Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

İkinci Menzil

Sonra o sükûnetsiz misâfir kendi kalbine dedi: Ehl‑i îmânın, hususan ehl‑i tarîkatın her vakit tekrarla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki: Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife‑i kudsiye ve bir farîza‑i fıtriye ve bir ibâdet‑i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.
Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki, ilm‑i mantıkta tasavvura mukâbil ve mârifet‑i tasavvuriyeden çok kıymetdâr ve bürhânın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.
209
Ve tevhid‑i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'ân ve kabûldür ki: Herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hàlık’ına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinât perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. Öyle ise haydi ileri diyerek, kibriyâ ve azamet kapısını çaldı. Ef'âl ve âsâr menziline ve icâd ve ibdâ' âlemine girdi, gördü ki: Kâinâtı istilâ etmiş Beş hakikat‑i muhîta hükmediyorlar; bedâhetle tevhidi isbât ederler.
Birincisi
Kibriyâ ve azamet hakikatidir. Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde bürhânlarla izâh edildiğinden burada bu kadar deriz ki:
Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesâfede bulunan yıldızları, aynı ânda aynı tarzda icâd edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garb ve cenûb ve şimâlinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efrâdını, bir zamanda ve bir sûrette halkedip tasvir eden
Hem ﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acîb bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbât etmek ve onun gibi acîb bir tanzîr olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde, haşr‑i a'zamın yüzbinden ziyâde misâllerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyâde nebâtât tâifelerini ve hayvanat kabilelerini beş‑altı haftada inşâ edip kemâl‑i intizam ve mîzan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iâşe, temyiz ve tezyîn eden
210
Hem ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وُيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ âyetinin sarâhatiyle zemini döndürüp, gece‑gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan değiştiren aynı Zât, aynı ânda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hâtırâtlarını dahi bilir ve irâdesiyle idare eder.
Ve mezkûr fiillerin herbiri bir tek fiil olduğundan, zarûrî olarak, onların fâili dahi bir tek Vâhid ve Kadîr olan Fâil‑i Zülcelâllerinin, bedâhetle öyle bir kibriyâ ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.
Mâdem böyle bir kibriyâ ve azamet‑i kudret var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir ve ihâta ediyor. Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle noksaniyet ve o ihâtaya kayd ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydân vermesi ve müsâade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez.
İşte şirk kibriyâya dokunması ve celâlin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki: Hiç kàbil‑i afv olmadığını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân azîm tehdid ile ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ fermân ediyor.
211
İkinci Hakikat
Kâinâtta tasarrufları görünen ef'âl‑i Rabbâniyenin ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsiz bir sûrette zuhûrlarıdır. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve irâdedir ve mazharların kàbiliyetleridir. Ve serseri tesâdüf ve şuûrsuz tabiat ve kör kuvvet ve câmid esbâb ve kayıtsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet mîzanlı ve hikmetli ve basîrâne ve hayatdârâne ve muntazam ve muhkem olan fiillere karışamazlar, belki, fâil‑i Zülcelâl’in emriyle ve irâdesiyle ve kuvvetiyle zâhirî bir perde‑i kudret olarak isti'mâl olunuyorlar.
Hadsiz misâllerden üç misâli: Sûre‑i Nahl’in bir sahifesinde birbirine muttasıl üç âyetin işâret ettikleri üç fiilin, hadsiz nüktelerinden Üç Nüktesi’ni beyân ederiz.
Birincisi: ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا… الخ
Evet, balarısı, fıtratça ve vazifece öyle bir mu'cize‑i kudrettir ki: Koca Sûre‑i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü; o küçücük bal makinesi”nin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a'zâları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihâyet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizam ve muvâzene ile olduğundan, şuûrsuz, intizamsız, mîzansız olan tabiat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar.
İşte, bu üç cihetle mu'cizeli bu San'at‑ı İlâhiye’nin ve bu fiil‑i Rabbâniyenin bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mîzanda, aynı ânda, aynı tarzda zuhûru ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
212
İkinci âyet: ﴿وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ âyeti, ibret‑feşân bir fermândır. Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak, süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhâlif olarak hàlis, temiz, sâfî, mugaddî, hoş, beyaz bir sütü koymak ve yavrularına karşı o sütten daha ziyâde hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedâkârâne bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki: Fırtınalı tesâdüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.
İşte böyle gayet mu'cizeli ve hikmetli bu san'at‑ı Rabbâniye’nin ve bu fiil‑i İlâhînin umum rû‑yi zeminde, yüzbinlerle nev'ilerin hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı ânda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellîsi ve tasarrufu ve yapması ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
Üçüncü âyet: ﴿وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Bu âyet nazar‑ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kût, hem fâkihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşe'leri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu'cize‑i kudret ve bir hàrika‑i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san'attırlar ki: Zerre kadar aklı bulunan bir adam, Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir.” demeğe mecburdur.
213
Çünkü meselâ, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda, şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latîf ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve‑i hâfızası ve programı ve tarihçe‑i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında Cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb‑ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hàrika‑i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle gösterir ki: Bu işi yapan bütün kâinâtın Hàlık’ıdır. Ve nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak O’nun fiilidir.
Evet, bu çok hassas mîzana ve çok mehâretli san'ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuûrsuz ve hedefsiz ve istilâcı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebebler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef'ûliyette ve kabûlde ve perdedârlıkta, emr‑i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar.
İşte, bu üç âyetin işâret ettikleri üç hakikatin tevhide delâlet eden üç nükte’si gibi, hadsiz ef'âl‑i Rabbâniyenin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla bir tek vâhid‑i ehad bir Zât‑ı Zülcelâl’in vahdetine şehâdet ederler.
Üçüncü Hakikat
Mevcûdâtın ve bilhassa nebâtât ve hayvanatın, sür'at‑i mutlaka içinde kesret‑i mutlaka ve intizam‑ı mutlak ile ve sühûlet‑i mutlaka içinde gayet hüsn‑ü san'at ve mehâret ve ittikan ve intizam ile ve mebzûliyet‑i mutlaka ve ihtilât‑ı mutlak içinde gayet kıymetdârlık ve tam imtiyaz ile icâdlarıdır.
214
Evet, gayet çokluk ile gayet çabukluk, hem gayet san'atkârâne ve mâhirâne ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, hem gayet mebzûliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve fârikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak, ancak ve ancak bir tek vâhid Zâtın öyle bir kudretiyle olabilir ki: O kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Ve o kudrete nisbeten, yıldızlar zerreler kadar ve en büyük, en küçük kadar ve efrâdı hadsiz bir nev'i, bir tek ferd kadar ve azametli ve muhît bir küll, hàs ve az bir cüz' kadar ve koca zeminin ihyâsı ve diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşâsı, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve sühûletli olmak gerektir. ki, gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.
İşte, bu mertebe‑i tevhidin ve bu üçüncü hakikatin ve kelime‑i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz'î gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması; hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve tavr‑ı aklın haricindeki bu muammâsını ve İslâmiyetin en mühim esâsını ve îmânın en derin bir medârını ve tevhidin en büyük bir temelini beyân ve hall ve keşf ve isbât etmekle Kur'ânın tılsımı açılır. Ve hilkat‑i kâinâtın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muammâsı bilinir.
Hàlık‑ı Rahîm’ime, yüzbin defa Risaletü'n‑Nurun hurûfâtı adedince şükür ve hamdolsun ki, Risaletü'n‑Nur bu acîb tılsımı ve bu garîb muammâyı hall ve keşf ve isbât etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektûbun âhirlerinde ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌbahsinde ve haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’ün Fâil muktedirdir bahsinde, Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’nin اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebelerinden kudret‑i İlâhiye’nin isbâtında, kat'î bürhânlarla iki kere iki dört eder derecesinde isbât edilmiş.
215
Onun için, izâhı onlara havâle etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sırrı açan esâsları ve delilleri icmâlen beyân ve onüç basamak olarak Onüç Sırra işâret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat, maatteessüf hem maddî, hem manevî iki kuvvetli mâni, beni şimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.
Birinci Sır
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü: İctimâ'ü'z‑zıddeyn olur, o da muhâldir. İşte bu sırra binâen, mâdem kudret‑i İlâhiye zâtiyedir ve Zât‑ı Akdes’in lâzım‑ı zarûrîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz O Zât‑ı Kadîr’e ârız olması mümkün olmaz.
Ve mâdem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının tedâhülü iledir. Meselâ: Ziyânın kavî ve zaîf gibi mertebeleri, zulmetin müdâhalesi ile ve harâretin ziyâde ve aşağı dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin şiddet ve noksan mikdarları, mukâvemetin karşılaması ve mümânaatıyladır. Elbette o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icâd eder.
Ve mâdem o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz ve za'f ve noksan olamaz. Elbette hiçbir mâni onu karşılayamaz ve hiçbir icâd ona ağır gelmez.
Ve mâdem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette Haşr‑i A'zamı bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar sühûletli ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icâd ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı, bir ağacı bir bahar kadar mu'cizâtlı ve bir baharı bir haşir gibi cem'iyetli ve hàrikalı halkeder ve gözümüzün önünde halkediyor.
216
Risale‑i Nurda kat'î ve kuvvetli çok bürhânlar ile isbât edilmiş ki: Eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek, bir ağaç kadar, belki daha müşkülâtlı ve bir ağaç, bir bahar kadar, belki daha suûbetli olmakla beraber; kıymet ve san'atça bütün bütün sukùt edeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir zîhayat, bir senede ancak yapılacaktı. Belki de hiç yapılmayacaktı.
İşte bu mezkûr sırra binâendir ki: Gayet mebzûliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdâr ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san'atlı olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydâna çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihâtlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde tevkîl ederek gidiyorlar.
İkinci Sır
Nasıl ki, nurâniyet ve şeffâfiyet ve itâat sırrıyla ve kudret‑i zâtiyenin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek âyineye ziyâlı aks verdiği gibi; hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıtsız kudretinin geniş fa'âliyetinden ziyâlı ve harâretli olan ayn‑ı aksini emr‑i İlâhî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.
Hem bir tek kelime söylense, nihâyetsiz hallâkıyetin nihâyetsiz vüs'atinden, o bir tek kelime bir tek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi, bir milyon kulakların kafalarına da İzn‑i Rabbânî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile bir tek dinleyen müsâvîdir, fark etmez.
Hem göz gibi bir tek nur veya Cebrâil gibi nurânî bir tek rûhâni; tecellî‑i rahmet içinde olan fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin kemâl‑i vüs'atinden bir tek yere sühûletle baktığı ve gittiği ve bir tek yerde sühûletle bulunduğu gibi, binler yerlerde de, kudret‑i İlâhiye ile sühûletle bulunur, bakar, girer az, çok farkı yoktur.
217
Aynen öyle de: Kudret‑i Zâtiye-i Ezeliye, en latîf, en hàs bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mâhiyetleri ve hakikatleri ve melekûtiyet vecihleri şeffâf âyine gibi parlak olduğundan ve zerrâttan ve nebâtâttan ve zîhayattan yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar herşey, o kudret‑i zâtiyenin hükmüne gayet derecede itâatli, inkıyadlı ve o kudret‑i ezelînin emirlerine nihâyet derece mutî' ve musahhar bulunduğundan, elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icâd eder ve yanlarında bulunur. Bir bir işe mâni olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz'î ve küllî birdir. Hiçbiri O’na ağır gelmez.
Hem nasıl ki, Onuncu ve Yirmidokuzuncu Söz’lerde denildiği gibi intizam ve muvâzene ve hükme itâat ve emirleri imtisal sırlarıyla, yüz hâne kadar bir büyük sefîneyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.
Hem bir âmir, bir arş emriyle bir tek neferi hücum ettirdiği gibi, muntazam ve mutî' bir orduyu dahi, o tek emriyle hücuma sevkeder.
Hem pek büyük bir hassas mîzanın iki gözünde, iki dağ muvâzene vaziyetinde bulunsalar, iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer mîzanın, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun‑u hikmetle öteki büyük mîzanın bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.
Aynen öyle de: Kayıtsız, nihâyetsiz, nurânî, zâtî, sermedî olan kudret‑i Rabbâniyede ve beraberinde bütün intizamâtın ve nizâmların ve muvâzenelerin menşe'i, menba'ı, medârı, masdarı olan nihâyetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adâlet‑i İlâhiye bulunduğundan ve cüz'î ve küllî ve büyük ve küçük herşey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne musahhar ve tasarrufuna münkàd olduğundan, elbette zerreleri kolayca tedvîr ve tahrîk ettiği gibi, yıldızları dahi nizâm‑ı hikmet sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.
Ve baharda, bir emir ile sühûletle bir sineği ihyâ ettiği gibi; bütün sineklerin tâifelerini ve bütün nebâtâtı ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve mîzanın sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip meydân‑ı hayata sevk eder.
218
Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli, adâletli kudret‑i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihyâ edip yüzbin çeşit haşirlerin misâllerini icâd eder.
Ve bir emr‑i tekvînî ile arzı dirilttiği gibi, ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ fermânıyla yani: Bütün ins ve cin, bir tek sayha ve emr ile yanımızda meydân‑ı haşre hazır olurlar.”
Hem ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ fermân etmesiyle, yani: Kıyâmet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp, hemen açmak kadardır; belki daha yakındır.” der.
Hem ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetiyle, yani: Ey insanlar! Sizin icâd ve ihyânız ve haşir ve neşriniz, bir tek nefsin ihyâsı gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez meâlinde bulunan şu üç âyetin sırrıyla, aynı emir ile, aynı kolaylıkla bütün ins ve cinleri ve hayvanı ve rûhâni ve melekleri haşr‑i ekberin meydânına ve mîzan‑ı a'zamın önüne getirir. Bir bir işe mâni olmaz.
Üçüncü ve dördüncüden onüçüncü sırra kadar, arzuma muhâlif olarak başka vakte ta'lik edildi.
Dördüncü Hakikat
Mevcûdâtın vücûdları ve zuhûrları, beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik ve birbirinin misâl‑i musağğarı ve nümûne‑i ekberi ve bir kısım küll ve küllî ve diğer kısım onun cüz'leri ve ferdleri ve birbirine sikke‑i fıtratta müşâbehet ve nakş‑ı san'atta münâsebet ve birbirine yardım etmek ve birbirinin vazife‑i fıtriyesini tekmîl etmek gibi, çok cihetü'l‑vahdet noktalarında; bedâhet derecesinde tevhidi ilân ve Sâni'lerinin vâhid olduğunu isbât etmek ve kâinâtın rubûbiyet cihetinde, tecezzî ve inkısam kabûl etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduğunu izhâr etmektir.
219
Evet meselâ: Her baharda, nebâtâttan ve hayvanattan dört yüz bin nev'in hadsiz efrâdlarını, beraber ve birbiri içinde, bir ânda ve bir tarzda, yanlışsız, hatâsız, kemâl‑i hikmet ve hüsn‑ü san'atla icâd etmek ve idare ve iâşe etmek
Hem kuşların misâl‑i musağğarları olan sineklerden nümûne‑i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efrâdlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihâzâtı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu'cizâne birer sikke‑i san'at ve cisimlerinde müdebbirâne birer hâtem‑i hikmet ve mâhiyetlerinde mürebbiyâne birer tuğrâ‑i ehadiyet koymak
Hem zerrât‑ı taamiyeyi hüceyrât‑ı bedeniyenin imdâdına ve nebâtâtı hayvanatın imdâdına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum vâlideleri iktidarsız yavruların muâvenetine hakîmâne, rahîmâne koşturmak, göndermek
Hem dâire‑i kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden ve anâsır‑ı arziyeden, göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil dâireler gibi cüz'î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn‑ü san'at ve aynı fiil ve kemâl‑i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedâhet derecesinde isbât eder ki:
Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir herşeyde sikkesi var.
Hem de, hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hâzırdır.
Hem güneş gibi; herşey O’ndan uzak, O ise herşeye yakındır.
220
Hem dâire‑i kehkeşân ve manzûme‑i şemsiye gibi en büyük şeyler O’na ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvât, kalbdeki hâtırât O’ndan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz.
Hem herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük en az bir şey gibi O’na kolaydır ki; sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mâhiyetinde ve bir ağacı bir bahçe sûretinde ve bir bahçeyi bir bahar san'atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde sühûletle icâd eder.
Ve san'atça çok kıymetdâr şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsân eder. İstediği fiat ise, bir Bismillâh ve bir Elhamdülillâhdır. Yani, o çok kıymetdâr ni'metlerin makbûl fiatları, başta Bismillâhirrahmânirrahîm ve âhirinde Elhamdülillâh demektir.
Bu Dördüncü Hakikat dahi Risale‑i Nurda izâh ve isbât edildiğinden, bu kısacık işâretle iktifâ ediyoruz.
Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü
Beşinci Hakikat
Kâinâtın mecmûunda ve erkânında ve eczâsında ve her mevcûdunda bir intizam‑ı ekmelin bulunması ve o memleket‑i vâsianın tedvîr ve idaresine medâr olan ve hey'et‑i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedârlar birer vâhid olması ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet ve vâhid ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, herşeyi veya ekser eşyayı ihâtaları ve şümûlleri ve o zînetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medâr olan unsurlar ve nev'iler, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet‑i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nev'i bulunmakla beraber, zeminin yüzünü ve ekserîsini intişar ile ihâta etmeleri elbette bedâhetle ve zarûretle iktiza eder ve delâlet eder ve şehâdet eder ve gösterir ki:
221
Bu kâinâtın sâni'i ve müdebbiri ve bu memleketin sultanı ve mürebbîsi ve bu sarayın sâhibi ve bânîsi birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Misli ve nazîri olamaz ve veziri ve muîni yoktur. Şerîki ve zıddı olamaz. Aczi ve kusuru yoktur.
Evet, intizam tam bir vahdettir; bir tek nazzâmı ister. Münâkaşaya medâr olan şirki kaldırmaz
Mâdem bu kâinâtın hey'et‑i mecmuasından, arzın yevmî ve senevî deverânından insanın sîmâsına ve başının duygular manzûmesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvâtın deverânına ve cereyanına kadar, küllî olsun cüz'î olsun herbir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. Elbette, bir Kadîr‑i Mutlak’tan ve bir Hakîm‑i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasd ve icâd sûretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabûl ederler, mazhar ve münfail olurlar.
Ve mâdem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takib etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irâde ve ihtiyar ile yapılır elbette ve her hâlde, bu hikmet‑perverâne intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârâne çeşit çeşit hadsiz intizamât‑ı mahlûkat, bedâhet derecesinde delâlet ve şehâdet eder ki; bu mevcûdâtın Hàlık’ı ve Müdebbiri birdir, fâildir, muhtardır. Herşey O’nun kudretiyle vücûda gelir, O’nun irâdesiyle birer vaziyet‑i mahsûsa alır ve O’nun ihtiyarıyla bir sûret‑i muntazama giyer.
Hem, mâdem bu misâfirhâne‑i dünyanın sobalı lambası birdir ve rûznâmeli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himâyetli tarlası birdir Bir bir bir binbirler kadar Elbette, bu bir birler bedâhetle şehâdet eder ki; bu misâfirhânenin Sâni'i ve Sâhibi birdir. Hem gayet kerîm ve misâfir‑perverdir ki: Bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlerine çalıştırıyor.
222
Hem mâdem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbî gibi isimler ve hikmet ve rahmet ve inâyet gibi şe'nler ve tasvir ve tedvîr ve terbiye gibi fiiller birdirler. Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde, hem nihâyet mertebede, hem ihâtalıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tekmîl ederler ki; güyâ o isimler ve o fiiller ittihâd edip, kudret ayn‑ı hikmet ve rahmet ve hikmet ayn‑ı inâyet ve hayat oluyor.
Meselâ, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü ânda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynı ânda, her yerde, aynı sistemde tasarrufâtları görünüyor. Elbette ve elbette ve bedâhetle şehâdet eder ki; o ihâtalı isimlerin müsemmâsı ve her yerde aynı tarzda görünen şümûllü fiillerin fâili birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ!
Hem mâdem masnûâtın maddeleri ve mâyeleri olan unsurlar zemini ihâta ederler. Ve mahlûkattan vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan nev'ilerin herbiri bir iken rû‑yi zeminde intişar edip istilâ ederler. Elbette bedâhetle isbât eder ki; o unsurlar (müştemilâtıyla) ve o nev'iler (efrâdıyla) bir tek Zâtın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid‑i Kadîr’in masnû'ları ve hizmetkârlarıdır ki: O koca istilâcı unsurları, gayet itâatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nev'ileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.
223
Bu hakikat dahi Risaletü'n‑Nurda isbât ve izâh edildiğinden, burada bu kısa işâretle iktifâ ediyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı feyz‑i îmânî ve zevk‑i tevhidî neş'esiyle müşâhedâtını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine diyor:
Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine!
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta‑i muzlim çeşm‑i dil erbâbına,
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.
Hem bil ki:
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd‑ı nâ-mahdûd,
Sutûr‑u hâdisât-ı dehrdir a'sâr‑ı nâ-ma'dûd.
Yazılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
Hem dinle:
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ
نَعَمْ ؛ وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek Evet, evet dediler.
İşte dünya misâfiri ve kâinât seyyahının ikinci menzilde müşâhede ettiği beş hakikat‑i tevhidiyeye kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ikinci bâbında, ikinci menzile ait böyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهِ ف۪ي وُجُوبِ وُجُودِهِ: مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ فِي الْكَمَالِ وَالْاِحَاطَةِ
224
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ ظُهُورِ الْاَفْعَالِ بِالْاِطْلَاقِ وَعَدَمِ النِّهَايَةِ، لَا تُقَيِّدُهَا اِلَّا الْاِرَادَةُ وَالْحِكْمَةُ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ ا۪يجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِي السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ، وَخَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِي الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ، وَاِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ ف۪ي غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَغُلُوِّ الْقِيْمَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلٰى وَجْهِ الْكُلِّ وَالْكُلِّيَّةِ وَالْمَعِيَّةِ وَالْجَامِعِيَّةِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمُنَاسَبَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ الْاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَاب۪يرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلٰى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ
وَكَذَا وَحْدَةُ الْاَسْمَاءِ وَالْاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُح۪يطَةِ
وَكَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَالْاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلٰى وَجْهِ الْاَرْضِ

Üçüncü Menzil

Sonra, o seyyah‑ı âlem asırlarda gezerken, müceddid‑i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed‑i Fârukî’nin medresesine rast geldi, girdi; Onu dinledi. O İmâm, ders verirken diyordu:
Bütün tarîkatların en mühim neticesi hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır.” ve Bir tek mes'ele‑i îmâniyenin vuzûh ile inkişafı, bin kerâmâta ve ezvâka, müreccahtır.” Hem diyordu:
225
Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: Mütekellimînden ve ilm‑i kelâm ulemâsından birisi gelecek, bütün hakàik‑ı îmâniye ve İslâmiyeyi delâil‑i akliye ile kemâl‑i vuzûh ile isbât edecek.” Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki (Hâşiye) o adamım diye, îmân ve tevhid bütün kemâlât‑ı insaniyenin esâsı, mâyesi, nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürât‑ı îmâniyeye ait bulunması ve Nakşî tarîkatında hafî zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kıymetdâr tefekkürün bir nev'i olmasıdır.” diye ta'lim ederdi.
Seyyah tamamıyla işitti; döndü, nefsine dedi ki: Mâdem bu kahraman İmâm böyle diyor ve mâdem bir zerre kuvvet‑i îmâniyenin ziyâdeleşmesi bir batman mârifet ve kemâlâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvâkın balından daha tatlıdır. Ve mâdem, bin seneden beri îmân ve Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının i'tirâzları ve şübheleri yol bulup ehl‑i îmâna hücum ediyor. Ve bir saâdet‑i ebediyenin ve bir hayat‑ı bâkiyenin ve bir Cennet‑i dâimenin anahtarı, medârı, esâsı olan erkân‑ı îmâniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herşeyden evvel îmânımızı taklidden tahkîke çevirip kuvvetlendirmeliyiz.
Öyle ise, haydi ileri! Gel, bulduğumuz birer dağ kuvvetindeki bu yirmidokuz mertebe‑i îmâniyeyi namazın mübârek tesbihâtının mübârek adedi olan otuzüç mertebesine iblâğ etmek fikriyle, bu ibretgâhın bir üçüncü menzilini daha görmek için ﴿ ’in anahtarı ile zîhayat âlemindeki idare ve iâşe‑i Rabbâniyenin kapısını çalmalıyız ve açmalıyız diyerek, mahşer‑i acâib ve mecma'‑ı garâib olan bu üçüncü menzilin kapısını istirhamla çaldı, بِاسْمِ اللّٰهِ الْفَتَّاحِ ile açtı. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki: Dört hakikat‑i muazzama ve muhîta o menzili ışıklandırıyorlar ve güneş gibi tevhidi gösteriyorlar.
226
Birinci Hakikat
Fettâhiyet hakikatidir. Yani: Fettâh isminin tecellîsiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam sûretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Evet, nasıl ki umum kâinâtın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcûdâtı; çiçekler misillû, Fettâh ismiyle herbirisine münâsib bir tarz‑ı muntazam ve bir şahsiyet‑i mümtâze kudret‑i fâtıra açmış, vermiş. Aynen öyle de, fakat daha mu'cizâtlı olarak; zemin bahçesinde dörtyüz bin envâ'‑ı zîhayata dahi herbirisine gayet san'atlı ve hikmetli bir sûret‑i mevzûne ve müzeyyene ve mümtâze vermiş﴿يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ âyetlerin ifâdesiyle tevhidin en kuvvetli delili ve kudretin en hayretli mu'cizesi, sûretleri açmasıdır. Bu hikmete binâen, feth‑i suver hakikati tekrar ile birkaç sûretlerde Risaletü'n‑Nurda ve bilhassa bu risalenin İkinci Makamının Birinci Bâbında, Altıncı ve Yedinci Mertebelerinde isbât ve beyân edilmesinden onlara havâle edip, burada bu kadar deriz ki:
227
Fenn‑i nebâtât ve fenn‑i hayvanatın şehâdetiyle ve tedkîkàt‑ı amîkasıyla, bu feth‑i suverde öyle bir ihâta ve şümûl ve san'at var ki; bir tek vâhid‑i ehad’den ve herşeyde herşeyi görebilecek ve yapabilecek bir Kadîr‑i Mutlak’tan başka hiçbir şey bu cem'iyetli ve ihâtalı fiile sâhib olamaz. Çünkü; bu feth‑i suver fiili ise, her yerde ve her ânda bulunan, nihâyetsiz bir kudretin içinde nihâyet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir ihâta ister. Ve böyle bir kudret ise, ancak bütün kâinâtı idare eden bir tek Zât’ta bulunabilir.
Evet meselâ; mezkûr âyetlerin fermân ettikleri gibi üç karanlık içinde bütün vâlidelerin erhâmında insanların sûretlerini ayrı ayrı, mîzanlı, imtiyazlı, zînetli ve intizamlı olarak; hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettâhiyet ve umum rû‑yi zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san'atla umum insanları ve hayvanları ve nebâtları ihâta eden bu feth‑i suver hakikati; vahdâniyetin en kuvvetli bir bürhânıdır. Çünkü, ihâta etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz.
Ve Birinci Bâb’da vücûb‑u vücûda şehâdet eden ondokuz hakikat, nasıl ki vücûdlarıyla Hàlık’ın vücûduna delâlet ederler; öyle de, ihâtalarıyla da vahdete şehâdet ederler.
Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüğü
İkinci Hakikat
Rahmâniyet hakikatidir. Yani, gözümüzle görüyoruz: Birisi var ki; bize, zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleriyle doldurmuş bir ziyâfetgâh yapmış ve rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahîmiyet ve hakîmiyetin binlerle kıymetdâr ihsânlarını câmi' bir mahzen yapmış.
228
Ve zemini, devr‑i senevîsinde, bir ticâret gemisi hükmünde, her sene âlem‑i gaybdan levâzımat‑ı insaniye ve hayatiyenin yüzbin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nev'i sefîne veya şimendifer gibi ve her baharı ise, erzâk ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahîmâne beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o ni'metlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihâlar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş.
Evet, Âyet‑i Hasbiye’ye dair olan Dördüncü Şuâ’da izâh ve isbât edildiği gibi, bize öyle bir mide vermiş ki; hadsiz taamlardan lezzet alır.
Ve öyle bir hayat ihsân etmiş ki; duygularıyla bir sofra‑i ni'met gibi koca cismânî âlemde, hadsiz ni'metlerinden istifade eder.
Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiş ki; akıl ve kalb gibi çok âletleriyle hem maddî, hem manevî âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır.
Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır.
Ve öyle bir îmân hidayet etmiş ki; dünya ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envârından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefîd eder.
Güyâ rahmet tarafından bu kâinât hadsiz antika ve acîb ve kıymetli şeylerle tezyîn edilmiş bir saraydır ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.
İşte böyle dünyayı ve âhireti ve herşeyi kaplamış bir rahmet, elbette (o rahmet) vâhidiyet içinde bir ehadiyetin cilvesidir.
229
Yani, nasıl ki güneşin ziyâsı, mukâbilindeki umum eşyayı ihâta etmesiyle vâhidiyete bir misâl olduğu gibi; parlak ve şeffâf herbir şey dahi kàbiliyetine göre güneşin hem ziyâsını, hem harâretini, hem ziyâsındaki yedi rengini hem aks‑i misâlini almakla ehadiyete bir misâl olduğundan, elbette o ihâtalı ziyâyı gören adam Arzın güneşi vâhiddir; bir tektir.” diye hükmeder. Ve her parlak şeyde, hattâ katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyetini yani, bizzat güneşi sıfatlarıyla herşeyin yanındadır ve herşeyin âyine‑i kalbindedir.” diye, bilir.
Aynen öyle de; Rahmân‑ı Zülcemâl’in geniş rahmeti dahi, ziyâ gibi umum eşyayı ihâtası; O Rahmânın vâhidiyetini ve hiçbir cihette şerîki bulunmadığını gösterdiği gibi herşeyde, hususan herbir zîhayatta ve bilhassa insanda, o cem'iyetli rahmetin perdesi altında O Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve bir nev'i cilve‑i zâtiyesi bulunarak, her ferde, bütün kâinâta baktıracak ve münâsebetdârlık verecek bir cem'iyet‑i hayatiye vermesi dahi O Rahmânın ehadiyetini ve herşeyin yanında hazır ve herşeyin herşeyini yapan O olduğunu isbât eder.
Evet, nasıl ki O Rahmân, o rahmetin vâhidiyetiyle ve ihâtasıyla, kâinâtın mecmûunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de, ehadiyetin cilvesiyle herbir zîhayatta, hususan insanda, bütün ni'metlerin nümûnelerini o ferdde toplayıp, o zîhayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek, mecmû‑u kâinâtı (parçalanmadan) o tek ferde, bir cihette aynı hânesi gibi verdirmesiyle dahi, cemâlinin hususî şefkatini ilân eder ve insanda, envâ'‑ı ihsânatının temerküzünü bildirir.
Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) herbir çekirdeğinde, o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan Zât, elbette odur ki; o kavunu yapar, sonra ilminin hususî mîzanıyla ve hikmetinin ona mahsûs kanunuyla o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir. Ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiçbir şey, o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhâldir.
Aynen öyle de, rahmâniyetin tecellîsiyle kâinât bir ağaç, bir bostan ve zemin bir meyve, bir kavun ve zîhayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan; elbette en küçük bir zîhayatın hàlıkı ve rabbi, bütün zeminin ve kâinâtın hàlıkı olmak lâzım gelir.
230
Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan fettâhiyet hakikatiyle bütün mevcûdâtın muntazam sûretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedâhetle isbât eder. Öyle de, herşeyi ihâta eden Rahmâniyet hakikati dahi, vücûda gelen ve dünya hayatına giren bütün zîhayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl‑i intizamla beslemesi ve levâzımatını yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet, her yerde, her ânda ve her ferde yetişmesiyle bedâhetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyeti gösterir.
Risale‑i Nur ism‑i Hakîm ve ism‑i Rahîm’in mazharı olduğundan, Risale‑i Nurun birçok yerlerinde, hakikat‑i rahmetin nükteleri ve cilveleri izâh ve isbât edildiğinden, burada, bu katre ile o bahre işâret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Seyyahımızın üçüncü menzilde müşâhede ettiği
Üçüncü Hakikat
Müdebbiriyet ve İdare hakikatidir. Yani, gayet dehşetli ve sür'atli ecrâm‑ı semâviyeyi ve gayet istilâcı ve karıştırıcı unsurları ve gayet ihtiyaçlı, zaafiyetli mahlûkat‑ı arziyeyi kemâl‑i intizam ve muvâzene ile idare etmek, birbirlerine muâvenetdâr yapmak ve imtizackârâne idare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteşem şehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatidir.
İşte bu cebbârâne ve rahmânâne idarenin büyük dâirelerini bırakıp yalnız, baharda, zemin yüzünde cereyan eden o idarenin bir tek sahife ve safhasını, Risaletü'n‑Nur Onuncu Söz gibi, mühim risalelerinde izâh ve isbât etmesine binâen, kısa bir sûretini bir temsîl ile göstereceğiz; şöyle ki:
231
Meselâ ve farazâ; hàrika ve cihangir bir zât, dörtyüz bin ayrı ayrı milletlerden, tâifelerden bir ordu teşkil etse, her milletin ve her tâifenin neferlerine ait elbiselerini, hem silâhlarını, hem yemeklerini, hem ta'limât hem terhisâtlarını, hem hidemâtlarını, birbirinden ayrı ayrı, hem çeşit çeşit olarak bütün o muhtelif cihâzâtı noksansız, kusursuz, yanlışsız, hatâsız, vakti vaktine, gecikmeden, karıştırmadan kemâl‑i intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mu'cizâtlı kumandan verse; elbette o gayet geniş ve karışık ve ince ve muvâzeneli ve kesretli ve adâletli idareye, o hàrika kumandanın fevkalâde kudretinden başka hiçbir sebeb elini uzatamaz. Eğer uzatsa, muvâzeneyi bozar ve karıştırır.
Aynen öyle de, gözümüzle görüyoruz ki; bir dest‑i gaybî her baharda dörtyüz bin muhtelif nev'ilerden mürekkeb bir muhteşem orduyu icâd edip idare ediyor. Kıyâmete nümûne olan güz mevsiminde, o dörtyüz binden üçyüz bin nebâtî ve hayvanî nev'ilerini, vefâtlar sûretinde ve mevtler nâmında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haşir ve neşire nümûne olan baharda Haşr‑i A'zamın üçyüz bin misâlini birkaç hafta zarfında kemâl‑i intizamla inşâ edip, hattâ bir tek ağaçta dört küçük haşirleri, yani kendini ve yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiş baharın aynı gibi neşirlerini gözümüze gösterdikten sonra, o dörtyüz bin envâ'a bâliğ olan ordu‑yu Sübhânî’nin her nev'e, her tâifeye mahsûs ve münâsib ayrı ayrı rızıklarını ve çeşit çeşit müdafaa silâhlarını ve ayrı ayrı libâslarını ve ayrı ayrı ta'limlerini ve terhislerini ve ayrı ayrı bütün cihâzât ve levâzımatlarını, kemâl‑i intizamla, sehivsiz, hatâsız, karıştırmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadık yerlerden vakti vaktine vermekle kemâl‑i rubûbiyet ve hâkimiyet ve hikmet içinde vahdâniyetini ve ehadiyetini ve ferdiyetini ve nihâyetsiz iktidarını ve hadsiz rahmetini isbât ederek, bu tevhid fermânını zemin yüzünde, her bahar sahifesinde, kalem‑i kader ile yazar.
232
Bizim seyyah, yalnız bir baharda bu fermânın bir tek sahifesini okuduktan sonra, nefsine dedi ki: Böyle her baharda haşr‑i ekberden daha garîb binlerle haşirleri inşâ eden; mükâfât ve mücâzât için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyâmeti getireceğini, umum Enbiyâsına binlerle defa va'd ve ahdeden ve Kur'ân’da haşrin vukû'una binlerle işâretle beraber, bin aded âyetlerinde sarâhaten hükmedip tehdid ve taahhüd eden bir Kadîr‑i Cebbâr’ın, bir Kahhâr‑ı Zülcelâl’in o kadar va'dlerini tekzîb ve kudretini inkâr hükmünde olan inkâr‑ı haşir hatâsını irtikâb edenlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir.” diye hükmetti, nefsi dahi âmennâ dedi.
Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşâhede ettiği
Dördüncü Hakikat Olan Otuzüçüncü Mertebe
Rahîmiyet ve Rezzâkıyet hakikatidir. Yani, umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün zîhayatın ve bilhassa zîrûhun ve bilhassa âciz ve zaîflerin ve bilhassa yavruların; hem maddî ve midevî, hem manevî bütün rızıklarını, şefkatkârâne, kuru ve basit bir topraktan ve câmid ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en latîfi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi bir tek çekirdekten yapılan binlerle okka taamların, vakti‑vaktine mukannen bir sûrette, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak gözümüz önünde bir dest‑i gaybî tarafından verilmesi hakikatidir.
233
Evet, ﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ âyeti, iâşeyi ve infâkı Cenâb‑ı Hakk’a tahsîs edip hasrettiği gibi, ﴿وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyeti dahi, bütün insanların ve hayvanların rızıklarını taahhüd ve tekeffül‑ü Rabbânî altına aldığı; hem, ﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ âyeti de, rızkı tedârik edemeyen, âciz ve iktidarsız olan zaîf bîçârelerin rızıklarını; umulmadık yerden, belki gaybdan, belki hiçten, meselâ, denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdeta sırf gaybdan infâklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşâhede vermekle; esbâb‑perest insanlara dahi, esbâb perdesi altında yine O veriyor diye isbât ve ilân ettiği gibi; pek çok Âyât‑ı Kur'âniye ve hadsiz şevâhid‑i kevniye, bil'ittifak herbir zîhayatın bir tek Rezzâk‑ı Zülcelâl’in rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.
Evet, bir nev'i rızık isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilâne dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz yavruların nafakaları hayret‑nümûn tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedâhetle isbât eder ki; helâl rızık, iktidar ve ihtiyar ile mütenâsiben değildir belki, tevekkül veren za'f ve acze nisbeten geliyor.
234
Ekseriyetçe sebeb‑i hüsrân olan hırsı tahrîk eden iktidar ve ihtiyar ve zekâvet, bir kısım büyük edîblerde o edîbleri bir nev'i dilenciliğe kadar sevkettiği gibi; zekâvetsiz, kaba, çok âmî adamların tevekkülvâri iktidarsızlıkları dahi onları zenginliğe îsâl etmesi ve كَمْ عَالِمٍ عَالِمٍ اَعْيَتْ مَذَاهِبُهُ وَجَاهِلٍ جَاهِلٍ تَلْقَاهُ مَرْزُوقًا darb‑ı mesel olması isbât eder ki: Rızk‑ı helâl iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve sa'yini kabûl eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyacına acıyan bir şefkat cânibinden ihsân edilir. Fakat, rızık ikidir.
Biri: Yaşamak için hakîki ve fıtrî rızıktır ki; taahhüd‑ü Rabbânî altındadır. Hattâ o kadar muntazamdır ki; bedende, yağ ve sâire sûretinde iddihar olunan fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyâde bir şey yemeden yaşatır. Hayatını idâme eder. Demek yirmi‑otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fıtrî rızkı bitmeden zâhiren açlıktan vefât edenler rızıksızlıktan değil, belki sû‑i i'tiyâddan ve terk‑i âdetten neş'et eden bir hastalıktan vefât ederler.
İkinci kısım rızık: İ'tiyâd, isrâf ve sû‑i isti'mâlât ile tiryâki olup zarûret hükmüne geçen mecâzî ve sun'î rızıktır. Bu kısım ise; taahhüd‑ü Rabbânî altında değil, belki ihsâna tâbidir. Kâh verir, kâh vermez.
Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medâr‑ı saâdet ve lezzet olan iktisad ve kanâatle sa'y‑i helâli, bir nev'i ibâdet ve rızık için bir fiilî duâ bilerek müteşekkirâne ve minnetdârâne o ihsânı kabûl edip hayatını saâdetkârâne geçirir.
Ve bedbaht odur ki; medâr‑ı şekàvet ve hasâret ve elem olan isrâf ve hırs ile sa'y‑i helâli bırakarak, her kapıya baş vurup, tenbelkârâne ve zâlimâne ve müştekiyâne hayatını geçirir, belki öldürür.
235
Nasıl ki, mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve rûh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latîfeleri ve duyguları dahi Rezzâk‑ı Rahîm’den rızıklarını isterler ve müteşekkirâne alırlar. Herbirisine, ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütelezziz eden rızıkları, hazine‑i rahmetten ihsân edilir. Belki Rezzâk‑ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için; göz ve kulak, kalb ve hayâl ve akıl gibi o latîfelerin herbirisini, hazine‑i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış.
Meselâ; göz, kâinât yüzündeki hüsün ve cemâl gibi kıymetdâr cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misillû ötekiler dahi (herbiri) birer âlemin anahtarı olur; îmân ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.
Bu kâinâtı yaratan Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki, kâinâttan hayatı bir hülâsa‑i câmia olarak halkedip, umum maksadlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rızkı bir cem'iyetli merkez‑i şuûnât yaparak iştihâ ihtiyacını ve zevk‑i rızkîyi zîhayatta halkederek hilkat‑i kâinâtın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan dâimî ve küllî bir teşekkür ve minnetdârlık ve perestişlik ile rubûbiyetine ve sevdirmesine karşı mukàbele ettiriyor.
Meselâ: Çok geniş olan memleket‑i Rabbâniye’nin her tarafını, hususan melâike ve rûhâniler ile semâvâtı ve ervâh ile âlem‑i gaybı şenlendirdiği gibi; maddî âlemi dahi, hususan hava ve arzı, her vakit ve her tarafını zîrûhun, hususan kuşların ve kuşçukların vücûdlarıyla şenlendirmek ve rûhlandırmak hikmetiyle ihtiyac‑ı rızkî ve rızkın zevki, pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve insanları rızık peşinde koşturmakla tahrîk ederek tenbellikten ve atâletten kurtarıp gezdirmesi, şuûnât‑ı Rubûbiyetin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasa idi, ağaçların erzâkını onlara koşturduğu gibi, hayvanların da mukannen olan ta'yinâtlarını onlara zahmetsiz bir sûrette fıtrî hâcetlerini koşturacaktı.
236
İsm‑i Rahîm ve Rezzâk’ın cemâllerini ve vahdâniyete şehâdetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihâta edip müşâhede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzâkları bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdâd‑ı gaybî ve ihsân‑ı Rahmânî olarak nebâtâtın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sînelerine takılan ve sırf hazine‑i gaybiye-i rahmetten gayet lezîz ve gayet çok ve gayet mütenevvi' taamları ve ni'metleri gönderen Rezzâk‑ı Rahîm’in bu cilve‑i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemâl bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki:
Bir tek elmayı yapıp bir adama hakîki bir rızık olarak mün'imâne veren, yalnız öyle bir Zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre‑i arzı bir sefîne‑i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misâfirlerine getirir. Çünkü, o elmanın yüzünde bulunan sikke‑i fıtrat ve hâtem‑i hikmet ve tuğrâ‑i samediyet ve mühr‑ü rahmet, bütün elmalarda ve sâir meyvelerde ve bütün nebâtât ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakîki mâliki ve sâni'i, elbette ve her hâlde o elmanın emsâli ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene‑i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik‑i Zülcelâl’i ve Hàlık‑ı Zülcemâl’i olacak; başka olamaz.
Demek herbir meyve öyle bir mühr‑ü vahdettir ki; onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinât kitabının kâtibini ve sâni'ini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdâniyet fermânının mühürlendiğine işâret eder.
Risaletü'n‑Nur, ism‑i Rahîm ve ism‑i Hakîm’in mazharı olduğundan bu rahîmiyet hakikatinin çok lem'alarını ve çok sırlarını Risaletü'n‑Nur çok eczâlarında beyân ve isbât ettiğinden, ona havâle ile bu pek büyük hazineden hâlimin müsâadesizliği cihetiyle bu kısa işâretle iktifâ edildi.
237
İşte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillâh her yerde aradığım ve herşeyden sorduğum hàlıkımın ve mâlikimin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet eden Otuzüç Hakikati gördüm ve dinledim. Herbir hakikat, güneş gibi parlak, karanlık bırakmaz. Dağ gibi kuvvetli ve sarsılmaz. Ve herbiri tahakkukuyla vücûduna gayet kat'î şehâdet eder ve ihâtasıyla vahdetine gayet zâhir delâlet eder. Ve sâir erkân‑ı îmâniyeyi dahi içinde kuvvetli isbât etmekle beraber mecmû hakikatlerin icmâı ve ittifakı, îmânımızı taklidden tahkîke ve tahkîkten ilmelyakìne ve ilmelyakìnden aynelyakìne ve aynelyakìnden hakkalyakìne iblâğ ediyor. Elhamdülillâhi hâzâ min fadli Rabbî.
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
İşte bu pür‑merak seyyahın, bu üçüncü menzilde müşâhede ettiği dört muazzam hakikatlerden aldığı envâr‑ı îmâniyeye gayet kısa bir işâret olarak Birinci Makamın ikinci bâbında üçüncü menzilin hakikatlerine dair şöyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهِ ف۪ي وُجُوبِ وُجُودِهِ: مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْفَتَّاحِيَّةِ، بِفَتْحِ الصُّوَرِ لِاَرْبَعِ مِائَةِ اَلْفِ نَوْعٍ مِنْ ذَوِي الْحَيَاةِ الْمُكَمَّلَةِ بِلَا قُصُورٍ، بِشَهَادَةِ فَنِّ النَّبَاتِ وَالْحَيَوَانِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الرَّحْمَانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِلَا نُقْصَانٍ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ
238
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ الْاِدَارَةِ الْمُح۪يطَةِ لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ وَالْمُنْتَظَمَةِ بِلَا خَطَأٍ وَلَا نُقْصَانٍ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الرَّح۪يمِيَّةِ وَالْاِعَاشَةِ الشَّامِلَةِ لِكُلِّ الْمُرْتَزِق۪ينَ الْمُقَنَّنَةِ ف۪ي كُلِّ وَقْتِ الْحَاجَةِ بِلَاسَهْوٍ وَلَا نِسْيَانٍ جَلَّ جَلَالُ رَزَّاقِهَا الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ الْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وَعَمَّ نَوَالُهُ وَشَمِلَ اِحْسَانُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
يَارَبِّ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ يَا اللّٰهُ يَارَحْمٰنُ يَارَح۪يمُ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ بِعَدَدِ جَم۪يعِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَضْرُوبَةِ تِلْكَ الْحُرُوفُ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ جَم۪يعِ عُمْرِنَا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ مَعَ ضَرْبِ مَجْمُوعِهَا ف۪ي ذَرَّاتِ وُجُود۪ي ف۪ي مُدَّةِ حَيَات۪ي وَاغْفِرْ ل۪ي وَلِمَنْ يُع۪ينُن۪ي ف۪ي نَشْرِ رَسَائِلِ النُّورِ وَكِتَابَتِهَا بِصَدَاقَةٍ بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا وَلِاٰبَائِنَا وَلِسَادَاتِنَا وَشُيُوخِنَا وَلِاَخَوَاتِنَا وَاِخْوَانِنَا وَلِطَلَبَةِ رِسَالَةِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ وَبِالْخَاصَّةِ لِمَنْ يَكْتُبُ وَيَسْتَنْسِخُ هٰذِهِ الرِّسَالَةَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
239

İhtar

Bu Risalenin mahall‑i zuhûru olan şu memleket muhîtinde Risaletü'n‑Nurun sâir risaleleri bulunmadığından ve ihtiyarsız olarak burada te'lif edildiğinden, Âyetü'l‑Kübrâ gibi risalelerde, zâhiri; bir tekrar sûretinde başka Sözler’in ve Lem'alar’ın bir kısım mühim mes'eleleri zikredilmiş ve buralardaki şâkirdlere nisbeten herbiri birer küçük Risaletü'n‑Nur hükmüne geçmek hikmetiyle böyle yazdırılmış.
Bu müsveddenin birinci tebyizi bir mübârek zât tarafından oldu. O zâtın tevâfuktan haberi yokken yazdığı nüshada, kayda lâyık şöyle latîf ve mânidâr bir tevâfuk gördük ki: O nüshanın satırları başında Elifler altıyüz altmışaltı olarak yazılmıştır.
Bu hâl ise, Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh) tarafından bu hususî risaleye verilen Âyetü'l‑Kübrâ nâmının cifrî ve ebcedî makamı olan altıyüz altmışaltı adedine tam tamına muvâfakati ve mutâbakatı ile, bu risalenin bu nâma liyâkatini gösterir. Hem Âyât‑ı Kur'âniye’nin adedi olan altıbin altıyüz altmışaltının dört mertebesinden üç mertebesine tevâfuku dahi, bu risalenin, âyâtın bir lem'ası olduğuna bir işârettir diye telâkki ettik.
Said Nursî

Manevî Bir Muhâverede Bir Suâl ve Cevab

Bugünlerde, manevî bir muhâverede Bir Suâl ve Cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyân edeyim:
Biri dedi: Risale‑i Nurun îmân ve tevhid için büyük tahşidâtları ve küllî techizâtları gittikçe çoğalıyor ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfî iken, neden bu derece harâretle daha yeni tahşidât yapıyor?”
240
Ona cevaben dediler: Risalei'n‑Nur, yalnız, bir cüz'î tahribâtı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor. Belki, küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor, belki, bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb‑i umumîyi ve efkâr‑ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm‑ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâsların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdân‑ı umumîyi, Kur'ânın i'câzıyla ve geniş yaralarını Kur'ânın ve îmânın ilâçları ile tedâvi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribâta ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakìn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden çıkan Risale‑i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medârdır.” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum
Said Nursî
241

Dokuzuncu Şuâ

Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası
﴿
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِه۪ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ ❋ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ❋ وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
242
Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât‑ı kübrânın ve haşri isbât eden şu kudsî berâhin‑i uzmânın bir nükte‑i ekberi ve bir hüccet‑i a'zamı bu Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilecek.
Latîf bir inâyet‑i Rabbâniye’dir ki: Bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi Muhâkemât nâmındaki eserin âhirinde: İKİNCİ MAKSAD: Kur'ân’da haşre işâret eden iki âyet tefsir ve beyân edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ deyip durmuş, daha yazamamış. Hàlık‑ı Rahîm’ime delâil ve emârât‑ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki: Otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi.
Evet bundan dokuz‑on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ fermân‑ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’ü in'âm etti. Münkirleri susturdu.
Hem, îmân‑ı haşrînin hücum edilmez o iki metîn kalesinden dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât‑ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işâret edilen Dokuz Àlî Makam ve bir ehemmiyetli Mukaddimeden ibarettir.
243

Mukaddime

Haşir akîdesinin, pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice‑i câmiayı ihtisar ile beyân ve hayat‑ı insaniyeye hususan hayat‑ı ictimâiyesine ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu izhâr ve bu Îmân‑ı Haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet‑i külliyeyi icmâl ile göstermek ve o akîde‑i haşriye ne derece bedîhî ve şüphesiz bulunduğunu ifâde etmekten ibaret olarak İki Noktadır.

Birinci Nokta:

Âhiret akîdesi; hayat‑ı ictimâiye ve şahsiye‑i insaniyenin üssü'l‑esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz:

Birincisi

Nev'‑i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaîf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve‑i maneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukâvemetsiz mizâc‑ı rûhlarında, o Cennet ile bir ümîd bulup mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet’in bir kuşu oldu. Cennet’te gezer, bizden daha güzel yaşar.”
Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri; o zaîf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukâvemetlerini ve kuvve‑i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber, rûh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya dîvâne bir bedbaht hayvan olacaktı
244

İkinci Delil

Nev'‑i insanın nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat‑ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukâbil bir tesellî bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîü't‑teessür rûhlarında ve mizâclarında mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me'yûsiyete karşı, ancak hayat‑ı bâkiye ümîdiyle mukàbele edebilirler.
Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat‑i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî hissedeceklerdi ki: Bu dünya onlara zulmetli bir zindân ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.

Üçüncü Delil

İnsanların hayat‑ı ictimâiyesinin en kuvvetli medârı olan gençler, delikanlılar; şiddet‑i galeyânda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahribâttan durduran ve hayat‑ı ictimâiyenin hüsn‑ü cereyanını te'min eden, yalnız Cehennem fikridir.
Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa, El‑hükmü li'l-gâlib kaidesiyle o sarhoş delikanlılar; hevesâtları peşinde bîçâre zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehennem’e çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.

Dördüncü Delil

Nev'‑i beşerin hayat‑ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esâslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce', bir tahassungâh ise, aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve aile hayatının hayatı ve saâdeti ise; samîmî ve ciddi ve vefâdârâne hürmet ve hakîki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîki hürmet ve samîmî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle ve akîdesiyle olabilir.
Meselâ der: Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka‑i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü; ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedâkârlığı ve merhameti yaparım diyerek o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukàbele edebilir.
245
Yoksa, kısacık bir‑iki saat sûrî bir refâkatten sonra ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan arkadaşlık; elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esâssız, hayvan gibi bir rikkat‑i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sâir gâlib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip o dünya Cennet’ini Cehennem’e çevirir.
İşte, îmân‑ı haşrînin yüzer neticesinden birisi, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından mezkûr dört delile sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki; hakikat‑i haşriyenin tahakkuku ve vukû'u, insaniyetin ulvî hakikati ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu; taamların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir.
Ve eğer bu hakikat‑i haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdâr olan insaniyet mâhiyeti; murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukùt edeceğini isbât eder.
Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyatı ile çok alâkadar olan ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkıyyûnun kulakları çınlasın!‥ Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?

İkinci Nokta

Hakikat‑i haşriyenin hadsiz bürhânlarından sâir erkân‑ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı, gayet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki:
246
Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil‑i nübüvveti ve hakkâniyetinin bütün bürhânları, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbât ederler. Çünkü; bu Zâtın bütün hayatında bütün da'vâları, vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor. Hem, umum Peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehâdet eder. Hem وَبِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَكُتُبِهِ şehâdeti de aynı hakikate şehâdet eder. Şöyle ki:
Başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatleri birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna ve vukû'una şehâdet edip isbât ederler. Çünkü; Kur'ânın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât‑ı Haşriye’dir. Sarîhan ve işâreten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir. İsbât eder, gösterir. Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴿عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ﴿هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِ gibi, otuz‑kırk sûrelerin başlarında bütün kat'iyyetle hakikat‑i haşriyeyi kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetlerinde dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyân edip iknâ eder.
247
Acaba bir tek âyetin bir tek işâreti gözümüz önünde ulûm‑u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleri ve da'vâları ile, güneş gibi zuhûr eden îmân‑ı haşrî; hakikatsiz olması, güneşin inkârı belki kâinâtın ademi gibi hiçbir cihet‑i imkânı var ! Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz !
Acaba, bir sultanın bir tek işâreti yalan olmamak için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddi ve izzetli Sultanın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kàbil midir! Ve hakikatsiz olmak mümkün müdür!
Acaba, onüç asırda fâsılasız olarak hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan‑ı Zîşan’ın bir tek işâreti, böyle bir hakikati isbât etmeye kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakikat‑i haşriyeyi gösterip isbât ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azâbı lâzım gelmez mi! Ve ayn‑ı adâlet olmaz !
Hem, birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umum zamanlara hükümrân olan Kur'ânın tafsilâtla, izâhatla, tekrar ile beyân ve isbât ettiği hakikat‑i haşriyeyi asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati kat'î kabûl ile beraber tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbâtları; Kur'ânın da'vâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münâsebetiyle Risale‑i Münâcât’ın âhirinde: ا۪يمَانٌ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ rüknüne, sâir rükünlerin hususan Rusül ve Kütübün şehâdeti, münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir hüccet‑i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münâcâtta demiş:
248
Ey Rabb‑i Rahîm’im! Resûl‑i Ekrem’inin ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem’in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve Peygamberler bu dünyada ve her tarafta nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir tarzda dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat‑ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ ve ittifak ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem, yüzer mu'cizât‑ı bâhirelerine ve âyât‑ı kàtıalarına istinâden, başta Resûl‑i Ekrem ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak bütün nurânî rûhların sâhibleri olan Peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün Suhuf‑u Semâviye’de ve Kütüb‑ü Mukaddesede Senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinâden, hem Senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve Senin izzet‑i celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakìn ve aynelyakìn derecesinde bulunan i'tikàdlarına ve îmânlarına binâen saâdet‑i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl‑i dalâlet için Cehennem ve ehl‑i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli îmân edip şehâdet ediyorlar.
249
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑Va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl! Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak ve Senin sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itâat etmekle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle, Senin azamet ve kibriyâna dokunan ve izzet‑i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâleti ve ehl‑i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten Senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derece takdis ediyoruz.
250
Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki; o yüzbinler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl‑ı saltanatın olan Enbiyâ, asfiyâ, evliyâların hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde Senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem‑i bekàdaki ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdetleri hak ve hakikattir. Ve işâretleri doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan HAK isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat‑i ekber-i haşriye olduğunu îmân ederek Senin emrin ile Senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn‑ı hakikat olarak ta'lim ediyorlar.
Yâ Rab! Bunların ders ve ta'limlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale‑i Nur talebelerine îmân‑ı ekmel ve hüsn‑ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle, âmîn!‥
Hem nasıl ki, Kur'ânın, belki bütün semâvî kitapların hakkâniyetini isbât eden umum deliller ve hüccetler ve Habîbullâhın, belki bütün Enbiyânın nübüvvetlerini isbât eden umum mu'cizeler ve bürhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de; Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rubûbiyetin ve ulûhiyetin en büyük medârı ve mazharı olan dâr‑ı saâdetin ve âlem‑i bekànın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler.
251
Çünkü, gelecek makàmâtta beyân ve isbât edileceği gibi, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rubûbiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi vasıfları, şe'nleri, lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzam ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, mâdem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat‑ı ulûhiyet’inin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem, bu kâinâtta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet‑i mutlaka var ve görünüyor; elbette o rubûbiyetin haşmetini sukùttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr‑ı saâdet bulunacak ve girilecek.
Hem mâdem, göz ile görünen bu hadsiz in'âmlar, ihsânlar, lütûflar, keremler, inâyetler, rahmetler; perde‑i gayb arkasında bir Zât‑ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in'âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azâbdan ve lütûf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni'meti ni'met eden bir âlem‑i bâkîde bir hayat‑ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem mâdem, bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatâsız yüz bin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem‑i kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sâhibi yüzbin defa ahd ve va'detmiş ki: Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak geniş bir yerde güzel ve lâyemût bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım diye, bütün fermânlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak ve umumun defter‑i a'mâlleri onda kaydedilecek.
252
Hem mâdem bu arz, kesret‑i mahlûkat cihetiyle ve mütemâdiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit envâ'‑ı zevi'l-hayat ve zevi'l-ervâhın meskeni, menşe'i, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinâtın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb‑i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; küçüklüğüyle beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semâvî fermânlarda dâima ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ deniliyor.
Ve mâdem, bu mâhiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcûdâtını teshìr edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnûâtını kendi hevesâtının hendesesiyle ve ihtiyacâtının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhîr ve tezyîn ve çok antika nev'ilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinâtın nazar‑ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinât sâhibinin nazar‑ı istihsânını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinâtın hikmet‑i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu; fenleriyle, san'atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde Sâni'‑i âlemin mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhîr ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azâbı te'hir edilen ve bu hizmeti için imhâl edilip muvaffakıyet gören nev'‑i benî Âdem var.
253
Ve mâdem, bu mâhiyetteki nev'‑i benî Âdem, mizâc ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu hâlde bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkınde olarak koca küre‑i arzı, o nev'‑i insana lüzumu bulunan her nev'i mâdenlere mahzen ve her nev'i taamlara anbar ve nev'‑i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân sûretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir mutasarrıf var ki, böyle nev'‑i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.
Ve mâdem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever; hem kendini insana sevdirir; hem bâkîdir, hem bâkî âlemleri var, hem adâletle her işi görür. Ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem, bu kısa hayat‑ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr‑ü beşerde ve bu muvakkat ve fânî zeminde O Hâkim‑i Ezelî’nin haşmet‑i saltanatı ve sermediyet‑i hâkimiyeti yerleşemiyor.
Ve nev'‑i insanda vukû' bulan ve kâinâtın intizamına ve adâlet ve muvâzenelerine ve hüsn‑ü cemâline münâfî ve muhâlif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velîni'metine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp, gaddâr zâlim, rahat ile hayatını ve bîçâre mazlum, meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinâtta eserleri görünen şu adâlet‑i mutlakanın mâhiyeti ise; dirilmemek sûretiyle o gaddâr zâlimlerin ve me'yûs mazlumların vefât içindeki müsâvâtlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsâade etmez!‥
Ve mâdem, nasıl ki kâinâtın sâhibi, kâinâttan zemini ve zeminden nev'‑i insanı intihâb edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de; nev'‑i insandan dahi makàsıd‑ı rubûbiyet’ine tevâfuk eden ve kendilerini îmân ve teslîm ile O’na sevdiren hakîki insanlar olan Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâyı intihâb edip kendine dost ve muhâtab ederek onları mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semâvî tokatlar ile tâzib ediyor.
254
Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi, onların imâmı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı intihâb ederek, ehemmiyetli küre‑i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev'‑i insanın beşten birisini uzun asırlarda O’nun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinât O’nun için yaratılmış gibi; bütün gayeleri O’nun ile ve O’nun dini ile ve Kur'ânı ile tezâhür ediyor.
Ve o pek çok kıymetdâr ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücâhedeler içinde altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kàbiliyeti var ki; O Zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin! Ve şimdi de rûhen diri ve hayy olmasın, i'dâm‑ı ebedî ile mahvolsunlar! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥ Evet, bütün kâinât ve hakikat‑i âlem O’nun dirilmesini da'vâ eder ve hayatını sâhib‑i kâinâttan taleb ediyor
Ve mâdem, Yedinci Şuâ olan Âyetü'l‑Kübrâ’da herbiri bir dağ kuvvetinde otuzüç aded icmâ‑ı azîm isbât etmişler ki; bu kâinât bir elden çıkmış ve bir tek Zâtın mülküdür. Ve Kemâlât‑ı İlâhiye’nin medârı olan vahdetini ve ehadiyetini bedâhetle göstermişler. Ve vahdet ve ehadiyet ile bütün kâinât, O Zât‑ı Vâhid’in emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle; kemâlâtı, sukùttan ve adâlet‑i mutlakası, müstehziyâne gadr‑i mutlaktan ve hikmet‑i âmmesi, sefâhetkârâne abesiyetten ve rahmet‑i vâsiası, lâhiyâne tâzibden ve izzet‑i kudreti, zelîlâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler.
255
Elbette ve elbette ve herhalde îmân‑ı Billâh’ın, yüzer nüktesinden bu altı mâdemlerdeki hakikatlerin muktezâsıyla kıyâmet kopacak, haşir ve neşir olacak. Dâr‑ı mücâzât ve mükâfât açılacak ki, arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hàlık’ı ve Rabb’i olan Mutasarrıf‑ı Hakîm’in mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. Ve O bâkî Rabbin mezkûr hakîki dostları ve müştâkları i'dâm‑ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdârı, bütün kâinâtı memnun ve minnetdâr eden kudsî hizmetlerinin mükâfâtını görsün. Ve Sultan‑ı Sermedî’nin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefâhetten ve adâleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberrî etsin.
Elhâsıl: Mâdem Allah var. Elbette âhiret vardır
Hem nasıl ki; mezkûr üç erkân‑ı îmâniye onları isbât eden bütün delilleriyle haşre şehâdet ve delâlet ederler. Öyle de; وَبِمَلٰئِكَتِهِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى olan iki rükn‑ü îmânî dahi haşri istilzam edip kuvvetli bir sûrette âlem‑i bekàya şehâdet ve delâlet ederler. Şöyle ki;
Melâikenin vücûdunu ve vazife‑i ubûdiyetlerini isbât eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler; dolayısıyla âlem‑i ervâhın ve âlem‑i gaybın ve âlem‑i bekànın ve âlem‑i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr‑ı saâdetin ve Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına delâlet ederler. Çünkü, melekler bu âlemleri İzn‑i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret‑i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike‑i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücûdlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücûdunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedîhî bildiğimiz gibi yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla âlem‑i bekànın ve dâr‑ı âhiretin ve Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına o kat'iyyette îmân etmek gerektir. Ve öyle de îmân ederiz.
256
Hem, Yirmialtıncı Söz olan Risale‑i Kader’de Îmân‑ı bilkader rüknünü isbât eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr‑i suhufa ve mîzan‑ı ekberdeki muvâzene‑i a'mâle delâlet ederler. Çünkü; herşeyin mukadderâtını gözümüz önünde nizâm ve mîzan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt‑i hayatiyelerini kuvve‑i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sâir elvâh‑ı misâliyede yazmak ve her zîrûhun, hususan insanların defter‑i a'mâllerini elvâh‑ı mahfûzada tesbit etmek ve geçirmek; elbette öyle muhît bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikàne bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet; ancak mahkeme‑i kübrâ’da umumî bir muhâkeme neticesinde dâimî bir mükâfât ve mücâzât için olabilir. Yoksa, o ihâtalı ve inceden ince olan kayıt ve muhâfaza; bütün bütün mânâsız, fâidesiz kalır. Hikmete ve hakikate münâfî olur.
Hem, haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu kitab‑ı kâinâtın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet‑i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinâtın vücûdunu inkâr gibi bir muhâl belki bir hezeyan olur
257
Elhâsıl: Îmânın beş rüknü bütün delilleriyle haşir ve neşrin vukû'una ve vücûduna ve dâr‑ı âhiretin vücûduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehâdet edip taleb ederler. İşte hakikat‑i haşriyenin azametine tam muvâfık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhânları bulunduğu içindir ki: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hemen hemen üçten birisi haşir ve âhireti teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakàikına temel taşı ve üssü'l‑esâs yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.
(Mukaddime nihâyet buldu.)
258

Onuncu Şuâ

Bu Şuâ, On Beşinci Lem'a’dan itibaren buraya kadar olan Risalelerin fihristidir.

Onbirinci Şuâ

Denizli Hapsinin Bir Meyvesi
Zındıka ve küfr‑ü mutlaka karşı Risale‑i Nurun bir müdafaanâmesidir. Ve bu hapsimizde hakîki müdafaanâmemiz dahi budur. Çünkü, yalnız buna çalışıyoruz.
Bu risale, Denizli Hapishânesi’nin bir meyvesi ve bir hâtırası ve iki Cuma gününün mahsulüdür.
Said Nursî

Meyve Risalesi

﴿
﴿فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَ Âyetinin ihbarı ve sırrıyla Yûsuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir, ve hapishâne bir nev'i Medrese‑i Yûsufiye olur. Mâdem Risale‑i Nur şâkirdleri, iki defadır çoklukla bu medreseye giriyorlar; elbette Risale‑i Nurun hapse temâs ve isbât ettiği bir kısım mes'elelerinin kısacık hülâsalarını, bu terbiye için açılan dershânede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor. İşte o hülâsalardan, beş‑altı tanesini beyân ediyoruz.
259

Birincisi

Dördüncü Söz’de izâhı bulunan, her gün yirmidört saat sermâye‑i hayatı, Hàlık’ımız bize ihsân ediyor; ki, iki hayatımıza lâzım şeyler o sermâye ile alınsın.
Biz kısacık hayat‑ı dünyeviyeye yirmiüç saati sarfedip, beş farz namaza kâfî gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat‑ı uhreviyemize sarfetmezsek; ne kadar hilâf‑ı akıl bir hatâ ve o hatânın cezası olarak hem kalbî, hem rûhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve me'yûsâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyâs edilsin.
Eğer, bir saati beş farz namaza sarfetsek; o hâlde hapis ve musîbet müddetinin herbir saati, bazen bir gün ibâdet ve fânî bir saati, bâkî saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve rûhî me'yûsiyet ve sıkıntıların kısmen zevâl bulması ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâreten affettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ne derece kârlı bir imtihan, bir ders ve musîbet arkadaşlarıyla tesellîdârâne bir hoş‑sohbet olduğu düşünülsün
Dördüncü Söz’de denildiği gibi; bin lira ikramiye kazancı için, bin adam iştirâk etmiş bir piyango kumarına yirmidört lirasından beş‑on lirayı veren ve yirmidörtten birisini ebedî bir mücevherât hazinesinin biletine vermeyen Hâlbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimali binden birdir, çünkü bin hissedar daha var.
Ve uhrevî mukadderât‑ı beşer piyangosunda, hüsn‑ü hâtimeye mazhar ehl‑i îmân için kazanç ihtimali binden dokuzyüz doksandokuz olduğuna yüzyirmidört bin Enbiyânın ona dair ihbarını keşf ile tasdik eden evliyâdan ve asfiyâdan hadd ü hesaba gelmez sâdık muhbirler haber verdikleri hâlde, evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak; ne derece maslahata muhâlif düşer mukayese edilsin.
260
Bu mes'elede hapishâne müdürleri ve ser‑gardiyanları ve belki memleketin idare müdebbirleri ve âsâyiş muhâfızları Risale‑i Nurun bu dersinden memnun olmaları gerektir. Çünkü bin mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on namazsız ve i'tikàdsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram‑helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.
261

İkinci Mes'elenin Hülâsası

Risale‑i Nurdan Gençlik Rehberinin güzelce izâh ettiği gibi, ölüm o kadar kat'î ve zâhirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishâne nasıl ki, mütemâdiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misâfirhânedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. İşte bu dehşetli hakikatin muammâsını Risale‑i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacık hülâsası şudur:
Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps‑i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkınde bir endişesi, bir mes'elesidir. Evet çaresi var ve Risale‑i Nur, Kur'ânın sırrıyla o çareyi iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbât etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
Ölüm ya i'dâm‑ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akàribini asacak bir darağacıdır. Veyâhut başka bir bâkî âleme gitmek ve îmân vesikasıyla saâdet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.