdan hadsiz karanlıklardan ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âl ve esmâ‑i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim.
İşte îmân ile ve îmândaki intisab ile, her mü'min gibi bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa; ölüm firâk değil, visâldir, tebdil‑i mekândır. Bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.
932

Beşinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Yine bir vakit hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı. Ve nazar‑ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyîkat altında sönmeye yüz tutmuş. Hâlbuki Hayy ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr fâideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine müracaat ettim. Dedi: Sana hayatı veren Hayy‑ı Kayyûm’a göre hayata bak!” Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hàlıkıma ait bindir. Şu hâlde, marzî‑i İlâhî dâiresinde bir ân yaşaması kâfîdir, uzun zaman istemez.
Bu hakikat dört mes'ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyâhut diri olmak isteyenler hayatın mâhiyetini ve hakikatini ve hakîki hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler.
Bu hakikatin hülâsası şudur ki: Hayat Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça, hem bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz.

Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Müfârakat‑ı umumiye hengâmı olan harâb‑ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde müfârakat‑ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet‑i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl‑perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr‑ı tesellî bulmak için yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim.
Dedi: Beni oku ve dikkatle mânâma bak!”
Ben de, Sûre‑i Nur’daki ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِilâ âhir Âyetinin rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr‑u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm: Nasıl ki, âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâl ve o güzellikleri tazeleştiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân‑ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel olarak izhâr ediyorlar.
933
Aynen öyle de: Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerinin tazelenmesi için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleri ile Risale‑i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesi kısaca gayet ma'kul bir sûrette zikredilmiştir, diye beyâna başlar.
Bu risaleyi gören herbir zevk‑i selîm ashâbı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lüzumlu buluyorlar.
Hususan ikinci bürhânda beş nokta beyân ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan herhalde takdir, tahsin ve tasvîb ile Mâşâallâh Fetebârekallâh diyecek. Fakir ve hakîr görülen vücûdunu teâlî ettirecek hàrika bir mu'cize olduğunu derk ve tasdik edecek.
Hâfız Hüseyin

Altıncı Şuâ

Bu risale, namazdaki teşehhüdde bulunan
اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ ilâ âhir kelimelerinin hem mühim bir nev'i tefsiri ve hem onun iki noktasına gelen iki mühim suâle gayet güzel ve mühim bir cevaptır.

Birinci Suâl

Teşehhüdün mübârek kelimâtları Mi'râc Gecesinde Cenâb‑ı Hak ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduğu hâlde namazda okunmasının sırr‑ı hikmeti nedir demelerine karşı, her mü'minin namazı onun bir nev'i mi'râcı hükmünde olduğunu ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mi'râc‑ı Ekberde söylenen kelimeler olduğundan onları namazda zikretmekle o kudsî sohbet tahattur edileceğini ve o tahatturla o kudsî kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıktığını ve Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) Cenâb‑ı Hakk’a karşı selâm yerine اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ demesini ve Cenâb‑ı Hak tarafından Resûl‑ü Ekrem’e (A.S.M.) اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّdemesi gelecek ümmetinin herbiri her günde lâakal on defa olsun
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ demelerine âmirâne iş'âr olduğunu ve Resûl‑ü Ekrem (A.S.M.) o selâma karşı اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ demesi, muazzam ümmetinin selâm‑ı İlâhîyi temsîl eden İslâmiyete mazhar olmasını ve mü'minler ortasında وَعَلَيْكَ السَّلَامُ ❋ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَdemelerini râciyâne, dâiyâne Cenâb‑ı Hak’tan istediğini ifâde ve ihtar olduğunu ve o sohbette Cibrîl‑i Emin tarafından şehâdet getirildiğinden bütün ümmet kıyâmete kadar böyle şehâdet edeceğini mübeşşirâne işâret edip, müjde verir.
934

İkinci Suâl

Teşehhüd âhirinde;*
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهِيمَ
deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâm’dan daha ziyâde rahmete mazhardır. Bunun sırrı nedir? Hem bu salavâtın teşehhüde tahsîsinin hikmeti nedir? Hem aynı duâyı eski zamandan beri bütün ümmet her namazda tekrar etmelerinin sırr‑ı hikmeti nedir?” suâllerine karşı üç cihetle gayet mühim ve nurânî bir cevab verir.

Birinci Cihet

Gerçi Hazret‑i İbrahim (A.S.) Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) yetişmiyorsa da, fakat Onun âli enbiyâ olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âli ise evliyâ olduğunu, evliyâ ise enbiyâya yetişmediğini ve âl hakkında bu duânın parlak bir sûrette kabûl olduğunu ve Âl‑i Muhammed’den (A.S.M.) yalnız iki zâtın, yani Hasan ve Hüseyin’in ( R.Anhümâ ) nesillerinden gelen ve عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائ۪يلَ hadîsine mazhar olan ve ekser tarîklerin reisleri bulunan büyük zâtlar hakkındaki bu dâimî duânın makbûl meyveleri olduklarını gösterir.

İkinci Cihet

Bu tarzdaki salavâtın vech‑i tahsîsi ve hikmeti ise, insanın en mükemmeli ve en nurânîsi olan enbiyâ ve evliyâ kafile‑i kübrâsının açtıkları yolda ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemâat‑i azîmeye o sırat‑ı müstakîmde iltihak ve refâkat ettiğini tahattur etmekle şübehât‑ı şeytaniyeden kurtulacağını ve bu kafilenin, bu kâinât sâhibinin en mükemmel masnû'u ve makbûl dostları olduklarına şâhid, dâima mu'cizeler ile onlara muâvenet‑i gaybiye gelmesi ve muârızlarına her vakit musîbet‑i semâviye inmesi olduğunu ve Fâtiha’da ﴿صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ o kafile‑i nurâniyeye baktığı gibi ﴿غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَmuârızlarına baktığını parlak bir sûrette gösterir.
935

Üçüncü Cihet

Verilmesi va'dolunan Makam‑ı Mahmûd gibi bir şeyin mükerreren duâ ile istenilmesi ise, istenilen Makam‑ı Mahmûd olduğuna göre, o bir olup, onun istenilmesiyle âlem‑i bekà ve haşirden sonra Cennet gibi mühim şeylerin verilmesine sebeb olduğunu ve o bekà âleminin gelmesiyle haşr‑i ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilecek Makam‑ı Mahmûd’un umum ümmete şefâat‑ı kübrâ olacağına bir işâret ve bir müjde olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ümmetinin saâdetiyle pek alâkadar olduğundan, ümmetinin, salavât ve rahmet duâlarına çok ihtiyaç gösterdiğini parlak bir sûrette beyân eder.
Bu risale, ehl‑i îmânın müttakì kısmına Mi'râc‑ı asğar olan namazda Cenâb‑ı Hakk’a yakışır bir tarzı gösterdiğinden, her vakit mütâlaa edip o tarzı bulmaya gayret etmeleri lâzım olduğunu bildirir büyük bir hazine‑i esrârdır.
Küçük Ali

Yedinci Şuâ

Âyetü'l‑Kübrâ ve Asâ‑yı Mûsa ve otuz üç mertebeli bir mirkât‑ı hakikat nâmlarını alan ve Risale‑i Nur hakikatlerinin bir hülâsası ve bir fihristesi ve şu Kur'ân‑ı mücessem-i kâinâtın gayet parlak tevhid bürhânlarının bir küçük mecmuası, hem âlem‑i şehâdet künûzunun gayet büyük bir dûrbîni ve bir projektörü, hem âlem‑i gaybın âlem‑i şehâdette gayet mükemmel bir rasathânesi hem Nakkàş‑ı Ezelî’nin kâinât içinde esmâ ve sıfâtının mazhar‑ı etemmi halkettiği, hem küçüklüğü ve hakaretiyle beraber mahlûkat üstünde en yüksek bir mevki ve en mümtâz bir makam verdiği, hem bütün kâinâtı istiâb edecek bir kàbiliyette olarak yarattığı şu acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlak içinde çırpınan bîçâre insanın vazife‑i fıtriye-i hakîkiyesini öğreten ve kemâlâta ulaştıran bir mecmua‑i hakàikı. Hem dalâlet ve zulümât içinde yakìn‑i îmânîyi kazandıran bir vesile‑i hidayeti; hem kulûb‑u ehl-i îmânı nur‑u îmânla dolduran bir hazâin‑i ni'meti; hem kulûb‑u ehl-i kemâli şükûfe‑i gûnâ-gûn ile süsleyip tezyîn eden bî‑nazîr bir keşşâf‑ı hadâiki olan bu kıymetdâr risale kıymet ve ehemmiyetini gösteren bir ifâde‑i merâmla başlayarak bir Mukaddime ve iki makama inkısam etmiştir. Mukaddimesi dört mes'ele‑i mühimmedir. Birinci Makamı Âyetü'l‑Kübrâ’nın Arapça tefsiridir. İkinci Makamı Birinci Makamın bürhânlarının ve tercümesinin ve meâlinin beyânıdır.
936

Mukaddime

﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ âyetini tefsir eder. İns ve cinnin dünyaya gelmelerindeki hikmet ve gayenin üssü'l‑esâsı Hàlık‑ı Zülcemâl’i bilmek ve Ona ubûdiyet edip, muhabbet etmek olduğunu beyânla, yakìn‑i îmânîyi sarsan iki vartayı (Dört Mes'ele) içinde izâh eder.

Birinci Vartanın Birinci Mes'elesi

Nefiy ve isbât mesâilini, ikincisi îmânın mâhiyeti ile küfrün mâhiyetini ve i'tikàdat‑ı küfriyenin iki kısım olduğunu ve ikincisinin de iki kısım olduğunu ve bu ikinci kısmın da nefy mes'elesinin iki kısma ayrıldığını, pek inceliklerle ve çok güzelliklerle iknâ eder bir sûrette izâh eder.

İkinci Vartanın Birinci Mes'elesi

Azamet‑i Kibriyâ ve nihâyetsizlik cihetiyle gelen cehl ve gurur içindeki dalâletin gayr‑ı ma'kuliyetini ve îmândaki ma'kuliyeti; hem Azamet‑i Kibriyânın îmânda hadsiz mertebeler bulunmasına sebeb, hem bir vesile‑i ihticâb olduğunu; ikinci mes'elesi, îmânî mesâilin fevkalâde azametini çok kolay kabûl ettiren bürhânları zikreder.

Âyetü'l‑Kübrâ

Birinci Makam

﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ ilâ âhir. Âyet‑i Kübrâ’nın Arapça olarak tefsiri olup, ikinci makamın mertebelerinin nihâyetlerine kısmen dercedilmiş olmakla müstakil yazılmamıştır.

İkinci Makam

İki Bâb’a ayrılan otuz üç mertebedir.
Birinci Bâb
Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna delâlet eden on dokuz mertebedeki berâhin‑i ulûhiyeti gösterir.
Birinci Mertebede, semâvâttaki bürhânlardan, ikincide; cevv‑i âsumânda, üçüncüde; küre‑i arzda, dördüncüde; deniz ve nehirlerde, beşincide; dağ ve sahrâlarda, altıncıda; üç büyük küllî hakikati gösteren eşcâr ve nebâtâtta, yedincide; üç muazzam hakikat müşâhede edilen hayvanat ve tuyûr âleminde, sekizincide; hak olduklarına dair dokuz hüccet serdedilen enbiyâların meclislerinde, dokuzuncuda; hadsiz muhakkìklerin dershânelerinde, onuncuda; milyonlar mürşidlerin zikirhânelerinde, on birincide; bînihâye melâikelerin lisânında, on ikincide ve on üçüncüde; âlem‑i Berzaha giden hadsiz ukùl‑ü müstakîme ve kulûb‑u münevvere ashâbının ittifakında, on dört ve on beşincide; beş hakikatle sübût ve hakikati ifâde edilen vahiylerde ve vahiyden farklı olup mâhiyeti ve neticesi dört nurdan terekküb ettiği izâh edilen sâdık ilhâmlarda, on altıncıda; Muhammed‑i Arabî’nin (A.S.M.) kıymet ve hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu gösteren hadsiz delillerden dokuz küllî delilinde ve dokuzuncu delilin aldatmaz ve aldanmaz üç icmâında, on yedincide; Kelâmullâh olan Kur'ân’ın azametine şehâdet eden altı noktasında, Onsekizincide; kâinâtın hey'et‑i mecmuasında görülen azametine münâsib iki büyük hakikatinde, on dokuzuncuda; Esmâ‑i Hüsnâ’da zâhir ve bâriz görülen iki büyük hakikatle, pek geniş bir sûrette berâhin‑i ulûhiyeti izâh eder.
937
İkinci Bâb
Berâhin‑i vahdâniyete dair üç menzil olup, herbir menzil üç‑dört hakikati muhtevîdir.
Birinci Menzil
Kâinâtı baştan başa istilâ eden dört hakikattir.
Birincisi: Şirk ve küfrü reddeden Ulûhiyet‑i mutlaka hakikatidir.
İkinci hakikat: Şirk ve küfrü tardeden Rubûbiyet‑i mutlaka hakikatidir.
Üçüncü hakikat: Hiçten vücûd veren ve şirkin imkânsızlığını gösteren kemâlât hakikatidir.
Dördüncü hakikat: Şirkin vücûdunu hiçlik ve yokluk vâdilerine atan hâkimiyet‑i mutlaka hakikatidir.
İkinci Menzil
Azamet‑i Kibriyâ ve âsâr‑ı İlâhiye menzili olup, beş hakikat‑i muhîtadır.
Birincisi: Şirki kökünden kesip, imha eden azamet‑i kibriyâ hakikatidir.
İkincisi: Hikmet ve irâde, mazharların adem‑i kàbiliyetlerinden başka tahdid altına alınmayan ve berâhin‑i vahdâniyetin hadsiz nüktelerinden üç âyetin üç nüktesiyle isbât ve izâh edilen ef'âl‑i Rabbâniye-i muhîta hakikatidir.
Üçüncüsü: Mevcûdâtın icâdlarında görülen bu sür'at içindeki kesret ve bu mükemmel intizam içindeki sühûlet ve bu hüsn‑ü san'at içindeki imtiyaz; ve bu mebzûliyet içindeki kıymetdârlık hakikat‑i mutlakasıdır ki, ehemmiyetine binâen on üç basamakta on üç sırrına işâret edilecek iken iki kuvvetli mücbir mâni sebebiyle birinci ve ikinci sırlarından başka yazılmamıştır.
Birinci sırrı: Zâtî olan bir şeye zıddiyetinin müdâhalesinin muhâliyetidir.
İkinci sır: Nurâniyet ve şeffâfiyet ve itâat sırlarının izâhıdır.
Dördüncüsü: Sâni'in vahdâniyetini ilân eden zuhûr ve vücûd‑u eşyada görülen cihetü'l‑vahdet hakikatidir.
Beşincisi: Kâinâtın mecmûunda ve herbir mevcûdunda müşâhede edilen intizam‑ı ekmel hakikatidir.
Bu beşinci hakikatten sonra âhirzamanda gelen mütekellimînden ve ilm‑i Kelâm ulemâsından bir zâtın hakàik‑ı îmâniyeyi delâil‑i akliye ile hem kemâl‑i vuzûh ile isbât edeceğine dair ehl‑i keşfin ihbarâtını, hem Bütün tarîkatların müntehâsı hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır diyen Müceddid‑i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî’nin (R.A.) bu kelâmını, hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍHadîs‑i Şerîfinin meâlini ifâde ve isbât eden üç hakikat‑i mühimme derc edilmiştir.
938
Üçüncü Menzil
Bu menzil Tevhid hakikatlerinden dört hakikat‑i muazzama-i muhîta ile ışıklandırılmıştır.
Birincisi: Bütün mevcûdâtı hadsiz muntazam sûretler ile basit bir maddeden açan fettâhiyet hakikatidir.
İkincisi: Zemin yüzünü rahmetin had ve hesaba gelmeyen hediyeleriyle dolduran Rahmâniyet hakikatidir.
Üçüncüsü: Gayet muazzam ve pek sür'atli ecrâm‑ı semâviyeden tut, gayet karıştırıcı unsurlara varıncaya kadar herşeyde hükmünü yürüten müdebbiriyet ve idare hakikatidir.
Dördüncüsü: Zeminin yüzünü istilâ eden zîhayata ve denizlerin içlerini dolduran zîrûha ve semâvâtın yüzünü şenlendiren tuyûra varıncaya kadar bütün mahlûkatın rızıklarını basit bir kuru topraktan veren ve herbirine şefkat edip, merhamet eden Rahîmiyet ve Rezzâkıyet hakikatidir. (Hâşiye)
939

Dokuzuncu Şuâ

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ
ilâ âhir âyetine, otuz sene evvel başlanıp, görülen lüzum üzerine ve haşri inkâr eden ehl‑i dalâlet ve ilhâdın çoğalmasıyla ve tevfik‑i Rabbânî ile otuz sene sonra semâvî âyât‑ı kübrânın âyâtından birinci âyet olan
﴿فَانْظُرْ اِلَٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتَى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
fermân‑ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Söz’lerle münkirleri susturdu.
Hem o iki risale îmân‑ı haşrînin hücum edilmez iki metîn kal'ası olduğunu mukaddimesiyle te'yid etmekle beraber, iki noktadan birinci noktada dört delil ile îmân‑ı haşrînin vücûduyla Cennet’i tebşîr eder. Ve yine îmân‑ı haşrîyi inkâr edenlerle Cehennem’in vücûdunun hakkâniyetini bildirir.
İkinci Nokta: Hakikat‑i haşriyenin hadsiz bürhânlarından ve sâir erkân‑ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı gayet muhtasar bir sûrette beyân etmekle, bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâlarla ve kütüb‑ü mukaddese ile hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde dâr‑ı âhiretin vücûdunu ve bekà‑i rûh’un kat'iyyetini ve mahz‑ı hak ve hakikat olduğunu izâh eder ve güneş gibi izhâr eder.
Bu Dokuzuncu Şuâ haşrin isbâtında o kadar hàrika ve kat'î ve kuvvetlidir ki, en muannidi dahi tasdike mecbur eder ve etmiş ve ediyor ve edecek inşâallâh.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenTâhiri ve Abdullâh Çavuş

Onuncu Şuâ

Fihriste Risalesi'nin İkinci Kısmıdır
Risale‑i Nurun umum fihristesi iki risalede cem' olunmuştur. Bunlardan birincisi On Beşinci Lem'a dır ki; Risale‑i Nurun Sözler’i, Mektûbat’ı ve On Beşinci Lem'a’ya kadar olan risalelerin fihristeleri olup, bu lem'ada toplanmıştır. On Beşinci Lem'a’dan itibaren Lem'alar ve Şuâlar’ın fihristeleri ise bu Onuncu Şuâ’dadır.
On Beşinci Lem'a nâmındaki Risale‑i Nurun birinci kısım fihristesini Üstadımız Risale‑i Nur eczâlarının mevzûlarına ve kısmen gayelerine işâret ederek te'lif etmişler. Âdeta hülâsa edilen haplar nev'inden büyük bir eczâhânedeki ilâçların listesini gösteren bir fihrist olarak yazmışlardır.
İkinci kısım fihristte ise yine Onuncu Şuâ nâmıyla Risale‑i Nurun Isparta havâlisindeki hàs şâkirdleri tarafından kaleme alınmış ve herbir Nur şâkirdi kendi âyinelerinin kàbiliyet ve renklerine göre o risalelerden tecellî eden envârını satırlara aksettirmeye çalışmışlardır. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin birer ferdi bulunan bu kahraman, fedâkâr, mümtâz nur şâkirdleri bu Fihriste ile nesl‑i âtî için en kıymetdâr eserlerden birisini bırakmışlardır.
Bu Fihriste Risalesi gayet ehemmiyetlidir. Çünkü çeşit çeşit manevî marazlara mübtelâ bu asır insanlarına lütfedilen ve kevser‑i Kur'ânîden akan muslukların adedi ve eczâhâne‑i Kur'âniye’deki tiryâk ve panzehir dolaplarının sayısı yüz otuza bâliğ olmaktadır. Herbir dolapta çok kavanozlar vardır. Yani herbir Risale bir eczâ dolabı ve o risalelerdeki nokta, nükte, işâret, reşha, pencere, basamak, hakikat, mevkıf ve mes'eleler diye verilen isimler, o çok muhtaç olduğumuz ilâç kavanozlarıdır.
Hakikate susamış ve bu zamanın dalâlet tehlikelerinden kurtulmak isteyen ve Hikmet‑i Kur'âniye’ye muhâlif olan felsefe ile yaralanan ve nefis ve şeytanın türlü türlü iğfalâtlarına kapılmış manevî hastalar, bu eczâhânede kendi hastalıklarına en münâsib ilâcı almak için ya bütün eczâhâne‑i Kur'âniye’nin dolaplarını ve o dolapların içlerindeki kavanozları birer birer arayacaklar, bulacaklar; veyâhut eczâhâne‑i Kur'âniye’deki bütün dolapların numaralarını ve her dolabın içindeki kavanoz adedlerini ve o kavanozların içindeki tiryâk ve mâcun ve panzehirleri gösteren bir listesini elde edecekler. İşte bu çok kıymetdâr Fihriste’nin gördüğü vazifelerden birisi de budur.
940

Onbirinci Şuâ

Denizli hapishânesinin bir meyvesi ve bir hâtırası ve o hapsin beş gününün mahsulü olan bu risale on bir mes'eleyi ihtiva edip, bu parlak mes'eleler îmânı dalâlet karanlıklarından kurtarıp ahlâkı tam düzeltmekte ve herbir mes'ele bir kitabın hakikatlerini tazammun etmektedir.

Birinci mes'ele

Mahpuslara gayet büyük bir tesellî verip, farz namazlarını kılmakla ve diğer günahlardan tevbe etmekle o hapis, hapse sebebiyet veren hatâlara bir keffâret olup, o hatâları affettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ve hapislerin hapishânede geçen bütün saatlerinin ibâdet hükmüne geçmesi hakikatini bildirmekle tam tesellî verir.

İkinci mes'ele

Bu dünyanın fânî olduğunu ve bütün zîhayatın kafile kafile arkasında kabre sevkedildiklerini ve bu sevkiyâtın ya i'dâm‑ı ebedî veyâhut saâdet âlemine giden bir terhis tezkeresi olduğunu gayet parlak misâllerle Medrese‑i Yûsufiye’deki mahpuslara isbât ettiği gibi, bütün Âlem‑i İslâma da ilân edip, isbât etmiştir.

Üçüncü mes'ele

Üstadımız, Eskişehir hapsi Medrese‑i Yûsufiye’sinin penceresinden, bir cumhûriyet bayramında oturup bakarken karşısındaki lise mektebinin kızlarının gülerek raksettiklerini görmüş, o zaman manevî bir sinema ile o rakseden kızların elli sene sonraki vaziyetlerini müşâhede ederek, onlardan kırk‑ellisinin elli sene sonra kabirde toprak olarak azâb çektiklerini ve on tanesinin yetmiş‑seksen yaşında çirkinleşerek, gençliklerinde iffetlerini muhâfaza etmediklerinden herkesin nefret nazarlarını kendi üzerlerine çektiklerini Üstadımız görür, onların o acınacak hâllerine gözlerinden yaşlar akıtarak ağlar ve bu ağlayışını bir kısım hapis arkadaşları merak edip sorarlar. Üstadımız da gayet açık deliller ve kuvvetli misâllerle ehl‑i dalâlet ve sefâhetin şimdiki şu gayr‑ı meşrû keyiflerini ve eğlencelerini, elli sene sonraki istikbâl hâdisâtını gösteren bir sinema bulunsa, onların bu gülmelerine ve bu gayr‑ı meşrû keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklarını izâh etmiş. Ve karşısına çıkan ve sefâhet ve dalâleti tervîc eden insî ve bir şeytan gibi olan şahs‑ı manevîyi çok cihetlerle ilzam ederek başını dağıtmış. Bu hususu merak edenler bu üçüncü mes'eleyi dikkatle okumalıdırlar.

Dördüncü mes'ele

Bu mes'elenin Gençlik Rehberinde gayet güzel izâhı var. Bazı talebeler siyaseti perde ederek, Üstadımızın yüksek fikirlerinden istifade etmek için dediler: Küre‑i arzı herc ü merc eden ve İslâm mukadderâtıyla alâkadar olan Harb‑i Umumî’den, aylar seneler geçtiği hâlde, senin merak edip alâkadar olmadığının sebebi nedir?”
941